Forumel.Com

Geri Git   Forumel.Com > Eğitim > Dersler > Felsefe - Sosyoloji

Felsefe - Sosyoloji Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.


Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
Konudaki Cevap Sayısı
41
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
1687

Kullanıcı Etiket Listesi

  
 
LinkBack Seçenekler Stil
Eski 31 Ağustos 2023, 19:56   #11
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

51 – Haklı bir kızgınlıktan bahsedildiğini duyduğum zaman insanların kendini kandırma gücü karşısında hayretler ve hayranlık içerisinde kalıyorum. Söylemek istediğin bir şey var mı? İnsan aldandığında hep iyi niyetlidir; hep başkasının iyiliği için, ya da insanlık yararına, veya Sana hizmet etmek için hareket eder, tabii ki! İnsan nasıl aldanır? Ben de sana bir soru sormak istiyordum! Çünkü sorduğun soru iki şekilde anlaşılabilir: Sri Aurobindo insanların kendini kandırma gücü karşısında hayretler ve hayranlık içerisinde kaldığında özlüsözüne kattığı ironi ve mizah şekliyle anlaşılabilir. Yani sen kendini kandıran kişinin yerine koyuyorsun ve diyorsun ki: “Ama ben iyi niyetliyim! Hep başkalarının iyiliğini istiyorum, insanlığın çıkarını gözetiyorum, vesaire, vesaire, Tanrısal’a hizmet etmek istiyorum tabii ki! Nasıl aldanıyor olabilirim ki?” Aslında çok farklı iki aldanma şekli var. Mesela egoist, sadakatsiz, hain, kötü davranan insanlar gördüğün zaman bazı şeyler seni şok edebilir, kişisel nedenlerden ötürü değil, aksine, iyi niyetin ve Tanrısal’a hizmet etme isteğin yüzünden. Bu şeylere hakim olduğun, bu şeylerin KENDİNDE ortaya çıkmasına artık izin vermediğin bir safha var; ama sıradan bilinçle ilişkide olduğun ölçüde, sıradan görüş açısıyla, sıradan hayatla, sıradan düşünceyle ilişkide olduğun ölçüde bu şeyler hala mümkün, gizil olarak varlar çünkü bu şeyler edinmeye çalıştığın meziyetlerin tersi; ve bu karşıtlık hep var – ta ki bu şeyleri aşıp artık ne meziyete ne de kusura sahip olmayıncaya kadar. Erdeme sahip olduğun sürece, her zaman gizil tersine de sahipsin; ancak erdemi ve kusuru aştığın zaman aldanma yok olur.

Yani haksızlığın yol açtığı şu bir tür infial, olayı tamamen aşmamış olmandan kaynaklanır; “olayı hiç tasvip etmiyorsun, ve kendin böyle bir şey yapamazdın” safhasındasın. Buraya kadar söylenecek bir şey yok, tabii eğer bu haksızlıktan dolayı duyduğun infiali şiddetli bir şekilde ifade etmezsen. Aşırı derecede kızarsan, hissetmek istediğin duygu ile başkalarına gösterdiğin reaksyon arasında bir tür mutlak çelişki var demektir. Çünkü kızgınlık, nefsi gücün bir çarpıtılmasıdır, hiç rejenere olmamış, hala bütün sıradan etkilere ve tepkilere tabi olan karanlık bir nefstir. Bu nefsi güç, cahil, egoist bir bireysel irade tarafından kullanılıp onu çevreleyen diğer bireysel iradelerin muhalefetiyle karşılaştığı zaman, bu güç, muhalefetin baskısıyla kızgınlığa dönüşür ve sadece Kuvvetin baskısı tarafından yapılamayanı şiddet yoluyla elde etmeye çalışır.

Zaten kızgınlık, tüm diğer şiddet türleri gibi her zaman bir zayıflık, bir güçsüzlük, bir yeteneksizlik belirtisidir. Ve burada kendini kandırma, sadece şiddete verilen onaydan, ya da şiddete yakıştırılan sıfattan kaynaklanır – çünkü şiddet sadece kör, cahil ve asurik, yani ışığa ters bir şey olabilir. Ama bu henüz iyi durum. Diğer durum da var.

Bilmeden, ya da bilmek İSTEMEDİKLERİ için, hep kişisel çıkarlarının, tercihlerinin, bağlılıklarının, kavramlarının peşinde olan insanlar var, kendilerini Tanrısal’a tamamen adamamış, ahlaki ve yogik fikirleri kişisel hareketlerini örtmek için kullanan insanlar var. Bunlar kendini iki kez kandırıyor; kendilerini hem dış faaliyetlerinde, başkalarıyla olan ilişkilerinde kandırıyorlar, hem kendi kişisel hareketlerinde kandırıyorlar:


Tanrısal’a hizmet edeceklerine, kendi egoizmlerine hizmet ediyorlar. Bu hep oluyor, hep. Tanrısal’a hizmet ettiklerini iddia ederek kendi kişiliklerine, kendi egoizmlerine hizmet ediyorlar. Bu artık kendini kandırmak bile değil, bu ikiyüzlülük. Yani, aklın şu her şeye hep çok olumlu şekilde bakma, her şeyi olumlu şekilde izah etme alışkanlığı – bu bazen çok sübtil, ama bazen de öylesine incelikten yoksun ki, insan kendinden başka kimseyi kandırmıyor. Bu bir tür mazeret bulma alışkanlığı: her yaptığının, her dediğinin, her hissettiğinin lehinde akılsal bir mazeret gösterme, akılsal bir açıklamada bulunma alışkanlığı. Mesela, kendine hakim olamayan ve haksızlığa karşı duyduğu öfkeyle birine tokat atan insanlar buna neredeyse tanrısal öfke diyor! Bu özlüsöze righteous cuk oturmuş! Çünkü “righteous wrath” [haklı, doğru, erdemli kızgınlık] anında bu püriten, bu sofu ahlak unsurunu katıyor. Müthiş!

Bu kendini kandırma yeteneği müthiş, aklın herhangi bir cahilliğe, herhangi bir aptallığa harika bir haklı neden bulma becerisi müthiş. Ve bu, ara sıra olan bir şey değil, anbean tespit edebileceğin bir deneyim. Genelde bunu başkalarında çok daha kolayca görürsün! Ama kendini iyice incelersen, günde bin kez kendi kendine “Aa! Ama bu AYNI ŞEY DEĞİL” derken, kendine olumlu şekilde bakarken kendini yakalayabilirsin: Sonuçta, kendin söz konusu olduğunda HİÇBİR ZAMAN aynı şey değildir!

17 Ocak 1961

(Bu özlüsöz tekrar gündeme geldiğinde Anne şu yorumda bulundu)

... Evet, kendi hareketlerini yargılama ve kararlaştırma mercii olarak aklının üst kısmını kullanırsan “iyi niyetinden ötürü” aldanırsın. Yani akıl doğruyu, hakikati göremez, kendi sınırlı – sınırlı olmakla kalmayıp Doğrunun, Hakikatin bilincinde olmayan – kapasitesiyle yargılar; böyle olunca da akıl kendince “iyi niyetlidir”. Elinden gelen en iyisini yapar. Olay bu.

Tabii, psişiklerinin tamamen bilincinde olanlar için aldanmak imkansızdır, çünkü problemlerini psişiğe havale ederlerse, psişikte tanrısal cevabı bulabilirler. Ama psişikleriyle temasta olanlar için bile cevap aklın verdiği yanıtla aynı karakterde olmaz, çünkü aklın cevabı nettir, kesindir, mutlaktır, kendini empoze eder; psişiğin cevabıysa bir iddiadan ziyade bir EĞİLİMDİR, aklın hala farklı şekilde yorumlayabileceği bir şeydir.

Dün yaşadığım deneyime dönüyorum, olaya baktıktan sonra şu sonuca vardım, bilincine göre yapabileceğinin en iyisini yapan birine sitemde bulunamazsın, çünkü bilincini nasıl aşabilir ki?... İnsanların çoğunun yaptığı hata da bu zaten: insanlar başkalarını kendi bilinçlerine göre yargılıyor, ama diğer insanlar onların bilincine sahip değil ki! Dolayısıyla yargılayamazlar (tabii sadece iyi niyetli insanlardan söz ediyorum). Daha tam ya da üstün bir bilincin görüşüne göre, başka bir kişi yanılabilir, ama o kişiye göre, yapması gerekir diye zannettiği şeyin en iyisini yapar.

Bu da şu demek, kendi sınırlı bilincine göre içtenlikle hareket eden birini suçlamak kesinlikle mümkün değil. Aslında, böyle bakarsak, BİLİNÇ hariç herkesin bilinci sınırlı. Sadece BİLİNÇ sınırlı değil. Ama bütün tezahürler ister istemez sınırlı, tabii kendilerinden çıkıp yüce Bilinçle birleşmedikleri sürece... Tabii, mesele bu, bu hangi şartlarda yapılabilir? Bu, Yüce Bir olan, her şey olan Bir’le, Yüce’yle özdeşleşme meselesi...

25 Eylül 1968

52 – İnsanların Tanrı’yı sevebilmesi ama insanlığı sevmeyi becerememesi bir mucize. İyi de kime aşıklar?

Tanrısal’a insanseverlikle ulaşılabilir mi? Her şey insanseverlikle neyi kastettiğine bağlı. Hayır işleriyle uğraşan kişilere genellikle hayırsever, insansever denir. Sri Aurobindo burada insanseverlik kelimesini kullanmamış çünkü insanseverlik, genellikle anlaşıldığı şekliyle sosyal ve konvansyonel bir tavırdır, sevgi olmayan, küçümseyici bir acıma olan, koruyucu havalara bürünen bir tür yüceltilmiş egoizmdir. Sri Aurobindo bu özlüsözde, dünyayla ve insanlarla tüm ilişkiyi tamamen kesmeye çalışarak münzevi bir Tanrı’nın münzevi arayışında riyazet yolunu izleyenleri kastediyor. Sri Aurobindo için insanlar Tanrısal’ın bir parçası; insan eğer Tanrısal’ı hakikaten seviyorsa, nasıl olur da insanları sevmez, madem ki insanlar Tanrısal’ın Bizzat Kendisinin bir yönü?

18 Ocak 1961

53 – Dini mezheplerin kavgası, ölümsüzlük nektarını bir tek kendisi içermek isteyen testilerin kavgasına benziyor.

Bırakın kavga etsinler, bizim için önemli olan, nektarı hangi testide olursa olsun bulup ölümsüzlüğe ulaşmak.


54 – Diyorsunuz ki testinin tadı nektarı değiştirir; zevk meselesi; ama nektarı ölümsüzleştirme gücünden ne mahrum edebilir ki?

Sri Aurobindo’nun sözünü ettiği şu “ölümsüzlük nektarı” ne? Bu nektarda ne var ki bize ölümsüzlük gücünü veriyor? Bu ölümsüzlük, fiziksel ölümsüzlük mü? Bu nektarı bulduğumuzda dini mezheplere ne olur? Hedeflerine ulaşırlar mı?

Ölümsüzlük nektarı, ölümsüzlük bilincini bahşeden yüce Hakikattir, yüce İrfandır, Yüce’yle Birleşmedir. Her dini mezhebin kendine özgü Tanrısal’a yaklaşma yolu var, Sri Aurobindo bu yüzden mezhepleri farklı testilere benzetiyor.

Ama diyor ki: izlediğiniz yolun hiç önemi yok, sadece amaç önemli; ve amaç aynıdır, izlediğiniz yol ne olursa olsun; nektar aynıdır, nektarı içeren testi hangisi olursa olsun. Bazıları diyor ki testinin tadı, yani izlediğiniz yol, nektarın tadını değiştirir, yani Tanrısal’la birleşmenizi niteler. Sri Aurobindo da cevap veriyor: yaklaşım farklı olabilir, herkes tercih ettiği ya da zevkine en uygun yaklaşımı seçebilir, ama nektar, yani Tanrısal’la birleşme her durumda ölümsüzlük gücünü korur.

Şimdi, Tanrısal’la birleşince ölümsüzlük bilinci edinilir dendiğinde, bu şu demek: bilincimiz ölümsüz olanla birleşir, dolayısıyla da kendini ölümsüz hisseder. Bizleriz ölümsüzlüğün var olduğu alanların bilincine varan. Ama bu, fiziksel özün dönüştüğü ve ölümsüzleştiği anlamına gelmez; bunun için bambaşka bir yöntem izlemek gerekir: önce bu bilinci edinmek gerekir, ardından bu bilinci maddi dünyaya indirmek gerekir; sadece fiziksel bilincin dönüşmesine değil, fiziksel özün dönüşmesine de çalışmasına izin vermek gerekir ki, bu da oldukça büyük bir çalışma. Son olarak, kişisel realizasyonla genel realizasyonu karıştırmamak lazım: BİZLER nektarı bulduğumuz zaman bütün dini mezhepleri aşmış durumdayız; dini mezheplerin bizim için artık ne anlamı ne de faydası kalmadı. Ama genel anlamda, genelde insanlar için, realizasyona erinceye kadar, dini mezhepler yol olarak hala değerli ve faydalı olmaya devam ediyor.

28 Ocak 1961

55 – İçimde engin ol ey Varuna; içimde güçlü ol ey İndra; ey Güneş, çok parlak ol ve ışılda; ey Ay, cazip ve tatlı ol.

Azılı ve korkunç ol ey Rudra; şiddetli ve hızlı olun ey Marut’lar; kuvvetli ve cesur ol ey Aryama; şehvetli ve hoş ol ey Bhaga; tatlı ol, iyi ol, sevecen ve tutkulu ol ey Mitra; parlak ol ve açığa vur ey Şafak; ey Gece, görkemli ve verimli ol; ey Hayat, dolu dolu ol, hazır ve neşeli ol; ey Ölüm, adımlarımı mekandan mekana götür. Ey Brahmanaspati, hepsini ahenkleştir. Bu tanrılara tabi olmama izin verme ey Kali29 . (Anne T.’nin defteriyle geliyor; genç öğretili defterine Sri Aurobindo'nun özlüsözleri hakkında sorular yazıp defterini Anne’ye gönderirdi, Anne de genellikle kısa bir cevap yazdıktan sonra defteri genç kıza geri yollardı.) Sri Aurobindo tüm bu tanrıları çağırıyor (hepsi vedik tanrı), ve her birinden onu ele geçirmesini istiyor, SONRA da Kali’den onu bu tanrıların etkisinden kurtarmasını istiyor! Çok hoş. Burada açıkça yazılı, okuyorlar ama okuduklarını anlamıyorlar; yazık; onlara şöyle demek lazım: biliyor musunuz, bu şu demek!


T.:& “Neden tanrıların bize faydası olmaz? Neden buyruk altına girmek anlamına geliyorlar?” diye sormuş. Sri Aurobindo böyle demek istemiyor. Demek istediği, tanrılar tarafından sınırlandırılmak İSTEMİYOR, onların yetenekleriyle bile sınırlandırılmak İSTEMİYOR. Onlardan daha engin olmak istiyor, daha engin, daha entegral, daha tam olmak istiyor. Söz konusu olan, tanrıların etkilerini üzerinden çekmek değil, tanrılardan daha fazlası olabilmek.

(Sessizlik)

Sri Aurobindo için önemli olan her zaman Anne’ydi. Dediği gibi, Anne'nin birçok yönü var, üstelik Anne'nin bazı yönleri tezahür bile etmemişti. Anne'yi özellikle Kali’yle temsil ettiyse, sanırım bu, tüm bu tanrılara kıyasla. Anne adlı eserinde de yazdığı gibi, tüm bu yönler duruma, ihtiyaca, yapılacak işe bağlı... Hep derdi: insan Kali yönünü tam olarak anlamadıkça ve hissetmedikçe dünyadaki Esere hakikaten katılamaz; çünkü insanların bu korkunç yönün karşısında irkildiği, korkakça bir zayıflık hissettiği izlenimine kapılırdı hep. (Anne T.’nin sorusuna cevaben defterine şöyle yazmış

29 Kali: [Tanrısal Anne’nin korkunç, savaşçı, yok edici yönü] her şeyin, herkesin Anası ve yok edicisi; aşkından yok eder ve bağları keser.

“Bu tanrıların temsil ettiği ve simgelediği tüm tanrısal meziyetlere sahip olmak iyi ve gerekli; bu yüzden Sri Aurobindo tanrılara seslenip doğasını ele geçirmelerini istiyor. Ama Yüce’yle birliği isteyen, yüce Realizasyona özlem duyan insan için bu yeterli olamaz; bu yüzden sonunda, ona bütün tanrıları aşma gücünü vermesi için Kali’ye sesleniyor.

Çünkü Kali, evrensel Anne’nin en güçlü yönü, gücü de Yaratılışının tüm tanrılarınınkinden daha büyük. Kali’yle birleşmek, tüm bu tanrıların hepsinden daha engin, daha tam, daha güçlü hale gelmek demek; bu yüzden Sri Aurobindo Kali’yle birleşmeye, diğerlerinin üstünde ve ötesinde yer veriyor.”

2 ve 11 Şubat 1961

 
Eski 31 Ağustos 2023, 20:12   #12
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

56 – Ey tutkulu tartışmacı, bir tartışmadan galip çıktığın zaman pek de acınacak durumdasın, çünkü bilgini genişletme fırsatını kaçırdın.

Ne güzel! Söylenecek çok şey var aslında... Tartışmalar ne işe mi yarıyor?

Genellikle, tartışmaktan hoşlananlar, fikirlerini berraklaştırmak için aksini iddia etmelerin uyarıcılığına ihtiyaç duyanlardır. Bunu neredeyse sürekli yaşıyorum: etrafımda böyle insanlar var!

Tabii bu ilkel bir entelektüel seviye göstergesi. Ama eğer bir tartışmada tarafsız bir seyirci gibi “hazır bulunabilirsen” (diğer kişi seninle tartışırken bile), bir konuyu ya da meseleyi birçok bakımdan incelemek için bundan her zaman faydalanabilirsin; ve karşıt görüşleri uzlaştırmaya çalışarak kendi fikirlerini genişletebilir, daha kapsamlı bir senteze yükselebilirsin. Peki ama doğru olduğunu hissettiğimiz şeyi başkalarına anlatmanın en iyi yolu ne?

EN İYİ YOL O ŞEYİ YAŞAMAK – başka yolu yok.

& “Bir tartışmadan galip çıkarsak, nasıl olur da bilgimizi genişletme fırsatını kaçırmış oluruz?

“Bir tartışma, çatışan görüşlerden başka bir şey değil; görüşler de hakikatin çok kısmi birer yönüdür. Belli bir konu hakkındaki bütün görüşleri bir araya getirmeyi ve sentezlemeyi başarsaydın bile yine de hakikatin çok eksik bir ifadesine varırdın. Bir tartışmada galip gelirsen, bu demektir ki senin görüşün diğer kişinin görüşüne üstün geldi, illa ki senin görüşün onunkinden daha doğru diye değil, argümanları daha iyi kullanmayı bildiğin için, ya da daha inatçı bir tartışmacı olduğun için. Ve iddia ettiklerin konusunda haklı olduğuna inanmış bir şekilde çıkıyorsun tartışmadan; böylece meseleyi kendi bakış açından başka bir bakış açısıyla görme fırsatını ve hakikatin bir yönünü, zaten sahip olduğun yöne ya da yönlere ekleme fırsatını kaçırıyorsun – kendi düşüncenin içine kapanarak düşünceni genişletmeyi reddediyorsun”.

11 Mart 1961

57 – Kaplan, doğasına göre davrandığı için ve başka hiçbir şey bilmediği için tanrısaldır, içinde kötülük yoktur; kendini sorgulasaydı o zaman bir cani olurdu. İnsan için hangi hal hakikaten “doğal”? Kendini neden sorgular?

İnsan yeryüzünde bir geçiş varlığıdır, (bu ayrıntı fazlalık değil, “yeryüzünde” derken, insanın sadece dünyaya özgü olmadığını demek istiyorum; insan özünde evrensel bir yaratık ama, yeryüzünde özel bir tezahürü var) dolayısıyla, evrimi sırasında birçok ardışık doğası oldu; bu ardışık doğaları yükselen bir eğri izledi, ve insan süpraakılsal mizacın eşiğine temas edip süperinsana dönüşünceye kadar bu eğriyi izlemeyi sürdürecek. Bu eğri akılsal gelişmenin spirali.

Bir tercihin ya da önceden tasarlanmış bir kararın sonucu olmayan, yani akılsal faaliyetin müdahalesi olmadan ortaya çıkan her spontane tezahüre “doğal” deme eğilimindeyiz.

Bu yüzden, bir insanın çok az akılsallaşmış nefsi bir spontaneliği olduğunda, sadeliğinden ötürü, basitliğinden ötürü bize daha “doğal” görünür. Ama bu, hayvanınkine çok benzeyen ve insansal evrimsel ölçeğin en alt basamağında olan bir doğallık. İnsan bu akılsal müdahalesiz spontaneliğe ancak süpraakılsal seviyeye ulaştığı zaman, yani aklı aşıp üst Hakikate çıktığı zaman yeniden kavuşur.

Buraya kadar, bütün oluş şekilleri doğal olarak doğaldır! Ama evrim akılla saptırıldı... saptırılmadı, çarpıtıldı, çünkü akıl doğasından ötürü sapkınlığa açıktı, ve neredeyse daha baştan itibaren sapkınlaştı, ya da daha doğrusu asurik kuvvetler aklı sapkınlaştırdı. Bize doğal olmama izlenimini veren de bu sapkınlık hali. İnsan kendini neden sorguluyor diye soruyorsun. Çünkü aklın doğası bu da ondan!

Akılla birlikte bireyselleşme ve çok net bir ayrılma duygusunun yanı sıra, az çok belirgin bir tür seçme özgürlüğü izlenimi başladı – tüm bunlar, tüm bu psikolojik haller akılsal hayatın doğal sonuçlarıdır ve şimdi gördüğümüz her şeye, aberasyonlardan en katı prensiplere kadar her şeye yol açar. İnsanın edindiği ‘bir şey ile başka bir şey arasında seçebilirim’ izlenimi doğru bir prensibin çarpıtılmasıdır, bu prensip ancak ruhun ya da psişik varlığın bilinçte ortaya çıkışıyla tamamen gerçekleştirilebilir: ruh, varlığın yönetimini ele alsaydı o zaman insanın hayatı gerçekten yüce İradenin bireysel olarak, bilinçli olarak dışavurumu olurdu.

Ama normal insansal halde bu hala tamamen istisnai bir vaka, sıradan insansal bilince hiç de doğal gibi gelmiyor, neredeyse doğaüstü gibi geliyor!

İnsan kendini sorguluyor çünkü akılsal alet bütün imkanları görmek için yapıldı; sonuç: iyilik ve kötülük, doğru ve yanlış kavramları ve bundan doğan bütün sefaletler. Bunun kötü bir şey olduğu söylenemez; bu bir ara evre, pek hoş bir evre değil ama... aklın tam gelişimi için muhtemelen kaçınılmaz bir evre.

17 Mart 1961

58 – Hayvan, yozlaşmadan önce, iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesinden henüz yemedi; tanrı onu bırakıp ebedi hayat ağacının meyvesini tercih etti; insansa üst göklerle aşağı doğa arasında duruyor.

Sormak istediğin soru var mı? Eskiden bir cennetin var olduğu doğru mu?

Neden insan cennetten kovuldu? Tarihsel bakımdan (psikolojik açıdan demiyorum, tarihsel açıdan diyorum) anılarıma dayanacak olursam – yalnız, bunu kanıtlayamam: hiçbir şey kanıtlanamaz, gerçekten tarihsel, yani korunmuş bir kanıtın var olduğunu da sanmıyorum, ya da en azından o kanıt henüz bulunamadı ama, anılarıma göre... (Anne gözlerini kapatıp sanki anılarının arayışına koyuluyor; gözleri kapalı konuşuyor) dünya tarihinin bir döneminde, bir tür dünyevi cennet mutlaka oldu, şu anlamda ki bu mükemmelce ahenkli ve doğal bir hayattı; yani aklın tezahürü, Doğanın yükselen eğrisiyle uyum içindeydi – HALA tam bir uyum içindeydi, sapkınlıksız, çarpıtmasız. Bu, akılsal tezahürün maddi formlardaki ilk aşamasıydı.

Ne kadar sürdü? Söylemesi zor. Ama insan için bu bir tür “kemale ermiş hayvansal hayata” benzeyen bir hayattı. Hatırladığım hayat... vücut kendi doğal ortamına, iklim vücudun ihtiyaçlarına, vücut da iklimin gereklerine mükemmel adapte olmuştu. Hayat tamamen spontane ve doğaldı, aynen daha aydın, daha bilinçli bir hayvansal hayat gibi, ama aklın gelişmesiyle daha sonra getirdiği komplikasyonlar ve çarpıtmalar hiç yoktu. O hayatı hatırlıyorum – bütün dünyanın hayatının bilincine vardığımda hatırladım, anıyı tekrar yaşadım – ama o hayatın ne kadar sürdüğünü ya da hangi alanı kapladığını söyleyemem, bilmiyorum.

Sadece o zamanki maddi Doğanın durumunu, insan şeklinin ve insan bilincinin durumunu, halini ve yeryüzünün bütün diğer unsurlarıyla olan o bir tür ahengini hatırlıyorum: hayvansal hayatla varolan ahengi hatırlıyorum; bitkisel hayatla öylesine büyük bir ahenk vardı ki, insan Doğayla ilgili şeylerin kullanımını, bitkilerin, meyvelerin ve bitkisel Doğanın verebileceği her şeyin özelliklerini spontane olarak biliyordu; ve ne agresivite vardı, ne korku, ne çelişki, ne de sürtüşme... hiçbir sapkınlık yoktu – akıl saftı, basitti, ışıldıyordu, karmaşık değildi. Sadece evrimin gösterdiği gelişmelerle, evrimin seyriyle akıl kendi içinde, KENDİSİ İÇİN gelişmeye başlayınca tüm komplikasyonlar ve çarpıtmalar başladı.

Öyle ki, o kadar çocukça görünen Tekvin’in30 o hikayesi bir hakikat içeriyor. Tekvin gibi eski gelenekler aynen Vedalar gibiydi: her [İbrani] harf bir bilginin sembolüydü, o zamanki geleneksel bilginin imgesel özetiydi; ama bunun dışında, sembolik tarihin bile bir gerçekliği vardı, şu anlamda ki, gerçekten, yeryüzünde hayatın, akılsallaşmış maddenin insan şeklindeki ilk tezahürünün ondan önce gelen her şeyle hala tam ahenk içinde olduğu bir dönemi oldu.

Ancak daha sonra... Ve bilgi ağacının sembolü, şu artık tanrısal olmayan bilgi türüdür, yani şu bölme duygusundan kaynaklanan ve her şeyi bozmaya başlayan maddi bilgi. Bu devir ne kadar sürdü? Çünkü hatırladığım kadarıyla bu sanki neredeyse ölümsüz bir hayat gibiydi. Galiba evrimin bir tür kazası yüzünden formların dezentegrasyonunun gerekliliği araya girdi, gelişme için. Yani ne kadar sürdüğünü söyleyemem. İzlenimime göre yeri de... (bu sadece bir izlenim), sanki

30 Tekvin: Eski Ahit’te, yaratılışın anlatısıyla ilgili bölümü içeren ilk kitabın adı (Fr: la Genèse; En: the Genesis) şey yakınlarında... tam olarak bilmiyorum Seylan’ın ve Hindistan’ın bu tarafında mı, şu tarafında mı (Anne Hint Okyanusunu, ya Hindistan’la Sri Lanka’nın batısını, ya da doğuyu, Sri Lanka’yla Java’nın arasını gösteriyor), ama mutlaka artık var olmayan, muhtemelen denizin yuttuğu bir yerdi. Bu yerin vizyonu, bu hayatla bu formların bilinci hafızamda çok net; ama somut detay veremem. Asırlarca mı sürdü yoksa sadece... doğrusu o anları tekrar yaşadığımda bu detayları merak etmedim – başka bir ruh halinde oluyorsun, yani bu somut detayları merak etmiyorsun – her şey psikolojik verilere dönüşüyor; ve... ve öylesine sade, aydın, ahenkli, sıkıntısız, tam da aklı meşgul eden bütün bu zaman ve mekan meselelerinin dışındaydı ki... Öyle spontane bir hayattı ki, son derece güzel, doğaya öylesine yakın! Aynen hayvansal hayatın doğal bir serpilmesi gibi, ve ne karşıtlık, ne çelişki ne de herhangi bir şey yoktu – her şey olabildiğince iyiydi.

(Sessizlik)

Benzer bir anıyı tekrarlanan bir şekilde, farklı şartlarda birçok kez yaşadım (tam olarak aynı sahneyle aynı görüntüler değildi; öyle bir şey değildi, çünkü bu gördüğüm bir şey değildi – yaşadığım BİR HAYATTI). Belli bir süre, gündüz veya gece, belli bir transtayken eskiden yaşadığım bir hayatı hatırlıyordum, ve bunun insan şeklinin – tanrısal Varlığı enkarne edebilen ilk formların – yeryüzündeki serpilmesi olduğunun iyice bilincindeydim; yani bu şu demekti: ilk kez dünyasal bir formda, özel, bireysel (genel bir hayat değil, bireysel) bir formda tezahür edebilmiştim, yani yukarıdaki Varlıkla aşağıdaki varlığın bitişmesi, birleşmesi bu maddi özün akılsallaşması sayesinde ilk kez gerçekleşmişti. Bunu birkaç kez yaşadım, ama hep benzer bir ortamda ve kesinlikle benzer bir duyguyla, ÖYLESİNE neşeli bir sadelikti ki, karmaşıklık yoktu, problem yoktu, hiç bu meseleler yoktu, bu türden hiçbir şey yoktu, kesinlikle! Yaşama sevincinin bir serpilmesiydi, başka bir şey değildi... genel bir sevgi, genel bir ahenk içinde – çiçekler, mineraller, hayvanlar, her şey birbiriyle mükemmel anlaşıyordu.

Yalnızca ÇOK DAHA SONRA (bu kişisel bir izlenim), çok daha sonra işler kötü gitti. Muhtemelen çünkü bazı akılsal somutlaşmalar genel evrim için gerekliydi, kaçınılmazdı, akıl başka şeye geçmeye hazırlanabilsin diye. İşte o zaman...

öö! Sanki bir çukurun, bir çirkinliğin, bir karanlığın içine bir düşüş oldu; ondan sonra da her şey öylesine karanlık, öylesine çirkin, öylesine zor, öylesine acılı, meşakkatli oldu ki – bu hakikaten... hakikaten bir düşüş izlenimi veriyor.

(Sessizlik)

Théon31 bunun... nasıl desem... kaçınılmaz olmadığını söylüyordu. Yani, tezahürün tam özgürlüğünde, Orijinden bu kasıtlı ayrılış bütün kargaşaya neden oldu. Nasıl izah etsem? Kelimelerimiz öylesine yetersiz ki bu şeyleri anlatamıyorsun. Oldu diye bunun “kaçınılmaz”olduğunu söyleyebiliriz; ama yaratılıştan çıkarsak, bu düzensizliğin meydana gelmediği bir yaratılış tasavvur edebiliriz (ya da tasavvur edebilirdik). Sri Aurobindo da aşağı yukarı aynı şeyi söylüyordu, bu bir tür “kaza” diyordu, ama bu “kaza” olmasaydı tezahür bu kadar büyük ve tam bir mükemmelliğe ulaşamazdı – ama bunlar hala spekülasyonlar alanına giriyor, ve bu tür spekülasyonların kesinlikle hiçbir faydası yok. Her halükarda, yaşanan deneyim, duygu...

(Anne ani düşüş hareketi yapıyor) güm! birden. Dünya için muhtemelen böyle oldu, birden bire: bir tür tırmanış ve ardından düşüş – ama dünya çok küçük bir yoğunlaşma. Evrensel olarak, olay başka.

(Sessizlik)

Bu çağın anısı dünyanın hafızasında bir yerde, dünyanın bütün anılarının kayıtlı olduğu bölgede tutuluyor, ve bu anıyla iletişim kurabilenler dünyevi cennet bir yerlerde hala var diyebilir. Ama bilmiyorum, göremiyorum. Yılan neyi temsil ediyor, fiziksel olarak? Maddi dünyada neyi enkarne ediyor? Evrim titreşimini. Hayır, sembolik olarak değil, fiziksel olarak, maddesel olarak, yani hayvanın kendisi?

31 Eşi Alma’yla birlikte 1905 ve 1906 yıllarında Cezayir’in Tlemcen kentinde Anne’yi okült konularda eğiten okültist. Yılan, muazzam bir nefsi kuvvet yoğunlaşmasıdır. En büyük nefsi kuvvete sahip hayvan yılandır. Müthiş bir nefsi kuvveti var! Yılan, enerji, mekanik anlamda ilerleme enerjisi, hareket enerjisi demek. Bu, psikolojik bir manaya dönüştürüldü; yılan aslında hareket enerjisidir. Peki neden böyle meşum bir ünü var? Hristiyanlar yılanın kötülüğün ruhu olduğunu söylüyor. Ama tüm bunlar yanlış anlaşıldı.

Théon diyordu ki, Kitabı Mukaddes’teki32 hikayenin (cennetle yılanın hikayesinin) gerçek anlamı, insan, akılsal gelişme sayesinde hayvansal bir tanrısallık halinden bilinçli tanrısallık haline geçmek istedi; insanlar bilgi ağacının meyvesinden yedi denildiğinde kastedilen sembol bu. Ve bu yılan (Théon hep bunun rengarenk, yani prizmanın bütün renklerinde bir yılan olduğunu söylüyordu) kesinlikle kötülüğün ruhu değildi, evrimsel kuvvetti – evrim kuvvetiydi, evrim gücüydü – tabii, bilgi meyvesini tattıran da evrimsel güçtü. Ve Théon’a göre Yehova33 asuraların şefiydi, yüce asuraydı – her şeye hükmetmek isteyen, her şeyin kendi kontrolünde olmasını isteyen egoist tanrıydı – ve Yehova dünyasal realizasyona göre yüce efendi pozisyonuna geçtiğinde, insanın ona artık itaat etmemesine imkan veren bilgiyi sağlayan bu akılsal gelişmeyi göstermesi, Yehova’nın tabii hoşuna gitmedi! Bu onu kudurttu! Çünkü bu, insana, bilincinin evrim gücü sayesinde bir tanrı olmasına imkan veriyordu. İnsan bu yüzden cennetten kovuldu. Bunda çok doğruluk payı var, çok. Sri Aurobindo tamamen hemfikirdi; aynı şeyi söylüyordu: evrimsel güçtü, akılsal güçtü insanı bilgiye, bir bölme bilgisi olan bir bilgiye sevk eden. Ve bu bir gerçek, insan İyilik ve Kötülük anlayışıyla birlikte kendinin bilincine vardı. Ama tabii bu her şeyi berbat etti, insan kalamadı; kendi bilinci tarafından kovuldu; artık kalamazdı. Ama insanı Yehova mı kovdu, yoksa kendi vicdanı mı kovdu? Bu sadece aynı şeyi iki farklı şekilde söylemek demek.

32 Kitabı Mukaddes: Musevilerin (Eski Ahit ile) ve Hristiyanların (Yeni Ahit’ten) ilhamla gelen metinlerinden oluşan derleme (Fr&En: Bible).

33 Yehova: Eski Ahit’te Tanrı’nın eski İbrani ismi “Yahweh”in modern bir yaklaştırımı.

Bence bütün bu eski Kutsal Kitapların, eski geleneklerin dereceli bir içeriği var (Anne anlama seviyeleri gösterir gibi bir hareket yapıyor); ve çağlara, insanlara, gereğe göre oradan şu veya bu sembol alınıp kullanıldı. Ama tüm bu şeyleri aşıp olaya Sri Aurobindo’nun “diğer yarıküre” dediği yerden baktığın zaman, bir an geliyor anlıyorsun ki bu şeyler sadece temas kurmak için söyleyiş şekilleri, aşağı bakış şekliyle üst bilme şekli arasında bir köprü, bir bağ.

“Yooo! Şu söyle, bu da böyle” deyip tartışan insanlar öyle komik ki! Ve bir tek şu bunca insanın spontane cevabı: “Yo! Bu imkansız”, sırf bu kelime, öylesine komik ki! Çünkü en ufak, hatta diyebilirim ki en ilkel entelektüel gelişmeyle anlıyorsun ki o şey imkansız olsaydı o şeyi düşünemezdin bile!

(Sessizlik)

İşte böyle evlat, biraz gevezelik ettik. İyisin değil mi? ... Ah! Bunlara yeniden bir kavuşabilsek, ama nasıl? [Anne önce: “Ama bu mümkün değil” dedi, sonra gülerek bu cümleyi çizdirdi.] Aslında dünyayı mahvettiler, bozdular; atmosferi mahvettiler, her şeyi berbat ettiler!

Atmosferin tekrar olması gerektiği gibi olması için, ohoooh! daha çoook yol katetmek lazım! Özellikle de psikolojik açıdan. Maddenin yapısını bile (Anne etrafındaki havayı eliyle yokluyormuş gibi yapıyor), bombalarıyla, deneyleriyle berbat ettiler!...
Maddeyi gerçekten berbat ettiler.

Maddenin yoğrulması, çalkalanması, hazırlanması için bu muhtemelen gerekliydi... hayır, muhtemelen değil, kesinlikle gerekliydi, madde YENİ ŞEYİ, henüz tezahür etmemiş YENİ OLAYI alabilsin diye.

Madde çok basitti, çok ahenkliydi, ışık saçıyordu – ama yeterince karmaşık değildi. Her şeyi bu karmaşıklık bozdu, ama SONSUZCA daha bilinçli bir gerçekleştirme getirecek olan da bu karmaşıklık. Ve dünya öyle ahenkli, öyle sade, öyle ışıl ışıl, öyle saf, sade, tamamen tanrısal olduğunda, işte o zaman bu karmaşıklıkla bir şeyler yapılabilir. (Anne gitmek üzere kalkıyor)

Olsun. Aslında önemli değil. Dün yürürken... SIRF Tanrısal’ın Kendisi olan bir tür evrende yürüyordum – dokunabiliyordum, hissedebiliyordum: içerisiydi, dışarısıydı, her yerdi. Kırkbeş dakika boyunca SADECE buydu, her yerde.

Seni temin ederim, o an artık problem yoktu, inan! Ve öylesine sadeydi ki! Düşünecek bir şey yok, isteyecek bir şey yok, karar verilmesi gereken bir şey yok – OLMAK! olmak! olmak!... (Anne sanki dans ediyor) Olmak, mükemmel bir birliğin sonsuz karmaşıklığında olmak: her şey vardı, ama hiçbir şey ayrı değildi; her şey hareketliydi ama hiçbir şey yer değiştirmiyordu. Tam bir deneyimdi.

Böyle olacağımız zaman çok kolay olacak. Hoşça kal yavrucuğum. Eğleniyorum, biliyor musun, her gün eğleniyorum!

(Anne’nin gözüne kıpkırmızı bir canna çiçeği ilişiyor)

O yeryüzü cenneti peyizajında bunun gibi güzel, kıpkırmızı bir sürü çiçek vardı!

11 Mart 1961

59 – Dinin en büyük tesellilerinden biri, bazen Tanrı’yı şöyle tutup iyi bir sopa çekebiliyorsunuz. İnsanlar, duaları kabul olmayınca tanrılarını döven vahşilerin budalalığıyla alay ediyor, halbuki asıl budala olan, vahşi olan alaycılar. Vah vah... Zavallı T.! (Anne gülerek T.’nin defterinden okuyor): & “Tanrı’ya iyi bir sopa çekmek ne demek? Bu nasıl olur? ... ” diye soruyor...

Henüz cevap yazmadım.

Bir soru daha yazmış: & “Birçok insan, Sri Aurobindo'nun öğretisinin yeni bir din olduğunu söylüyor. Sence bu yeni bir din mi? ...” Tepem attı, anlıyor musun!

Şöyle yazdım (Anne defterden cevabını okuyor): “Bunu söyleyenler, neyden bahsettiklerini bile bilmeyen embesillerdir. SRİ AUROBİNDO’NUN ESERİ ÜZERİNE BİR DİN DAYANDIRMAK İMKANSIZ, bunu bilmek için yazdıklarının tümünü okumak yeterli, çünkü her problem için, her mesele için, her yaklaşımın içerdiği hakikati göstererek tüm yönleri sunuyor, ve izah ediyor: Hakikat’e ulaşmak için, bütün akılsal kavramları aşan bir sentez yapıp düşüncenin ötesinde olan bir transandansa çıkmak gerekiyor.

Bu yüzden sorduğun sorunun ikinci kısmı anlamsız. Zaten son Bülten’de34 yayınlananları okusaydın böyle bir soru sormazdın. Tekrar ediyorum, Sri Aurobindo’dan söz edildiğinde, ne bir öğreti, hatta ne bir vahiy bile söz konusu olamaz: Sri Aurobindo Yüce’nin doğrudan bir Aksyonudur; bunun üzerine hiçbir din kurulamaz.” Bu birinci salvo.

İkincisi şöyle:
“İnsanlar o kadar deli ki, (Anne gülüyor: durumları düzelmedi!) dar düşünceleri ve kısıtlı eylemleri için sabit bir çerçeveye öylesine ihtiyaç duyuyorlar ki, herhangi bir şeyi bir dine çevirebiliyorlar.

Sadece “Bu doğru, bu doğru değil” diye iddia edebildikleri zaman kendilerini güvende hissediyorlar; ama Sri Aurobindo’nun yazdıklarını okuyup anlamış herhangi biri için bu iddia imkansız hale geliyor. Din ve yoga, varlığın aynı düzleminde yer almıyor; manevi hayat ancak bütün akılsal dogmadan kurtulduğu zaman bütün saflığında var olabilir.”

İnsanlara bunu iyice anlatmak lazım. Evet yani, hakikaten lazım! Bir din kurmaya dünden hazırlar, Ashram’da bile. Evet, T.’nin dediği aslında Ashram’dakiler için geçerli. Bir Katolik kadar, bir Protestan kadar yobazlar...

Evet, AYNEN. Aynen. Yani hiçbir şey anlamadılar. Ama bu: “İnsan Tanrı'ya nasıl iyi bir sopa çekebilir ki?” (Anne epeyce gülüyor) çok komik, değil mi?

Tam olarak ne demek istedi?

34 Nisan 1961 Bülteni: “Dünya tarihinde, Sri Aurobindo’nun temsil ettiği bir öğreti değil, hatta bir vahiy bile değil, Sri Aurobindo doğrudan Yüce’nin kesin sonuca vardıran bir Aksyondur ” (Anne). Bulletin du Centre International d’Éducation Sri Aurobindo: Ashramın üç ayda bir çıkan Uluslararası Sri Aurobindo Eğitim Merkezi’nin bülteni.

Sri Aurobindo ne mi demek istedi?... Yanında İngilizce’si var mı? Yoksa metni biraz... bayağılaştırdık mı? Kullandığı İngilizce kelime “beating”: a satisfactory beating. “Beating” mi? Tamam o zaman, doğru: iyi bir sopa! Din hep insan suretinde bir Tanrı yapmaya eğilimli, yüceltilmiş ve büyütülmüş bir imaj ama, sonuçta bu hala insansal meziyetleri olan bir Tanrı. (Gülerek) Bu da bir çeşit yakınlık, bir samimiyet oluşturuyor!

T. bunu harfiyen anladı, ama şu da bir gerçek, İspanyollar bile, tanrıları istediklerini yapmayınca, tanrılarını alıp nehre atıyorlar! Burada bunu yapan insanlar var. Tanıdığım insanlar var, evlerinde Kali’nin heykeli vardı (Kali aile tanrısallıklarıydı), başlarına her türlü bela geliyordu, son jenerasyonun tepesi attı: heykeli alıp Ganj’a attılar. Üstüne üstlük biri heykeli atmadan önce benden izin istedi; bunun gibi böyle birkaç aile var!

İnsan suretinde bir Tanrı yapma olayı insana, Tanrı'ya insansal bir düşmanmış gibi davranma imkanını veriyor. Söylenecek çok şey var aslında ... Ama bu “idoller”, sadece insanın yaratımı değil, aslında varlar, değil mi?

Ohoooh! Bu bakımdan insanların düşünme ve hissetme şekliyle ilgili çok enteresan şeyler keşfettim. Hatırlıyorum, bir defasında biri Sri Aurobindo'nun küçük bir heykelini yapmıştı; O’nu göbekli yapmıştı...

yani, bence saçmaydı; “Nasıl böyle bir şey yapabilirsiniz?!” dedim. Bana izah etti, sıradan bakış için bu bir karikatür olsa bile, bu, Tanrı olarak, ya da bir tanrı olarak, veya bir Avatar olarak kabul edilen varlığın imajı olduğu sürece, tapılan varlığın imajı olduğu sürece, bir guru olsa bile bu onun mevcudiyetinin ruhunu ve kuvvetini içerir, insanın taptığı da bu mevcudiyettir, kaba şekliyle bile, fiziksel göz için bu tamamen karikatüral bir şekil olsa bile. Biri vardı, Sri Aurobindo'yla benim büyük bir tablomuzu yapmıştı: bana göstermek için tabloyu buraya getirdiler. “İğrenç” dedim.

Yani, fiziksel göz için iğrençti. “Bu berbat bir şey, bunu burada tutamam” dedim. Tabloyu hemen biri istedi: “Onu evime asıp önünde pudjamı [ibadetimi] yapacağım” dedi. Kendimi alamadım: “Böyle bir şeyi nasıl asabilirsiniz? (Çirkinden ziyade korkunç banal bir tabloydu),böylesine banal, boş bir şey önünde pudjanızı nasıl yapabilirsiniz?” dedim. Bana dedi ki: “Yoooo! Benim için boş değil, bütün kuvveti, bütün mevcudiyeti içeriyor, tabloya Mevcudiyet olarak, Kuvvet olarak tapıyorum.”

Tüm bunlar şu eski düşünceye dayanıyor, imaj (küçümseyerek “idol” dediğimiz) ne olursa olsun, tanrısallığın dış formu ne olursa olsun, temsil edilen şeyin varlığı imajın içinde her zaman var. Ve ister bir rahip olsun ister bilen biri, bir sadhu [ermiş, aziz] ya da bir sannyasin [dünyadan el çekmiş riyazetçi keşiş], güç sahibi olan ve imajdaki Kuvveti, Mevcudiyeti çeken biri her zaman var; genelde bu rahibin işi. Ve bu doğru: Kuvvetin, Mevcudiyetin İMAJIN İÇİNDE olduğu tamamen gerçek; tapılan da bu mevcudiyet –ağaçtan, taştan ya da metalden form değil. Avrupalılarda içsel anlayış yok, hiç. Onlar için her şey böyle (Dümdüz bir hareket) bir yüzey gibi – yüzey bile değil, bir yüzey zarı – gerisinde de hiçbir şey yok, bu yüzden hissedemiyorlar. Oysa bu bir gerçek, mevcudiyet içinde, bu tamamen gerçek bir olgu, seni temin ederim. Hediye olarak gelen küçük şeylerim var, metalden, ahşaptan, fildişinden, bazı tanrıları temsil eden şeyler; tanrı’nın burada olması için heykeli elime almam yeterli.

Ganesh’lerim35 var (bana bir sürü Ganesh hediye edildi), Ganesh’i elimde tutuyorum, ona bir dakika bakıyorum: Ganesh burada. Bir tane var, yatağımın yanında, çalıştığım, yediğim, meditasyon yaptığım yerde, şu kadar. Bir de Himalayalar’dan, Badrinath’tan gelen bir Narayana36 var.

Her ikisini mendillerimin üzerinde ağırlık olarak kullanıyorum; mendillerim küçük bir taburenin üzerinde duruyor, yatağımın yanında, üzerlerinde de Ganapati’yle Narayana var, onlara benden başkası dokunmuyor: onları ben çekiyorum, yeni mendili ben koyuyorum, onları tekrar mendillerin üzerine yerleştiriyorum. Bir defasında tırnaklarım için macun hazırladım, macunu tırnaklarıma sürmeden önce Ganapati’nin alnına, göbeğine ve ellerinin ucuna sürdüm! Aramız çok iyi, çok dostça. Yani benim için tüm bunlar çok gerçek.

Ya... İlk önce Narayana geldi. Onu tabureye koydum ve ona orada durmasını, memnun olmasını, mutlu olmasını söyledim. Bir süre sonra 35 Ganesh, ya da Ganapati: Yüce Anne’nin ilk oğlu. Fil başlı ve göbekli tasvir edilir. Maddi gerçekleştirmelerin tanrısıdır, özellikle de paraya hükmeder; ayrıca tanrısal irfanı (Vyasa’nın dikte ettiği Mahabharata’yı) kaydeden efsanevi katip olarak da bilinir.

36 Narayana: Vishnu’nun bir diğer adı; Hindu üçlüğünde Vishnu muhafaza edici süreci, Brahma yaratıcı süreci, Shiva da yok edici süreci temsil eder. bana çok güzel bir Ganapati getirdiler; Narayana’ya sordum (sormadım, yani iznini istemedim, dedim ki): “Bak, küsmeyeceksin tamam mı, sana bir arkadaş getirdim; ikinizi de seviyorum, tercihim yok – o çok daha güzel, ama sen de Narayana’sın yani!” Ona iltifat ettim! Güzel şeyler söyledim – memnun oldu.

Benim için hep böyleydi, her zaman. Hiç dinsel anlayışım olmadı, asla, biliyor musun, insanların şey dediği... dinlerdeki, özellikle Avrupa’da, şu... bir tek İngilizce’si geliyor aklıma: awe [Tanrı korkusu, huşu], sanki bir tür dehşet.

Bu beni hep güldürüyor! Ama geride olanları, mevcudiyetleri hep hissediyorum. Hatırlıyorum, bir keresinde bir kiliseye girdim, adı lazım değil, çok beğenmiştim. Bayram değildi, ayin de yoktu: kilise boştu.

Dua eden iki üç kişi vardı. Girip yan sunağın yanına oturdum; orada dua eden biri vardı, dertli biri: ağlayarak dua ediyordu, bir heykel vardı, kimin heykeli olduğunu artık hatırlamıyorum, İsa’nın mı, Meryem’in mi yoksa bir azizin mi hatırlamıyorum... birden... heykelin yerinde devasa bir örümcek gördüm... tarantula gibi, biliyor musun, bu kadar (Hareket), muazzam! Yan sunağın bütün duvarını kaplamış, gelenlerin nefsi kuvvetini emmek için orada öylece duran dev bir örümcek. Çok... acıydı. İçimden dedim: “Bak işte, ve bu insanlar...” Sefil durumdaki o kişi, yardım dilemek için gelmişti, ağlayıp dua ediyordu, yardım umuyordu; duası en azından acıyı paylaşan bir bilince
gideceğine, o canavara yem oluyordu!

Başka şeyler de gördüm ama, kiliselerde nadiren olumlu şeyler gördüm. Hatırlıyorum, burada M.’ye gittim, beni içeriye aldılar, hiç alışılmadık bir şekilde karşıladılar (çok saygı duyulan biri tarafından “büyük bir azize”! olarak tanıştırıldım), beni genelde insanların alınmadığı merkezi sunağa kadar götürdüler, orada bir de ne göreyim!... bir asura... önemli bir asura değil, daha ziyade bir rakshasa [Nefsi alemin iblisi; asuralarsa akılsal alemin iblisleridir] ama öyle bir canavar ki! İğrenç. Şöyle bir vurdum... (Darbe vurma hareketi)... bir şeyler olacak sandım...

Yok, varlık hareket edip bana doğru geldi ve gözümü korkutmaya çalıştı (ama gördü ki boşuna, anlıyor musun). O zaman da bana ittifak teklif etti: “Bir şey söyleme, bir şey yapma,
aldıklarımın hepsini seninle paylaşırım” – savdım başımdan. O “mathın” şefi, (manastırı ve tapınağı olan bir “mathtı”: bu oldukça büyük bir zenginlik teşkil ediyordu) mathın başında olan kişi, başında olduğu sürece mathın zenginliğinden yararlanır; bir kez atandı mı, ömür boyu mathın başında kalır. Yalnız, halefini atamak zorunda... genellikle hayatı halefi yüzünden kısalır – o işler öyle. O şefin, selefinin hayatını epeyce kısalttığını herkes biliyordu.

Adam... taptığı tanrı kadar asurikti: zavallı garibanların adamın ayaklarına kapandığını gördüm, muhtemelen onlara sert davranmıştı, onları bir şekilde sıkıştırmıştı, af, merhamet diliyorlardı – son derece acımasız biriydi. Ama beni öyle karşılamıştı ki, görülmeye değerdi!... bir şey söylemedim, tanrılarının kim olduğunu söylemedim, hiçbir şey belli etmedim. Ama içimden dedim: “Bak işte...”

A. yakınlarında, deniz kenarında, bir balıkçı köyünde başımdan başka bir hikaye geçti. Orada bir Kali’ye – korkunç bir Kali’ye adanmış bir tapınak var. Ona neler olmuş bilmiyorum ama gömülmüş: sadece kafası dışarıda! – tutarsız saçma sapan bir hikaye. Hikayeyi bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum; arabayla A.’dan bu tapınağa giderken yarı yolda, heyecan içinde kapkara bir form üzerime atılıp benden yardım istedi: “Elimdekilerin hepsini sana veririm, tüm gücümü, insanların tüm tapınmasını, aman mutlak güçte olmama yardım et!” Tabii ona gereken cevabı verdim. Sonra, bu kişinin kim olduğunu sordum, başına bir felaket gelmiş ve gömülmüş, bir tek başı dışarıda kalmış. Her sene bu balıkçı köyünde bir “bayram” var,
binlerce tavuk katlediliyor (tavuğu seviyor!). Binlerce tavuğu hemen oracıkta yoluyorlar, her yer tüy içinde kalıyor, tabii insanlar kurban kanını ona adadıktan sonra tavukları yiyor. Bu olayın sabah meydana geldiği bir gün geldim, her yer tüy içindeydi ! İğrençti.

Ve benden
yardım istiyordu! Ama tuhaf olan, bunlar varlık (nefsin varlıkları), ama olan bitenin farkındalar (ben ne hikayeyi, ne kişiyi, ne de çıkan kafasını bilmiyordum; onu oradan çıkarmamı istiyordu), atmosferi de issediyorlar. Bilinçliler (yükseklerde bilinçli olamazlar, nefsi olarak bilinçliler), yalnızca nefsi gücün, olayın temsil ettiği nefsi kuvvetin bilincindeler...

Aynen şu M.’deki asura gibi: girdiğimde, sanki birden
kaidesinin üzerinde titremeye başladı, idolünden çıkıp bana ittifak teklif etti.


Çok tuhaf...
(Sessizlik)

Kiliseler, bilmem... pek sık girmedim. Camilere, tapınaklara girdim

– Musevi tapınaklarına girdim. Paris’te, Musevi tapınaklarında müzik öylesine güzel ki, of! Harika! İlk deneyimlerimden birini bir tapınakta yaşadım. Bir düğündeydi, müzik harikaydı, yukarıdaydım, galeride, annemle birlikte; çalan müzik Saint-Saëns imiş, sonradan öğrendim rg müziği... Paris’in ikinci orguydu, muhteşemdi.

Org çalıyordu, yukarıdaydım, öylesine; 14 yaşındaydım; resimsiz beyaz vitraylar vardı; vitraylardan birine bakarken sanki müzik beni kaldırıyormuş gibi oldum, birden sanki şimşek çaktı... baktığım vitrayın arasından birden bir yıldırım girdi, sanki şimşek çakmıştı. Yıldırım böyle girdi, (Anne bağrına sertçe vuruyor), gözlerim açıktı... sanki birden dev gibi olduğumu hissettim, mutlak güçte olduğumu hissettim... günlerce sürdü.

Tabii, Tanrı’ya şükür annem tam bir materyalistti, öyle ki, anneme görünmez şeylerden bahsedemezdin, çünkü ona göre bu beyinsel bir rahatsızlığın kanıtıydı! Annem için, dokunulan ve görünen şeyler dışındaki hiçbir şey önemli değildi. Ama bu tanrısal bir lütuftu: ona hiçbir şeyi söyleyemiyordum. Deneyimimi kendime sakladım… bu, şeyle ilk temaslarımdan biriydi; daha sonra bunun müzikten yükselen özlem sayesinde içime giren eski bir antite olduğunu öğrendim.

Ama kiliselerde nadiren deneyim yaşadım. Buna karşılık, şu insanın bir üst teselli, tanrısal bir şefkat bulmak için harcadığı... ve sonunda çok kötü ellere çok sıkça düşen çaba deneyimini oldukça acı bir şekilde çok sık yaşadım, çok.

En korkunç deneyimlerimden birini Venedik’te yaşadım; orada katedraller öyle güzel ki! Of! muhteşem...

Hatırlıyorum, bir köşede yağlı boya yapıyordum, izin alıp bir köşede, bir... nasıl denir...? bir günah çıkarma hücresinin yanına yerleşmiştim. Sefil durumda zavallı bir kadın vardı, öyle korkunç bir günah anlayışı vardı ki, içler acısı!

Sürekli ağlıyordu. Sonra rahibin geldiğini gördüm, adam canavar gibiydi: tam bir sertlik canavarı. Hücreye kaskatı girdi: tam bir odun. Zavallı kadıncağız sürekli hıçkırıyordu; rahibin sesiyse sert ve zalimdi. Kendime zar zor hakim oldum.

Neden bilmiyorum ama bunu öyle sıkça yaşadım ki: ya arkada saklanmış, her şeyi yutan karşıt bir kuvvet, ya da Gücü kötüye kullanan acımasız insan.

Aslında bütün dünyada olayı böyle gördüm. Dinlerle aram hiç iyi olmadı, ne Avrupa’da, ne Afrika’da ne de Japonya’da, hatta burada bile.

(Sessizlik)

Hatırlıyorum, onsekiz yaşındayken, o zamanlar içimde öyle yoğun bir BİLME ihtiyacı vardı ki... Çünkü birçok deneyim yaşıyordum – her türlü deneyim yaşıyordum – ama yaşadığım ortam yüzünden, deneyimlerime anlam verebilecek entelektüel bilgiyi almak için tek fırsatım bile olmamıştı, yaşadığım deneyimlerden bahsedememiştim.

Dünya kadar deneyim yaşamıştım... Yıllarca geceleri deneyimler yaşadım, ama bundan bahsetmemeye iyice dikkat ettim! Geçmiş hayatlarımdan her türlü anı, her türlü şey geliyordu ama, hiçbir entelektüel bilgi bazı olmadan; tabii bunun avantajı şuydu, deneyimlerimi aklımdan uydurmuyordum, tamamen spontaneydi.

Ama içimde öyle bir bilme ihtiyacı vardı ki!... Hatırlıyorum, bir sürü daireli bir apartmanda oturuyordum, yan dairede koyu Katolik gençler vardı, inançları tamdı, inancı bütün insanlardı; bunu görünce, bir gün hatırlıyorum, banyoda saçımı tararken içimden: “Bir dinde doğup da tartışmadan inanan insanlar ne şanslı! Ne kolay! Bir tek inanmak kalıyor onlara, gerisi çok kolay” dedim. Böyle hissediyordum, (Gülerek) ve öyle düşündüğümü fark ettiğim anda kendimi bir güzel azarladım: “Tembelin tekisin!”

Bilmek istiyordum, BİLMEK!... Yani hiçbir şey bilmiyordum, hiç, hiç, hiç, sadece normal hayatın şeylerini, dış bilgiyi biliyordum. Nasip olan her şeyi öğrenmiştim, bana öğretilenlerin hepsini öğrenmekle kalmayıp kardeşime öğretilenleri de öğreniyordum: yüksek matematik, falan! Öğreniyordum, öğreniyordum, ama bu HİÇBİR ŞEYDİ. Hiçbir şey bana hiçbir şeyi izah etmiyordu, hiç! Hiçbir şey anlayamıyordum! Bilmek istiyordum! ...

Sonra anladım, Théon’un öğretisinden bahseden biriyle tanışınca, iki sene sonra.

Bana Tanrısal'ın içte olduğu (yani Bhagavadgita’nın öğretisi ama Batılıların anlayabileceği kelimelerle), iç Mevcudiyetin var olduğu, insanın Tanrısal'ı kendi içinde taşıdığı söylendiğinde... vahiy gibiydi!

Yani, birkaç dakikada her şeyi birden anladım. Her şeyi. Bu, anında temas kurmamı sağladı.

(Sessizlik)

Yine de şöyle diyebilir miyiz, görünüşler ne olursa olsun – şu nefsi örümcekler ya da şu gudubet Kali’ler – Tanrısal her halükarda bunlar aracılığıyla Etkili Oluyor, insanlara bunlar aracılığıyla Yardım Ediyor, değil mi? Güç tamamen emilip kaybolmuyor, değil mi?

Yok, kaybolmuyor, ama bu farklı. Kişisel bir deneyim yaşayabilenler, her şeyin arasından geçiyor. Ama sürü geçmiyor.

(Sessizlik)

Kardinallerle tartıştım... “tartıştım” derken, fikir teatisinde bulunduk. Özellikle bir kardinal vardı... Yaşadığım deneyimleri ona anlattım, yani BİLDİKLERİMİ. Bana dedi ki: “İsteseniz de istemeseniz de siz Kilise’densiniz [Hristiyansınız], çünkü bilenler Kilise’dendir.” “Siz bizim kardinal olduğumuzda bize öğretilenleri biliyorsunuz” diye ekledi. Ben: “Kimse bana bir şey öğretmedi: ben bunları yaşadım” dedim. O “İsteseniz de istemeseniz de siz Kilise’densiniz” diye tekrarladı. İçimden ona birkaç zırva söylemek geçti ama cevap vermedim.

Aksi halde insan durmadan boşa dönüyor, kendini şekle kaptırmış, form tarafından tutsak edilmiş bir vaziyette! Aa, hatırlıyorum, Pau’da iyi bir papaz vardı, kilisesi vardı, küçücük bir katedral, kendisi sanatçıydı, katedralini dekore ettirmek istiyordu.

Yerel bir anarşistten kilisesini dekore etmesini rica etti; o anarşist büyük bir sanatçıydı, André’nin [Anne'nin oğlu] babasıyla beni tanıyordu; papaza: “Resimler için size bu kişileri tavsiye ediyorum (kendisi duvar dekorasyonu yapıyordu; boyanacak panolar vardı, galiba sekiz panoydu), resimler için onları tavsiye ediyorum, çünkü onlar gerçek sanatçı” demiş.

Böylece panoların birinde çalıştım; Saint-Jacques-de-Compostelle kilisesiydi, azizin İspanya’da başından bir hikaye geçmişti. Aziz Jacques-de-Compostelle, Hristiyanlarla Morlar [Moritanyalılar] arasındaki bir savaşta görünmüş, göründüğü için de Morlar yenilmiş.

Aziz muhteşem görünüyordu! Altın renkli bir ışıkta beyaz bir atın üzerinde görünmüş; neredeyse buranın Kalki’si37 gibi. Altta da bütün öldürülen Morlar vardı – öldürülen ya da çırpınan Morları ben çizdim çünkü yukarı tırmanamıyordum! Boyamak için merdivenin en tepesine çıkmak gerekiyordu, çok zordu! Ben de aşağıdaki şeyleri yapıyordum! Her neyse, tüm bunlar oldukça hoştu; renkleri kiliseye getirip yerleştirmiştik. Tabii papaz bizi konuk etmişti, anarşistle bize akşam yemeği ikram etmişti.

Öylesine tatlıydı ki! Hakikaten iyi bir insandı. Ben daha o zamandan beri vejetaryendim, içki de içmiyordum. Beni çok tatlı bir şekilde azarladı, “Ama tüm bu nimetleri bize Efendimiz Veriyor, niye almıyorsunuz?” diyordu... çok 37 Kalki: Vishnu’nun 10. ve son Avatarı, sembolik olarak elinde bir kılıçla beyaz bir atüzerinde geleceği söyleniyor. sevimliydi, çok tatlıydı. Resimlere baktığında, Morisset’nin [Anne’nin ilk eşi, ressam] sırtını sıvazlardı, (Morisset Tanrı'ya inanmazdı) ona Midi aksanıyla: “İstediğiniz kadar söyleyin, Efendimizi iyi tanıyorsunuz yoksa böyle resim çizemezdiniz.” Yani... işte böyle.

Kısacası her yerden insan tanıdım, her yere gittim, her şeyi gördüm, her şeyi duydum... çok tuhaftı, çok. Ve isteyerek değil, öylesine, çünkü Efendim öyle İstedi diye. Dünya kadar deneyim yaşadım! İşte böyle yavrucuğum, artık gitmem lazım; gevezelik krizine girdim!

Bu sabah bir program yapmak istiyordum ama olmadı... Mektup üzerine mektup geliyor… hepsi yığıldı, karmakarışık... Ya insanlar… hiç sorma… benimle “acilen” görüşmeleri “lazım”... T.’ye cevap yazacağımızı sandım, gevezelik ettim. Ama söylediklerinde yayınlanabilecek çok şey var. Yayınlanabilecek bölümleri not ederim... iki ayrı nüsha yaparım.

Evet, evet, aman ha. Sonra tüm bunların muhafaza edilmesini istemiyorum, çünkü çok fazla kişisel. Birçok insan ve olay söz konusu, şey olsun istemiyorum... Bunları sana anlattım, hepsi bu.

Kendine sakla. İstiyorsan bu görüşmeyi kendin için saklayabilirsin, o kadar. Bunları sana öylesine söyledim, muhtemelen canım gevezelik etmek istediği için!

Başka bir sürü şey söyleyebilirim ki bütün bu söylediklerimin neredeyse tersi olur! Bu, yönlendirmeye bağlı. Konuşmaya başlarsam... bilmem... zırdeli sanırlar, çünkü en zıt şeyleri aynı içtenlikle ve doğrulukla söyleyebilirim.

Ama deneyimler!... En çelişkili deneyimleri yaşadım! Çocukluğumdan beri bir tek şey sürekli oldu (ve baktıkça bunun sürekli olduğunu görüyorum): içimdeki tanrısal Mevcudiyet... ve DIŞA DÖNÜK OLARAK DA: “Tanrı mı? Bu saçmalık da neyin nesi? Yok öyle bir şey” diyebiliyordum. İşte böyle, anlıyor musun? Yani, durumu görüyorsun.

Biliyor musun, her şeye, her-şe-ye dayanan bu deneyimi, öylesine SÜREKLİ, öylesine HARİKA bu Mevcudiyet deneyimini yaşamış olmak harika bir lütuf, harika. Dış bilincimde de her şeyi tamamen inkar ediyordum: daha sonraları bile, “Tanrı Varsa, haydudun teki!

Alçağın teki, bizi Yaratan böyle bir Tanrı’yı istemiyorum...” diyordum... Hani gökyüzünde rahatça Oturup dünyayı Yaratan, dünyaya Bakarak Eğlenen, sonra da: “Ne güzel olmuş!” Diyen şu Tanrı fikri... Öö! “Ben öyle bir canavarı istemem” diyordum.

26 ve 29 Nisan 1961

60 – Ölümlülük yoktur. Sadece Ölümsüz ölebilir; ölümlü ne doğabilir ne de ölebilir. Ölümsüz, hayat durumundan ölüm durumuna geçebilir, “ölebilir”, yani durum değiştirebilir (ama bu bizim anladığımız manada “ölü” değil); Ölümsüz bu halden o hale, o halden tekrar bu hale, bu halden de tekrar o hale geçebilir. Bizi buna “ölüm” diyoruz, ama bunun ne ölümle ne de hayatla hiçbir ilgisi yok. Bunlar hal değişikliği.

(Sessizlik)

T.’nin defteri günlerdir bende... canım cevap yazmak istemiyor.

Rahatsız mısın?

Yo, iyiyim... sanırım! En azından hasta değilim. Yani, vücudumla ilgilenmem gerekmiyor. Sorun bu değil...

Muhtemelen ifade etme makinam çalışmıyor. Okuduğum her şey saçma geliyor, yaşadığım her şey saçma geliyor; insanların ne şekilde anladığına gelince, korkunç,
hayret verici!

Yo, galiba aklım grevde.

Enteresan değil.

(Sessizlik)

Veda’nın Sırrı’nı [The Secret of the Veda’yı] bitirdim. Hakikaten elimden geldiği kadar denedim ama o bilinci yakalayamıyorum; boşuna uğraşıyorum, bu bana çocukça geliyor, neden bilmiyorum. Ya da, şimdi yapabileceklerimizin öylesine ötesinde olan bir realizasyonla karşı karşıyayım ki! Üstelik, kelimeleri aşmak için korkunç çaba harcadım.

Hakikaten o deneyimi yaşadıysalar, bu hayran olunacak bir şey. Ama bilmiyorum. Bilmiyorum, o deneyimi FİZİKSEL OLARAK yaşadılar mı – yani, iç dünyalarında, tabii ki, elbette yaşamışlardır, kesinlikle! O bilinç çok iyi, o bilinçle iç dünyanda yaşadığın zaman çok mutlusun. Ama burayı – BURAYI – bu hayatı, bu dünyayı yaşanmaya gerçekten değer bir şey yapmak lazım.

Olayın püf noktasını henüz keşfedemedim. Tüm söyleyebileceğim bu. Takıldım kaldım. Hepsi bu, bekliyorum.

(Sessizlik)

Yine de fiziksel hayatta yaşanmaya değer şeyler var. Bilmiyorum, içimde bir nostalji var...

Neyin nostaljisi? Sen hiç özlemeye değer bir şey biliyor musun?

Neyin nostaljisi?

Eskiye dayanıyor, çocukken, yelkenliyle denize açılmak...
Pf! Boş iş! Boş! Çocuk işi. Güzel ve geniş bir fiziksel hayat! Fiziksel hayat mı? Boş iş. Fiziksel hayatta yaşananlar bir şey değil, boş iş! Çocuk oyuncağı, bir saniyeliğine bile düşünülmeye değmez.

Boş iş... boş, tabii GERÇEK HAYATIN anlayışına, Hakikatin anlayışına sahipsen o başka; gerisi boş, boş, boş, vakit geçirmek için, çocuk eğlencesi. Bu zaten yapacak işi olmayanların meşgalesi. Yok, kesinlikle, bir saniyeliğine bile düşünülmeye değmez.

Anlamıyorsun.

Hakikati bulmadan önce hayatta yaşayabileceğin bütün anlar bile, yoldayken birden Ölümsüz Bilinci kısa bir an için yakaladığın zaman bile, bir hakikate temas ettiğin zaman bile, bu bile... Bütün bu deneyimler... yani, hoş, çok iyi; hala yoldayken çok iyi; ama gerçek OLAY değil.

Hayatın GERÇEK ANLAMINI yakalamak lazım: hayat gerçekten neye tekabül ediyor? Gerisinde ne var? Efendi hayatı neden Yaptı, neye doğru Gitmek İstiyor? Ne İstiyor? Ne olmasını İstiyor? Bunu bulamadık. Efendi ne İstiyor?!!

Efendi'nin bir sırrı var, bu besbelli, sırrını da Saklıyor. İşte ben Efendi'nin sırrının peşindeyim.

Niye her şey şu an olduğu gibi? Her şey şu an olduğu gibi olsun diye kesinlikle değil: başka şey olsun diye her şey şu an olduğu gibi. Ben işte bu başka şeyi istiyorum.

Aranmaya değen Efendi'nin İstediği bu başka şey, ve bu başka şeyi elde etmedikçe...

(Anne daha sonra T.’nin & “Bir varlık, akılsal, nefsi ve fiziksel deneyimlerini bir hayattan diğerine götürür mü?” sorusuna cevaben genç kızın defterine şöyle yazmış

“Her vaka farklı. Her şey insanın farklı kısımlarındaki gelişme derecesine ve bu kısımların, psişik merkezin etrafındaki organizasyonunun iyi ya da kötü oluşuna bağlı.

Varlık ne kadar organizeyse o kadar bilinçli olarak
kalıcı olur.

Şöyle diyebiliriz, genel olarak herkes şimdiki hayatına geçmiş hayatlarının sonuçlarını getirir ama, bu geçmiş hayatların anısını muhafaza etmeden. Çok nadir istisnalar hariç, insan ancak psişik varlığıyla birleşince ve psişik varlığının tam bilincine varınca, aynı zamanda psişiğin kendi bilincinde muhafaza ettiği geçmiş hayatlarının anısına ulaşır.

Yoksa, en duyarlı insanlarda bile bu anılar kesin değildir, kısmi ve kesiklidir, çoğu zaman neredeyse tanınmayacak durumdadır, yalnızca belirlenemez izlenimler gibi görünür.

Oysa görünüşlerin gerisini görmesini bilen insan, hayatındaki olayların zincirlenmesinde bir tür benzerlik algılayabilir.”

4 ve 12 Mayıs 1961
 
Eski 31 Ağustos 2023, 21:54   #13
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

61 – Sonlu hiçbir şey yoktur. Sadece Sonsuz, Kendine sınırlar Koyabilir. Sonlunun ne başlangıcı ne de sonu olabilir, çünkü başlangıcını ve sonunu tasavvur etme olgusu sonsuzluğunu gösterir.

& Sonsuzluğu nasıl yaşayabiliriz?

Sonsuzluk ancak sonlu bilinçten çıkarak yaşanabilir. Ta eskiden günümüze kadar, bütün yogik disiplinler bunu başarma ümidiyle geliştirilip başlandı.

Bu konuyla ilgili olarak çok yazıldı, ama az yapıldı; çok az insan sonsuza dalmak için sonludan kaçabildi. Halbuki Sri Aurobindo’nun yazdığı gibi, sadece Sonsuz var; sonlunun varlığına bizi inandıran, yüzeysel algımızın yalanı.

20 Mayıs 1961

62 – Bir aptalın, bilgiç bir edayla safi saçmalık yumurtladığını duyunca, Tanrı’nın bununla ne Demek İstediğini merak ettim; sonra düşününce, hakikatin ve bilgeliğin çarpıtılmış bir maskesini gördüm.

& Aptallık nasıl Hakikatin çarpıtılmış bir maskesi olabilir? “ Sri Aurobindo burada aptallığın tanımını veriyor. Maske, gizleyen, örttüğünü görünmez kılan bir şeydir; bu maske çarpıtılmışsa, sakladığını görünmez yapmakla kalmaz, niteliğini de tamamen değiştirir. Böylece, bu tanımlamaya göre aptallık, her şeyin kökeninde olan Hakikati tanınmayacak hale getirecek şekilde peçeleyen ve çarpıtan bir şeydir.”

İnsan merak edebilir, acaba gerçekten mutlak aptallık ya da mutlak yalan var mı, olayların gerisinde her zaman bir hakikat var mı, acaba mutlak yanlış var mı diye? Mutlak yanlış olamaz. Aslında mümkün değil çünkü Tanrısal her şeyin gerisinde. Bu aynen, acaba evrende bazı unsurlar yok olacak mı diye soranlar gibi. Bir kainatın imhası, bu ne demek olabilir? Eğer aptallığımızın dışına çıkarsak, neye “imha” denebilir? Sadece form, görünüş imha olur – bütün görünüşlerin bir bir yok olduğu doğru. Bir de deniyor ki (her yerde yazılı, birçok şey söyleniyor) ya karşıt güçler dönüşecek, yani kendi içlerindeki Tanrısallığın bilincine varıp tanrısal olacaklar, ya da imha edilecekler. İmha edilecekler ne demek? Şekilleri mi?

Bilinç şekilleri “eritilebilir”, ama varolmalarını sağlayan, her şeyin varolmasını sağlayan o “şey” nasıl imha edilebilir ki? Yavrucuğum işte bunu anlamak zor. Evren bir nesnelleşme, ebediyen Varolanın nesnel bir farkına varılması, eee, öyleyse? Bütün nasıl artık varolmayabilir ki? Sonsuz olan, ezeli ve ebedi olan, yani hiçbir şekilde sınırı olmayan Bütünden ne çıkabilir ki? Çıkılacak bir yer yok ki!

Anlıyor musun, tam kafa patlatılacak bir durum! Nereye çıkmak için? Sadece BU var. Hatta “sadece BU var” derken bile “BU’yu” bir yerde konumlandırıyoruz ki bu tamamen saçma. O zaman bunun dışına ne çıkartılabilir ki? Tabii, belli bir evrenin şu anki tezahürün dışına atıldığını tasavvur edebiliriz; evrenlerin birbirini izlediğini ve ilk evrenlerde olan şeylerin diğer evrenlerde artık olmamasını tasavvur edebiliriz, hatta bunun böyle olduğu apaçık ortada. Birtakım yanlışların ve yalanların (bizim için ŞİMDİ yanlış ve yalan olan birtakım yanlışların ve yalanların) akıştaki gelecek haliyle dünyanın bir parçası olmayacağını tasavvur edebiliriz; bunların hepsini anlayabiliriz, ama “imha olmaya” gelince, imha olmak için nereye gidiyor? İmha deyince, sadece bir formun imhasını kastediyoruz (bu bir bilinç formu, ya da maddi bir form olabilir, sonuçta bu bir form), ama formu olmayan şey nasıl imha olabilir ki?

Öyleyse, yok olacak mutlak bir yalandan söz etmek, sadece birtakım şeyler ebediyen geçmişte yaşayacak ama gelecek tezahürlerde olmayacak demektir, hepsi bu. BU’nun içinden çıkamazsın , öyle değil mi! Ama bu şeyler geçmişte mi kalacak? Bize deniliyor ki, hiçlik ya da nirvana38 yönü var, ve Varoluş yönü var; bunlar Yüce’nin birbirini tamamlayan SİMÜLTANE iki yönü; üste çıktığın zaman, nirvana yönünü ve Varoluş yönünü aşmayı başardığın zaman, her şeyin aynı anda ve ebediyen varolduğu bir bilinç hali var; öyleyse birtakım şeylerin Olmayış’a geçtiğini tasavvur edebiliriz... Tanrı bilir belki de bu da başka bir zırvadır! Bilincimiz için yok oluş ya da imha da belki de budur.

Olabilir mi? Bilmiyorum. Efendi’ye sormak lazım. Ama genellikle bu sorulara Cevap Vermiyor: Gülümsüyor! Anlıyor musun, bir an geliyor artık gerçekten hiçbir şey söyleyemiyorsun; sanki söylediğin her şey tam saçmalık değilse bile, neredeyse saçmalık; aslında susmak daha iyi. Zorluk bu. Bu özlüsözlerin bazılarında Sri Aurobindo'nun, bütün düşünülebilenin çok ötesinde olan bir şeyi birden yakaladığını hissediyorsun; ne denilebilir ki?

38 Nirvana: Yok oluş, sönüp yitme; bu illa ki tüm varlığın yok oluşu demek değil, bilinen şekliyle varlığın, egonun, arzunun, egoist eylemin ve zihniyetin yok oluşu.

(Sessizlik)

Tabii, eğer buraya geri inersek, ohooh! Bir sürü şey söylenebilir! Şaka olarak... yani, her zaman şaka yapılabilir, ama insanlar şakayı öyle ciddiye alıyor ki şaka yapmakta tereddüt ediyorsun... fazla yanılmadan şaka olarak pekala şöyle diyebiliriz: insan bazen bir deliyi ya da bir aptalı dinlerken, aklı başında birini dinlediği zamandan çok daha fazla şey öğrenir, ben buna inanıyorum. Aklı başında insanlar kadar insanı solduran hiçbir şey yok.

Geçmişin, şimdinin ve geleceğin bu simültaneliği, fiziksel bir simültanelik olamaz, değil mi? Yo hayır, burada olmaz. Birinden tuhaf bir teori duydum, geçmişte reenkarne olunabileceğini söylüyordu. Geçmişte reenkarne olmak mı? Evet, yani gidip tarihin geçmiş bir döneminde reenkarne olmak. Bu başka bir söyleme şekli. Geçmişte reenkarne olmak mı? Yo hayır. Geçmiş tekrar yaşanabilir; olabilir, pekala olabilir. Birkaç kez tekrarlanan bir deneyim yaşadım, geçmişi tekrar yaşıyordum [Anne başka bir ömrünün geçmişini kastediyor], ama bu bir bilinç fenomeni, çünkü her şey bir yerde korunuyor ve varolmaya devam ediyor, ve geçmişi değiştirme yönünde bir tür irade vardı, ki bu da geçmişi değiştirme gücünün bir göstergesi olabilir. Bilmiyorum ama, geçmişi tekrar yaşarken, muhafaza edileni tekrar yaşayacağıma bir güç araya girip o geçmişin başka türlü olmasını sağlıyordu.

Geçmişin sonuçlarını değiştirme gücünden söz etmiyorum: bu aşikar ve sürekli işleyen bir güç; öyle değildi: durumları, tamamen maddi durumlardan ziyade psikolojik dominantlı sübtil fiziksel durumları değiştirme gücüydü bu. İrade varolduğuna göre, demek ki olay bilinç için fiilen oluyordu: olaylar belli bir yönde gelişeceğine başka bir yönde gelişiyordu. Demek ki gerçek bir şeye tekabül ediyor, yoksa deneyimi yaşayamazdım. Hayal gücümün bir ürünü değildi; düşündüğüm ve başka türlü olmasını “çok istediğim” bir şey değildi, yok; bir bilinç fenomeniydi: bilincim bazı durumları tekrar yaşıyordu, tamamen canlı ve kendi alanlarında varolmaya devam eden durumlar, bu apaçık ortada, ama şöyle: bilincim, bilincimin o anla bu an arasında edindiği güçle ve bilgiyle o anı tekrar yaşıyordu, ve o anı değiştirebilecek güce de sahipti. Tekrar yaşadığım sahneye ya da duruma, o yönde gelişeceğine bu yönde gelişmesine yol açan yeni bir güç giriyordu. Birkaç kez yaşadığım deneyim karşısında hep şaşakaldım – bu akılsal bir hayal gücü fenomeni değil (bu fenomen apayrı bir şey). Yani bu her şeyin kapısını açıyor. Ama bu geçmiş. Acaba geçmiş... Geçmiş bir yerlerde varolmaya devam ediyor, bunu biliyoruz, ve bir yerlerde varolmaya devam ediyor olgusundan dolayı, geçmiş, acaba tezahürde, progresif evrensel değişim hareketine (bizim için progresif olan harekete) katılabilir mi? Katılamaması için bir neden yok.

Ama geçmiş, sonuçlarıyla varolmaya devam ediyor... Yo, yo! Geçmişin KENDİSİ. Kendisi. Sonuçlarıyla değil, bu bambaşka: geçmişin ta kendisi, üstelik DÜNYANIN atmosferinde, en maddi düzlemde değil ama, maddi düzleme çok çok yakın bir düzlemde varolmaya devam ediyor.

Dokunsal denilebilecek bir izlenim alıyorum: sübtil atmosferin içeriği artıyor, yani tasavvur edildiği ya da tamamen somut olarak görüldüğü şekliyle maddi uzayda olmayan şeyler artıyor; maddi uzayda bir şeyi koymak için başka bir şeyin yerinin değiştirmek lazım (Anne masadaki silginin yerini değiştiriyor) hatta sanırım (Gülerek) bu bir illüzyon! Bu böyle çünkü bize BÖYLEYMİŞ GİBİ GELİYOR! Bu düzlemde değil, tamamen maddi düzlemde artmıyor, ama hemen arkasında, ya da içinde (nasıl desem?)... içerik artıyor. Ve artış iç boyutlarda olduğu için, içerik deyim yerindeyse sonsuzca artabilir; yani bunlar gittikçe iç içe geçen şeyler: eskiden bir bilinç fenomeninin olduğu yerde şimdi iç boyutlarda iç içe geçmiş yüzlercesi olabilir; yani, mesela sadece küçük, küçücük Dünyamızı ele alırsak, Dünya, Dünyanın oluşumunun başlangıcından bu yana bütün meydana görüşüyorum, insanlarımla her sabah görüşüyorum40, onları tanıyorum halbuki farklılar, her gün aynı değiller. Bazıları hep aynı, her zaman, aynen bir taş gibi, ama her gün aynı olmayanlar var. Bazılarında tereddüt ettiğim oluyor: “Acaba o mu? O ise epeyce... Bu o, ama onu tam olarak tanıyamıyorum” diyorum içimden, bu da genelde bilinç değişiklikleriyle çakışıyor. Biliyor musun, sonuçta hiçbir şey bilmiyoruz.

(Sessizlik)

Nasıl desem ... Sürekli Mevcudiyetin inkar edilemez gerçeği ... ama “Mevcudiyet” bir anlam ifade etmiyor (Anne uzun süre sessiz kalıyor, sonra izah etmekten vazgeçiyor). Olayı yakalamaya çalıştıkça kaçıyor! Biliyor musun, tam sınırdayız, olayın tam eşiğindeyiz: sanki yarı şeffaf bir perde var ve öteki tarafta olanları görüyorsun, yakalamaya çalışıyorsun ama henüz yakalayamıyorsun. Ama öylesine yakın olduğunu hissediyorsun ki!

Bazen kendimi yoğunlaşmış MÜTHİŞ bir güç gibi görüyorum birden, içsel bir konsantrasyonla aradan geçmek için ittiğimi, ittiğimi, ittiğimi görüyorum. Bu herhangi bir yerde, herhangi bir zaman, herhangi bir anda oluyor: öteki tarafa geçmek için iten müthiş bir güçte toplanmış bütün bir bilinç görüyorum. Öteki tarafa geçtiğimizde iyi olacak.

27 Haziran 1961

40 Anne ilerlemiş yaşına ve nazik sağlık durumuna rağmen Ashram’ı odasından yönetirdi, her gün özel yardımcılarıyla, Ashram’ın sekreterleriyle, mutemediyle, doktoruyla, ziyaretçilerle ve daha pek çok insanla görüşürdü.

63 – Müslümanlar Allah Büyüktür der. Elbette Büyük, öylesine Büyük ki, her gerektiğinde rahatça Zayıf da Olabilir.

64 – Tanrı, Eserlerinde sıkça başarısızlığa Uğrar; bu Onun sınırsız Tanrısallığının bir göstergesidir.

65 – Tanrı yenilmeyecek şekilde büyük Olduğundan, rahatça zayıf Olabilir; değişmeyen saflıkta Olduğu için, Kendini ceza görmeden günahkarlığa Verebilir; bütün hazları ebediyen Bildiği için, acının zevkini de Tadar; Bilgeliği Elinden alınamaz, bu yüzden Kendine deliliği Yasaklamadı.

& “Neden Tanrı’nın zayıf Olmaya İhtiyacı Var?”

“Sri Aurobindo ‘Tanrı’nın zayıf Olmaya İhtiyacı Var’ demiyor. Diyor ki, belli bir bütünde, kuvvetlerin işleyişinin mükemmelliği için, bir zayıflık anı bir kuvvet gösterisi kadar gerekli olabilir. Ve biraz ironik şekilde ekliyor: mademki Tanrı safi mutlak güçte kuvvet, gerekirse aynı zamanda zayıf da Olabilir. Bu, Tanrı’ya kesin meziyetler atfeden ve başka türlü Olmasına izin vermeyen bazı ahlakçıların görüş açısını genişletmek için. Kuvvet de zayıflık da onları gördüğümüz şekilleriyle her ikisi de aynı şekilde bütün fiziksel tezahürlerin gerisinde var olan, saklı olan tanrısal Hakikatin çarpıtılmış ifadesidir.” (Anne Satprem’e “entegral dayanıklılık” diye adlandırdığı beyaz bir zinnia çiçeği, ardından bir “zafer” ya da allamanda çiçeği, bir tane de “süpraakılsal zafer” çiçeği veriyor41) Al, bir entegral dayanıklılık, bir tane de... zafer... Bu da (Salkım salkım bir çiçek) süpraakılsal zafer, yani EN İNCE DETAYINA KADAR zafer. Salkım salkım oluyorlar, kocaman, şu kadar şu kadar, bir sürü var. Ya. Bu arada okumaya devam ediyorum... “On Himself” i mi? Evet, yogasının açıklamasını ve neyi gerçekleştirmemizi istediğini. Dün akşam bunu okuyunca Sri Aurobindo'ya: “Bunların vücudun içinde yapılabileceğini nasıl umarsın?!” dedim (Anne gülerek kendi vücudunu gösteriyor). Bana: “Yo, yo, öyle değil, şimdi dayanmayı, uzun ömürlü olmayı öğrenmek lazım. İki ya da üç yüz sene sonra bu konuyu tekrar görüşürüz” dedi. Ha! (Anne gülüyor) “İyi” dedim. Bana “Dayanmayı, uzun ömürlü olmayı öğrenmek lazım” dedi. İyi o zaman, dayanmayı, uzun ömürlü olmayı öğreneceğiz. Bu yüzden sana bu “entegral dayanıklılığı” verdim, mesajı o.

41 Anne çiçek verdiği zaman verdiği çiçeğe manevi güç koyardı, çiçeği alan kişi de çiçekle birlikte manevi gücü de alırdı. İnsan ancak KESİNLİKLE umursamaz olursa hakikaten dayanabilir, uzun ömürlü olabilir, bu apaçık ortada. Böyle olmalı (Anne dümdüz bir yüzey hareketi yapıyor). Çünkü birden “bu ebediyen sürebilir ” izlenimini aldığın bir halde buluyorsun kendini. Hiç önemi yok, hal sürüyor, sürüyor, sürüyor... (Anne sonsuz bir denizin üzerinde sırt üstü duruyormuş gibi kollarını uzatıyor)... ebediyen. Bu durumu çok sık yaşadım. Bu durumdayken hakikaten şey hissediyorsun... bu durumu kafanda değil, kafanda hissetmek çok kolay, BURADA, bunun içinde hissetmen, yakalaman lazım, (Anne parmağıyla dizine vuruyor) vücut bunu hissetmeli. Vücut bunu hissedince, yakalayınca hiçbir şey onu ne rahatsız eder ne de hoşuna gider, yani zevk yok, iğrenme yok, rahatsızlık yok, hiçbir şey yok: vücut şey bir halde... (Anne tekrar sonsuz bir denizin üzerinde sırt üstü duruyormuş gibi kollarını uzatıyor). Çok enteresan. Balkondayken çok sık oluyor, çünkü inen Işığa konsantre durumdayım, vücudum çok sıkça öyle oluyor, tamamen hareketsiz. İnsan böyle dayanabilir, uzun ömürlü olabilir. Pekala, çalışmak lazım. Soru hazırladın mı? Hazırladım. Ha, T.’yle [defterine soru yazıp Anne'ye gönderen genç kızla] görüştüm, dedi ki: anlamakta çok zorlanıyorum, çünkü özlüsözler sanki hep aynı şey gibi geliyor bana (!), soracak bir şeyim yok. Kararlaştırdık, artık sadece okuduklarında bir şey soru yöneltmesine neden olursa soru soracak, yoksa artık soru sormayacak. (Anne derin bir oh çekip rahatlıyor)

Tanrı’nın hakikaten zayıf ya da başarısız Olduğu oluyor denebilir mi? Hakikaten oluyor mu? Yoksa bu sadece bir oyun mu? Yok evlat, öyle değil! Öyle değil! Eski tavrın aksine – eski tavır değil de Gita tavrının tersine, bu tam modern Batılı tavrın çarpıtması. Batılı zihniyet için, HER ŞEY’in Tanrısal’ın Kendisi olduğunu canlı ve somut bir şekilde anlamak son derece zor. İnsanların içine Hristiyan “yaratıcı Tanrı” fikri – yaratılış bir yana, Tanrı bir yana fikri – öylesine işlemiş ki! İnsan düşününce böyle bir şeyi reddediyor ama... bu, hissin, duygunun içine sinmiş bir kere. Bu yüzden spontane olarak, içgüdüsel olarak, neredeyse bilinçaltısal bir şekilde Tanrı’ya en iyisi, en güzeli olarak kabul edilen, özellikle de ulaşılmak istenen, realize edilmek istenen her şey atfediliyor (tabii, herkes kendi bilincine göre kendi Tanrısının içeriğini değiştiriyor, ama Tanrısına her zaman kendince olabilecek en iyi şeyleri atfediyor).Bu yüzden de, sevmediğimiz ya da onaylamadığımız, veya bizce iyi olmayan şeylerin de Tanrı olabilme fikri bizi içgüdüsel olarak, spontane olarak, bilinçaltısal olarak şok ediyor. Bunu kasten, biraz çocuksu bir şekilde söylüyorum, iyice anlaşılması için. Ama bu böyle – bundan eminim, çünkü bunu kendimde ÇOK uzun bir süre gözlemledim: çocukluğumun bilinçaltısal formasyonu, çevre, eğitim falan yüzünden.

Birliğin, Tanrısal’ın mutlak, EKSKLÜZİF Birliğinin bilincini bunun içine (Anne kendi vücudunu elliyor) SOKABİLMEK gerekiyor; Birlik şu anlamda eksklüzif ki, her şey, bizce itici olan şeyler bile yalnızca bu Birlik içerisinde var. Sri Aurobindo da buna karşı mücadele ediyor, çünkü O da bu Hristiyan eğitimini gördü, Onun da mücadele etmesi gerekti; bu özlüsözler de, bu bilinçaltısal formasyona karşı mücadele etme gereğinin sonucunun gelişip çiçeklenmesi gibi. Çünkü bu soruları insana bu bilinçaltısal formasyon sorduruyor (Anne, hakarete uğramış birinin kızgın sesini taklit ederek): “Tanrı nasıl zayıf Olabilir?... Tanrı nasıl aptal Olabilir?... Tanrı nasıl...?” Tanrı’dan başka bir şey yok ki!

Sadece Tanrı Var, Tanrı’nın dışında hiçbir şey yok. Ve bize bir şey çirkin görünüyorsa, bu sadece Tanrısal, bunun artık var olmamasını İstediği için o şey bize çirkin görünüyor: bunun artık tezahür etmemesi için, tezahürün bu durumdan başka bir şeye geçmesi için dünyayı Hazırlıyor; bu nedenle, aktif tezahürden çıkacak olan her şeyi bizler doğal olarak içimizde şiddetle geri itiyoruz, bir atma, bir dışlama, bir reddetme, bir defetme hareketi var.
Ama bu, O; O’ndan başka şey yok! Bunu sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar kendi kendimize tekrar etmemiz gerekir, çünkü bunu sürekli unutuyoruz. Sadece O Var, O’ndan başka şey yok – yalnızca O Var, O’nun dışında bir şey yok, sadece O Var!

(Sessizlik)

Az ilerde bazı düşüncelerini yazmış (Anne tekstin sayfalarını çevirip 68. özlüsözde duruyor)... Öylesine güzel şeyler diyor ki! (Anne 68. özlüsözü okuyor)...

 
Eski 31 Ağustos 2023, 22:02   #14
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

68 – İnsanın kendi kusurlarından bıkabilmesi için günah duygusu gerekliydi. Bu, egoizme karşı Tanrı’nın düzelticisiydi. Ama insanın egoizmi kendi günahlarıyla pek az, başkalarının günahlarıyla büyük bir hevesle ilgilenerek Tanrı’nın oyununu başarısız kılıyor. (Anne gülüyor) Harika! Her neyse, böyle bir soru sormak (Anne T.’nin: & “Neden Tanrı’nın zayıf olmaya ihtiyacı var?” sorusunu kastediyor) hala Tanrısal Olanla Tanrısal olmayanın, ya da daha doğrusu Tanrı Olanla Tanrı olmayanın arasındaki ayrımı yapanların tavrını takınmak demek. “Tanrı nasıl zayıf Olabilir?... ” Bu soramayacağım bir soru. Anlıyorum, ama liladan, tanrısal işleyişten, tanrısal oyundan bahsediliyor, demek ki Tanrısal bir nevi Geride, hakikaten tamamen “işin İçinde” değil… tamamen, bütünüyle oyunun İçinde değil, oyunu Seyrediyor.

Tabii ki İçinde! Tamamen İçinde. Tanrı Oyunun Ta Kendisi. Tanrı’dan söz ediyoruz, değil mi, ama şunu unutmamak lazım, bütün şu bilinç dereceleri var; ve Tanrı’dan ve Oyunundan bahsettiğimizde, her şeyin dışındaki, bütün madde derecelerinin dışındaki transandantal Haliyle Tanrı’yı kastediyoruz, Oyundan söz ederken de Tanrı’nın maddi Halini kastediyoruz. O zaman diyoruz ki, transandantal Tanrı Kendi içinde, Kendiliğinden, Kendiyle Kendi maddi Oyununu Seyrediyor ve Oynuyor. Ama bütün lisan olduğu gibi tamamen bir cehalet lisanı. Bütün ifade şekli, söylediğimiz her şey ve her şeyi söyleme şeklimiz ister istemez cehalet. Bu yüzden somut olarak doğru bir şey söylemek bu kadar zor; bu, doğal olarak kendileri yanlışlarla dolu ve son derece uzun bir sürü açıklama gerektiriyor. Sri Aurobindo’nun cümleleri bu yüzden bazen çok uzun, bu cahilce lisanın dışına çıkmaya çalışmak istediği zaman cümleleri uzun oluyor. Düşünme şekli yanlış! Tanrı’ya inanan herkes, inancına sadık herkes (özellikle Batıdakiler), Tanrı’dan bahsederken “başka şey” olduğunu düşünüyorlar, Tanrı’nın zayıf, çirkin, kusurlu Olamayacağını sanıyorlar – yanlış düşünüyorlar, bölüyorlar, ayırıyorlar.

“Mükemmellik”, bilinçaltısal düşünce için (bilinçaltısal düşünceyle kastettiğim, düşünülmeyen bir düşünce: insan içgüdüsel olarak böyle düşünmeye alışık, düşünürken kendine bakmaz), ve genelde “mükemmellik” denildiğinde, insan erdemli, tanrısal, güzel, hayran olmaya değer olarak kabul edilen her şeyi görür, hisseder ya da varsayar – kesinlikle öyle değil! Mükemmellik, içinde hiçbir şeyin eksik olmadığı bir şeydir. Tanrısal mükemmellik bir toplamdır. Tanrısal mükemmellik, içinde hiçbir şeyin eksik olmadığı Tanrısal’ın tümüdür. Tanrısal mükemmellik, içinden hiçbir şeyin çıkarılmadığı Tanrısal’ın tamamıdır – Öyleyse ahlakçılar için bu tam tersi! Tanrısal mükemmellik, temsil ettikleri bütün erdemler demek!

Doğru bakış açısından, tanrısal mükemmellik bütündür (Anne global bir hareket yapıyor), zaten mükemmelliği yapan da bu bütünde hiçbir şey eksik olamaz olgusudur. Bir şeyin eksik olması imkansız, çünkü bu bütünün bir parçası olmayan herhangi bir şeyin var olması imkansız, bu bütün içinde olmayan hiçbir şey var olamaz. En uç, en yüksek anlamında kastediyorum. İzah ediyorum: belirli bir evren her şeyi içermeyebilir, çünkü bir evren bir tezahür şeklidir, ama olabilecek bütün evrenler var. Hep aynı şeye geri dönüyoruz: bu bütünün bir parçası olmayan hiçbir şey var olamaz. Eğer Bütün’e mesela “Tanrı” dersek, Tanrı’nın bir parçası olmayan hiçbir şey olamaz. Kelimeler çok... (Anne eliyle alçalan bir hareket yapıyor)... aşağıda. Dolayısıyla, her şeyin yerli yerinde olduğunu, tam olması gerektiği gibi olduğunu, şeyler arasındaki ilişki de tam olması gerektiği gibi olduğunu söyleyebiliriz.

Mükemmellik, Tanrısal’a yanaşmak için bir yöndür. Birlik ile Tanrısal’a başka bir yönden yanaşılır; Mükemmellik ile global olarak yanaşılır: her şey Mükemmelliğin içindedir ve her şey olması gerektiği gibidir – “olması gerektiği gibi”, yani Tanrısal'ın tam dışavurumu (İradesi bile diyemeyiz çünkü “İradesi” dersek bu hala Tanrısal’dan çıkan bir şey oluyor!) Böyle de denebilir (ama bu, seviye olarak çok çok aşağıda): Tanrısal, Olduğu şeydir ve tamı tamına Olmak İstediği gibidir (“tamı tamına Olmak İstediği gibidir” derken pek çok seviye düştük! ama bu, o “mükemmellik” açısını vermek içindi). Ve tanrısal mükemmellik, sonsuzluk ve ebediyet demek, yani her şey zamanın ve uzayın dışında bir arada var demek.

(Sessizlik)

Yukarıda, odamda japa yaparak42 yürürken, birtakım istimdat ve dua serisi geldi (onları seçmedim, bana Dikte Edildiler): Tanrı'ya mükemmelliğini Ortaya Koyması için yalvarıyorum, ifademin saçmalığının pekala farkındayım (Anne daha önce: “her şey olması gerektiği gibidir... Tanrısal, Olduğu şeydir ve tamı tamına Olmak İstediği gibidir” demişti, yani Mükemmelliğini Ortaya Koyması için insanın Tanrısal'a yalvarmasına gerek olmamalı” demişti), ama bu bir özlem’e tekabül ediyor. “Ortaya Koyması” derken bizim için bu maddi dünya, bu fiziksel dünya olan şeyde Ortaya Koymasını demek istiyorum, yani dönüşümünü kastediyorum. Ve bu istimdatların her birinde, istimdadı telaffuz ettiğim anda Tanrı'ya yaklaşma yönü var, bu yüzden şimdi Mükemmellik konusunda bütün bu konuşmaları yapabiliyorum, çünkü Mükemmellik bu yaklaşımlardan biri. Yani, Tanrısal'a şöyle sesleniyorum: “İradeni Ortaya Koy, Hakikatini Ortaya Koy, Saflığını Ortaya Koy, Mükemmelliğini Ortaya Koy (istimdat bayağı uzun, bayağı vaktimi alıyor), her “Mükemmelliğini Ortaya Koy” dediğimde Mükemmelliğin ne olduğunun farkına varıyorum: global bir şey. “Saflık” kelimesi de öyle; tanrısal saflık ile, insanların “saflık” dediği şey arasındaki fark üzerine sonsuz konuşmalar yapılabilir.

Tanrısal saflık, en alt perspektiften bakınca, sadece bir nüfuz kabul etmek demek: tanrısal nüfuz – bu çok aşağıda, en alt seviyede. Ama bu zaten korkunç çarpıtılmış oluyor. Tanrısal saflık bu: sadece Tanrısal Var, başka bir şey yok – tamamen saf, sadece Tanrısal Var, Tanrısal'ın dışında bir şey yok. Ve bu böylece devam ediyor. Bu, japa yaptığım üçüncü yıl, epeyce durulmaya, aydınlanmaya başladı.

Eee, şimdi ne yapıyoruz? Deneyimini anlat. Aynı şeyleri tekrarlayabilirim.

42 Anne japaya çok büyük önem verdi: yıllarca sabah akşam günde birkaç saat japa yaparak [bir mantrayı ya da Tanrısal'ın adlarından birini, içinden ya da sesli olarak gönülden ve neşeyle tekrarlayarak] odasında yürüdü; vücudunun hücrelerini dönüştürmenin, bilinçlendirmenin, tanrısallaştırmanın en etkili ve en kolay yolunun yürürken japa yapmak olduğunu keşfetti; Sri Aurobindo'ysa kırk yılı aşkın bir süre, günde bazen sekiz saat mantralarını tekrarlayarak yürüdü, öyle ki koridorunun mermer zemini aşındı.

Yo! Asla, bu her defasında bir deneyim, hiçbir zaman aynı şey değil. Aynı deneyimi birkaç kez yaşayan insanlara hayranım – asla başaramadım. Bir zamanlar denedim, saçma oluğunu fark ettim, bu yüzden artık denemiyorum. Ama aynı deneyimi iki kez asla yaşamadım – asla. Bir şey realize edip tutan insanlara müthiş hayranım, ben yapamıyorum. Evet, hani sana anlattığım şu deneyim var ya, “Sana anlatacaklarım var” dediğim gün, bazen o deneyimi tekrar yaşamaya çalıştım, çünkü hakikaten hoştu – asla başaramadım. Ve her zaman, denediğimde (yani içimde bir şey deneyimi tekrar yakalamak için ısrar ettiğinde), hep bir Gülümseme görüyorum, bir şey bana: “Yo, yo, akışına bırak! Göreceksin, göreceksin... ” Diyor – ben de akışına bırakıyorum. İyi, bu kadar yeter. Sana bu kadarı yeter! Ee, sen neler yapıyorsun? Savitri’yi43 tekrar okuyorum. Ne mutlu sana. Tekrar okumak isterim. Gittikçe muhteşemleşiyor.

7 Temmuz 1961

66 – Günah, bir zamanlar yerinde olmuş olup da şimdi ısrar ettiği için artık yerinde olmayan şeydir; başka günah yoktur. Kendimi ilham alacak durumda hissetmiyorum. Sormak istediğin bir soru var mı? Deniyor ki günah yerinde olmayan bir şeydir, peki mesela hiç zalimlik “yerinde olan bir şey” oldu mu? Aklıma tam da sorduğun soru geldi, çünkü insanların bütün sorularını alıyorum.

43 Savitri: a Legend and a Symbol: Sri Aurobindo’nun ölüme karşı kazanılan Zaferin anlatıldığı 23850 dizelik destansı şiiri. Savitri: Yaratıcı; Güneş; sıkça güneş tanrısı Surya’yla özdeşleştirilir; bazılarına göre güneşin doğmadan önceki adı Savitri’dir, doğuşundan batışına kadarki adı Surya’dır bunlar burada öylesine korkunç, iğrenç oldu? Bu yüzden, kendimi ilham alacak durumda hissetmiyorum dedim çünkü anında bunlar geliyor... Bu... Günah kavramını anlayamıyorum; “ilk günah” [Adem’le Havva’nın “bilgi ağacının meyvesini yemesi”] bana insanların aklına gelebilecek en canavarca fikirlerinden biri gibi geldi – günah ve ben, bir arada olamayız! Tabii bu yüzden Sri Aurobindo’yla tamamen hemfikirim, günah diye bir şey yok, anlaştık; ama... Zulüm gibi bazı şeylere “günah” denebilir, ama aklıma yalnızca bu açıklama geliyor: bu son derece kuvvetli bir his düşkünlüğünün ya da ihtiyacının çarpıtılması. Şunu fark ettim, zalim insanlar zulüm anında Ananda yaşıyor; yoğun bir sevinç duyuyorlar, dolayısıyla bu, zulmün meşrulaştırılması; yalnız, bu öylesine çarpıtılmış ki, iğrenç. Hiçbir şey yerli yerinde değil fikrine gelince, bunu daha küçükken bile anlamıştım. Daha sonra Théon’un açıklamasıyla anladım, çünkü onun kozmogonik sisteminde, çeşitli evrenlerin ardışık pralayalarını 44 açıklıyordu, diyordu ki her evrenle Yüce’nin bir yönü tezahür eder, her evren Yüce’nin bir yönüne dayanılarak Kuruldu ve birbiri ardına Yüce’nin içine geri döndü. (Peş peşe tezahür etmiş bütün yönleri bir bir sayıyordu, öyle bir mantıkla ki! Olağanüstüydü! Bunu bir yerlerde sakladım ama nerede olduğunu bilmiyorum.) Ve... serideki rakamı da tam olarak hatırlamıyorum ama diyordu ki bu sefer artık geri çekilmeyecek olan, deyim yerindeyse sonsuz bir “olacak gelişimi” izleyecek olan evrendi; ve bu evren Denge yönüydü (statik bir denge değil, progresif bir denge45) yani her şey tam olarak yerli yerinde – her şey bütüne oranla tamı tamına yerli yerinde.

44 Pralaya: Evrensel bir varoluş formunun, içindeki bütün bireysel formlarıyla geçici dezentegrasyonu; sonsuzca uzun bir zaman diliminin sonu; fiziksel ölüm. Hindu kozmolojisinde her evren oluşumu bir “hakikat çağıyla” (satya yugayla) başlayıp, hiç hakikat kalmayıncaya kadar bizimki gibi bir “karanlık çağı” (kali yuga) şekline yıldızlar gibi yavaşça dejenere olur ve sonunda kıyametle biter. Sonra bu kıyametten yeni bir evren doğar ve devir yeniden başlar. Bu bir genleşme evresinin ardından galaksilerin bir büzülmesi ya da “kendi içlerine çökmesi”, sonra da “ilk yumurtanın” yeni bir patlamasıyla (“big bang”le) yeni bir evrenin oluşumunu izah eden modern kozmolojik teorilerden birine tekabül ediyor: aynen gelişen, bir “zirveye” ulaşan, ardından çöken ve ebediyen tekrar başlayan insansal doğumlarımız gibi, sonsuzca tekrarlanan sanki amaçsız bir kozmik doğuşlar serisi gibi. Théon’a göre şu anki evrenimiz kurulan 7. evren. Peki “başlangıç” neresi?

45 Modern astronomi iki teori arasında bocalıyor: ebediyen tekrarlanan büzülme – patlama – genleşme devreleri teorisi ile ilk patlamadan itibaren titreşim, her hareket yerli yerinde; ve indikçe her form, her aktivite gerçekdışılığı deneyimiyle bağdaştırılıyor, halbuki Sri Aurobindo diyor ki, süpraakılsal bilinç için, dünyanın bu gerçekdışılığının algısının varolmasına gerek yok: bu, dünyanın gerçekdışılığı değil, sadece Yalanın gerçekdışılığı. Bu çok enteresan. Yani dünyanın, Yalandan bağımsız, kendine özgü bir gerçekliği var. Sanırım Süpraaklın ilk etkisi bu olacak – hatta belki de bireydeki ilk etkisi bu olacak, çünkü öncelikle bireyle başlayacak. Bu bilinç halinin [Yalan peçesi düştüğünde, yani süpraakılsal bilinç] muhtemelen sürekli bir hal durumuna dönüşmesi lazım, ama o zaman da bir problem ortaya çıkıyor: insan dünyanın şu anki çarpık haliyle nasıl temasta kalacak? Çünkü bir şey fark ettim: bu süpraakılsal bilinç hali bende çok kuvvetliyken, ama gerçekten çok kuvvetliyken, dışarıdan gelen tüm bombardımana dayanacak kadar kuvvetliyken bir şey dediğim zaman, insanlar HİÇBİR ŞEY anlamıyor – kesinlikle! Dolayısıyla bu hal, faydalı bir teması, bir bağlantıyı ortadan kaldırıyor olmalı.

Küçük bir süpraakılsal yaratım nasıl olurdu, mesela yeryüzünde aksyon ve yayılma çekirdeği, grubu olarak (eğer sadece dünyayı ele alırsak)? Acaba mümkün mü?... İnsanüstü bir yaratım çekirdeği, grubu – süperinsanlar – yani bir zamanlar insan olan ve, evrimle ve kelimenin gerçek anlamında dönüşmeyle süpraakılsal kuvvetleri ortaya koymayı başarmış insanlar; ama orijinleri insansal. Fakat, kökenleri insansal kaldığı sürece ister istemez bir temas var: her şey dönüşmüş olsa bile, organlar kuvvet merkezlerine dönüşmüş olsa bile yine de insansal bir şeyler kalıyor, aynen bir renklendirme gibi. Geleneklere göre, sıradan Doğa’nın sürecinden geçmeden direkt süpraakılsal yaratımın sırrını bu varlıklar keşfedecek. Süpraakılsal bir dünyada ister istemez yaşaması gereken gerçek süpraakılsal varlıklar onların aracılığıyla “doğacak”. Peki ama bu varlıklarla normal dünya arasındaki temas nasıl kurulacak? Doğalarının yeterli bir dönüşümü nasıl tasavvur edilsin ki bu süpraakılsal yaratım yeryüzünde yer alabilsin? – Bilmiyorum. Tabii, böyle bir şeyin olması için oldukça uzun bir zaman gerektiğini biliyoruz, muhtemelen de aşamalar, dereceler olacak, şimdilik bilmediğimiz ya da tasavvur etmediğimiz ve dünyanın durumunu değiştirecek olan yetenekler ortaya çıkacak – bu, birkaç bin sene ilerisini görmek demek.

Bu oldukça ilgimi çekti çünkü Sri Aurobindo daha sonra aynı şeyi söyledi, dedi ki kötü olan bir şey yok, sadece şeyler yerli yerinde değil – şeyler hem uzayda yerli yerinde değil, hem zamanda yerli yerinde değil – şeyler kendi evrensel yerinde değil, evrende kendi yerinde değil, en başta da dünyalar, yıldızlar falan. Ve en muazzamından en mikroskopiğine kadar her şey tam yerli yerinde olacağı zaman, bu bütün, yeniden yayılmak için geri çekilme gereği olmadan Yüce’yi PROGRESİF olarak yansıtacak. Sri Aurobindo tanrısal bir dünyanın, Süpraakıl adını verdiği dünyanın mükemmelliğinin bu yaratılışta, bu evrende ortaya koyulabileceği olgusunu da buna dayandırıyordu. Denge bu yaratılışın esas yasası, tezahürde bir mükemmelliğin gerçekleşmesini sağlayan da bu. Bu fikirler doğrultusunda, bireysel ve kozmik açıdan her şeyin yerli yerinde olması için, Süpraaklın çıkartmak isteyeceği ya da çıkarmaya çalıştığı ilk şey nedir? Çıkartacağı ilk şey mi? Evet, bireysel olarak ve kozmik olarak, her şeyin yerli yerinde olması için.

Acaba bir şeyleri “çıkarır” mı?... Eğer Sri Aurobindo’nun düşüncesini kabul edersek, her şeyi yerli yerine koyacak, hepsi bu. Bir şeyin mutlaka sona ermesi gerekecek, o da çarpıklık, yani Hakikatin üzerindeki Yalan peçesi, çünkü gördüğümüz her şeyin, varolan her şeyin sorumlusu bu. Peçeyi çekersek, her şey tamamen farklı olur, tamamen, ister istemez: her şey bizler bu bilinçten çıkınca şeyleri hissettiğimizdeki gibi olur. Bu bilinçten çıkıp Hakikat Bilincine girdiğinde, acının, sefaletin, ölümün ve benzer şeylerin varolabileceğine şaşıyorsun; şu anlamda şaşakalıyorsun... diğer tarafa hakikaten “geçtiğinde” bunun nasıl meydana geldiğini anlayamıyorsun. Genellikle bu bilinç hali, bildiğimiz dünyanın ebediyen genleşen bir evren teorisi. Belki de doğrusu üçüncü teoridir, Anne'nin pozisyonu, “progresif denge” pozisyonu, büzülmeyi ya da genleşmeyi bilincin ayarladığı pozisyon.

Bir de şu problem var: bu yer nosyonundan, bu uzay nosyonundan faydalanmak mümkün mü? [Daha sonra bu cümleyi açıklaması istenildiğinde Anne güldü: “Bu cümleyi “diğer taraftayken” (süpraakılsal bilinçteyken) söyledim! Cümleyi yer, uzay kavramının o kadar da somut olmadığı “tarafta” söyledim!”] Yeryüzündeki yeri, alanı kastediyorum. Gelecek süpraakılsal dünyanın embriyonunun ya da tohumunun yaratılabileceği bir yerin varolması mümkün mü?

Ben olayı şöyle görmüştüm... Plan tüm detaylarıyla gelmişti, ama bu planın ruhu ve bilinci şu anda yeryüzünde mümkün olabilecek bir şeye hiç uymuyor, fakat en maddi tezahüründe bu plan dünyanın şu anki durumuna göre kurulmuştu: şu küçük, ideal bir ülkenin çekirdeği olacak olan ve eski dünyayla sadece yüzeysel, etkilerinde son derece sınırlı temasları olacak olan ideal bir kent fikri. Ama önce hem saldırganlığa ya da kötü niyete karşı (ki bu elde edilmesi en zor koruma değil), hem sızmaya, karışmaya karşı koruma sağlayacak yeterli bir Güç gerekir (bu mümkün)... Gerekirse bunlar tasavvur edilebilir.

Sosyal açıdan, organizasyon açısından, iç dünya açısından bunlar zor problemler değil; mesele, süpraakılsallaşmamış her şeyle ilişkiler: sızmayı, karışmayı önlemek için, bu çekirdeğin, bu küçük grubun aşağı bir yaratım şekline düşmesini önlemek için – bu bir geçiş dönemi.

(Sessizlik)

Bu problemi düşünen herkes hep insanlığın geri kalanının bilmediği bir şey hayal etti, mesela Himalayalar’ın bir boğazında bir yer, insanlığın geri kalanının bilmediği bir yer. Ama çözüm bu değil, kesinlikle değil. Yok, tek çözüm okült güç. Ama bu... bu, herhangi bir şeyin yapılabilmesinden önce, daha şimdiden büyük bir realizasyon mükemmelliğine ulaşmış belli sayıdaki birey anlamına geliyor... Fakat bunun yapılabildiğini tasavvur edersek, dış dünyanın sınırladığı, dış dünyayla temasın olmadığı, her şeyin yerli yerinde olduğu bir yer olabilir, örnek olarak. Her şey tam yerli yerinde, her kişi tam yerli yerinde, her hareket tam yerli yerinde, yükselen, progresif bir hareket içinde yerli yerinde, eski duruma düşmeden (yani sıradan hayatta olanların tam tersi). Tabii bu bir tür mükemmellik, bir tür birlik anlamına da geliyor; yani bu, Yüce’nin çeşitli yönleri ortaya koyulabilir demek; ve ister istemez olağanüstü bir güzellik, tam bir ahenk demek; artı Doğa güçlerine boyun eğdirecek yeterli bir güç demek: mesela bu yer, imha kuvvetleriyle çevrilmiş olsa bile bu imha kuvvetleri etkisiz kalır, harekete geçme güçleri olmaz – korunma yeterli olur.

Tüm bunlar, böyle bir şeyi organize edecek bireylerde hakikaten aşırı bir mükemmellik gerektiriyor.

(Uzun sessizlik)

Bu, ilk insanlar ortaya çıktığında olanlarla aynı olsa gerek. Sonuçta, ilk insanların, ilk akılsal realizasyonun nasıl oluştuğu hiç bilinmiyor, değil mi? Acaba biliniyor mu, ilk insanlar yalnız bireyler miydi, yoksa gruplar mıydı? Diğerlerinin arasında mı ortaya çıktılar, yoksa inzivada mı? Bilmiyorum.

Süpraakılsal yaratımın gelecekti durumuyla bir benzerlik olabilir.
Himalayalar’ın ya da bakir bir ormanın yalnızlığında, kendi küçük süpraakılsal dünyasını kendi etrafında yaratmaya başlayan birini tasavvur etmek kolay. Ama aynı şey gerekli: öyle bir mükemmelliğe ulaşması lazım ki, gücü, dışarıdaki sızmayı engellemek için otomatik olarak etkili olsun. Bu ilk süpraakılsal varlıklar, dışarının saldırılarına otomatik olarak maruz mu kalacak?

Otomatik olarak korunmuş olmaları gerekir, yani tüm yabancı veya zıt unsurun yaklaşmasının engellenmiş olması gerekir. Yani, böyle hikayeler anlatılıyor, eskiden ideal bir yalnızlıkta yaşayan insanların hikayesi. Ama bunu tasavvur etmek imkansız değil, kesinlikle. Bu Güçle temasta olduğunda, bu gücü kendinde hissettiğinde anlıyorsun ki... çocuk oyuncağı! Öyle ki, bazı şeyleri değiştirme imkanın, bunu çevredeki titreşimlere ve hayat formlarına yayma imkanın bile var: otomatik olarak süpraakılsallaşmaya başlıyorlar. Tüm bunlar mümkün – ama birey ölçeğinde. Halbuki burada olanların örneğini ele alalım: tüm bu kaosun ortasında kalan insan – zorluk burada!... Acaba bu olgu yüzünden, bu, realizasyondaki bir tür mükemmelliğe ulaşma imkansızlığı değil mi? Ama diğer kişi için de, ormandaki yalnız kişi için de aynı: bu, geri kalanların da aynı yolu izleyebileceğini kesinlikle kanıtlamayan bir örnek.

Halbuki burada meydana gelelerin, daha şimdiden çok daha yayılan bir etkisi var. Dönüşüm belli bir zamanda meydana gelmeli – meydana GELMELİ. Ama mesele aynen duruyor: grup dönüşümü aynı anda mı, yoksa diğer dönüşümden önce mi, tek süpraakılsallaşmış birey gerçekleşmeden önce mi olabilir?

(Sessizlik)

Topluluk ya da grup ortamındaki realizasyonun, tüm bireysel realizasyondan daha eksiksiz, daha entegral, daha tam ve muhtemelen daha mükemmel olduğu apaçık ortada, çünkü bireysel realizasyon dışsal açıdan, maddi açıdan her zaman ister istemez, MUTLAKA sınırlı: çünkü sadece bir oluş şekli, bir tezahür şekli, mikroskopik bir titreşim grubu etkileniyor. Ama işin kolaylığı bakımından, sanırım mukayese bile edilemez!

(Sessizlik)

Ama tabii bir de şu mesele var. Buddha ve diğerleri gibi insanlar, ÖNCE realize etti sonra dünyayla temasa geçti. Bu yüzden olay çok basit. Ama benim tasarladıklarım için, realizasyonun tam olabilmesi için, dünyada kalmak, yani dünyadan el çekmemek vazgeçilmez bir şart mı acaba?...

(Anne uzun süre dalıyor)

Ha bire görüntüler görüyorum! Görüntü değil: canlı şeyler, sanki sorulara cevaplar. Harika bir tavus kuşu oluşuyordu; tavus kuşu burada zaferin sembolü, kuyruğu böyle açılıyordu, kuyruğunun üzerinde de bir konstrüksyon ortaya çıkıyordu, sanki ideal yerin konstrüksyonu... bu dünyanın fotoğrafını çekemeyişimiz çok yazık!

Yeterince hassas filmler olsaydı – denendi ama... Çok enteresan olurdu, çünkü sinemada gibi hareket ediyor: resim değil, hareket ediyor. Pekala. Sormak istediğin neydi? Sanırım cevap verdin! Yoo... hatırlamıyorum, “gezmeye” gittim. Şunu sormuştum... Senin Kuvvetin, ya da süpraakılsal Kuvvet şu anda öncelikle ne iş yapıyor? Ha evet! Her şeyi yerli yerine mi koyuyor?

Bunu deneyimle biliyorum, öyle ki Kuvvet yoğunlaştıkça her şey tam olması ve gelmesi gerektiği zamanda oluyor ve geliyor: insanlar tam gelmeleri gerektiği zaman geliyor, ya da tam yapmaları gereken şeyi yapıyor; etrafımdaki nesneler sanki... tamamen doğal olarak yerli yerine düzenleniyor; ve bu, en KÜÇÜK detaya kadar varıyor. Bu aynı zamanda bir ahenk duygusu, bir denge, bir neşe de getiriyor – organizasyonda çok gülümseyen bir neşe getiriyor, sanki her şey bu reorganizasyona severek katılıyor. Mesela birine bir şey söylemek istiyorsun: o kişi geliyor; bir iş için bir başka birine ihtiyacın var: geliyor; bir şey organize etmek istiyordun: organizasyon için gerekli unsurların hepsi hazır bulunuyor. Bütün bunlar hiçbir mucizevi yönü olmayan bir tür mucizevi ahenkle oluyor! Hakikaten, özünde, bu, sadece minimum engelle karşılaşan iç kuvvet; böylece olaylar iç kuvvetin etkisine göre şekilleniyor. Bu bana ÇOK sık oluyor, çok; ve bazen saatlerce sürüyor. Ama oldukça nazik, aynen çok nazik bir çark gibi, aynen bir makina gibi: en küçük şey her şeyi bozuyor. Mesela birisinde kötü bir reaksyon ya da düşünce, veya bir huzursuzluk titreşimi, ya da anksyete, herhangi bir şey oldu mu, bütün ahenk yok oluyor. Bu, benim için vücudumda hemen bir rahatsızlığa dönüşüyor, çok özel türde bir rahatsızlık; işte o zaman tam bir karmaşa oluyor: sıradan duruma geri dönüyorsun. O zaman da deyim yerindeyse Efendi'nin Mevcudiyetini tekrar toplayıp her yere yaymam gerekiyor – bu bazen çabuk oluyor, bazen uzun sürüyor. Biraz daha radikal bir dezorganizasyon olduğunda biraz daha uzun sürüyor. Mesela gözümdeki bu kanama, böyle bir düzensizliğin, birinin girmesine izin verdiği çok karanlık bir kuvvetin sonucu, isteyerek ya da bilerek değil: zayıflığı, cahilliği yüzünden; tabii zayıflığa ve cahilliğe arzu, ego gibi bu tür şeyler hep karışıyor; arzu ve ego olmasaydı bu şeyler giremezdi, ama arzuyla ego çok yaygın. Neden apaçık belliydi, hemen hissettim. Bazen düzensizlik gelip böyle yapıyor (Anne eliyle boynunu sıkıyor) insanı boğan kara bir gölge gibi. Ama iç dünyamda hiçbir şey etkilenmiyor! Öyle ki, tamamen dışsal reaksyona dikkat etmesem bir şey olduğunun farkına bile varmam, ama haricen belirti anında ortaya çıktı: yarım saat sonra gözümde bu hemoraji vardı. Nedeninin bu olduğunu biliyordum: kesinlikle istenmeyen bir zorla girişe karşı mücadele ediyordum. Ve dış açıdan sebep... tamamen önemsiz bir sebepti. En kötü etkileri olan olaylar her zaman en vahim ya da en önemli sayılan olaylar değil – tam aksine; bu bazen TAMAMEN ÖNEMSİZ bir yalan tecavüzünden dolayı, tamamen önemsiz bir nedenden dolayı oluyor: bir aptallık yüzünden. Bu, karşıt güçler en küçük açıktan içeri atılmak için fırsat kolluyor olmalarından kaynaklanıyor. Bir kuşku yüzünden (her zaman egoist bir hareketten kaynaklanan bir kuşku yüzünden) anlamamak, bu çok tehlikeli bir şey. Çok. Ve psişik bilinçte olmak bile gerekmiyor: insan sadece aydınlanmış bir nefsi bilinçte olsa bile bunun hiçbir etkisi yok – tehlike burada, kaynayan bu maddi ortamda. Ama tüm bu çalışmanın ormanın ya da Himalayalar’ın yalnızlığında yapılabileceğine inanmıyorum; her şeyin nispeten kolay olduğu şu oldukça kişiliksiz evrensel bilince geçme tehlikesi çok yüksek – oysa maddi sonuçlar aşağıda öylesine uzak ki! Bunun pek bir önemi yok. Sadece olayın İÇİNDE olduğun zaman doğrudan etkili olabiliyorsun. Her halükarda, bana şimdilik seçme hakkı Verilmiyor – zaten ben de seçmeye çalışmıyorum: durum bu, aynen olduğu gibi; ve durum bu olduğu için de işi yapmak lazım. Ve işi yapma şekli her şeyin durumuna bağlı.

Ama bu Ahenk gelince çok hoş oluyor. Biliyor musun, takılıyorsun, ufak tefek işler yapıyorsun, kağıtları falan düzeltiyorsun, bir kutunun içindekileri toparlıyorsun, her şey sanki şarkı söylüyor, çok güzel, çok neşeli, ışık dolu, öylesine... hoş ki! Ve her şey böyle, her şey. Farkına varıyorum: böyle olunca her şey, bütün maddi şeyler, bütün faaliyetler, yemek yemek, banyo, her şey hoş, her şey hoş ve... kendiliğinden ayarlanıyor. Öylesine ahenkli ki! Hiç sürtüşme yok. Kendini her şeyde, ama HER ŞEYDE gösteren neşeli, ışıldayan bir Lütuf görüyorsun, önemsiz diye düşünmeye alışık olduğumuz şeylerde bile. Ama Ahenk çekilirse, her şey, kesinlikle AYNI şartlar, AYNI şeyler, AYNI durumlar zor, sıkıcı, uzun, meşakkatli oluyor... Böyle ve böyle (Anne elini levye gibi, bir yandan diğer yana oynatıyor, sanki ince bir sınır varmış gibi). Böyle ve böyle.

Sana olayların önemli olmadığını iyice hissettiren de bu zaten. Olaylar önemli değil, kesinlikle önemli değil: önemli olan, bilincinin olaylarla olan ilişkisi. Ve bunun korkunç bir gücü var, çünkü bir durumda bir şeye dokunuyorsun, düşürüyorsun, ya da en azından iyi olmuyor, diğer durumdaysa öylesine hoş ki! Her şey ayarlanıyor, düzeliyor, halloluyor. En zor hareketler bile kolaylıkla yapılıyor. Akıl almaz bir güç! Ve görkemli etkileri olmadığı için önemsemiyoruz – görkemli etkileri yok. Elbette, büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldığında böyle lütuf halleri var: birden karşı koyacak bütün gerekli Ha bire yeni bir düzensizliği düzeltmek gerekiyor. Aslında insan çok tembel. Ha... Okuyunca biraz teselli buldum, Sri Aurobindo çok tembel olduğunu yazmış! İnsan çok tembel, (Anne gülüyor) yaptığı eforların tadını büyük bir haz içinde çıkarmak istiyor. Öyle. Vakit geldi evlat...

18 Temmuz 1961

67 – İnsanda günah yok ama, pek çok hastalık, cahillik ve imkanlarının yanlış kullanımı var.

68 – İnsanın kendi kusurlarından bıkabilmesi için günah duygusu gerekliydi. Bu, egoizme karşı Tanrı’nın düzelticisiydi. Ama insanın egoizmi kendi günahlarıyla pek az, başkalarının günahlarıyla büyük bir hevesle ilgilenerek Tanrı’nın oyununu başarısız kılıyor.

& İnsan gelişmesinin hangi safhasında egoizmden kurtulabilecek? “Egoizm, insanı bilinçli bir bireysellik yapmak için artık gerekli olmayacağı zaman.”

21 Temmuz 1961

(Sekiz yıl sonra bu özlüsöz tekrar gündeme geldiğinde Anne şu yorumda bulundu) ...Mükemmelliği başkasında bulmayı beklemektense mükemmelleşmeye çalışmak insana doğal geldiği zaman, büyük bir adım atılmış olacak... Her gerçek gelişme bilinçteki bu “altüst oluş” temeline dayanıyor. İnsan içgüdüsel olarak: “Suç şartlarda, suç insanlarda, suç şunda... O kişi öyle, şu şöyle, falan böyle... ” diyor. Ve bu sonsuza kadar sürüyor. ÖNCE, İLK ÖNCE: “Olmam gerektiği gibi olsaydım, ya da bu vücut olması gerektiği gibi olsaydı onun için her şey gayet iyi giderdi” demek lazım.

İnsan gelişme göstermek için başkalarının gelişme göstermesini beklerse ebediyen bekler.

Her tarafa yaymak gereken ilk şey bu. Suçu asla başkalarının üzerine atmamak lazım, asla şartları suçlamamak lazım, çünkü şartlar ne olursa olsun, görünüşte en kötü şartlarda bile doğru tavrı takınırsan, doğru bilinçte olursan, şartların kendi iç gelişmen için hiçbir önemi kalmaz, hiç – şunu da söyleyeyim: ölümün bile hiç önemi kalmaz.

Bu, gerçekten öğrenilmesi gereken ilk ders gibi geliyor.

(Sessizlik)

Gelişmeyi kolaylaştırmak için günah kavramı getirildi, (Gülerek) anında insan bütün herkesin günahını gördü, ama kendi günahını hiç görmedi! ... Sri Aurobindo'nun cümlesi harika...

10 Aralık 1969

69 – Günah ve erdem, Tanrı bizi mükemmelliğe doğru Çekmeye Çabalarken Onunla oynadığımız bir dayanıklılık oyunudur. Erdem duygusu günahlarımızı gizlice aziz tutmaya yarar. Ee? Herhangi bir yorumun olacak mı? Yo, benim için, üzerinde özel olarak düşünmem gereken de bu zaten: erdem duygusu... ..günahlarımızı gizlice aziz tutmaya yarar. Bu, normal insansal düşünce için kolay anlaşılır bir şey değil. ... Günahlarımızı gizlice aziz tutmaya yarar... Peki sen bir soru buldun mu? Sorum doğrudan ilgili değil. Eğer söyleyecek bir şeyin varsa... Hep aynı şeyin etrafında dönüyor, ama burada çok sübtil, çok ince bir şekilde sunulmuş.

Günahlarını gizlice aziz tutmak... Hayır, bu yaşadığım bir şey değil, şu anlamda ki öyle çok belirgin bir erdem sevdam olmadı. Zaten, bir şey fark ettim, daha küçücükken, Sri Aurobindo'nun “tanrısalca yaşamak” dediği şeyin bilincindeydim: yani şu İyilik ve Kötülük duygusunun dışında yaşamak.

Bu beni hiç terk etmeyen korkunç bir eleştiriciyle telafi edilmişti [Anne yaptığı, düşündüğü, hissettiği her şeyi eleştiren içindeki sesi, “eleştirici” varlığı kastediyor]. Ta ki Sri Aurobindo onu yolumdan çekene kadar. Ama ne günah anlayışım, ne İyilik, Kötülük anlayışım, ne de günah ve erdem anlayışım yoktu – Aman ha! Aman ha! Daha ziyade bilincim right action and wrong action’a [Doğru harekete, davranışa, eyleme ve yanlış harekete, davranışa, eyleme] odaklıydı, yani “bu yapılmamalıydı, bu yapılmalıydı”, İyilik ve Kötülük olmadan, çalışma, hareket açısından, eylemde; bilincim hep eyleme odaklıydı. Bu, izlenmesi gereken çizginin, ya da bütün çizgilerin mükemmelliğinin vizyonuydu, eylem gerçekleşsin diye. Ve bana ışıldayan çizgi, doğru çizgi (geometrik anlamda doğru değil: ışıldayan çizgi, tanrısal İradenin ifadesi olan çizgi) gibi görünen şeyin bir sapması olan bir olay olduğunda, bunun küçücük, küçücük bir sapması olduğunda... bana ıstırap veren bir tek buydu. Ve ıstırap benden kaynaklanmıyordu, bilincime yapışan, beni sürekli kamçılayan, peşimi bırakmayan, beni hırpalayan bu zattan [eleştiriciden] kaynaklanıyordu: bu, insanların genelde “vicdan” dedikleri şey, ama bunun bilinçle hiçbir alakası yok! Bu karşıt bir varlık, yani kötü yönde değiştirebildiği her şeyi değiştiriyor. Tanrısal'a ters biçimde değiştirilmeye elverişli her şeyi değiştiriyor. Ve sürekli tekrarlıyor: “Bu ters, bu ters, bu ters...” Tek şey buydu. Ama erdemli ya da günahkar olma düşüncesi hiçbir zaman aklımdan geçmedi, asla! Konu bu değil: mesele doğru şeyi yapmak ya da yapmamak. Hepsi bu. Yoksa erdemli olmak, günahkar olmak değil mesele, kesinlikle. Hiçbir zaman bu anlayışım olmadı, asla.

Bu yüzden, Sri Aurobindo'nun burada tarif ettiği “günahını gizlice aziz tutmak” duygusunu yakalamakta zorlanıyorum, içimde olan bir şeye tekabül etmiyor. Çok iyi anlıyorum! Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum ama bu duyguyu yakalamaya gelince... Peki sen ne demek istiyordun, onu söyle...

Bu son özlüsözlerde, Sri Aurobindo bize şunu göstermeye çalışıyor, günah ve erdem anlayışını aşmak lazım, bu apaçık ortada. Bu, yaşadığın deneyimlerinden birini hatırlattı bana, o zamanlar oldukça etkilenmiştim: hani şu süpraakılsal dünyaya gittiğin deneyim, süpraakılsal dünyanın kıyısına “gemi” yanaşıyordu, insanlar sınamalardan geçiriliyordu, bazıları kabul ediliyordu, bazıları da kabul edilmiyordu. Yaşadığın bu deneyimi anlattın, bu özlüsözle ilgili çok etkilendiğim bir bölüm var... Söylediklerini okuyabilir miyim? Oku, hatırlamıyorum. “19 Şubat 1958, Çarşamba dersinin ekstresi.

Süpraakılsal dünyanın varlıklarıyla insanlar arasındaki fark, aşağı yukarı insanlarla hayvanlar arasındaki fark kadar. Birkaç zaman önce, hayvansal hayatla özdeşleşme deneyimini yaşadım, şu bir gerçek: hayvanlar bizi anlamıyor; bilinçleri öyle yapılmış ki, bizleri kesinlikle anlamıyorlar. Halbuki evcil hayvanlar gördüm – kediler, köpekler gördüm, özellikle kediler – bize ulaşmak için neredeyse yogik eforlar harcıyorlardı. Ama hayvanlar genelde bizi yaşarken, hareket ederken izledikleri zaman bizi anlamıyorlar, bizi olduğumuz gibi GÖRMÜYORLAR, ve acı çekiyorlar. Bizler onlar için hep bir muammayız. Bilinçlerinin sadece çok küçük bir kısmı bizimle bağlantıda. Aynı şey süpraakılsal dünyaya bakmaya çalıştığımızda bizim için geçerli. Ancak bilinç bağlantısı, bilinç eklemi oluşturulacağı zaman süpraakılsal dünyayı göreceğiz – hatta o kadar bile değil, sadece dönüşmeye uğrayan varlığımızın kısmı süpraakılsal dünyayı olduğu gibi görebilecek – yoksa iki dünya, insansal dünyayla hayvansal dünya gibi ayrı kalır.

3 Şubatta yaşadığım deneyim bunun kanıtı. Daha önce, süpraakılsal dünyayla bireysel, sübjektif bir temasım olmuştu, oysa 3 Şubatta, süpraakılsal dünyada, bütün sübjektifliğin dışında KENDİLİĞİNDEN VAROLAN bir dünyada somut olarak, gerçekten dolaştım, aynen eskiden Paris’te somut olarak, gerçekten dolaştığım gibi. Bu aynen iki dünya arasında atılmakta olan bir köprü gibi. Yaşadığım deneyimi hemen şu şekilde dikte ettim:

(Sessizlik)

Süpraakılsal dünya sürekli var ve ben süpraakılsal dünyada süpraakılsal bir vücut içinde sürekli varım. Daha bugün bunun kanıtına ulaştım, dünyasal bilincim süpraakılsal dünyaya gittiğinde ve öğleden sonra ikiyle üç arasında orada bilinçli olarak kaldığında. İki dünyanın sürekli ve bilinçli bir ilişkide birleşmesi için neyin eksik olduğunu şimdi biliyorum: bu, şu anki haliyle fiziksel dünyayla, şu anki haliyle süpraakılsal dünya arasındaki bir ara bölge.

Bu bölgeyi hem bireysel bilinçte hem objektif dünyada inşa etmek kalıyor, ve şu anda da inşa ediliyor. Eskiden, oluşmakta olan yeni dünyadan bahsettiğim zaman bu ara bölgeyi kastediyordum. Aynı şekilde, bu tarafta olduğumda, yani fiziksel bilinç alanında olduğumda ve süpraakılsal gücün, süpraakılsal ışığın, süpraakılsal özün, maddenin sürekli içine girdiğini, nüfuz ettiğini, sızdığını gördüğümde, bu bölgenin inşa edilişini görüyorum, ve kendim bu inşaya katılıyorum. Bu çalışmanın yapıldığı yerin sembolik bir imajı olan devasa bir gemideydim. Bir şehir kadar büyük bu gemi tamamen organize edilmiş, büyük ihtimalle de epeydir işliyordu çünkü organizasyonu tamdı. Süpraakılsal hayata mukadder kişiler burada eğitiliyor. Bu kişiler (ya da daha doğrusu varlıklarının bir kısmı) süpraakılsal bir dönüşüme uğramıştı, çünkü gemi de gemideki her şey de ne maddiydi, ne sübtil fizikseldi, ne nefsiydi ne de akılsaldı: süpraakılsal bir özdü.

Bu öz en maddi Süpraakıldan, ilk tezahür edecek olan ve fiziksel dünyaya en yakın olan süpraakılsal maddeden oluşuyordu. Işık, altın ve kırmızı karışımıydı, ışıldayan bir turuncu renkte homojen bir öz oluşturuyordu. Her şey öyleydi – ışık öyleydi, kişiler öyleydi – her şey bu renkteydi ama çeşitli nüanslarla, öyle ki her şey birbirinden ayırt edilebiliyordu. Genel izlenim gölgesiz bir dünyaydı: nüanslar vardı ama gölge yoktu. Atmosfer neşeli, sakin, düzenliydi: her şey düzenli bir şekilde ve sessizce işliyordu. Aynı zamanda da, gemideki bütün kişilerin hazırlandığı, tüm alanları kapsayan bir eğitimin, bir antrenmanın detayları görülebiliyordu.

Bu devasa gemi süpraakılsal dünyanın kıyısına daha yeni yanaşmıştı, ve bu süpraakılsal dünyanın gelecek sakinleri olmaya mukadder ilk “aday” grubunun inmesi gerekiyordu. Her şey bu ilk indirme için hazırlanmıştı. Rıhtımda belli sayıda çok uzun boylu bazı varlıklar dikilmişti. İnsan değillerdi, daha önce hiç insan olmamışlardı; süpraakılsal dünyanın sürekli sakinleri de değiller.

Onları “Yukarısı” görevlendirmişti: indirmeyi kontrol edip gözetlesinler diye buraya dikilmişlerdi. Baştan beri bütün yönetim hep bendeydi. Bütün grupları kendim hazırlamıştım. Gemide, köprünün üst kısmında durup grupları teker teker çağırarak kıyıya indiriyordum. Orada dikilen uzun boylu varlıklar gemiden inenleri deyim yerindeyse teftiş ediyordu: hazır olanların inmelerine izin veriyorlardı; hazır olmayanları antrenmanlarını gemide devam etmeleri için geri gönderiyorlardı. Orada bulunduğum için ve herkese baktığım için, buradan gelen bilincimin o kısmı son derece ilgilenir oldu: herkesi görmek, tanımak, nasıl değiştiklerini görmek istiyordu, hemen alınanları ve antrenmanlarını sürdürmek için kalması gerekenleri kontrol etmek istiyordu.

Belli bir süre sonra, etrafı gözlemlerken, geriye çekildiğimi hissetmeye başladım, vücudum uyansın diye – bu, buradaki bir bilinç ya da bir kişiydi [Anne’nin yardımcılarından biri] – bilincimde: “Yo, yo, daha değil! Henüz değil, insanları görmek istiyorum!” diye itiraz ediyordum. Gördüklerimi büyük ilgiyle kaydediyordum... olaylar buradaki duvar saati birden üçü çalıncaya kadar devam etti, bu beni sert bir şekilde geri çağırdı. Aniden vücudumun içine düştüğümü hissettim. Bir şokla geri döndüm, ama tüm hafızamla birlikte, çünkü çok ani bir şekilde geri çağırılmıştım.

Rahatça, kımıldamadan durdum, ta ki bütün deneyimi geri getirip tutabilene kadar. Bu gemide, nesnelerin niteliği dünyada bildiğimiz cinsten değildi; mesela giysiler kumaştan değildi, kumaşa benzeyen bu şey imal edilmemişti: insanların vücutlarının bir parçasıydı, çeşitli şekiller alan aynı özden oluşuyordu, ve bir tür plastikliğe sahipti. Bir değişiklik yapılması gerektiğinde bu, yapay, dış bir yolla değil, bir iç işlemle, öze bir şekil ya da bir görünüm veren bilincin bir işlemiyle yapılıyordu. Hayat kendi formlarını yaratıyordu. Her şeyde TEK öz vardı: bu öz, titreşimlerinin niteliğini ihtiyaca ya da kullanıma göre değiştiriyordu. Yeni bir antrenman için geri gönderilenlerin rengi homojen değildi: sanki vücutlarında, dünyasal öze benzeyen bir özde şeffaf olmayan gri lekeler vardı; renkleri donuktu, sanki ışık içlerine tamamen işlememişti, sanki tamamen dönüşmemişlerdi. Her tarafları öyle değildi, sadece bazı yerleri. Kıyıdaki uzun boylu varlıklar aynı renkte değildi, en azından bu turuncu renkte değillerdi, daha soluk, daha şeffaftılar. Vücutlarının bir kısmı hariç sadece dış hatları görülüyordu. Çok uzun boyluydular, sanki iskeletleri yoktu ve ihtiyaçlarına göre şekil alabiliyorlardı.

Sadece ayaklarından bellerine kadar daimi bir yoğunluk hissediliyordu, vücutlarının geri kalan kısmında sanki bir yoğunluk yoktu. Renkleri çok daha soluktu ve çok az kırmızı içeriyordu, daha çok altına, hatta beyaza kaçıyordu. Beyazımsı ışıklı kısımları yarı saydamdı: tam şeffaf değildi ama daha az yoğundu, turuncu özden daha sübtildi.

“Henüz değil” dediğimde ve geri çağırıldığımda kendimi gördüm, yani süpraakılsal dünyadaki vücudumu gördüm: uzun boylu varlıklarla gemideki varlıkların bir tür karışımıydım. Üst kısmım, özellikle de baş kısmım içi beyaz, kenarı turuncu bir siluetti. Ayaklarıma doğru indikçe rengim gemideki insanların rengine benziyordu, yani turunculaşıyordu; yukarı doğru çıktıkça şeffaflaşarak beyazlaşıyordu, kırmızısı azalıyordu. Başım sadece bir siluetti, içinde bir güneş parlıyordu, iradenin sonucu olan ışınlar yayıyordu.

Gemide gördüğüm ‘insanlara’ gelince, hepsini tanıyordum. Bazıları buradan, Ashram’dandı, bazıları başka yerlerden gelenlerdi, ama onları da tanıyordum. Herkesi gördüm, ama geri döndüğümde herkesi hatırlayamayacağımı bildiğim için isim vermemeye karar verdim. Zaten isim vermeye de gerek yok. Üç dört sima çok açıkça görünüyordu, onları gördüğümde, gözlerinin içine bakınca burada, yeryüzünde hissettiğim duyguyu anladım: gözlerinin içi gülüyordu...

İnsanlar genelde gençti; çok az çocuk vardı ve yaşları yaklaşık on dörtle on beş arasında değişiyordu, kesinlikle on, on iki yaşın altında değildi (bütün detayları görmek için yeterince uzun süre kalmadım). Birkaç istisna hariç çok yaşlı insan da yoktu. Kıyıya inenlerin büyük çoğunluğu, birkaç kişi hariç orta yaşlıydı. Zaten, bu deneyimden önce, bazı bireysel vakalar, süpraakılsallaştırılabilir kişilerin incelendiği yerde birkaç kez incelenmişti; birkaç kez benim için sürpriz oldu, onları da kaydettim, bazılarına da söyledim. Ama bugün indirdiklerimi çok net gördüm: orta yaşlıydılar, çok nadir istisnalar hariç ne çocuktular ne de ihtiyardılar, bu da beklentime tekabül ediyordu.

Hiçbir şey söylememeye, isim vermemeye karar verdim. Sonuna kadar kalmadığım için net bir tablo çizmem mümkün değildi, çünkü tablo iyice net ve tam değildi. Olayları bazılarına anlatıp bazılarına anlatmama durumuna düşmek istemiyorum. Şunu söyleyebilirim, bakış açısı, yargı SADECE insanları oluşturan öze göreydi, yani tamamen süpraakılsal dünyadan olup olmadıklarına göreydi, öylesine özel bu özden oluşup oluşmadıklarına göreydi. Benimsenen bakış açısı ne ahlakiydi ne de psikolojikti.

Muhtemelen, vücutlarını oluşturan öz, o zamanlar söz konusu olmayan bir iç kanunun ya da bir iç hareketin sonucuydu. En azından değerlerin farklı olduğu apaçık ortada. Geri dönünce, yaşadığım deneyimi hatırladığım gibi, süpraakılsal dünyanın sürekli varolduğunu, orada sürekli varolduğumu, bilinçte ve özde birleşmeyi sağlamak için sadece eksik bir bağın gerekli olduğunu, bu bağın inşa edilmekte olduğunu da biliyordum. O zamanlar, epeyce uzun bir süre… neredeyse bütün bir gün kalan bir izlenim edinmiştim: aşırı bir görelilik izlenimi – yo, tam olarak görelilik değil: bu dünyayla öteki dünya arasındaki ilişki, her şeyin değerlendirilmesi ya da yargılanması gereken bakış açısını tamamen değiştiriyordu – izlenim buydu. Bu bakış açısının hiçbir akılsal yönü yoktu, ve “iyi” veya “kötü” olarak gördüğümüz bir sürü şeyin aslında öyle olmadığını tuhaf şekilde hissettiriyordu. Şu çok açıktı: her şey, olayların süpraakılsal dünyayı ifade etme, yansıtma kapasitesine, ya da süpraakılsal dünyayla ilişkide olma kapasitesine bağlıydı. Her şey öylesine tamamen farklıydı ki, normal değerlendirmemize bazen öylesine tersti ki! Genelde kötü olarak gördüğümüz küçük bir şey hatırlıyorum, bu şeyin aslında harika bir şey olduğunu görmek ne komikti! Ve önemli olarak gördüğümüz başka şeylerin de aslında kesinlikle hiç önemi yok: o şeyler ister öyle olsun ister böyle, hiç önemli değil. Şu apaçık ortada, tanrısal olanla tanrısal olmayan şeyler konusundaki değerlendirmemiz doğru değil. Hatta bazı şeylere güldüm bile... Olayları antitanrısal olarak değerlendirmemize neden olan alışılmış duygumuz yapay görünüyor, doğru olmayan, yaşamayan bir şeye dayandırılıyor gibi görünüyor (zaten burada hayat diye adlandırdığımız şey, o dünyaya kıyasla bana canlı gibi gelmiyordu); her halükarda, olayların antitanrısal olduğu duygusu, iki dünya arasındaki ilişkimize ve “şeyler, olaylar bu ilişkiyi kolaylaştırıyor mu yoksa zorlaştırıyor mu” olgusuna dayandırılması gerekir. O zaman bu bizi Tanrısal'a yaklaştıran ya da Tanrısal'dan ayıran şeyleri değerlendirişimizi tamamen farklı kılar. İnsanlarda da bunu fark ettim, süpraakılsallaşmalarına yardım eden veya engel olan şey, her zamanki ahlaki kavramlarımızın hayal ettiğinden çok farklı. Ne kadar... komik olduğumuzu, saçmaladığımızı hissettim. Bunun bir devamı var, 3 Şubat deneyiminin bilincimdeki sonucu gibi, ama bunu şimdi okumak için bence erken. Bu deneyimin devamı olarak Nisan Bülteninde yayınlanacak. Bunu size söylemekte ısrar ediyorum, bir tek şey, dünyamızla süpraakılsal dünya arasında şimdilik en önemli fark gibi geldi bana (insan ancak bilinçli şekilde, genelde burada işleyen bilinçle oraya gitmiş olduktan sonra bu fark deyim yerindeyse tüm çıplaklığıyla göze çarpıyor): burada her şey, iç dünyamın çok derininde yaşadıklarım hariç, bana tamamen yapay gibi geldi. Normal fiziksel hayatın değerlerinin hiçbiri hakikate dayanmıyor. Nasıl ki giyinmek için kumaş tedarik edip kendimize giysi dikmek zorundaysak, giyinmek istediğimizde üstümüze bir şey giymek zorundaysak, beslenmek için de, dış şeyleri alıp vücudumuzun içine sokmak zorundayız. Hayatımız her konuda yapay.

Süpraakılda olduğu gibi gerçek, içten, spontane bir hayat, bilinçli iradenin olgusuyla şeylerin bir fışkırmasıdır, öz üzerinde bir güçtür, Ayın on ikisinde söylerim. Bakmam lazım bunu nasıl ifade edebilirim. (Gülerek) Evlat, peynir vereyim mi? Bir ihtiyacın var mı? Sıhhatli olman lazım.

(Satprem’in süpraakılsal dünyaya ulaşmak için gerekli kapasiteler konusunda 9 Ocak’ta sorduğu soruya cevaben Anne şu notu yazdı) Maddi düzlem dahil bilincin bütün düzlemlerde sonsuzca genişleme kapasitesi.

Olacak’ın hareketini izleyebilmek için sınırsız plastiklik. Egonun tüm tepki imkanını ortadan kaldıran tam bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı47. Evlat, notumu aldın mı? Bundan bir yerlerde biraz bahsettim: hani şu Madras’ta [Chennai’da] oturan bey vardı ya, soru sormuştu, hatırladın mı? ... Orada bir işaret vardı.

47 “Fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı, sakin ve etkilenmemiş bir akıl ve bir nefs demek, size olan veya size yapılan ya da size söylenen şeylerin size dokunmaması, sizi etkilememesi, sizi rahatsız etmemesi demek, aksine bu şeylere kişisel duyguların yarattığı distorsyonlardan kurtulmuş bir şekilde içtenlikle bakmak, ve arkalarında ne olduğunu, niçin meydana geldiklerini, onlardan ne öğrenilmesi gerektiğini, insanın içinde olan o üzerine atıldıkları şeyin ne olduğunu ve onlardan hangi iç kazancı sağlayabileceğini anlamaya çalışmak demek; “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı kızgınlık, duyarlılık, gurur, arzu ve diğer nefsi hareketler üzerinde bir özhakimiyet demek, heyecansal varlığı ele geçirmelerine ve iç huzuru bozmalarına izin vermemek, bu şeylerin telaşıyla, dürtüsüyle konuşmamak, hareket etmemek, daima ruhun sakin iç dengesiyle konuşmak ve hareket etmek demektir (Fr: égalité d’âme; En: equality of soul; Skr: samata).

Çünkü işin ucunu takip ettim, yaşadığım deneyimle – süpraakılsal gemi deneyimiyle – tekrar temasa geçtim ve bunun pozisyon konusunda KESİN SONUCA GÖTÜREN bir etkisi olduğunun farkına vardım; bu deneyim gerekli şartları tamamen açık, kesin ve net bir şekilde tespit etmişti. Bu bakımdan enteresandı. Sadece sıradan ahlak kavramlarını değil, burada, Hindistan’da manevi hayat için gerekli gözüyle bakılan her şeyi nihai bir şekilde silip süpürdü. Bu bakımdan oldukça eğiticiydi. En başta da bu sözde riyazetsel saflığı. Riyazetsel saflık basitçe nefsin bütün hareketlerini defetmek, dışlamak, es geçmek demek, bu hareketleri alıp Tanrısal’a doğru çevireceğine, yani bu hareketlerde yüce Mevcudiyeti göreceğine ve Yüce’nin nefse özgürce Etki Etmesine izin vereceğine, Tanrısal’a: (Gülerek) “Yo, bu Seni ilgilendirmez! Nefsin içine Girmeye Hakkın yok” demek. Fiziğe gelince, bu bilinen eski bir hikaye – riyazetçiler eskiden beri fiziği hep dışladı, hep es geçti ama buna nefs de ekleniyordu. Burada herkes böyle... Sadece klasik olarak kutsal kabul edilen şeyler, ya da dini geleneklerin tanıdığı şeyler, mesela evliliğin kutsallığı ve bunun gibi şeyler kabul edilirdi, ama özgürce yaşamaya gelince, sakın ha! Bu hiçbir dini hayatla bağdaşmazdı. Yani tüm bunlar nihai bir şekilde tamamen silinip süpürülmüş oldu. Ama istenenler daha kolay demek istemiyorum! Muhtemelen çok daha zor.

Öncelikle, psikolojik açıdan, o beye48 verdiğim cevapta sözünü ettiğim durum gerekli: “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, 48 Sri Aurobindo'nun tüm kitaplarını okumuş bir Amerikalı, Anne’ye Süpraakıl hakkında enteresan bir soru sormuştu: Su içmeye giden bir geyik ormandan geçiyor, peki geçtiğini ne kanıtlar? İnsanların çoğu hiçbir belirti görmez; belki de geyiğin ne olduğunu bile bilmez; bilenler bile geyiğin oradan geçtiğini söyleyemez. Ama özel sürek avı eğitimi görmüş kişi, bir av sürücüsü belirgin izler bulur ve hangi tür geyiğin geçtiğini söyleyebilmekle kalmaz, boyunu, yaşını, cinsiyetini v.s. de söyleyebilir. Aynı şekilde, av sürücülerinin bilgisine benzer bir irfana sahip ve bir kişinin Süpraakıl’la ilişkide olduğunu keşfedebilecek, farkına varabilecek durumda olan manevi irfan sahibi kişiler vardır, halbuki akıllarını eğitmemiş sıradan insanlar bunun farkına varamaz.

Süpraakıl yeryüzüne indi, tezahür etti deniyor. Bu konuyla ilgili olarak yazılan her şeyi okudum, ama ben hiçbir şey görmeyen, hiçbir şey hissetmeyen cahillerden biriyim. Algısını daha fazla eğitmiş bir kişi, birinin Süpraakıl’la ilişkide umurumda değil” tavrı. Bu OLMAZSA OLMAZ bir şart. O günden beri, senelerce şunu gözlemledim, insan bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrını takınmazsa hiçbir süpraakılsal titreşimi alamıyor, geçmiyor. Eğer en küçük şey bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrıyla çelişirse – aslında, en küçük ego hareketi, egonun en küçük tercih hareketi çelişirse – titreşim geçmiyor, alamıyorsun. Bu da zaten yeterince büyük bir zorluk. Buna ilaveten, realizasyonun tam olması için iki de şart var ki, bunlar kolay şeyler değil. Çünkü entelektüel bakımdan çok zor değil (burada herhangi birinden söz etmiyorum, yoga yapmış, bir disiplin izlemiş insanlardan söz ediyorum), nispeten kolay; psikolojik açıdan da öyle, bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı devreye girerse çok zor değil. Ama maddi düzleme, yani fiziksel düzleme, daha sonra da vücutsal düzleme gelince kolay değil.

İki şart şunlar: ilk önce deyim yerindeyse sonsuz bir genleşme, bir genişleme gücü, öyle ki, insan, total olan süpraakılsal bilincin boyutunda genişleyebilsin. Süpraakılsal bilinç, Yüce’nin bütünlüğünün bilincidir – “bütünlüğü” ile, Yüce’nin Tezahür yönünü kastediyorum. Tabii ki, üst bakış açısından, özün bakış açısından, tezahürde Süpraakıl haline gelen şeyin özü bakımından Yüce’yle tam bir özdeşleşme yeteneği gerekli, sadece Tezahür yönüyle değil, Tezahür dışındaki statik ya da nirvanik yönüyle de, Olmayış’la da özdeşleşmek lazım. Buna ilaveten, Yüce’yle Olacak’ta özdeşleşebilmek lazım. Bu da iki şey demek: öncelikle sonsuz bir genişleme yeteneği, ve aynı zamanda da tam bir plastiklik, Yüce’yi Olacağında izleyebilmek için – sadece “belli bir zaman” değil, olduğunu hangi işaretlere bakarak anlayabileceğimi acaba bana söyleyebilir mi?

Anne
Birinin Süpraakıl’la ilişkide olduğunu su götürmez iki gösterge kanıtlar:
1. Sürekli ve mükemmel bir iyi keyif; keyfin mükemmel olması için, ister maddi olsun ister psikolojik, karakteri ve verdiği şok ne olursa olsun her durum, her olay, her temas karşısında “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı spontane, eforsuz olması lazım.

2. İnsanın bildiği şeylerden mutlak şekilde emin olması lazım, yani özdeşleşerek edinilen yanılmaz bilgi konusunda kesin olarak ve tartışılmaz şekilde emin olmak lazım.

Olacak’ta sonsuz bir şekilde evren kadar engin olmak lazım. Bunlar iki şart. Potansyel olarak var olmalılar. Nefse kadar, tüm bunlar hala yapılabilir şeyler – yapılmış şeyler. Ama maddi açıdan, bu doğruca geçen gün başıma gelen aksiliklere vardırıyor [Anne o gün bayıldı]. Tüm bu aksilikleri baştan kabullensen bile zor, çünkü çift bir hareket var: hücresel bir dönüşüm, ve aynı zaman çoğalmayı sürekli bir hücrelerarası reorganizasyonla veya yer değiştirmeyle değiştirebilecek “bir şey”in kapasitesi; izah ediyorum: görüyordum ki Yüce’yi Olacak’ta izlemek için çoğalabilmek gerekiyor, çünkü evren Olacak’ta genişliyor: genişlemeyi telafi eden eşit bir yok olma miktarı yok. Dolayısıyla, aynen bir çocuğun büyümesi gibi gerçekten büyüyebilmek, çoğalabilmek gerekiyor; ama aynı zamanda, her şeyin gelişmesi için çoğalma, sürekli bir iç reorganizasyonu gerekli kılıyor. Miktarı artırırken (tabii eğer buna miktar denebilirse), kaliteyi de hücrelerin birbirileriyle olan bütün ilişkilerinin bir iç reorganizasyonu sayesinde aynı seviyede tutmak gerekiyor.

Tabii vücutlarımız şu anki halleriyle esnemez, ağır şeyler – yani, şu anki halleriyle adi şeyler, yoksa yaşlanmazdık. Nefsi varlığım yirmi yaşındaykenden daha çok enerjiyle dolu, dolayısıyla da gençlikle, büyüme gücüyle dolu.

Mukayese mümkün değil. Gücüm SONSUZCA daha fazla – halbuki vücudum dökülüyor, iğrenç bir şey. Dolayısıyla nefsi varlıkla maddi varlık arasındaki bu ayarı bulmak gerekiyor. Problem kısmen çözülmedi değil, çünkü hathayogiler sorunu çözdü... kısmen – tabii sırf vücutla ilgilenmek şartıyla (işin zorluğu bu). Ama insan mademki bilgiye sahip, bunun eksklüzif, münhasır bir meşgale olmadan gerekeni yapma gücüne sahip olması gerekir. Tabii bu hiç bilinmeyen bir alan değil, çünkü odama inzivaya çekildiğimde, dışarıyla tüm ilişkileri kestiğim ilk aylarda çok iyi gidiyordu – muhteşemdi. Vücudumda bir sürü rahatsızlık vardı, hepsinin üstesinden geldim; bir de eğer yeterince devam edersem, kaybedilen her şeyi tekrar yakalayabilirim, dengem de düzelir şeklinde oldukça net pek çok belirti vardı. Yani işleyişin dengesi çok daha üstündü. Ama dünyayla temasa geçince durdu ve bozuldu; üstelik, uyguladığım genişleme disipliniyle SÜREKLİ yuttuğum, sürekli absorbe ettiğim çözülmesi gereken dağlar kadar sorun yüzünden durum kötüleşiyordu. Ama... Akılsal açıdan, oldukça kolay – beş dakikada her şeyi yoluna koyabilirsin, zor değil. Nefsi açıdan olay birazcık daha fazla sıkıntı veriyor, biraz daha fazla zaman alıyor. Ama maddi açıdan... mesele, kötü hücresel işleyişin BULAŞMASI, ve kalması gerektiği yerde kalmayan şeylerin iç dezorganizasyonu: dışarının her absorbsyonu anında bir düzensizlik yaratıyor, her şeyi yerinden oynatıyor, sahte ilişkiler kuruyor, organizasyonu dağıtıyor, öyle ki bazen her şeyi yeniden düzene koymak SAATLER alıyor. Bu yüzden, vücudum takip edemiyor diye vücut değiştirme gereğiyle karşı karşıya kalmadan vücudumun imkanlarını gerçekten kullanmak isteseydim, beni senelerce gerileten her türlü şeyi mümkün olduğu ölçüde maddi olarak artık yutmamam gerekirdi. Zor, çok zor. Fiziksel dönüşme söz konusu olmadığı sürece, psikolojik bakış açısı, büyük ölçüde de sübjektif bakış açısı yeterli. Bu nispeten kolay. Ama bu dünyadaki haliyle maddeyi işe dahil etmek söz konusu olunca, ki üstelik başlangıç noktası yanlış: işe bilinçsizlikten ve cahillikten başlıyoruz, o zaman çok zor. Çünkü zaten, kaybedilen Bilince yeniden kavuşmak için gerekli olan bireyselleşmeye ulaşabilsin diye bu madde, vazgeçilmez olan belli bir sabitlikte yapıldı, formun sürmesini sağlamak ve özellikle de bu bireysellik imkanını muhafaza etmek için. Süpraaklı alabilmek için gerekli olan bu genişlemenin, bu plastikliğin, bu esnekliğin önündeki başlıca engel de bu sabitlik. Hep bu problemle karşılaşıyorum, insanın bu hücrelerle işi olunca ve hücre olarak kalmaları, artık fiziksel olmayan bir realitede buharlaşmamaları gerekince, ve aynı zamanda da sonsuzca genişlemelerini mümkün kılan bu esnekliğe, bu sabitlik eksikliğine sahip olmaları gerekince, bu, tamamen somut, tamamen maddi bir problem. En maddi aklın, öze dahil edilmiş aklın içinde çalışırken sanki beynimin böyle şiştiğini, ha bire şiştiğini hissettiğim oldu, sanki başım o kadar büyüktü ki patlayacaktı! İki kez ara vermek zorunda kaldım; acaba bu sadece bir izlenim miydi, yoksa gerçekten öyle miydi? Çünkü bana tehlikeli gibi geldi, başım sanki patlayacaktı, çünkü başımın içi çok muazzam oluyordu (bu, maddenin içindeki şu güçtü, şu öylesine güçlü koyu mavi ışık, öylesine güçlü titreşimleri var ki iyileştirebilir, mesela organların işleyişini değiştirebilir) – bu maddi olarak gerçekten çok güçlü bir şey. Kafamın içini gittikçe daha fazla dolduran buydu, ve bana öyle geliyordu ki kafatasım – kafatasım çok ağrıyordu – kafatasım sanki içten dışa doğru her şeyi sürekli iten bir basınca maruzdu... neler olacak diye merak ediyordum. Hareketi takip edeceğime, harekete yardım edip eşlik edeceğime hareketsiz, pasif kalıyordum, neler olacak diye görmek için, ve her iki durumda da durdu; artık harekete yardım etmiyordum, sadece pasif kalıyordum... durdu, bir tür stabilizasyon oldu.

(Sessizlik)

Sri Aurobindo bu hücresel genişlemeyi yaşamış olmalı, “bundan kesinlikle eminim, YAPILABİLİR” demişti. Tabii, söz konusu olan MADDENİN süpraakılsallaşması – bilincin süpraakılsallaşması zor değil. Bunu deneyimleyen insanların çoğu bunu akıllarında yaşadı – bu nispeten kolay. Nispeten kolay: egonun sınırlarını ortadan kaldırmak, sonsuzca genişlemek ve Olacak’ın ritmini izleyen hareket. Tüm bunlar, aklen çok kolay. Nefsi olarak... inzivaya çekildiğimde, birkaç ay sonra deneyimi nefsi olarak yaşadım – harikaydı, müthişti! Tabii, deneyimi yaşayabilmek için aklın değişmiş olması lazım, Tanrısal'la tam birleşmiş olmak lazım, yoksa yeterli bir akılsal baz diye adlandırılabilecek bir şeyle hazırlanmamış tüm bireysel nefs paniğe kapılır – herhangi bir küçük deneyimin korkuttuğu şu zavallı insanlar bundan kesinlikle uzak dursun, bu onların aklını başından alır. Ama deyim yerindeyse Tanrısal Lütuf sayesinde, bu enkarnasyonun [Anne kendini kastediyor] şu anki nefsi özgür ve muzaffer doğmuş. Nefsim nefsi alemde hiçbir zaman hiçbir şeyden korkmadı: en fantastik deneyimler neredeyse çocuk oyuncağı gibiydi. Ama o zaman, deneyimi yaşadığımda, hakikaten enteresandı, o derece ki, birkaç hafta boyunca az kalsın orada kalma ayartmasına uyuyordum... Sana bir defasında bir deneyimin küçük bir kısmını anlatmıştım (uzun zaman önceydi, en az iki sene önceydi), sana demiştim ki gündüz bile sanki Dünya’nın üzerinde oturuyordum – nefsi alemdeki şu realizasyondu. Akıl almaz geceler yaşıyordum! Kimseye asla anlatamadığım gecelerdi, asla bahsetmedim; ama geceyi harika bir şeyi bekler gibi bekliyordum. İsteyerek vazgeçtim, daha ileri gitmek için. Bunu yaptığım zaman, burada he surrendered his experience [deneyimini feda etti] dediklerinde ne demek istediklerini anladım. Bunun tam olarak ne demek olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştım. Yapınca anladım.

“Hayır, burada durmak istemiyorum; sonuna kadar gitmek için Sana her şeyi sunuyorum” dedim. O zaman, bunun ne anlama geldiğini anladım. Bu realizasyonu tutsaydım, üf! dünya tarihini altüst eden dünyanın fenomenlerinden biri olurdum. Bu, muazzam, akıl almaz bir güç. Yalnız bu orada durmaktı. Bunun nihai nokta olduğunu kabul etmekti. Devam ettim. İşte böyle. Söyle bakalım, sana enteresan ne anlatabilirim, çünkü sana şimdi söylediklerim tam bir karışım, dörtte üçü kullanılamaz. Ama tatlı Annem... Bunları bir makale yazmak fikriyle söylemedim! Bana gönderdiğin o notu okuyunca, deneyime “asıldım” ve olay anında açıklığa kavuştu. Sana durumu aynen aktardım...

(Sessizlik)

O gemideki “insanlarda” bu iki kapasite vardı:
1. Maddi düzlem dahil bütün düzlemlerde bilincini sonsuzca genişletme kapasitesi.

2. Olacak’ın hareketini izleyebilmek için sınırsız plastiklik. Olay sübtil fizikte geçiyordu. Ve lekesi olan ve geri alınmak zorunda olan kişiler hep iki hareket için gerekli olan esneklikten yoksun kişilerdi. Ama, söz konusu olan, Olacak’ı izlemek için gelişme hareketinden ziyade özellikle genişleme hareketiydi – bu, indirilenler için, gemiden indikten sonraki, karaya ayak bastıktan sonraki tasaymış gibi görünüyordu. Ama gemideki hazırlık bu genişleme yeteneğine yönelikti. Bir de, sana deneyimi anlattığımda bahsetmediğim bir şey vardı: geminin makinası yoktu. Her şey, her şey, insanlar, bütün her şey iradeyle hareket ettiriliyordu – insanların giysisi bile iradelerinin bir sonucuydu. Ve bu, her şeye, bireylerin şekline büyük bir esneklik veriyordu; çünkü oradakiler bu iradenin bilincindeydi, yani akılsal olmayan bir irade, benliğin iradesi ya da manevi diyebileceğimiz bir irade, eğer ruh kelimesine bu anlamı verirsek ruhun iradesi. Bu deneyimi burada yaptım: insan tam bir spontanelikle hareket edince, yani eylem (mesela söz ya da hareket) akıl tarafından belirlenmeyince, düşünceyi, entelekti kastetmiyorum, hatta genelde bizi hareket ettiren aklı bile kastetmiyorum; genelde, bir şey yapınca, o şeyi yapma iradesini içimizde algılarız (bilinçli olduğumuzda ve bir şey yaparken kendimize baktığımızda, bunu görürüz; her zaman – bu çok hızlı olabilir – yapma iradesi vardır), bu, aklın müdahalesidir, alışılmış müdahaledir, olay bu sırayla olur. Halbuki süpraakılsal eylem akıl atlanarak kararlaştırılır; akıldan geçmek gerekmez, eylem direkttir. Bir şey nefsi merkezlerle direkt temasa geçip onları hareket ettirir, düşünceden geçmeden – ama tamamen bilinçliyken. Bilinç alışılmış sırayla işlemez: manevi irade merkezinden doğrudan maddeye işler. Ve aklını tamamen hareketsiz tutabildiğin sürece aldığın ilham kesinlikle saf olur – ilham saf gelir. Bu durumu yakalayıp konuşurken sürdürebildiğin zaman, gelen şey de karışık olmaz, saf kalır. Bu son derece hassas bir işleyiş, muhtemelen alışılmış bir işleyiş olmadığı için; küçücük bir akılsal hareket, küçücük bir akılsal titreşim her şeyi bozar; ama işleyiş sürdüğü sürece tamamen saftır.

Süpraakılsallaşmış bir hayatın SÜREKLİ hali de bu olması gerekir. Akılsallaşmış irade artık müdahale etmemeli – çünkü manevi bir iradeye pekala sahip olabilirsin, hep manevi iradeyi yansıtarak yaşayabilirsin (içlerindeki Tanrısal’ın kendilerini yönettiğini hisseden bütün insanlar böyle yaşar), ama irade akılsal bir transkripsyondan geçer. Eh böyle olduğu sürece bu süpraakılsal hayat değil.

SÜPRAAKILSAL HAYAT ARTIK AKILDAN GEÇMEZ. Akıl hareketsiz bir iletişim bölgesidir. Küçücük bir hareket bozmaya yeter.

(Sessizlik)

Şöyle diyebiliriz, Süpraaklın dünyasal bir bilinç aracılığıyla kendini ifade edebilmesi için, Yüce’yle manevi özdeşleşmenin verdiği “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrının mükemmel ve sürekli olması şart: mükemmel, otomatik bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrıyla her şey Yüce’nin Kendisi olur – bilinçli iradeyle, entelektüel eforla elde edilen, söz konusu halden önce gelen bir kavrayışla elde edilen bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı değil; öyle değil. “Fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı spontane ve otomatik olmalı, dışarıdan gelen her şeye cevap verme şekli, sanki dışarıdan gelen bir şeye cevap veriliyormuş gibi olmasın artık. Şu bir tür “alış ve cevap” olayının yerini sürekli ve aynı diyemeyeceğim çünkü her şey özel cevabını çeker ama, deyim yerindeyse tüm yeni gelişmeden kurtulmuş bir algılama hali alması lazım. Bu, dışarıdan gelen ve sana vuran ve senin de buna cevap verdiğin şey ile, dolaşan ve genel aksyon için gerekli titreşimlere çok doğal olarak neden olan bir şey arasında varolan fark gibi. Bilmem anlatabildim mi... Bu, AYNI etki alanında dolaşan titreşimsel bir hareket ile, dışarıdaki bir şeyden gelen ve dışarıdan etkileyip bir tepki alan bir şey arasında varolan fark gibi (bu, insan bilincinin her zamanki hali). Halbuki bilinç Yüce’yle özdeşleşince hareketler deyim büzüşmüş, sertleşmiş, katılaşmış; ışıksız, sıcaklıktan yoksun – üstelik neşeden hiç söz etmiyorum. Halbuki bazen akan bir su, ya da ağaçlardaki bir güneş ışınını gördüğün zaman, ooo, her şey şarkı söylüyor – hücreler şarkı söylüyor, hücreler mutlu. İşte böyle, evlat, tüm söyleyebileceğim bu. Bundan bir şey çıkarabilirsen... Ama deneyim yeni, enteresan, değil mi? Bunu yaşanmış deneyim şeklinde ifade etmek zorundayım, aksi takdirde böyle bir şey yok – sadece bu şekilde var.

Söylediklerime mümkün olduğunca az bir kişisel form vermeye bak! Buna ihtiyacın var mı? (Anne süpraakılsal dünyaya ulaşmak için gerekli kapasiteler hakkında yazdığı notu kastediyor)

Al kağıdını o zaman, önemsiz bir şey, entelektüel bir notasyon.
(Daha geç, Anne gitmek üzereyken)

Eğer bu yolda devam edersek zahmetine değecek şeyler yapabiliriz, çünkü olay yeni, tamamen yeni, Sri Aurobindo'yla bundan hiç söz etmedik çünkü bu deneyimleri o zaman yaşamamıştım. Aklın, hatta en maddi aklın, nefsin ya da FİZİKSEL BİLİNCİN bütün psikolojik deneyimlerini yaşıyordum, ama bu, vücudun deneyimleri değildi. Bu yeni, üç dört senedir oluyor. Gerisi kolay.

Gerisi ayarlandı, hem de çok iyi ayarlandı. İnsan şunu düşünebilir: eğer fiziksel dönüşümün zorluğu bu kadar büyükse, okült olarak harekete geçip bir şey “materyalize etmek”, okült yöntemlerle yeni bir vücut yaratmak daha avantajlı değil mi? Fikir buydu: önce bazı varlıkların kendilerine süpraakılsal bir varlık yaratma gücünü veren belli bir realizasyona burada, fiziksel dünyada ulaşmış olması gerekir.

Nefsin bir varlığına bir vücut “giydirdiğimi” sana anlatmıştım49, ama o vücudu maddi hale getirmeyi asla başaramadım – mümkün değil: bir şey eksik. Bir şey eksik. Vücudu görünür hale getirsen bile muhtemelen sürekliliğini koruyamaz – ilk fırsatta demateryalize olur. Süreklilik elde edilemiyor.

49 Anne o sıralar Cezayir’in Tlemcen kentindeydi, okültizmi olağanüstü okült güçleri olan gizemli Max Théon’la eşi Alma’dan öğreniyordu. Sri Aurobindo’yla bunu tartışmıştık... yani tartışmıştık derken konuşmuştuk, bu konuda hemfikirdik, yani formu burada, Dünyada SABİTLEŞTİRME gücü diye bir güç var, evet, doğru ama bu güce sahip değiliz.

Materyalizasyon kapasitesi olanlar bile, mesela bayan Théon gibi insanlar bile... materyalize ettikleri şeyler kalmıyor – kalamıyor, fiziksel şeylerin özellikleri o şeylerde yok. Bu özelliklere sahip bir şey olmazsa yaratımın devamlılığı sağlanamaz. Evet, böyle bir şey söylenebilir, çünkü enteresan. Acaba olabilir mi diye merak edilebilir. Bütün okült süreci detaylı olarak biliyordum ama o varlığı daha maddi yapamazdım, deneseydim bile – onu görünür yapabilirdim tabii, ama süreksiz, gelişemeyen bir varlık olurdu. Dikkatini çekerim, boşa zaman harcadığımı sanmıyorum, değil mi, çünkü şöyle denebilir, eğer şimdi bildiklerimi mesela kırk yıl önce yaşasaydım – tüm bunları seksen yaşındayken yaşayacağıma kırk yaşındayken yaşasaydım – insana zamanı varmış gibi geliyor. Ama ben zaman kaybetmedim. Zaman kaybetmedim, geldiğim noktaya gelmek için bütün bu zaman gerekliydi. Yavaş gittiğimi de sanmıyorum – şartlar muhteşemdi, sana geçenlerde de anlattığım gibi, Sri Aurobindo'yla bu otuz sene, olabilecek en harika şartlardı. Zamanımı boşa harcamadım, anbean bir çalışmaydı.

Bu uzun bir çalışma. Sri Aurobindo süpraakılsal dönüşüm için en az üç yüz sene lazım diyordu, demek ki boşa giden zaman yok. Vücuda önce üç yüz sene dayanmasını sağlayacak bir şey vermek lazım.

9 ve 12 Ocak 1962

70 – Kendini acımasızca incele, böylece başkalarına karşı daha sevecen ve daha merhametli olursun. Çok iyi! (Anne gülüyor) Çok iyi. Bu herkes için geçerli, öyle değil mi? Özellikle de kendini çok üstün sananlar için. Bu hakikaten çok derin bir şeye tekabül ediyor. Bunu birkaç gündür yaşıyorum, önceki gün sanki doruk noktasına ulaştı; dünya bakımından da genel bir vizyon gördüm bu sabah. Bu neredeyse tavırda bir altüst oluş, radikal bir değişiklik gibi.

Aslında insanlar kendilerini hep karşıt kuvvetlerin hırpaladığı bir tür kurban olarak gördü; cesur olanlar savaşıyor, diğerleriyse sızlanıyor. Ama zaman geçtikçe somut bir vizyon gittikçe netleşiyor: karşıt kuvvetlerin yaratılışta oynadığı rol, ve gerekli gelişme olsun diye, yaratılış tekrar kendi Orijini olsun diye karşıt kuvvetlerin deyim yerindeyse mutlak gerekliliği. Ve vizyon öylesine açık ki, insan karşıt kuvvetlerin değişmesini ya da ortadan kalkmasını isteyeceğine bizzat kendisi dönüşmeyi başarması lazım, kendi dönüşümü için dua etmesi lazım, kendisi dönüşmesi lazım.

Bu, dünya açısından; bireysel açıdan demiyorum – bireysel açıyı biliyoruz – dünya açısından. Birden, karşıt varlıkların ve karşıt kuvvetlerin varolmasının sürmesinden kendini sorumlu hisseden ve yok olabilsinler, artık varolma nedenleri kalmasın, değişmesi gereken her şeyin göstergeleri olarak artık var olmasınlar diye karşıt varlıkları ve karşıt kuvvetleri büyük bir özlemle, özlemden de öte, bir tür adak olarak sunan dünyasal bilincin tüm yanlışlarının, tüm yanlış anlamalarının, tüm cahilliklerinin, tüm karanlıklarının, hatta, daha da beteri, tüm isteksizliklerinin vizyonunu görüyordum. Tanrısal hayatın negatifliği olan, inkarı olan bütün bu şeyler karşıt kuvvetlerin varlığını mecbur kılıyordu; ve dünyasal bilincin Yüce’ye doğru bu hareketi, bütün bu şeylerin olağanüstü yoğun sungusu, bir kendini affettirme gibiydi, karşıt kuvvetler yok olabilsin diye. Çok yoğun bir deneyimdi; anlatılması için fazla kişisel bir deneyimler merkezi etrafında somutlaşıyordu (demek istediğim işin içinde başkaları da vardı), ve şu şekilde tezahür ediyordu: “Yaptığım bütün bu yanlışları Al, hepsini Al, hepsini Kabul Et, hepsini Sil ki bu kuvvetler yok olabilsin.” Bu özlüsöz, bunun diğer ucu, özünde bu. İnsansal bir bilincin içinde, büyük tanrısal Olacak’a ters şekilde hissetme, ters hareket etme veya ters düşünme ya da ters olma imkanı olduğu sürece, başka birini suçlamak mümkün değil; katedilecek yolu gösterme ve hissettirme yöntemi olarak yaratılışta tutulan karşıt kuvvetleri suçlamak mümkün değil.

(Sessizlik)

Bu bir anı gibiydi – ebediyen var olan bir anı: Efendi’nin, Dünyayı Kendine Geri Getirmek için Dünyaya, Dünyanın içine – Dünyanın İÇİNE – Yaydığı o yüce Aşk Bilincinin anısı gibiydi, çünkü bu hakikaten tanrısal Mizacın özünün en tanrısal Negatifliğinin, İnkarının içine İnişiydi, dolayısıyla dünyevi karanlığı kabul Etmek ve dünyayı tanrısal hale geri Getirmek için tanrısal halin Bırakılmasıydı. Ve bu yüce Aşk burada, yeryüzünde mutlak güçlü bir şekilde bilinçli olmadıkça dönüş asla kesin olamaz. Bu deneyim büyük tanrısal Olacak vizyonundan sonra geldi, “Mademki bu dünya progresif, mademki dünya gittikçe Tanrısal’ın Ta Kendisi oluyor, acaba, olması gereken hale, olması gereken şeye kıyasla şu tanrısal olmayan şeyin, şu tanrısal olmayan halin öylesine derin şekilde acı veren duygusu hep mi hissedilecek? Acaba ‘karşıt kuvvetler’ denilen şeyler, yani hareketi ahenkli şekilde izlemeyen şeyler her zaman mı var olacak?” diye merak ediyordum. İşte o zaman cevap geldi, vizyon geldi: “Hayır, tam da bu İmkanın zamanı yakın, bu bilinçsizliği, bu cehaleti ve onun sonucu olan bu isteksizliği ışık saçan, neşeli, mükemmelliğe susamış, safi anlayış olan bir ilerleyişe dönüştürebilen bu mükemmel Aşk özünün tezahür anının zamanı yakın.” Çok gerçekti. Ve bu, varolan her şeyle öylesine MÜKEMMELCE özdeşleştiğin bir hale tekabül ediyor ki, antitanrısal olan ne varsa o oluyorsun, somut bir biçimde, böylece o antitanrısal şeyi sunabiliyorsun, ve sungu sayesinde o antitanrısal şeyi hakikaten dönüştürebiliyorsun.

Aslında, kendini gerçekten adamanın önündeki BÜYÜK ENGEL, sıradan zihniyete erdemli olma ihtiyacı olarak yansıyan insanlardaki şu bir tür saflık, İyilik isteği. Bu, Yalanın kökeni, özellikle de ikiyüzlülüğün kaynağı: kendi payına düşen zorlukların yükünü üzerine almayı kabul etmeyi reddetmek. Sri Aurobindo buna bu özlüsözde doğruca, çok basit bir şekilde temas etmiş. Erdemli olmaya çalışmayın50. Antitanrısal olanla ne kadar birleşmiş olduğunuzu, ne kadar bir olduğunuzu görün, kendi payınıza düşen yükü alın, saf olmamayı, yalancı olmayı kabul edin, böylece Gölgeyi alıp verebilirsiniz. Ve gölgeyi alıp verebildiğiniz ölçüde her şey değişir.

50 Anne daha sonra bu cümleyi değiştirtti: “Erdemli olmaya çalışmayın” yerine “Erdemli görünmeye çalışmayın” koydurdu ve ekledi: “Bunun bir dezavantajı var. İnsanlar hiçbir zaman hiçbir şey anlamıyor, ya da daha doğrusu kendilerine göre anlıyorlar. Bunu aptallık yapmaya, kötü olmaya, kötü duygular beslemeye bir teşvik olarak anlarlar ve “Biz Efendi'nin sevgili kullarıyız!”derler... Hatırlarsan Sri Aurobindo'nun, içlerindeki kötü olan her şeyi dışavurmak isteyenlere yazdığı böyle mektupları var – onlara bunun kesinlikle doğru yol olmadığını söyledi.”

Saflardan biri olmaya çalışmayın. Karanlığın içinde olanlarla olmayı kabul edin; ve tam bir aşkla bütün bunları sunun.

(Sessizlik)

Olay GÖRÜLDÜĞÜ ve YAPILDIĞI andan itibaren tam Güç, büyük yaratıcı Güç geri geldi.

(Sessizlik)

Muhtemelen, deneyim ancak tüm bunları adama vakti geldiği için gelebildi.

Deneyim bu şeyleri devam ettirmek için değil, sunmak için geldi. Çünkü bu Gücü, bu Aşk gücünü ortaya koyma vakti geldi; bu sadece bir özdeşleşme gücü değil, bu bir AŞK gücü, mükemmel bir Sevgi gücü; sadece bu mükemmel Aşk gücü verebilecek durumda. Bu sabahtı, deneyim büyük bir sadelikle geldi, fakat aynı zamanda öylesine engin ve mutlak güçteydi ki, sanki evrensel Anne, Efendi'ye dönüp: “Nihayet Hazırız!” diyordu.

Sabah yaşadığım deneyim bu. Yani Dünya bir gelişme gösterdi mi demek istiyorsun? Evet; Dünya gelişti, söz konusu olan Dünya tarihi. Şimdi mi? Biliyor musun, bu alanlardaki “şimdiler” bazen pek çok yıla yayılır. Hemen olur demiyorum, bilmiyorum; bilmiyorum, muhtemelen birkaç gün sonra anlarım. Hani, bir kapıyı aralayınca aradan görürsün ya.... Sri Aurobindo'ya Hindistan’ın özgür olduğunu söylediğimde aynı deneyimdi, evrensel Anne’nin orijini konuşuyordu, konuşan evrensel Anne’ydi; gördüğüm vizyon, Dünyaya otuz beş yılda geldi. Süpraakılsal kuvvetin Dünyaya inme vaktinin geldiğinin deneyimini yaşadığımda, bilincimde etkilerini ve sonuçlarını izledim, ama sıradan bir görüş için bu Hindistan’ın kurtuluşunda olanlarla aynıydı: yani süpraakılsal kuvvet inmiş olabilir, ama şimdilik etkileri peçelenmişin de ötesinde.

Az çok elle tutulur ilk tezahür, şu gemi vizyonuydu; yani daha somut oldu, tavırda radikal bir değişikliğe yol açtı. Şimdi, bambaşka bir safha.

(Sessizlik)

Bütün bu son zamanlar çok zordu. Şimdi anlıyorum, hazırlamak içindi, bunu hazırlamak içindi. Yaratılışta antitanrısal olan her şeyin üstesinden gelmek, her şeyi yenmek, her şeyi yok etmek için mücadele eden tavrı alaşağı etmek içindi. Bu, her şeyi hazırlamak için başlangıçtan şimdiye kadar muhtemelen – muhtemelen değil, kesinlikle – gerekliydi. Ama şimdi, bir tür ani tersine dönüş var, sanki yaratıcı Prensip için, Kuvvet için, evrenin yaratıcı Kuvveti için tam da: “Bu da Ben’im. Çünkü artık bunun yok olmasının sırasıdır. Bu da Ben’im; ona Defetmem, Dışlamam gereken bir düşman muamelesi yapmıyorum, onu

Ben olarak Kabul Ediyorum ki hakikaten Ben olsun” deme vakti gelmişti. Öncesinde bir endişe vardı: “Olması gerekene kıyasla her zaman antitanrısal görünecek bir şey hep olacak mı?” – Hayır, uzun bir hazırlıktan sonra bu şeyler kendini tanrısal hissedebilir, dolayısıyla da tanrısal olabilir. Dışarıdan bakınca, bu yeni tezahürün şu anki maddi gerçekte gerçekleşmiş bir olgu olması için çok yol katetmek gerekiyor. Ama şimdi burada olan, muhtemelen Olayın tohumu, aynen Hindistan’ın özgürlüğünün daha sonra çiçeklenen tohumunun o zamanlar burada olduğu gibi... Savitri’de bir bölüm okumuştum, söylediklerinle tamamen bağlantılı gibi geliyor bana... Ya... oku bakayım. Senin okumanı tercih ederim, çünkü İngilizce’m pek... Bu bölüm beni çok etkilemişti. Şu dizeler...

(Anne okuyor)

Not only is there hope for godheads pure:
The violent and darkened deities
Leaped down from the one breast in rage to find
What the white gods had missed: they too are safe;
A Mother’s eyes are on them and her arms
Stretched out in love desire her rebel sons51.

Evet, aynen. “Beyaz tanrıların kaçırdığını...” Unutmuşum. Ama aynen bu. Tuhaf, okuyunca sadece o an gerekli olanı görüyorum. Gerisi sanki dikkatimi çekmiyor. Ve gerekli olduğu anda geri geliyor, aynen az önce gösterdiklerin gibi. Evet, aynen öyle, olanlar bu. Sanki bir perde açılıyormuş ve arkasında da her şey hazırmış gibi. Bu deneyimlerde konuşmakta zorlanıyorum çünkü Fransızca bana daha spontane geliyor, ama şiiri İngilizce – şiiri Sri Aurobindo'nun gücünü öylesine içeriyor ki... Oldu, evlat, ne zaman görüşüyoruz?

*
Geçen gün gösterdiğim Savitri’nin bölümü hakkında bir soru sormak istiyordum. Bilmem hatırlıyor musun, “the white gods” hakkındaki bölüm. Sormak istediğin neydi? “Beyaz tanrılar neyi mi kaçırdı”? Sri Aurobindo açıkça yazdı, özlüsözlerinde. Hepsini izah etti, her şeyi tek tek ele aldı: “bu olmasaydı şu olmazdı, şu olmasaydı şu olmazdı... vesaire, vesaire [88, 89, 90, 91 ve 92. özlüsözlere bakın].” Bir de şunu hatırlıyorum, Sri Aurobindo'yla tanışmadan önce, “Geleneği” okuduğumda, çünkü Théon buna Gelenek diyordu, romantik bir hikayeydi, roman gibiydi, yani tamamen epizodik, ama 51 Sadece saf tanrısallıklar için değil, Beyaz tanrıların kaçırdığını bulma hışmıyla Tek sineden fırlamış şiddet dolu karanlık tanrılar için de umut var: Onlar da kurtuldu;

Bir Anne'nin gözü üzerlerinde, Kollarını sevgiyle açmış asi evlatlarını istiyor. Savitri, X.2(Cent. Ed. XXIX, 613)

dünyanın yaratılışının hakikaten oldukça çağrıştırıcı bir hikayesiydi; evrensel Anne'nin ilk dört emanasyonunun belirtisini Gelenek’te bulmuştum, hani Efendi, yaratma gücünü Anne'ye Devrettiğinde. Ve bu, eski Hint geleneğiyle tamı tamına aynıydı, yalnız neredeyse çocukça anlatılmıştı, herkes anlayabilirdi, bir imajdı, aynen bir sinema görüntüsü gibi, oldukça canlıydı. Evrensel Anne ilk dört emanasyonunu yapar. İlki Bilinç ve Işıktı (Satchidananda’dan kaynaklanıyordu). İkincisi Ananda ve Aşktı. Üçüncüsü Hayattı; dördüncüsü de Hakikatti. Ee, hikayeye göre, kendi sonsuz güçlerinin farkında olan bu dört emanasyon, yüce Anne'nin “dalga boyunda” ve yüce Anne'nin aracılığıyla Yüce’nin “dalga boyunda” kalacağına, ve böylece hareketin işaretini Yüce’den alacağına, yani her şeyi sırasıyla yapacağına, bu dört emanasyonun her biri bağımsız şekilde yapmak istediğini yapmaya gitti – güçlerinin bilincindeydiler, kadirdiler ve yaptılar.

Kökenlerini unuttular. Ve bu ilk unutma yüzünden, Bilinç Bilinçsizlik, Işık Karanlık oldu. İkincisi, Ananda, acı oldu, Aşk da nefret oldu. Üçüncüsü, Hayat, Ölüm oldu. Ve dördüncüsü, Hakikat, Yalan oldu. Anında, madde haline gelen şeyin içine atıldılar. Théon’a göre bizim bildiğimiz dünyanın nedeni bu. Ve bu, ilk tezahüründeki Yüce’nin Ta Kendisiydi.

Ama hikaye çok açık, kolayca anlaşılıyor. Dışarıdan, entelektüeller için hikaye çocukça, ama deneyimi yaşadığın zaman iyice anlıyorsun – anında anladım, olayı anında hissettim. Ve dünya bir kez bu hale geldikten sonra, karanlık bir nefsi dünya haline geldiğinde ve bu nefsi dünyadan maddeyi yarattıklarında, (Gülerek) Yüce Anne ilk dört emanasyonun sonucunu görünce Yüce’ye doğru dönerek yalvarıyor: “Dünya bu korkunç halde olduğuna göre, Dünyayı kurtarmak lazım! Dünyayı bırakamayız, öyle değil mi, Dünyayı kurtarmak lazım, Dünyaya tanrısal bilinci geri vermek lazım. Ne yapsak?” O zaman Yüce: “Kendini Aşk’ın yeni ama ESAS bir emanasyonu şeklinde en maddi maddenin içine at”, “Dünyanın içine dal” Diyor; dünya bütün bu dramın bir sembolü ve temsili olmuştu. “Maddenin içine dal” Diyor Tanrısal. Evrensel Anne maddenin içine dalıyor, ve bu, özün içindeki Tanrısal'ın ilk kaynağı oluyor, ve oradan, içerden, maddenin içinden, aynen Savitri’de öylesine güzelce anlatıldığı gibi Anne maddeyi kaldırmaya, işlemeye, kabartmaya başlıyor. Ama Anne dünyanın içine dalarken ikinci bir emanasyon serisi olur: tanrılar, Satchidananda’yla Dünya arasındaki ara bölgeler için. Bu tanrıların mükemmel olmalarına iyice özen Gösterilir ki (Gülerek) Budizm ve bütün bu tür düşünce çizgileri en kısa yolu izledi: “Bütün suç varolma arzusunda”, eğer Efendi varolmak İstemeseydi dünya var olmazdı! Bu çocukça, problemin gerçekten fazla insansal bir görüşü, yani. Varolma sevincinin bakış açısı kalite olarak çok daha üstün, ama ortada yine şu problem var: dünya neden bu hale geldi? Çünkü her şey mümkündü, bu da olasılıklardan BİRİYDİ. Bu pek tatmin edici değil, insanlar “Evet, tabii, durum böyle, bu bir gerçek” diyor. Bazen de Théon’a soruyorlardı: “Neden böyle oldu? Neden... ” – Théon da: “Öteki tarafta olunca anlarsınız; öteki tarafta oluncaya kadar bekleyin; ve öteki tarafta olmak için gerekeni yapın, bu daha acil” diyordu. Ama bir üstünlük var: bu varlıklar olmadan, dünyanın bu çarpıklığı olmadan pek çok şey eksik olurdu. Bu varlıklar potansiyel olarak eşsiz elementler içeriyordu – bu anlaşılıyor çünkü ilk dalgaydılar. Zaten bu yüzdendi, hala o kadar çok Efendi'nin Kendisiydiler ki kendilerini Efendi'nin Ta Kendisi gibi hissediyorlardı, sonra olanlar oldu. Ama ne var ki bu yeterli değil – çünkü zaten dörde bölünmüşlerdi, her şeyin ters gitmesi için bir tek bölünme bile yeter. İyice anlaşılıyor: olay esasında kötü değil, kötü olan İŞLEYİŞ, öz değil. Kötü olan öz değil, bu bir işleyiş hatası. Ama eğer bu şekilde anlarsan... Kelimeler öylesine çocukça ki, bunu akıllı insanlara anlatsan sana şöyle acıyarak bakarlar, ama olayı öylesine somut şekilde kavrıyorsun ki! Bu bana çok yardım etti. Gelenek İngilizce yazılmıştı, Fransızca’ya ben çevirdim – iğrenç bir Fransızca’ya çevirdim, kesinlikle iğrençti, çünkü içine Théon’un hayal gücünün bütün kelimelerini koyuyordum: insandaki bütün potansiyel yetenekler vardı, bütün yetenekleri detaylı bir şekilde tarif etmişti, harikaydı, ama öyle barbarca kelimeler kullanmıştı ki! İngilizce’de yeni kelimeler kullanabilirsin, hoş görülebilir, ama Fransızca yeni kelimeler çok saçma geliyordu, gülünç geliyordu; ve ben yeni kelimeleri büyük bir özenle yazıyordum! Ama deneyim bakımından harikaydı. Zaten yazılanlar deneyimdi: bayan Théon’un vücudunun dışında yaşadığı deneyimlerdi. Théon’un bana öğrettiklerini o da öğrenmişti: yedinci gökteyken [çok derin transtayken] konuşmak (vücut konuşmaya devam eder, biraz yavaşça, biraz alçak sesle, ama idare eder). Bayan Théon konuşurdu, ve sekreterleri olan İngiliz bir bayan arkadaşı da trans sürdükçe not alırdı, (sanırım steno biliyordu) her şeyi yazardı. Sonra bunlar hikayeyi oluştururdu, hikaye haline getirilirdi. Sri Aurobindo'ya hepsini gösterdik: epeyce ilgisini çekti. Bazı kelimeleri terminolojisinde bile benimsedi. Varlığın bölümleri, alt bölümleri en küçük detayına kadar tarif ediliyordu, her şey mükemmel bir şekilde ayırt edilmişti! Çünkü deneyimi tekrar aynen yaşadım, bağımsız olarak, ön yargısız: vücutlarının içinden birer birer, birer birer çıkıyorsun, on iki kez, ve yaşadığım deneyim, muhtemelen alıcı beynin farklılığından kaynaklanan önemsiz farklar dışında kesinlikle aynıydı.

(Duvar saati çalıyor) Gitmem lazım...
Bu deneyimlerin notasyonu var mı bilmiyorum, hiç okumadım, Hint edebiyatını hiç bilmem, hiç. Sadece Sri Aurobindo'nun dediklerini biliyorum, ve onun bunun yazdığı birazı biliyorum, ama onların terminolojileriyle karşılaştığım her defasında ööö! Çok itici geldi.

Vücudundan çıkmaktan söz ediyorsun, öğrenmem için bunun basit bir yolunu gösteremez misin? Yalnız yapılamaz, tehlikeli. Bazı insanlar vücutlarından spontane olarak çıkıyor, ve bir kez bunu yaptılar mı spontanedir, onlara “Tehlikelidir” diyemezsin.

Tehlikeli şu anlamda, eğer bunu öylesine yaparlarsa, gözetilmeden, biri ya da herhangi bir olay, herhangi bir durum onları aniden geri çağırırsa, bağ kopabilir (Anne fiziksel vücutla kesilen bağın hareketini gösteriyor).

Bilmeyen birini asla bırakmam. Spontane olarak çıkabiliyorsa bu önceki hayatlardan geliyor demektir, dolayısıyla eski bir alışkanlık var. Yine de biraz riskli, vücudu gözetmek için yanında hep biri olmalı. Ama birine öylesine öğretmek, yok hayır. Fransa’da bir keresinde denedim... Şu Hollenberg’le, [Sri Aurobindo'nun profilden resmini yapan] şu ressamla, hani savaşta buraya geldi sonra dönmek zorunda kaldı ya... Fransa’ya gelmişti, Théon’un bütün eserlerini okumuştu, konu hakkında bilgiliydi ama oldukça endişeliydi. Ona vücudundan çıkmayı öğrettim (üstelik yanındaydım, ben varken çıkıyordu vücudundan); evlat, vücudundan çıktığında öyle bir panikledi ki! ödlek değildi, çok cesurdu, ama bu onun için öylesine korkutucuydu ki!...

Öyle bir paniğe kapıldı ki, yok, hayır olmaz dedim. Ama gece mesela, vücudumdan gayet iyi çıkıyorum. Aynı şekilde değil. Aynı değil mi?... Üstelik kavga da ediyorum, üf! Nerelere gidiyorsun? Her türlü yere, P.’yle mesela, deneyimler yaşadım... ...Yatarken beni çağır.

21, 24 ve 27 Ocak 1962
 
Eski 31 Ağustos 2023, 22:51   #15
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

71 – Bir düşünce, Hakikate atılmış bir oktur: bir noktayı vurabilir ama tüm hedefi kapsayamaz. Ama okçu daha fazlasını istemek için başarısından fazlaca memnundur. Çok açık! Öylesine bariz ki (bizim için). İyi de, hedefin tamamını kapsamak için ne yapmak lazım? Artık okçu olmamak lazım! İmaj çok güzel. Bu tam da Hakikati keşfettiğini zannettikleri şu halde olan insanlar için geçerli.

Bu, bir noktaya temas etti diye Hakikati bulduğunu sanan herkese söylenecek iyi bir şey. Ama o kadar çok başka şey söyledik ki. Şu merak edilebilir: bütün hedefi kapsayabildiğin, yani bütün bakış açılarını, her bir şeyin faydasını bilebildiğin andan itibaren, bu durumda ne ölçüde hareket edebilirsin, mademki her şeyin faydalı olduğunu, her şeyin yerli yerinde olduğunu görüyorsun? Hareket etmek için bir şekilde eksklüzif ya da mücadeleci olmak mı gerekiyor?Biliyor musun, bunlar çelişen düşünceler olduğu sürece... Fransa’nın güneyinde oturan şu filozofun hikayesini biliyor musun?Adını unuttum, çok ünlü biri, Montpellier üniversitesinde profesör, yakınlarda oturuyormuş. Evine giden birkaç yol varmış. Adam her gün üniversitesinden çıkıp hepsi evine varan yolların oluşturduğu bir kavşağa geliyormuş: bir yol şu taraftan, bir yol bu taraftan, bir diğer yol şu taraftan varıyormuş evine. Kendisi anlatıyormuş: “Her gün kavşakta durup ‘acaba hangi yolu kullansam?’ diyorum içimden”. Her bir yolun avantajı ve dezavantajı varmış; hepsi aklından geçiyormuş: avantaj ve dezavantaj, şu ve şu... ve dönüş yolunu seçmek için yarım saat kaybediyormuş. Bunu, düşüncenin eylemdeki yeteneksizliğinin örneği olarak veriyormuş: insan düşünmeye başlarsa, artık harekete geçemez. Bunlar burada, en alt düzlemde çok iyi. Ama yukarıda, doğru değil – tam tersi! Zaten okçu olduğun ve bir noktayı vurduğun sürece bu böyle; aşağıdaki zekanın tümü böyle, her türlü şey görür; ve her türlü şey gördüğü için, harekete geçmek için seçemez. Ama bütün hedefi görmek için, Hakikati bütünüyle görmek için diğer tarafa geçmek lazım. Ve diğer tarafa geçtiğin zaman gördüğün şey, çoklu hakikatlerin eklenmesi değil, birbirine eklenen ve birbiri ardına gördüğün, dolayısıyla da bütünü birden kavrayamadığın sayısız miktarda hakikat değil artık. Yukarıya geçtiğinde ilk önce bütünü görürsün, bütün BİRDEN karşına çıkar, bütünün hepsi, tam olarak, bölünmesiz. O zaman da artık seçmen gerekmez, bir vizyon görürsün: BUNU yapmak lazım. Şu ile şu, veya şu ya da şu arasında seçmezsin; çünkü artık öyle değildir. Artık peş peşe ardışık şeyler görmezsin: bir birlik olarak varolan bir bütünün simültane vizyonunu görürsün. Seçim böylece basittir, sadece bir vizyondur. Ve bu halde olmadığın sürece, bütünü göremezsin – bütün ardışık şekilde görülemez, bütünü bir hakikati bir diğerine ekleyerek göremezsin. Aklın yeteneksizliği de bu zaten. Akıl bütünü göremez. Hep ardışık şekilde görür, bu hep bir ekleme olur, ama ÖYLE değil işte, esas OLAY değil, bir şeyler kavranmaz, Hakikatin anlamı kavranmaz.


Sadece bütünü global biçimde, simültane olarak, bir birlik halinde algıladığın zaman Hakikate bütünlüğünde ulaşabilirsin. Artık eylem de yanlışa, düzeltmeye, tartışmaya tabi olmaz: yapılması gerekenin yanılmaz net vizyonu olur.

(Sessizlik)

Yok, bu soru bizi başka yere götürüyor... Galiba... bu söylediklerim yetmedi (Anne gülüyor). Yo, yo, yetti!

3 Şubat 1962

72 – İrfanın içime doğmaya başladığının göstergesi, henüz hiçbir şey bilmediğimi ya da çok az bildiğimi hissediyor olmamdır; oysa sadece bildiklerimi bilebilseydim zaten her şeye sahip olurdum.

Nasıl bir soru sorardın? Senin söylemek istediğin özel bir şey yok mu? ... (Anne başını sallıyor) Şöyle bir soru hazırlamıştım, insan bazen uykusunda, olacakları kesin olarak biliyor, şaşırtıcı netlikteki somut detaylarla, sanki okült bir düzlemde her şey en küçük detayına kadar zaten buradaymış, olmuş gibi.

Bu doğru mu? Bu hangi bilgi düzlemi? Bu düzlem tek mi yoksa birkaç düzlem mi var? Uyanıklık halindeyken bilinçli olarak bu düzleme ulaşmak için ne yapmak gerekiyor? Bir de nasıl oluyor da tanrısal bir realizasyonu olan ciddi insanlar, bazen kehanetlerinde bu kadar çok yanılabiliyor? Ohoooh! Bir dünya soru! (Gülerek) Bu bir değil yirmi soru! İlgini çeken bir şey varsa... Hepsi çok enteresan, ama bu en az sekiz sayfa demek! Önsezisel rüyalar... Çeşitli türde önceden uyaran rüyalar var. Hemen gerçekleşen önsezisel rüyalar var, yani ertesi gün olacakları gece rüyanda gördüğün zaman, bir de gerçekleşmesi daha uzun ya da daha kısa zamana yayılmış önsezisel rüyalar var. Ve zamandaki yerlerine göre, bu rüyalar farklı alanlarda görülmüştür. Mutlak bir kesinliğe doğru çıkıldıkça gerçekleşme zamanı uzar, çünkü bunlar Orijine çok yakın bir alanda görülen vizyonlardır ve olacakların vahyisiyle olacakların gerçekleşmesi arasındaki zaman çok uzun olabilir. Ama vahiy Orijine çok yakın olduğu için çok kesindir. Bir yer var, Yüce’yle özdeşleşmiş olduğunda, her şeyi mutlaka bilirsin: geçmişteki, şimdiki, gelecekteki ve her yerdeki her şeyi bilirsin. Ama genellikle oraya gidenler, geri döndükleri zaman gördüklerini unutur. Hatırlamak için oldukça sıkı bir disiplin gerekir. Bu, yanılmadığın tek yerdir.

Ama iletişim bağları, eklemleri ya da halkaları her zaman tam değildir, bu yüzden nadiren hatırlarsın.

Neyse, söylediklerime dönecek olursak, gördüğün düzleme göre, vizyonun gerçekleşmek için harcayacağı zamanı az çok kestirebilirsin; ve hemen olacak olaylar sübtil fizikte daha şimdiden olmuş, gerçekleşmiş, var durumda, görülebilirler – öylece oradalar, orada varlar – ertesi gün ya da birkaç saat sonra, sadece görüntünün maddi dünyaya yansıması ya da projeksyonu gerçekleşir; transkripsyonu bile değil, projeksyonu. Orada doğru olayı, tam olayı bütün detaylarında görürsün çünkü olay şimdiden olmuş durumdadır; her şey vizyonun doğruluğuna ve vizyon görme gücüne bağlı.

Vizyon görme gücün objektifse ve içtense, olayı doğru görürsün; eğer vizyona duygu ya da izlenim eklersen, vizyonu süslemiş olursun. Sübtil fizikte doğruluk sadece alete, yani gören kişiye bağlıdır. Fakat daha sübtil bir alana gittiğin andan itibaren, nefsi alan gibi – hele ki akılsal alanda bu daha fazla, ama nefsi alanda küçük bir olasılıklar payı şimdiden vardır – olacakları aşağı yukarı görebilirsin, ama detaylar konusunda şöyle ya da böyle olabilir – bazı iradelerin ya da nüfuzların müdahale etme ve bir fark yaratma imkanı vardır.

Bu böyle çünkü asli irade deyim yerindeyse farklı alanlarda yansır, ve her alan görüntülerin organizasyonunu ve ilişkisini değiştirir. Yaşadığımız dünya bir görüntü dünyası: öz halindeki şeyin içinde değil, bu şeyin yansıması içinde yaşıyoruz. Diyebiliriz ki, maddi varoluşumuzda, esas gerçeğimizde olduğumuz şeyin sadece bir yansımasıyız, bir görüntüsüyüz. Bütün yanlışlar, bütün tahrifatlar da bu yansımaların özel şekli yüzünden olur – görülen şey özünde tamamen doğru ve saftır, ve ebediyen vardır; görüntülerse esasen değişken olur. Ve titreşimlerin içine giren yalanın oranına göre, çarpıtma ve saptırma oranı artar. Her durumun, her olayın, her şeyin hakiki varoluş olan saf bir varoluşu olduğunu, ve aynı durumun, aynı olayın, aynı şeyin, varlığın çeşitli alanlarındaki varoluşu olan çok sayıdaki saf olmayan ya da çarpıtılmış varoluşu olduğunu söyleyebiliriz. Mesela entelektüel alanda bütün bir çarpıtma başlangıcı var; dikkate değer sayıda çarpıtma var akılsal alanda, ve bütün duygusal ve duyumsal alanlar müdahale ettiği ölçüde çarpıtmalar artar. Ve maddi düzleme geldin mi, olay sıkça unrecognizable’dır, tanınmayacak haldedir.

Tamamen çarpıtılmış durumdadır. O derece ki şunun, şunun maddi ifadesi, maddi yansıması olduğunu bilmek bazen çok zordur, birbirine artık pek benzemez. Bu, meseleye yaklaşmanın biraz yeni bir şekli, ve birçok şeyin de anahtarı olabilir.


Böylece, iyice tanıdığın ve maddi olarak görmeye alışık olduğun birisini sübtil fizikte görürsen, daha şimdiden daha belirgin, daha görünür, daha önemli hale gelen şeyler olur, fiziksel olarak görmediğin şeyler olur, çünkü bu şeyler maddi monotonlukta, maddi donuklukta başka pek çok şeyle aynı düzlemde karışıp kaybolmuştu. Fiziksel olarak ortaya çıkmayan özellikler ya da karakter ifadeleri yeterince önem kazanarak çok görünür hale gelir.

Birine fiziksel olarak baktığın zaman ten rengini, hatlarının şeklini, ifadesini görürsün – aynı anda bu yüzü sübtil fizikte görsen, birden farkına varırsın ki yüzünün bir bölümünün belli bir rengi var, başka bir bölümünün başka bir rengi var; gözlerinin içinde daha önce görünmeyen bir ifade, bir tür ışık var; yüzünün tümü, fiziksel gözlerimize oldukça abartılı görünebilen ama sübtil görme yeteneği için çok anlamlı olan ve bu kişinin karakterini ya da bu kişinin etkisi altında olduğu nüfuzları açığa vuran bir görünüm alır ve son derece farklı bir izlenim verir; bu söylediklerim, daha birkaç gün önce yaşadıklarımın notasyonu. Yani, bilinçli olduğumuz ve gördüğümüz düzleme göre görüntüler algılarız, az çok yakın olayları az çok doğru şekilde görürüz.

Doğru ve kesin olan tek görüş, tanrısal Bilincin Görüşüdür. Öyleyse mesele, tanrısal Bilincin bilincine varmak ve bu Bilinci bütün detaylarda sürekli korumaktır.

Bu arada, bir sürü işaret alma şekli var. Bazı kişilerin gördüğü net, doğru, ve... nasıl desem... tanıdık vizyonun birkaç kaynağı olabilir. Bu, bilincini etrafına yayma alışkanlığını edinmiş olduğun zaman, durumlarla ve şeylerle özdeşleşerek gördüğün bir vizyon olabilir. Seni olacaklardan haberdar ederek eğlenen gaibin bir gevezesinin verdiği bir işaret de olabilir – bu çok sık olur. Yani her şey senin “habercinin” ahlak düzeyine bağlı; eğer seninle eğleniyorsa, sana masal okur – antitelerin bilgi verdiği kişilerin çoğu zaman başına gelen budur. Seni yemlemek için çok sıkça sana gerçekten neler olacağını anlatırlar, çünkü nefsin ya da aklın herhangi bir alanında evrensel bir görüşe sahipler, ve sonra, onlara güvendiğinden iyice emin olunca seninle dalga geçmeye başlayabilirler, o zaman da İngilizce’de denildiği gibi, you make a fool of yourself [maskara olursun]. Bu çok sık olur. Kendin, bu zatların veya antitelerin, ya da bazılarının onları adlandırdıkları gibi küçük tanrısallıkların bilincinden daha yüksek bir bilinçte olman ve iddialarının değerini yukarıdan kontrol edebilmen gerekir.

Evrensel akılsal görüşe sahipsen, bütün akılsal formasyonları görürsün; o zaman akılsal dünyanın, fiziksel düzlemde gerçekleşmek için nasıl organize olduğunu görürsün – ve bu çok enteresandır. Çeşitli formasyonları görürsün, birbirlerine nasıl yaklaştıklarını, birbirleriyle nasıl savaştıklarını, nasıl kombine olduklarını, nasıl organize olduklarını görürsün; üstün gelen, daha fazla etkileyen, daha tam bir gerçekleşmeye ulaşan formasyonları görürsün.

Şimdi, gerçekten daha yüksek bir görüşün olsun istiyorsan, akılsal dünyadan çıkman ve asli iradeleri, ortaya çıkmak için inerken görmen lazım. Bu durumda tüm detaylar görülmeyebilir ama, merkezi OLGU, merkezi hakikatinde olgu tartışılmaz, inkar edilemez, tamamen doğrudur.

Yeryüzünde, fiziksel gözlerden çok uzakta olan olayları önceden söyleme yeteneği olan insanlar da var – genelde bunlar bilinçlerini genişletebilen, yayabilen insanlar. Fiziksel bir görme yetenekleri var ama, tamamen maddi organdan daha sübtil bir organa (bu organın yaşamı diyebileceğimiz şeye) bağlı olan biraz daha sübtil bir görme yetenekleri var; böylece, bilincini, görme isteğiyle göndererek çok iyi görebilirsin, olayları görürsün – olaylar zaten vardır, olmuş durumdadır, ama sıradan görüşümüzün alanında değildirler. Bu kapasitesi olup da gördükleri şeyleri söyleyenler, içten olanlar, palavracı olmayanlar tamamen net ve doğru görür. Aslında, olayları önceden söyleyenler ya da görenler için hakikaten içten olmaları büyük bir faktördür. Ama maalesef, kesin ya da net görünmeyen bir şey olunca, insanların merakı, ısrarı, uyguladıkları – ve çok azının karşı koyabildiği – baskı yüzünden, neredeyse istemdışı bir içsel hayal etme gücü, eksik olan küçük unsuru ekler.

Kehanetlerdeki yanlışları oluşturan budur. “Yo, hayır, bunu bilmiyorum; hayır, göremiyorum, yo, hiçbir fikrim yok” deme cesaretini gösterebilen çok az insan var. Bunu kendilerine bile itiraf etmeye cesaret edemiyorlar. Böylece, neredeyse bilinçaltısal şekilde etki eden birazcık hayal gücüyle, vizyonu, bilgiyi tamamlıyorlar – her şey olabilir. Buna dayanabilen çok az insan var. Çok falcı tanıdım çok, müthiş yetenekli insanlar tanıdım – çok azı artık bilmediği yerde durmasını biliyordu. Ya da, küçük bir detay için ekliyorlar. Bu yeteneklere daima biraz şüphe uyandıran niteliği veren de bu. Gerçekten evliya olmak lazım – büyük bir evliya, büyük bir bilge olmak lazım – ve tamamen özgür olmak lazım, kesinlikle insanların etkisi altında kalmamak lazım; tabii ünlü olmak isteyenlerden söz etmiyorum, onlar çok basit tuzaklara düşüyor, iyi niyetli olmak bile, Tabii her şey için her zaman bir fark var, bazen birkaç saatlik (bu maksimum), bazen birkaç saniyelik. Ve çok sıkça, olaylar sana burada olduklarını söylerler – bilincinle temasa geçmeleri bazen birkaç dakika, bazen birkaç saniye alır. Ne olacağını hep biliyorum, sürekli, ve tamamen faydasız şeyleri biliyorum – bu şeyleri önceden bilmenin hiçbir faydası yok, hiçbir şeyi değiştirmiyor, ama bu olaylar var, insanın etrafındalar. Eğer bilincin yeterince genişse, tüm bu şeyleri bilirsin; mesela falancanın bana bir paket getireceğini biliyorum; ya da filancanın gelmekte olduğunu. Bu tür şeyler. Ve bu her gün böyle. Çünkü bilincim yayılmış durumda olduğu için olaylarla temasa geçiyor.

Ama bunun önsezisel olduğu söylenemez çünkü olay zaten var; sadece duyularımızla temasa geçmesi birkaç saniye alıyor, çünkü bir kapı, bir duvar ya da bir şey görmeyi engelliyor. Birkaç kez bunun gibi deneyimler yaşadım. Mesela bir defasında dağda geziyorduk, tek kişinin geçebileceği bir patikadaydım, bir tarafta uçurum vardı, diğer tarafta da dikine kaya.

Arkamda üç çocuk vardı, bir dördüncü kişi de son sırada yürüyordu. Öndeydim; patika kayayı takip ediyordu, gittiğim yeri göremiyordum... çok tehlikeliydi, kayan uçuruma yuvarlanırdı. Önde yürüyordum, birden, bu gözlerle değil başka gözlerle, öteki tarafta, kayanın üzerinde öylece duran bir yılan gördüm, halbuki attığım adımlara dikkat ediyordum. Yavaşça... bir adım attım.... gerçekten de öteki tarafta bir yılan varmış. Bu beni şaşkınlığın şokundan kurtardı, çünkü görmüştüm, tedbirli davranıyordum. Şaşkınlığın şoku olmadığı için çocukları korkutmadan “Durun, kımıldamayın, rahat durun” diyebildim. Şok yüzünden bir şey olabilirdi: yılan – bir engerekti – ses duymuştu, deliğinin önünde çöreklenmişti, başını sallayarak savunma pozisyonuna geçmişti bile. Fransa’dayken. Hiçbir şey olmadı; halbuki kargaşa, gürültü olsaydı kim bilir neler olurdu.

Bu tür şey çok sıkça başıma geldi... yılanlarla dört kez başıma geldi. Bir defasında, tamamen karanlıktı, burada oldu, Ariankuppam balıkçı köyü yakınlarında. Bir dere vardı, tam denize döküldüğü yerdeydik, gece olmuştu – karanlık çok çabuk basmıştı. Yolda yürüyorduk, ayağım havadaydı, ayağımı kaldırmıştım, tam yere basıyordum ki...

kulağımda net bir ses duydum: “Aman!” Oysa kimse konuşmamıştı. Tam ayağım yere değecekken, bir baktım... kocaman simsiyah bir kobra... üzerine bir güzel basacaktım – zatıalileri bundan hiç hoşlanmaz. Kaçıp suyu geçti – yavrum, nasıl da güzeldi! Şişinmişti, suyu bir kral gibi başı dimdik geçti. Tabii üzerine bassaydım münasebetsizliğimi cezalandırırdı. Bunun gibi yüzlercesi başımdan geçti – bir saniye önce değil, tam son anda haberdar edildim. Ve çok farklı durumlarda. Bir defasında Paris’te Saint Michel bulvarında karşıdan karşıya geçiyordum... birkaç ay zarfında psişik Mevcudiyetle, iç Tanrısal’la birleşmiş olmaya karar vermiştim, son haftalardı, sadece bunu düşünüyordum, sadece bununla meşguldüm. Evim Luxembourg’a yakındı, akşamları Luxembourg parkında gezmeye, oturmaya giderdim – ama hep içe dönük vaziyette.


Orada bir tür kavşak var, içine dönük vaziyette karşıdan karşıya geçilecek yer değil, pek akıllıca değil! İç dünyama dalmıştım, yürürken... birden bir şok hissettim, darbe yemiş gibi oldum, sanki bir şey bana vurdu... kendimi içgüdüsel olarak geriye attım; kendimi geriye atar atmaz bir tramvay geçti – tramvayı bir kol uzunluğundan biraz fazla bir mesafeden hissetmiştim, koruma aurama değmişti... auram o zamanlar çok kuvvetliydi, kendimi tamamen okültizme vermiştim, auramı nasıl koruyacağımı biliyordum, tramvay koruma aurama değmişti ve bu beni sanki fiziksel darbeyi yemişim gibi tam anlamıyla geriye atmıştı.

Tabii vatmandan ağız dolusu küfür yedim! Kendimi tam zamanında geriye attım ve tramvay kıl payı geçti. Artık hatırlamıyorum, ama başımdan bir sürü hikaye geçti. Nedenler farklı olabiliyor. Çok sıkça, biri bana haber veriyordu: küçük bir antite ya da herhangi bir varlık. Bazen auram beni koruyordu. Her türlü olayda. Yani hayatım fiziksel vücudumla nadiren sınırlıydı – bu çok pratik, çok iyi. Ve gerekli: yeteneklerini artırır. Théon’un bana ilk söylediği şey buydu: “Kendinizi son derece faydalı duyulardan mahrum ediyorsunuz, EN SIRADAN HAYAT İÇİN BİLE FAYDALILAR”. “Eğer iç duyularınızı geliştirirseniz (onlara olağanüstü isimler takmıştı) genelde bildiklerinizden sonsuzca daha fazlasını bilebilirsiniz, sadece kendi duyularınızı kullanarak”. Gerçekten doğru, gerçekten... Ve sadece akılsal açıdan değil, nefsi açıdan da, hatta fiziksel açıdan bile. İyi de, bunun yöntemi ne? Yöntem çok kolay.

Bunlar disiplin. Ne yapmak istediğine bağlı. Duruma bağlı. Her şey için bir yöntem var. Ve ilk yöntem de, önce bunu istemek, yani bir karar almak.

Sonra sana bütün bu duyuların ve nasıl işlediklerinin tarifi veriliyor – uzun iş. Bir duyuyu ele alıyorsun, ya da birkaç tanesini, veya hangisiyle başlamak sana daha kolay geliyorsa o duyuyu ele alıyorsun ve karar veriyorsun.

Sonra disiplini izliyorsun. Bu, kasları geliştirme egzersislerine benzer. Kendine bir irade yaratmayı bile başarabilirsin. Ama daha sübtil şeyler için yöntem şu, istediğin şeyi tam olarak hayal edip, o şeye tekabül eden titreşimle temasa geçmen lazım, sonra da odaklanıp egzersis yapman lazım. Mesela bir nesnenin arasından görmeye çalışmak ya da bir sesin arasından duymak, ya da çok uzağı görmek gibi; bir sesin arasından duymak, maddi olgunun, sözün ya da fiziksel sesin veya mesela müziğin gerisinde olan sübtil gerçekle temasa geçmek demek. Odaklanırsın ve gerisinde olanı duyarsın. Bu, görünüşlerin gerisinde olan nefsi gerçekle temasa geçmek demek (bu akılsal bir gerçek de olabilir ama, genellikle fiziksel sesin hemen gerisinde olan nefsi bir gerçektir). Mesela, uzunca bir süre, birkaç ay boyunca yatağa düştüm, çok sıkılmıştım – etrafı görmek istiyordum. Yaşadığım odanın sonunda küçük bir oda daha vardı, küçük odanın ucunda da bir tür köprü, bahçede merdivene dönüşüyordu ve bahçenin ortasına inşa edilmiş çok büyük, çok güzel bir atölyeye doğru iniyordu. Atölyede neler olup bittiğini merak ediyordum çünkü odamda canım sıkılıyordu. Çok rahat duruyordum, gözlerimi kapatıp bilincimi yavaş - yavaş, yavaş - yavaş gönderiyordum. Ve günbegün, belirli bir saat seçip egzersisi düzenli olarak yapıyordum. İlk önce hayal gücünü kullanırsın, sonra bu bir gerçektir. Ve belli bir sürenin sonunda görüşümün hareket ettiğini fiziksel olarak gerçekten hissediyordum: görüşümü takip ediyordum ve aşağıda hiç bilmediğim şeyler görüyordum. Daha sonra kontrol ediyordum. Akşamları soruyordum: “Şu şöyle miydi? Peki ya şu... ?” Ama bunu her bir duyu için aylar boyunca yapmak lazım, sabırla, bir tür inatla. Duyularını peş peşe ele alıyorsun: işitme, görme duyunu; hatta tat alma, koku alma duyunu bile sübtil olarak geliştirebilirsin. Akılsal açıdan daha kolay, çünkü insan konsantrasyona daha alışık. Düşünüp bir çözüm bulmak istediğinde, düşüncenin dedüksyonlarını izleyeceğine her şeyi bırakıyorsun ve fikir üzerinde, problem üzerinde konsantre oluyorsun, sonra da problemdeki noktayı toplamayı, yoğunlaştırmayı başarıyorsun. Her şeyi bırakıp bekliyorsun, konsantrasyonun yoğunluğuyla bir cevap alana kadar. Bu da biraz zaman ister ama, iyi bir öğrenci olduysan, bunu yapmaya biraz alışık olmalısın, çok zor değil.

Fiziksel duyuların bir tür uzantısı var. Mesela Kızılderililerin, bizimkilerden (ve köpeklerinkinden) çok daha gelişmiş işitme ve koku alma duyuları var! Bir Kızılderili tanıyordum, sekiz on yaşlarındayken arkadaşımdı, Buffalo Bill’le Hippodrome zamanında gelmişti, uzun zaman önceydi, sekiz yaşındaydım... kulağını yere dayardı, o kadar iyiydi ki mesafeyi bilirdi: titreşimin yoğunluğuna göre yürüyen kişinin ayak sesinin hangi mesafede olduğunu bilirdi. Sonra da çocuklar hemen “Bunu bilmeyi çok isterdim” deyip dener. İnsan kendini böyle hazırlar. Oynadığını sanır, aslında daha sonrası için hazırlanır. Ya.

27 Şubat 1962

73 – Bilgelik gelince ilk dersi: “Bilgi diye bir şey yoktur; sadece Sonsuz Tanrısallıktan edinilen izlenimler vardır” olur. Çok iyi. Soruya gerek yok.

74 – Pratik bilgi farklı konu: pratik bilgi gerçek ve kullanışlıdır, ama asla tam değildir. Dolayısıyla pratik bilgiyi sistematize edip derlemek gereklidir ama, bu onun sonu olur.

75 – Sistematize etmek, buna mecburuz, ama bir sistem kurarken ve korurken bile şu gerçeği aklımızdan asla çıkarmamalıyız: bütün sistemler yapı itibarıyla geçici ve eksiktir. Bilgi kendi alanında geçerli – sadece kendi alanında geçerli. Bunu çok sıkça inceledim. Hatta bir zamanlar düşünüyordum, insan Cehalet dünyasında algılandığı şekliyle fiziksel Doğa’nın tüm işleyişinin tam, eksiksiz, mükemmel bilgisini edinebilseydi, bu belki de her şeyin Hakikatine yeniden kavuşmanın ya da ulaşmanın yolu olurdu.

Yaşadığım son deneyimimden sonra52 artık böyle düşünemiyorum.

52 Anne 13 Nisan 1962’de yaşadığı özel bir yogik deneyimi kastediyor:

“Gece, ‘Dünyanın Yogası’ olarak adlandırılabilecek şeyi algılayarak uyandım.

Yüce Aşk, büyük nabız atışlarıyla tezahür ediyordu, ve her nabız atışı dünyanın kendi tezahüründeki gelişimiydi. Bunlar ebedi Aşk’ın, safi Aşk’ın müthiş, olağanüstü nabız atışlarıydı: Aşk’ın her nabız atışı evreni akışına sürüklüyordu. Ve yapılması gerekenin yapıldığı, süpraakılsal Tezahürün gerçekleştiği konusundaki emin oluş vardı.” Bilmem anlatabildim mi... Bir zamanlar – çok uzun bir süre – bilim, imkanının sonuna kadar giderse, ama mutlak şekilde (tabii bu mümkünse), İrfanla buluşur diye düşünüyordum.

Mesela maddenin bileşiminin incelemesindeki gibi, araştırmayı derinleştire derinleştire, ikisinin buluşacağı bir an gelir diye düşünüyordum. Ebedi Hakikat Bilinci’nden bireyselleşmiş dünya bilincine geçiş deneyimini yaşadığımda, bu bana imkansız gibi geldi. Ve bana şimdi sorsan, şu bilimin araştırmayı sonuna kadar götürerek İrfanla buluşma, İrfanla birleşme imkanı ile, maddi dünyayla hiçbir gerçek bilinçli bağlantı kurma imkansızlığı: sanırım ikisi de yanlış. Başka bir şey var. Ve bu günlerde, tam problemle gittikçe karşılaşıyorum, sanki problemi hiç görmemişim gibi. Bunlar belki de üçüncü bir noktaya vardıran iki yol, belki de şu anda tam olarak... incelediğim... değil... aradığım üçüncü nokta, her ikisinin birleştiği Gerçek Şey olan nokta. Ama şu kesin, en uç noktasına kadar götürülmüş objektif, bilimsel bilgi, eğer tamamen total olması mümkünse (bu durumda bir “eğer” var), en azından eşiğe kadar vardırıyor. Sri Aurobindo’nun söylediği bu.

Yalnız bunun sonuç itibarıyla kötü olduğunu söylüyor, çünkü kendini bu bilgiye adayan herkes ona mutlak bir doğruymuş gibi inandı, bu da onlara diğer yaklaşımın kapısını kapattı: bu yüzden kötü. Ama kişisel deneyimime göre şunu söyleyebilirim, SADECE manevi yaklaşıma, içsel deneyim yaklaşımına inananlar, başka yaklaşımları dışlıyorsa, bu da yanlış. Çünkü bu onlara Bütünün BİR yönünü, BİR hakikatini açığa vuruyor, Bütünü açığa vurmuyor. Diğer yön de bana vazgeçilmezmiş gibi geliyor, şu anlamda ki, yüce realizasyonun öylesine tamamen içindeydim ki, öteki dışsal, aldatıcı realizasyonun en az DİĞERİ KADAR doğru olan bir şeyin sadece (muhtemelen kazaen) çarpıtması olduğu kesinlikle su götürmezdi. Ve biz “bu şeyin” peşindeyiz. Belki de sadece peşinde değiliz, “bu şeyi” İMAL EDİYORUZ. Bizler “bu şeyin” tezahürüne ve ortaya koyulmasına katılmak için kullanılıyoruz.


“Bu şey” ki herkes için henüz tasavvur edilemez, çünkü henüz yok. Bu, henüz gelecek bir ifade. Tüm söyleyebileceğim bu.

(Sessizlik)

Bu hakikaten şu an yaşadığım bilinç hali. Sanki bu ebedi problemle karşı karşıyaymışım gibi, ama POZİSYONUM BAŞKA... Bu pozisyonlar, kendilerini deyim yerindeyse eksklüzif sanan (eksklüzif ve tek, bu da Hakikat konusunda öteki pozisyonun değerini inkar etmelerine yol açıyor) spiritüalist pozisyon ve materyalist pozisyon yetersiz, sırf biri ötekini kabul etmediği için değil, her ikisini kabul etmek ve her ikisini birleştirmek de problemi çözmeye yetmiyor. Bu başka bir şey – bu ikisinin sonucu olmayan, ama keşfedilmesi gereken, muhtemelen total İrfanın kapısını açacak olan üçüncü bir şey. Ulaştığım nokta bu.

Daha fazlasını söyleyemem, çünkü bulunduğum nokta bu. Uygulamada, nasıl katılabiliriz bu... Keşfe mi? Aslında... yöntem hep aynı: HANGİ ŞEKLİYLE, HANGİ YOLDAN OLURSA OLSUN – bunun hiç önemi yok – kendi varlığını realize etmek lazım, kendi varlığının bilincine varıp gerçekleştirmek lazım, kendi varlığının yüce Hakikatiyle bilinçli olarak temasa geçmek lazım... tek yol bu. Herkes, her birey kendinde bir hakikat taşır, herkesin bu hakikatle birleşmesi, bu hakikati yaşaması lazım; böylece, bu hakikate ulaşmak ve bu hakikati realize etmek için izlemesi gereken yol, onu İrfanın MÜMKÜN OLDUĞU KADAR YAKININA ulaştıracak olan yoldur. Yani ikisi, bu kişisel realizasyonla İrfan kesinlikle birleşiktir. Kim bilir, belki de Sırrı çözecek olan, kapıyı açacak Sırrı çözecek olan bu yaklaşımların çokluğudur. Dünyanın şu anki haliyle, tek bir bireyin, ne kadar büyük olursa olsun, bilinci ve kökeni ne kadar ebedi olursa olsun, tek başına değişebileceğini ve realize edebileceğini zannetmiyorum; dünyayı değiştirebileceğini, yaratılışın şu anki halini değiştirebileceğini, ve yeni bir dünya – tamamen hakiki olmasa bile daha hakiki bir dünya – olacak olan bu üstün Hakikati realize edebileceğini sanmıyorum. Bu Hakikatin somutlaşabilmesi ve realize edilebilmesi için belli bir birey sayısı vazgeçilmezmiş gibi görünüyor (şimdiye kadar bu daha ziyade zamanın içinde, birbiri ardına gelen bireyler gibi görünüyor; fakat bu uzayda da olabilir, bir topluluk da olabilir). Pratik olarak, bundan eminim. Yani, ne kadar büyük olursa olsun, ne kadar bilinçli olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun BİR Avatar tek başına süpraakılsal hayatı yeryüzünde realize edemez. Bu Realizasyon için vazgeçilmez olan, ya zamanda, zamanın içinde yayılan bir topluluk, ya da bir alanda yayılan bir grup – belki de her ikisidir. Bundan eminim. Birey dürtüyü verebilir, yolu gösterebilir – yolda bizzat YÜRÜYEBİLİR, yani kendisi realize ederek yolu gösterebilir ama gerçekleştiremez. Gerçekleştirme, Ebediyetin ve Sonsuzluğun belli bir görünümünün ifadesi olan, yansıması olan grup kurallarına uyar – tabii hepsi aynı Varlık! Bunlar farklı bireyler ya da kişilikler değil, hepsi aynı Varlık. Ama kendini belli bir şekilde ifade edince bize bir topluluk, bir grup gibi geliyor, yoksa hepsi aynı Varlık. Pekala. Aynı konu hakkında sormak istediğin başka şey var mı? Şunu sormak isterdim: 13 Nisan deneyiminden (“Yüce Aşkın nabız atışları” deneyiminden) beri görüşün hangi noktada değişti? Farkı hangi nokta oluşturuyor?


Tekrar ediyorum. Çok uzunca bir süre, bana öyle geldi ki, en uç noktasına kadar götürülmüş bilimsel yaklaşımla, en uç noktasına, en uç realizasyonuna kadar götürülmüş manevi yaklaşım mükemmel şekilde birleştirilebilseydi, doğal olarak aranan Hakikat bulunurdu, bütünsel Hakikat elde edilirdi. Ama yaşadığım iki deneyimle, dış hayat deneyimiyle (evrenselleşme, kişiliksizleşme deneyimi, yani kısacası maddi bir vücutta yaşanabilen bütün yogik deneyimler) ve Orijin’le tam ve mükemmel birleşme deneyimi, bu iki deneyimi yaşadığımdan beri, ve henüz tarif edemediğim bir şey olduğundan beri, biliyorum ki iki yaklaşımın bilgisi ve birleşmesi yeterli değil, ikisinin vardığı üçüncü bir şey var... bu üçüncü şey de in the making de, yapılma aşamasında. Bu üçüncü şey aradığımız Realizasyona, Hakikate vardırabilir. Bu kez yeterince açık mı? Aklımdan geçen başkaydı... Ya! Ne gibi? 13 Nisan deneyiminden beri, FİZİKSEL dünyayı görüşün nasıl ya da hangi yönde değişti?

Nasıl bir bilinç olduğunu sadece yaklaştırımsal olarak, aşağı yukarı söyleyebilirim.

(Sessizlik)

Yogayla, maddi dünyayla dördüncü boyut kavramına ve bu tavrın, bu bilinç halinin kullanımına dayanan bir tür ilişkiye ulaşmıştım... yogayla iç boyutlar sayılmayacak kadar çoğalır. Maddi dünyayla manevi dünya arasındaki ilişkiyi, iç boyutlar duygusuyla ve iç boyutların bilincinin mükemmelleştirilmesiyle inceliyordum; bu, yaşadığım son deneyimden bir önceki deneyimdi. Tabii, çoktandır üç boyut artık söz konusu değildi: bu TAMAMEN illüzyon ve yalan dünyasına özgü. Ama şimdi, bütün dördüncü boyut duygusunun kullanımı ve bütün içerdikleri bana yüzeysel geliyor! Ve bu öylesine kuvvetli ki ARTIK DÖRDÜNCÜ BOYUTU BULAMIYORUM. Öbürü, üç boyutlu dünya tamamen gerçekdışı; ve bana... nasıl desem... konvansyonel gibi geliyor: sanki belli bir tür yaklaşıma imkan veren konvansyonel bir ifade gibi. Diğer pozisyonun, hakiki pozisyonun ne olduğunu söylemeye gelince, bütün entelektüel halin o kadar dışında ki, onu formüle etmeyi başaramıyorum. Ama formül gelecek, biliyorum; henüz yaşamadığım bir dizi yaşanmış deneyimle gelecek.

(Sessizlik)

Eskiden çok faydasını gördüğüm, çok pratik olan, sayesinde yogamı yaptığım ve bana madde üzerinde bir tutma noktası veren yöntem bana bir metod, bir yol gibi geldi, ama OLAY bu değil. Öyle. Durumum bu. Daha fazlasını söyleyemem. Başka şey söylemeden önce biraz gelişme göstermeyi tercih ederim. Yeter, değil mi? Hazmedilmesi zor. Söylediklerin önemli. Biraz gelişme göstermeyi tercih ederim... tabii bir sonraki konu tamamen faklıysa, başka.

Oo! Hem de nasıl! Tamamen faklı! Ama yorgunsun... Oku sen Bu özlüsöz nereden çıktı? “Özlüsözler”den. Tamam da, özel bir kitap yazmadı: bu özlüsözler oradan buradan toplandı. Yo, yo, hiç de değil, tatlı Annem. Gelen özlüsözleri özel bir deftere yazıyordu. Ya, demek deftere yazmış... Bu özlüsözü de diğerleriyle birlikte yazmış. (Bir sessizlikten sonra) “Bir çocuk” ha... Başta, İngilizce ne demiş? “Prides herself”[övünüyor]. Övünüyor...

(Sessizlik)

Ben olsam koyardım.
İyi de ne demek istedi?
Bilmiyorum.

Tabii, sadece güç yok edilebilir, yoksa dünya yok edilmez.
Tamam, dünya yok edilmez ama bir uygarlık yok edilebilir.
Evet, yok edilebilir.

“Avrupa yok edilecek” diyor.
İyi de... Hangi çocuk? Hangi çocuk?
(Anne dalıyor)

Şimdilik bilmiyorum. Bence bu Ona tamamen doğru bir şey gibi inmiş, kesinlikle doğru bir kehanet gibi gelmiş.

Bilmiyorum. Bu özlüsöz koyulmazsa daha iyi olur demiştin. Ama şimdi, aksine, bana öyle geliyor ki söylenmesi GEREKİYOR. Ama zamanın henüz geldiğini sanmıyorum.

Gerçekleşmesinin zamanını kastediyorum; bunu söylemenin zamanı geldi, gerçekleşmesinin değil. “Bir çocuk”... Bu belki de Yeni Dünyanın çocuğudur... bir gülümsemeyle bütün bunları yıkacak. Evet, olabilir – olabilir.


(Sessizlik)

Bu özlüsöz korkunç bir güç içeriyor... Müthiş bir şey. Akıl almaz bir güç içeriyor, bu hakikaten sanki Tanrısal’ın Ta Kendisi Konuşuyormuş gibi:

“Bekliyorum”... I am waiting mi demiş?

Evet.
Seneye bakarız... ilham gelirse.

11 Aralık 1971
 
Eski 31 Ağustos 2023, 22:55   #16
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

77 – Dahi, bir sistem keşfeder; vasat yetenek o sistemi basmakalıplaştırır, yeni bir dahi sistemi paramparça edene kadar. Bir orduyu veteranların yönetmesi o ordu için tehlikelidir, çünkü Tanrı karşılarına Napoleon’u Dikebilir.

Bu özlüsözden de bahsedebileceğimizi hiç sanmıyorum. Hiç sanmıyorum.

Aslında, bir seleksyon yapıp sadece olayları açıklama vesilesi olabilecek bazı özlüsözlerden bahsetmemiz gerekir. Çünkü insanlar bu özlüsözleri...

anlamaya hazır değil. Bu özlüsöz Bülten’in tarzı da değil. Bir savaş dergisi lazım, bütün sıradan fikirlere savaş açan bir savaş magazini lazım, bütün bu özlüsözler de birer... evet, savaşın ordu komutanları gibi olurdu (mesela doktorlarla ilgili özlüsözler gibi). Derginin hedefi de şu olurdu: “Eski idolleri yıkalım.”

Bunun gibi bir şey. Böyle bir dergi yapılabilir, çok enteresan olur – bir savaş magazini. Ama bir ashramın yayın organı olamaz, değil mi. Görünüm olarak bir edebiyat dergisi olması lazım, politik bir dergi olmamalı yoksa ertesi gün kendini içerde bulursun! Edebi, felsefi spekülasyonlar gibi sunulmalı, yani uygulama seviyesine inmesin; bunun hiçbir önemi olmaz, dergiye bir güven sağlar, çünkü neticede bir savaş dergisi olur. Böyle bir şey 1965 ya da 1967 için pekala öngörülebilir, hazırlanabilir. Muhtemelen 1967’de yapılabilir. Ve derginin her sayısında... yılda kaç sayı olur bilmem ama... özlüsözlerden biri ele alınıp, mesela Avrupa’yla ilgili özlüsöz gibi bir özlüsöz ele alınıp derinlemesine yorumlanabilir. Çok enteresan olur. Neyse, bakarız. Bülten sakin ve huzurlu bir dergi olmalı – şok etmemeli. Kimseye zarar vermek istemiyoruz: sadece yolu açıyormuşuz gibi olmalı, katedilmesi daha kolay olsun diye, başka bir şey değil, insanların üzerine çığ düşürmek istemiyoruz.

78 – İrfan içimizde tazeyken yenilmez; eskiyince özelliğini kaybeder, çünkü Tanrı daima İlerler. Soru hazırladın mı?... Burada söz konusu olan entelektüel ya da manevi bir İrfan, peki süpraakılsal yogayla ilgili İrfan söz konusu olunca... bu ne tür bir İrfan? Vücudun içindeki bir İrfan mı, fiziksel bir İrfan mı? Sri Aurobindo burada ilhamla, ya da vahiyle gelen bilgiden, yani İrfandan söz ediyor, bir şey aniden inip anlayışı aydınlattığı zaman.

Birden, belli bir şeyi ilk kez biliyorsun izlenimini edinirsin, çünkü İrfan doğrudan Işığın, hakiki Bilginin alanından bütün içkin hakikat gücüyle gelip seni aydınlatır. Ve İrfanı aldığın zaman, gerçekten de sanki hiçbir şey bu Işığa dayanamazmış gibi gelir. Eğer bu ışığın kendi içinde etki etmesine izin vermeye özen gösterirsen, ışık kendi alanında dönüştürebildiği kadar dönüştürür.

Bu deneyim sıkça yaşanır. Yaşandığında ve belli bir süre için – ki bu kısa bir süredir – her şey bu Işığın etrafında gayet doğal bir biçimde organize oluyor gibi gelir; sonra yavaş yavaş geri kalanlarla karışır: entelektüel bilgi kalır: şu ya da bu şekilde formüle olmuştur ama kalır; fakat sanki içi boş gibidir; varlığın bütün hareketlerini o Işığın imajına dönüştüren o itici güç entelektüel bilgide yoktur artık. Sri Aurobindo’nun demek istediği de bu: dünya hızla dönüyor, Efendi hep İlerliyor, bunların hepsi Arkasında Bıraktığı bir kuyruk, ama kuyrukta, Efendi Işığıyla dünyayı Aydınlattığı ANDAKİ hemen etki eden aynı mutlak güç yoktur artık. Bu yağan bir hakikat yağmuruna benzer – bir damlasını bile yakalayabilenler bir vahiy alır, ama kendileri muazzam bir hızla ilerlemezlerse, Efendi ve Hakikat yağmuru çok uzaklaşır, yağmuru yakalamak için de çok koşmak gerekir! Bu hep gördüğüm bir imaj. Bunu demek istiyor. Evet ama, bu İrfanın hakikaten bir dönüştürme gücüne sahip olması için ...? Evet, bu, üstün Bilgi, ortaya çıkan Hakikat, Sri Aurobindo’nun “hakiki Bilgi” yani İrfan dediği şey; bütün yaratılışı da bu İrfan dönüştürür. Tanrısal bunu sanki sürekli Yağdırır, (Gülerek) tabii, geç kalmamak için de çok acele etmek gerekir! Hiç kafanın içinde şu göz kamaştıran bir ışık hissini yaşamadın mı? Daha sonra şuna dönüşür: “Aa! Tabii ya! – o şeyi bazen entelektüel olarak biliyordun, ama donuktu, yaşamıyordu; Işık, muazzam bir güç gibi birden gelir ve bilincindeki her şeyi bu Işığın etrafında düzenler. Çok uzun sürmez. Bazen sadece birkaç saat sürer, bazen birkaç gün, ama hiçbir zaman bundan fazla sürmez, tabii hareket çok yavaş değilse. Tabii bu arada (Gülerek) Hakikatin Kaynağı gider, gider, gider...

Bunlar psikolojik dönüşüm, ama maddeyi, vücudu dönüştürmek için hangi bilgi lazım? Yavrucuğum, şimdilik bir şey söyleyemeyeceğim çünkü bilmiyorum. Bu başka bir tür bilgi mi? Sanmıyorum.

(Sessizlik)

Belki de başka bir etki türüdür, ama başka bir bilgi türü değil.

(Sessizlik)

Aslında, maddeyi dönüştüren şeyden ancak madde en azından biraz dönüştüğü zaman, biraz dönüşmeye başladığı zaman söz edebiliriz. O zaman yöntemden bahsedebiliriz. Yoksa şimdilik...

(Sessizlik)

Ama varlığın hangi düzleminde olursa olsun, varlıktaki herhangi bir dönüşümün, aşağı düzlemler üzerinde daima bir yansıması var. Her zaman bir etkisi var – tamamen entelektüel gibi görünen şu şeyler için bile, beynin yapısı üzerinde bir yansıması var, kesinlikle. Şu bir tür vahiy de sadece sessiz – en azından hareketsiz – bir zihne gelir; tamamen rahat ve hareketsiz bir akıl, yoksa vahiy gelmez. Ya da gelirse farkına varmazsın, yaptığın bütün gürültü yüzünden! Tabii vahiyler de bu rahatlığı, bu sakinliği, bu sessizliği, bu alırlığı, bu reseptiviteyi gittikçe daha iyi oluşturmaya yardım eder. Şu öylesine hareketsiz ama kapalı olmayan – hareketsiz ama açık, hareketsiz ama alır, reseptif durumdaki bir şey izlenimi de zaten bu deneyimlerin çokluğu sayesinde yerleşen bir şeydir. Ölü, donuk, tepki vermeyen sessizlik ile yatışmış bir aklın alır, reseptif sessizliği arasında büyük fark var. Çok fark eder. Tabii bu fark, bu deneyimlerin sonucu. Gösterdiğimiz bütün gelişmeler çok doğal olarak her zaman yukarıdan gelen hakikatlerin sonucudur. Bütün bu şeylerin, vücudun işleyişi üzerinde bir etkisi var: organların işleyişi, beyinsel işleyiş, sinirlerin işleyişi falan. Tüm bunlar da dış şeklin üzerindeki bir etkiden kesinlikle çok çok önce meydana gelecek. Aslında insanlar dönüşümden söz ederken, özellikle renkli bir dönüşüm hayal ediyor, değil mi? Işık saçan, esnek, plastik, istenildiğinde değişen güzel bir görünüm! Ama organların şu pek... estetik olmayan dönüşüm olayını pek düşünmüyorlar. Halbuki organlar kesinlikle en başta dönüşecek, görünüşün dönüşmesinden çok önce.

Sri Aurobindo organların yerine “chakraların” [sübtil vücudun bilinç merkezlerinin] işleyişinin geçmesinden bahsetmişti.

Evet, evet. (Anne gülüyor) Üç yüz sene lazım dedi! [vücudun süpraakılsallaşabilmesi için]

(Sessizlik)

Çünkü düşünürsen kolayca anlarsın; eğer mesele, bir şeyi durdurup BAŞKA bir şeye başlamak olsaydı oldukça çabuk yapılabilirdi. Ama bir vücudu canlı tutmak (değil mi, vücudun işlemeye devam etmesi lazım) ve AYNI ZAMANDA canlı kalabilmesi için yeterli bir yeni işleyiş ve bir dönüşüm sağlamak lazım: bu gerçekleştirilmesi çok zor bir tür kombinezon. Bunun iyice farkındayım... bir felaket olmadan yapılabilmesi için gereken çok uzun zamanın iyice farkındayım. Özellikle de sıra kalbe gelince, öyle değil mi? Kalbin yerini alan Güç merkezi... Müthiş bir dinamik güç! (Anne gülüyor) NE ZAMAN dolaşımı kesip Kuvveti salıvereceksin? Zor...

(Sessizlik)

Yo, söyleyecek fazla şeyim yok. Sana az önce söylediklerimin hiçbiri yayınlanamaz. Ajenda’da olur, yoksa yayınlanamaz. İnsanların yapılan çalışmanın farkında olması fena olmaz. Yo, hayır... Her neyse, yazabilirsin, bakarız. Ama söyleyecek fazla şeyim yok.

(Sessizlik)

Normal, sıradan hayatta, bir şeyi düşünürsün sonra o şeyi yaparsın. Bu tam tersi! Bu hayatta önce yapmak lazım; sonra anlıyorsun... çok sonra. İlk önce yapmak lazım, düşünmeden. Düşünürsen, işe yarar hiçbir şey yapmazsın. Yani eski yönteme geri dönersin.

6 Ekim 1962

79 – Tanrı sonsuz İmkandır. Bu yüzden Hakikat hiç istirahat etmez. Bu yüzden de çocukları Yanlışı haklı çıkarır.

80 – Bazı dindar insanların dediğine bakılırsa Tanrı asla Gülmez; Heine, Tanrı’da tanrısal Aristofanes’i keşfettiğinde gerçeğe daha yakındı. Evet, demek istediği, belli bir zamanda doğru olan şey, başka bir zaman artık doğru değil. Yanlışın çocuklarını haklı çıkaran da bu. Belki de yanlış yoktur demek istiyor! Evet, aynı şey, bu aynı şeyi söylemenin başka bir şekli. Yani yanlış olarak adlandırdığımız şey, belli bir zamanda doğruydu. Yanlış, zaman içinde bir kavram. Hakikaten yanlış görünebilen bazı şeyler var. Bir süreliğine.

Alınan izlenim de bu zaten: bütün yargılarımız anlık. Şu anda böyle, bir sonraki an artık öyle değil. Ve bizler için bunlar yanlış, çünkü biz olayları birbiri ardına görüyoruz; ama Tanrısal için Ona öyle görünemez çünkü her şey Kendi İçinde. Aslında, (Gülerek) bir an için Tanrısal olduğunu düşün! Her şey senin içinde: içindekileri belli bir sırayla çıkararak eğleniyorsun; ama senin için, bilincinde, her şey aynı anda var: ne zaman var, ne geçmiş var, ne gelecek var ne de şimdi var – her şey bir arada. Ve olabilecek bütün kombinezonlar var. Bir şeyi, sonra da bir diğerini Çıkararak öylece Eğleniyor; böylece sadece küçücük bir kısmını – şu kadarını – gören aşağıdaki zavallı insancıklar: “Aa, bu yanlış” diyor. Nasıl yanlış olur? Çok basit: çünkü olayın sadece küçücük bir kısmını görüyorlar. Çok açık, değil mi? Anlaşılması kolay. Bu yanlış kavramı, zamanla ve mekanla ilgili bir kavram. Bu aynen “bir şey aynı zamanda hem VAR hem YOK” olamaz izlenimi gibi. Halbuki bu doğru, şey hem var hem yok. Zaman kavramı, zaman ve mekan kavramı yanlış kavramını getiriyor. Bir şey aynı zamanda hem var hem yok derken ne demek istiyorsun, nasıl yani?

Şey hem var, ve aynı zamanda da tersi var. Yani bizim için aynı zamanda hem evet hem hayır olamaz. Efendi için SÜREKLİ aynı zamanda hem evet hem hayır.

Bu bizim mekan kavramımız gibi: “Buradayım, dolayısıyla burada değilsin” diyoruz. Hem ben buradayım, hem sen buradasın hem her şey burada! (Anne gülüyor) Yalnız, anlamak için mekan ve zaman kavramından sıyrılabilmek lazım. Bu çok somut olarak hissedebileceğin bir şey, ama bizim bakış şeklimizle değil. Şu kesin ki Sri Aurobindo bu özlüsözlerin çoğunu üst aklı birden Süpraakla çıkıverdiğinde yazdı; onun için sıradan şekilde nasıl olduğunu henüz unutmadı, ve süpraakılsal şekil için nasıl olduğunu görüyor; ortaya da bu tür şeyler çıkıyor, bu da özlüsözlere bu paradoksal şekli veriyor. Çünkü sıradan bakış açısını unutmadı, diğer bakış açısını da şimdiden algılıyor.

(Uzun sessizlik)

Aslında, dikkatlice bakarsak, Efendi’nin, Kendi Kendine müthiş bir komedi Oynadığını, Tezahürün, Kendi Kendine Oynadığı bir komedi olduğunu düşünmek zorundayız! Seyirci pozisyonuna Geçti ve Kendine Bakıyor. Ve Kendine bakmak için zaman ve mekan nosyonunu kabul Etmesi lazım, yoksa Kendine Bakamaz! Ve anında bütün komedi başlıyor. Bu bir komedi, başka bir şey değil!

Biz bunu ciddiye alıyoruz, çünkü kuklalar biziz! Kukla olmayı bıraktığımız anda bunun bir komedi olduğunu açıkça görürüz. Bazıları için de bu gerçek bir trajedi. Tabii, komediyi trajik hale getiren biziz... Komediyi trajik hale getiren BİZİZ.

Son zamanlarda dikkatlice baktım. Hayvanların ve insanların başına gelen benzer olayların arasındaki farkı inceledim; hayvanlarla özdeşleşince şunu açıkça görüyorsun: hayvanlar kesinlikle olayları bir trajedi gibi karşılamıyor – insanlarla temasa geçmiş hayvanlar hariç, tabii bu durumda bu onların doğal hali değil, bir geçiş hali: insanla hayvan arasında geçiş varlıkları oluyorlar. Ve insandan doğal olarak kaptıkları ilk şey kusurları, bu her zaman kapılması en kolay şey! Bu yüzden kendilerini boşuna mutsuz ediyorlar. Bir sürü şey... İnsanlar ölümü korkunç bir trajediye çevirdi. Yaşadığım bu son deneyimlerle şunu gördüm: amma çok sayıda

(Sessizlik)

Nerede yanlış, nerede? Yanlış nerede? Yani, yanlış yok. Sadece imkansız gibi görünen şeyler var, çünkü Efendi’nin safi İmkan Olduğunu ve her İstediğini İstediği gibi Yaptığını bilmiyoruz. Bu, kafamıza girmek istemiyor, bizler daima “Evet, bu olabilir, yo, şu olamaz” diyoruz ama, doğru değil! Embesilliğimiz için “bu olamaz”, yoksa her şey mümkün. Bülten için makul bir şeyler söylemek zor.

(Sessizlik)

Anlıyor musun, bir tek piyese Bakan Endişelenmiyor, çünkü neler olacağını Biliyor; olan, olmuş ve olacak her şeyi kesinlikle Biliyor, ve Onun için hepsi TEK mevcudiyet olarak var durumda. Bilmeyenler, zavallı aktörler; rollerini bile iyi bilmiyorlar! Çok da endişeleniyorlar, çünkü bir şey oynamaya zorlanıyorlar ve ne olduğunu bilmiyorlar. Bu, aldığım çok kuvvetli bir izlenim: hepimiz oyunda rol alıyoruz, ama komedinin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, komedinin tamamını bilmiyoruz: o an ne yapmamız gerektiğini çok az biliyoruz, üstelik bildiğimiz azı da iyi bilmiyoruz. Bu yüzden de endişeleniyoruz! Ama her şeyi bildiğin zaman artık endişelenmezsin, gülümsersin – O çok Eğleniyordur, ama biz... Yalnız, bize de O’nun gibi TAM eğlenme YETKİSİ veriliyor. Sadece eğlenme zahmetine katlanmadığımız için eğlenmiyoruz. Kolay değil!

Eee! Kolay olsaydı... Kolay olsaydı sıkılırdık. Bir de bazen, bu hayat neden bu kadar trajik diye merak ediyorum. Ama ebedi bir peri masalı gibi olsaydı, öncelikle takdir bile etmezdik, çünkü tamamen doğal olurdu – nedeni özellikle bu, takdir etmezdik çünkü çok doğal olurdu – kim bilir, değişiklik olsun diye biracık kargaşa belki hoşumuza gidiyordur? Belli olmaz. Belki de budur yeryüzü cennetinin hikayesi... yeryüzü cennetinde insanlar spontane olarak biliyordu, yani, yaşıyorlardı, bilinçleri hayvanlarınkiyle aynıydı, hayattan öylesine, biraz zevk almaya, yaşama sevincini tatmaya yetecek kadardı; ama “Neden? Nasıl? Neye doğru gidiyoruz? Ne yapmak lazım? vesaire”... bunları bilmek istemeye başlayınca bütün endişe başladı – rahatça mutlu olmaktan bıktılar.

(Sessizlik)

Sanırım Sri Aurobindo, yanlış, geri kalan her şey gibi bir illüzyondur demek istedi. Yanlış yoktur, imkanların hepsi varsa, sıkça çelişkili, İSTER İSTEMEZ çelişkili olan, görünümlerinde çelişkili olan bütün imkanlar vardır demek istedi. Ama kendi kendine: “Ben neye yanlış diyorum?” demen için kendine bakman yeterli. Olayla yüzleşip kendi kendine: “Ben neye yanlış diyorum?” dersen, bunun bir saçmalık olduğunu hemen anlarsın – yanlış yok, parmaklarımızın arasından yok olur.

Bütün bunları Bülten’de insanlara söyleyemem yavrucuğum, kafayı yerler! Onlara hazmedemeyecekleri fazla kuvvetli bir gıda vermeyeceksin. Adını vermeyeceğim biri Sri Aurobindo'nun kitaplarını okumuş... anladığını sanmış, yogik bir disiplin uygulamış, yani güya yoga yaptığını “sanıyormuş”, ve Kuvveti çekmiş. Kuvvet de cevap vermiş... (Anne gülüyor) başını ağrıtmış! Korkmuş. Bana harfiyen şöyle yazdı: "Bu Kuvvet, Efendi'nin Kuvveti (ki bu tamamen doğru, onda korkuya dönüşen de bu Kuvvet), (Anne gülüyor), öyleyse korku, Efendi'nin başlıca sapkınlığı." Al işte, buyur. Çünkü kitaplarda ‘Efendi, her şeyin gerisinde’, ‘O olmayan hiçbir şey yok’ diye okudu, öyleyse Efendi, Kendi Tezahüründe bir sapkınlık oldu. Yani! Buyur! "Efendi'nin yardım etmeye gelen Kuvveti korkuya dönüştü. Efendi'nin başlıca sapkınlığı korkudur."!!

Sen bunu okusan, adam kafayı yemiş dersin. Evet, insan bu şekilde her türlü şey söyleyebilir. Tabii! Diyorum sana, insanlara çok kuvvetli bir gıda verdiğin zaman böyledir işte: anlamadıkları zaman, asimile etmedikleri zaman beyinde tutarsızlıklar oluşur. Dolayısıyla bunlar yayınlanamaz. Ancak Ajenda’ya göre... Tüm bunları insanlara nasıl anlatsak?

(Sessizlik)

Sanırım Sri Aurobindo yükselişindeydi: sezgisel aklı bir delik açıp Süpraakılla temasa geçiyordu, bu şeyler de pat! diye, düşüncesinde bir patlama gibi geliyordu, O da bunları yazıyordu. Hareketi izlersek, Orijini görürüz. Tabii ki demek istediği buydu: “Yanlış, sayısız, sonsuz imkanlardan biridir.” “Sonsuz” demek, hiçbir şey olma olasılığının dışında değildir demek. Ee, yanlışı bunun içine nereye koyacaksın? BİZİZ yanlışa yanlış diyen, bu tamamen keyfi. “Bu yanlış” diyoruz – neye göre? “Bu doğru” yargımıza göre, ama Efendi’nin Yargısına göre değil, mademki bu Efendi'nin bir parçası! Bu anlayış genişlemesine tahammül edebilecek fazla insan yok. Değil mi, böyle bakmaya başladığım zaman (Anne gözlerini kapıyor), aynı anda iki şey var: o Gülümseme, o Neşe, o Gülüş var... ve öyle bir Huzur…! Yani… öyle bir huzur…! Öylesine DOLU, öylesine ışıldayan, öylesine tam bir huzur ki, içinde artık hiçbir şeyin savaşmadığı, artık çelişkinin olmadığı bir huzur. İçinde artık hiçbir şey savaşmıyor. Bu, ışıldayan TEK bir ahenk – halbuki yanlış, acı, sefalet olarak adlandırdığımız şeylerin hepsi burada. BU HİÇBİR ŞEYİ YOK ETMİYOR, DIŞLAMIYOR, ELEMİYOR. Bu başka bir bakış şekli.

(Uzun sessizlik)

Yok, gerçekten, eğer içtenlikle, işin içinden çıkmak istiyorsan aslında o kadar zor değil: herhangi bir şey yapmana gerek yok, bırak her şeyi Efendi Yapsın.

Her şeyi Yapar. Her şeyi. Öyle harika ki! Herhangi bir şeyi Alıyor, tamamen sıradan denilen bir zekayı bile Alıyor ve basitçe sana bu zekayı bir kenara koymayı, dinlendirmeyi Öğretiyor: “Şöyle, rahat dur, artık kımıldama, Beni rahatsız etme, sana İhtiyacım Yok”, işte o zaman bir kapı açılıyor – kapıyı kendin açman gerek izlenimi bile yok: kapı ardına kadar açık, diğer tarafa Geçiriliyorsun. Tüm bunları Başka Biri Yapıyor, sen yapmıyorsun. Sonra... “öteki türlü” imkansız olur. Anlamaya çalışan, zorlanan, başını ağrıtan aklın bütün bu korkunç emeği.. tamamen gereksiz... tamamen; hiçbir işe yaramaz, işi karıştırmaktan başka.

Sözde bir problemle karşılaştın: “Ne demem lazım, ya da ne yapmam lazım, nasıl davranmam lazım, ya da ne...?” Bir şey yapmana gerek yok! Yok. Efendi’ye sadece: “İşte, Görüyorsun, durum böyle” demen yeterli. Hepsi bu. Ardından iyice rahat duruyorsun. Sonra, tamamen spontane olarak, hiç aklından geçirmeden, hiç düşünmeden, hiç hesaplamadan, hiç, hiç, hiç, en küçük çalışmasız bile yapılması gerekeni yapıyorsun. Yani, artık sen değil Efendi Yapıyor. Hallediyor, şartları, insanları bir araya Getiriyor, kelimeleri ağzına ya da kalemine Yerleştiriyor – her şeyi Yapıyor, her şeyi, her şeyi; yapacak şeyin kalmıyor, hayatını mutlu bir şekilde yaşamaktan başka.

İnsanların hakikaten istemediğine inanmaya başladım. Ama zor olan arınmak, önceden arınma işi. Arınmaya gerek yok ki! O Arındırıyor. Ama eski bilinç, eski düşünceler insanı sürekli istila ediyor... Evet, eski bilinç, eski düşünceler alışkanlıktan tekrar başlamaya çalışıyor. “Efendim, bunu Görüyorsun, bunu Görüyorsun, bunu Görüyorsun, bu böyle” demek yeterli. Hepsi bu. “Efendim, bunu Görüyorsun, bunu Görüyorsun, bu embesili görüyorsun.” İş biter.

Anında... Evlat, kendiliğinden değişiyor! Eforsuz. Sadece içten olman, yani bunun iyi olmasını HAKİKATEN istemen yeterli. Elimizden hiçbir şey gelmez, hiçbir kapasitemiz yok, iyice farkındayım. Bu madde, bu hücreler amalgamının, tüm bunların acınacak durumda olduğunu iyice inanmaya başladım. Hakikaten içler acısı. Bilmiyorum, insanların kendilerini güçlü, harika, ışıl ışıl, kadir hissettikleri durumlar var mı?... eğer varsa, bence çünkü ne halde olduklarını gerçekten bilmedikleri içindir! İnsan ne halde olduğunu gerçekten gördüğü zaman... insan aslında bir hiç, bir hiç... Ama her şeye kadir, yeter ki... yeter ki bıraksın Efendi Yapsın. Ama insanın canı hep kendi yapmak istiyor, mesele bu, yoksa... İnsanlar geldiği zaman, mektup geldiği zaman ya da bir durum, bir problem olduğu zaman... (şimdi sorun yok, ama eskiden, bir sene önce olduğunda bazen sorundu) hemen, anında böyle yapıyorum (Anne avuçlarını açıp alnının hizasında tutuyor, problemi Efendi'ye sunarmış gibi): “Bak, Efendim, Görüyorsun, işte.” “Ben bir tek bu işe yarıyorum” (Aynı hareket): “Sana sunuyorum.” Sonrasında rahatım. Rahat duruyorum: “Sadece beni Hareket Ettirirsen kımıldarım, sadece beni Konuşturursan konuşurum, yoksa...”Sonra da artık bunu düşünmüyorsun. Sadece bunu (Aynı hareket) yapmak için bir an düşünüyorsun. (Anne Ona yandan gelen ve yukarı doğru sunduğu problemi gösteriyor) Böyle gelip böyle yapıyor. Sonra, farkına bile varmadan birden konuşuyorsun, ya da hareket ediyorsun, bir karar alıyorsun, bir mektup yazıyorsun, falan – her şeyi Efendi Yaptı. Yok, insan çok iyi niyetli, hevesli olabilir ama işi kendi YAPMAK İSTİYOR. Her şeyi zorlaştıran da bu. Ya da inanmıyor, sanıyor ki Efendi işi Yapamaz, bu yüzden işi kendisi yapması lazım çünkü Efendi Bilmez! (Anne gülüyor) Yani bu tür budalalık çok yaygın: “Tanrı olayı nasıl Görebilir ki? Yalan dünyasında yaşıyoruz, Yalanı nasıl Görebilir ki...” Efendi olayı tam da olduğu gibi Görüyor! Üstelik akılsız insanlardan söz etmiyorum, zeki insanlardan, çaba gösteren insanlardan bahsediyorum – bir Cehalet ve Yalan dünyasında yaşadığımızı, Safi Hakikat Olan bir Efendi’nin Varolduğunu bilenlerde bile, bir yerlerinde böyle bir inanç var, diyorlar ki: “Tamam işte, Efendi Safi Hakikat Olduğu için Anlamıyor (Anne gülüyor). Yalanımızı Anlamıyor, yalanla kendim ilgilenmem lazım.” Bu çok kuvvetli, çok yaygın bir eğilim. Hatta bazen Ona açıklamak için çok çaba harcıyorsun: “Biliyor musun, bu böyle, şu şöyle” diye, bitirince farkına varıyorsun ki... Aa, iki sene önce bir gece yaşadıklarım geldi aklıma. Süpraakıl ilk kez vücudumun hücrelerine girmişti ve beynime çıkmıştı. (Gülerek) Beynim genelde aldığından epeyce daha kuvvetli bir şeyle karşılaşınca embesil gibi endişelendi! Beynimin endişelendiğini görünce (Anne başının üstünde, vücudunun dışındaki üçüncü chakrada, en üst bilinç merkezinde odaklı olduğunu, ya da trans halinde olduğunu belirten bir hareket yapıyor) beynime tam bir bön olduğunu, ve rahat durmasını söylemeye çalıştım. Rahat durdu ama sanki... bir kaynama vardı, sanki her şey patlayacaktı. O zaman: “Pekala, ne yapmak lazım diye sormak için gidip Sri Aurobindo'yu bulalım” dedim... anında her şey tamamen sakinleşti... sübtil fizikte, Sri Aurobindo'nun evinde uyandım; oldukça maddiydi, her şey çok somuttu. Sri Aurobindo'nun evine geldim, yani ben değil vücudumun bilinci evine geldi ve neler olduğunu O’na anlatmaya başladı; vücudumun bilinci çok heyecanlıydı. Durmadan anlatıyordu. Sri Aurobindo'ysa tanımlanamaz bir şekilde gülümsüyordu... sonrasında... hiç. Öylece bakıyordu: tanımlanamaz bir gülümsemeyle... tek kelime etmedi. Vücudumun heyecanı yatıştı. Sri Aurobindo'nun yüzü bir ebediyet ifadesiydi: vücudumun heyecanı geçti. Sonra Sri Aurobindo'nun kahvaltı etmesi gerekti, kahvaltı saatiydi (çünkü orada da, sübtil fizikte de yemek yeniliyor, ama başka bir şekilde). Onu rahatsız etmemek için yan odaya geçtim. Bir süre sonra gelip önümde dikildi (fiziksel varlığımın, fiziksel bilincimin sakinleşmeye vakti olmuştu), diz çöküp elini tuttum. Evlat! Fiziksel histen ÇOK daha net bir histi! Elini öptüm. Sadece: “Ah! This is better” [Aa! Bu daha iyi] dedi (Anne gülüyor). Detayları geçiyorum (görüşme uzadı, bir saat kadar sürdü), Sri Aurobindo birden odayı terk etti, demek istediğini anladığım bir hareketle ifade ederek beni yalnız bıraktı; sadece böyle yapıyormuşum gibime geldi (Anne bir eşikten geçiyormuş gibi yapıyor) ve... kendimi yatağımda uzanmış vaziyette buldum. O anda içimden dedim: “Yani! Hayatı amma zorlaştırıyoruz, halbuki öylesine basit ki: böyle yapınca oradasın (Bir eşikten geçme hareketi); böyle yapınca buradasın (Diğer yöne aynı hareket).

(Sessizlik)

Şimdi bunlar eski hikaye, ÇOK eski hikaye. Artık öyle değil. Of! Hayatı boşuna zorlaştırıyoruz.

Bu söylediklerimden bir şey çıkmaz, ancak Ajenda’ya göre. Bu sıkça merak ettiğim bir şey: Efendi’ye dua ederken, bir şeyin yolunda gitmediğini anlatmak istediğimde, bana hep çok kuvvetlice konsantre olmam gerekiyormuş gibi geliyor, sanki uzakta Olan bir Şeyi çağırmam gerekiyormuş gibi geliyor. Doğru mu? Yoksa hakikaten... Bu bize bağlı! Ben Efendi'yi her yerde hissediyorum, her zaman, hep; hatta O’nu fiziksel olarak bile hissediyorum – bu sübtil fiziksel bir temas, ama sonuçta yine de fiziksel bir temas: her şeyde, havada, insanlarda... böyle hissediyorum (Anne ellerini yüzüne bastırıyor). Böyle olunca, gidilecek yer uzak değil, sadece böyle yapıyorum (Anne ellerini hafifçe içe doğru çeviriyor), bir saniyelik konsantrasyon – Efendi burada! Orada, her yerde. Sadece uzakta olduğunu düşünürsek uzakta Olur. Tabii, bütün bölgeleri, bütün evrensel bilinç düzlemlerini düşünmeye başlarsan, Efendi'nin ta orada, en en en sonda Olduğunu düşünmeye başlarsan çok uzakta Olur! (Anne gülüyor). Ama Efendi'nin her yerde Olduğunu, her şeyin O Olduğunu düşünürsen, Efendi'yi görmemizi, hissetmemizi engelleyenin sadece algımız olduğunu düşünürsen, ama böyle yapmanın (Anne ellerini hafifçe içe doğru çeviriyor) yeterli olduğunu düşünürsen... bu böyle ve böyle bir hareket (Anne ellerini bir içe bir dışa doğru çeviriyor), çok somut olabiliyor: böyle yapıyorsun (Anne ellerini dışarı doğru çeviriyor), her şey yapay, sert, kuru, sahte oluyor; böyle yapıyorsun (Anne ellerini içe doğru çeviriyor), her şey ışıldıyor, her şey engin, rahat, huzurlu, uçsuz bucaksız, neşeli oluyor. Sadece bu, ve bu (Anne ellerini bir içe bir dışa doğru çeviriyor). Nasıl? Nerede? Tarif edilemez, ama bu sadece bir bilinç hareketi, başka bir şey değil. Bir bilinç hareketi. Ve hakiki, doğru, gerçek bilinçle sahte, yanlış bilinç arasındaki fark gittikçe daha... net ve aynı zamanda daha İNCE oluyor – içinden çıkmak için çok uğraşmaya gerek yok. Önceleri, sanki bir şeyin içinde yaşıyormuşsun ve, içinden çıkmak için de kendi içine dalman gerekiyormuş gibi, büyük bir konsantrasyon gerekiyormuş gibi geliyor; şimdiki izlenimse: bu kabul ettiğin bir şey (Anne elini yüzünün önüne ekran şeklinde koyuyor), çok ince bir zar gibi, çok sert – çok sert ama şekillendirilebilir, kupkuru, çok çok ince bir zar gibi, sanki bir maske takıyormuşsun gibi, ve böyle yapıyorsun (Aynı içe doğru hareket), yok oluyor. Maskenin bilincine varmanın artık gerekmeyeceği an öngörülüyor, maske o kadar ince olacak ki aradan görülecek, hissedilecek, hareket edilebilecek, maskenin tekrar takılmasına gerek kalmadan. Yapılmaya başlanan bu. Ama her şeydeki bu Mevcudiyet... bir Titreşim – bu bir Titreşim ama her şeyi içeren bir Titreşim; bir tür sonsuz bir güç, sonsuz bir neşe, sonsuz bir huzur, uçsuz bucaksız bir enginlik içeren bir titreşim; öyle bir ENGİNLİK, öyle bir ENGİNLİK içeriyor ki, sınırsız... ama bu sadece bir Titreşim... Tanrım, bu düşünülmeyen, bu yüzden de söylenemeyen bir şey.

Düşünürsen, düşündüğün anda sis tekrar başlıyor. Bu yüzden konuşamıyorsun. Yo, Tanrısal çok uzakta çünkü Tanrısal'ı uzakta sanıyorsun. Biliyor musun, Tanrısal'ı burada düşünseydin, böyle (Yüze yapışık hareket) sana Dokunduğunu düşünseydin... hissetseydin... Bir insanın teması gibi değil, öyle değil. Bu, yabancı Olmayan bir Şey; dış bir Şey değil, dıştan içe doğru bir Şey değil – öyle değil!.. Her yerde Olan bir şey. Bir dönem oldu, Bunun İçine sanki çörekleniyormuşum gibiydi. Bir zorluk olduğu anda, sanki bir çember oluyormuşum gibiydi! Ve Bunun İçine çörekleniyordum. Her yerde Tanrısal'ı hissediyorsun, her yerde, her yerde, her yerde – içte, dışta, her yerde, her yerde Tanrısal Var, bir tek Tanrısal Var. Her şey Tanrısal, Tanrısal'ın Titreşimi.

Yo, bunu (Kafayı) durdurman lazım, durdurmadıkça Hakiki Olayı göremezsin – mukayese etmeye çalışırsın, “şöyle böyle ” dersin.

(Sessizlik)

Ve pek çok kez hissediyorsun ki... sanki bir Şekil yok – bir Şekil hem var hem yok... anlatmak mümkün değil. Ve sanki bir Bakış var ve Göz yok – bir Bakış yok ama bir Bakış var – bir Bakış, bir Gülümseme var gibi, ama Ağız yok, Yüz yok! Halbuki bir Gülümseme var, bir Bakış var ve: (Anne gülüyor) “Evet Efendim, salağın tekiyim!” demekten kendini alamıyorsun. Efendi Gülüyor, sen gülüyorsun, mutlusun.

Mümkün değil! İzah etmek mümkün değil. Anlatmak mümkün değil. Söylenenlerin hepsi boş, boş. İşte böyle. Neyse, bundan Bülten için eli ayağı düzgün yarım sayfa çıkarabilirsen iyi...

Yo, konuşamıyorum, mümkün değil; yayınlanabilir hiçbir şey söyleyemiyorum, imkanı yok. Öylesine yapay geliyor ki... çok yapay geliyor... Hem başımı ağrıtıyor. Bu yüzden işi senin yapman lazım. Şuradan buradan bir cümle alabilirsin...

İşte böyle, evlat. Artık hiçbir işe yaramıyorum! Ayın on altısında kitabını getiriyorsun. Zor olan da bu zaten, yazmak. Kesinlikle değil evlat! Efendi'yi çağırıyorsun ve: “Program bu” diyorsun, o kadar; yeterli – ilham gelir. Gelir.
Mesele masal, ya da şiir yazmak olsaydı, kolay. Ama tutarlı bir şeyler yazmak... Olsun! Görünmez bir bağ tutarlılığı oluşturur, çok daha enteresan olur.

Son görüşmemizde “Tamamen bilinçliyken yakıldılar, ya da havasız, ışıksız bir kutuya kapatıldılar...” diyordun...

Vücudunun artık tam bir yük olduğu bir bilinç halinde olabilirsin, çünkü vücudun tepki vermiyordur, ya da fazla yıpranmıştır, yapılacak bir şey yoktur, ya da vücudunu ölümsüzleştirmeye çalışmak için yaratılmamışsındır (bu çok istisnai bir durum). Büyük insansal kitlede pek çok vücut artık bir işe yaramaz; bu durumda, yavaş bir bozulma beklemek zorunda olmaktansa seni vücudundan aniden “ayırmaları” [yakılmak] pekala bir rahatlama olabilir. Bu yüzden... bir kez daha kendi kendime: “Aceleci ve cesurca bir yargı, Cehaletin yargısı” dedim.

Herhangi bir şey söyleyemem. Bunu herkes kendisi HİSSETMELİ, kendisi söylemeli, yeterince bilinçliyse. Ama VÜCUDUMA ne istediğini her sorduğumda, bütün hücreler: “Yo! Yo! Biz ölümsüzüz, ölümsüz olmak istiyoruz. Yorgun değiliz, gerekirse asırlarca mücadele etmeye hazırız: ölümsüzlük için yaratıldık, ölümsüzlüğü istiyoruz” diyor.

Bu çok enteresan. Çok. Pavitra [Anne'nin ve Ashram’ın sekreteri] söyledi geçenlerde: ihtiyarlamanın ve çöküşün nedenleri çok ciddi şekilde ve derinlemesine araştırılıyormuş, çok enteresan keşiflere ulaşılmış: hücre ölümsüzmüş. Sadece birkaç durumun kombinezonu yüzünden yaşlanma olayı meydana geliyor; araştırmalar bu sonuca varıyor: yaşlanma sadece kötü bir alışkanlık – kulağa doğru gibi geliyor. Yani Hakikat Bilincinde yaşarsan, bu madde bu Bilince ters gelmiyor.

Zaten şunun farkına vardım (bunun tek, istisnai bir şey olduğunu sanmıyorum): hücre boyutuna indikçe hücre: “Ölümsüzüm!” diyor. Ama hücrenin bilinçli olması gerekiyor. Hücreler neredeyse otomatik olarak bilinçleniyor: beynin hücreleri çok bilinçli; müzisyenin ellerinin ve kollarının hücreleri çok bilinçli; atletin, jimnastikçinin bütün vücudunun hücreleri son derece bilinçli. Hücreler bilinçli olduğundan, kendi ölümsüzlük prensiplerinin bilincine varıyorlar, “Neden? Hayır, ne münasebet, yaşlanmak istemiyorum!” diyorlar. Yaşlanmak istemiyorlar. Çok enteresan. Bu yüzden ölüm hakkındaki bütün düşüncelerim, ölüm hakkında neredeyse bütün söylediklerim, bilinçli olarak YAPTIKLARIMIN neredeyse tamamı [ölen insanlar için]... anladım ki bunların hepsi geçmiş, cehalet geçmişi. Bu konu hakkında da muhtemelen söyleyecek başka şeyim olacak, ama daha sonra. Tabii eğer bu konuda bir daha konuşursam.

Konuştuğun andan itibaren bilginin büyük bir kısmı yok oluyor, Sri Aurobindo'nun “temsil” dediği şey haline geliyor, bir imaj oluyor – ESAS OLAY değil yani.

*

Şunu bilmek istiyorum... Yakılan ya da gömülen insanlar konusunda şöyle diyordun: “Bir hafta önce sana tereddüt etmeden: ‘Gömülmek’ derdim... Ama şimdi, son durumdan dolayı, artık herhangi bir şey söyleyemiyorum, mümkün değil.” Hangi deneyimi kastediyordun?

Yeni öğrendiğim şeyler yüzünden. Yeni öğrendiğin şeyler yüzden, gömülmek illa ki en iyisi değil mi diyorsun?

Evet. Duruma, ülkeye, her türlü şeye bağlı. Avrupa’da bazı insanlar yakılmayı vasiyet ediyor çünkü diri diri gömülmekten korkuyorlar. Burada, bilinçli olduklarına emin oldukları insanları yakacaklarına gömüyorlar. Aslında bu tamamen bireysel bir durum. Bunların hepsi sadece küçük bir bilgi başlangıcı. Gerisi daha sonra gelecek.

12, 16 ve 20 Ekim 1962
 
Eski 31 Ağustos 2023, 23:13   #17
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

81 – Tanrı’nın Gülüşü iffetli kulaklara bazen çok kaba ve uygunsuz gelebilir: O’na Molière Olmak yetmez, O Aristofanes ve Rabelais de Olmalı.

82 – İnsanlar hayatı daha az ciddiye alsaydı, hayatı kısa zamanda daha mükemmel kılardı. Tanrı İşini hiç ciddiye Almaz, bu yüzden bu harika evrenin manzarasıyla karşı karşıyayız.

Ee, soru getirdin mi? Sorulacak fazla şey yok. Hareketi başlatmak için soracağın soruya güveniyorum, çünkü şimdilik bir şey yok.

Ve bu gitgide böyle: ne yapılması gerektiğini yapılması gerektiği anda biliyorum, ne söylenmesi gerektiğini söylenmesi gerektiği anda biliyorum. Denemiyorum bile. Bir iki kez öylesine denedim, hiçbir işe yaramıyor, hiçbir şey gelmiyor. Ve gelmesi gerektiği zaman sanki musluktan akarcasına geliyor – zorlanmadan, hiçbir şey yapmadan, geliyor.

Şimdilik bir şey gelmiyor. Şu özlüsözleri bir daha bir oku bakayım. (Satprem özlüsözleri tekrar okuyor) Ee, ne soracaktın?

İnsan şunu merak edebilir, her şeyi ciddiye almak hayatın daha mükemmel olmasına nasıl engel olur?

(Uzun sessizlik)

Erdem vaktini hayattan bir şeyler eksiltmekle geçirdi, (Gülerek) eğer dünyadaki farklı ülkelerin erdemleri bir araya getirilse, hayatta pek az şey kalır!

Erdem, mükemmelliğin peşinde olduğunu iddia ediyor, ama mükemmellik bir bütündür. O zaman iki hareket birbiriyle çelişiyor: eleyen, dışlayan, küçülten, sınırlar koyan bir erdem ile her şeyi kabul eden, hiçbir şeyi dışlamayan, reddetmeyen ama her şeyi yerli yerine koyan bir mükemmelliğin hemfikir olamayacağı apaçık ortada. Hayatı ciddiye almak genellikle iki hareketten ibaret: birincisi, muhtemelen önemi olmayan şeylere önem vermek, ikincisiyse hayatın saf ve varolmaya değer olarak kabul edilen birtakım meziyetlere indirgenmesini istemek.

Bazılarında (mesela Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği bu “aşırı iffetlilerde” ya da püritenlerde, yobazlarda) bu erdem sert, kurak, gri, agresif oluyor ve neşeli, özgür ve mutlu olan her şeyde, neredeyse her yerde yanlış buluyor. Hayatı mükemmel yapmanın tek yolu – tabii yeryüzündeki hayatı kastediyorum – hayatı bütünlüğünde görecek şekilde hayata yeterince yukarıdan bakmaktır, sadece şimdiki bütünlüğünde değil, geçmişin, şimdinin ve geleceğin bütünlüğünde hayata yeterince yukarıdan bakmaktır; hayat neydi, şu anda ne, ne olması gerekir: hepsini birden görebilmek lazım. Çünkü her şeyi yerli yerine koymanın tek yolu bu. Hiçbir şey dışlanamaz, hiçbir şey DIŞLANMAMALI ama her şey her şeyle tam bir ahenk içinde olacak şekilde yerli yerinde olmalı. Ve burada, iffetli, püriten, yobaz zihniyet için öylesine “kötü”, öylesine “kınanması gereken”, öylesine “kabul edilemez” görünen bütün bu şeyler tamamen tanrısal bir hayatın neşe ve özgürlük hareketleri olur.

O zaman da hiçbir şey, Kendini sonsuzca Yaşarken Seyretmekten sonsuz bir zevk Alan Yüce’nin bu harika Gülüşünü bilmemizi, anlamamızı, hissetmemizi ve yaşamamızı engelleyemez. Bütün gölgeleri, bütün acıları, bütün ıstırapları yok eden bu neşeyi, bu harika Gülüşü... bu iç Güneşi bulmak için, seni istila etmesine izin vermek için, kendi içine yeterince derine dalman yeterli; o zaman da artık her şey, gölgeyi ve acıyı hiçbir yerde kabul etmeyen ahenkli, ışıldayan, güneşli bir gülüş şelalesi olur.

Aslında, en büyük zorluklar bile, en büyük üzüntüler bile, en büyük fiziksel acılar bile, ORADA durarak hepsine O yerden bakabilirsek, zorluğun gerçekdışılığını, üzüntünün gerçekdışılığını, acının gerçekdışılığını görürüz – ve artık her şey neşeli ve ışıldayan titreşim olur.

Bu aslında zorlukları yok etmenin, üzüntüleri aşmanın, acıları yok etmenin en güçlü yolu. İlk ikisi, yani zorluklarla üzüntüler, nispeten kolay (nispeten diyorum); sonuncusu, yani acı daha zor, çünkü vücudu ve vücudun hissettiklerini son derece somut, kesin olarak görmeye alışığız; yoksa aynı şey, bu böyle çünkü vücudumuza akışkan, plastik, kesin olmayan, şekillendirilebilir bir şey gözüyle bakmayı bize öğretmediler, vücudumuza bu gözle bakma alışkanlığını da edinmedik. Tüm gölgeleri, tüm akordsuzlukları, tüm ahenksizlikleri, gıcırdayan, bağıran, ağlayan her şeyi yok eden bu ışıl ışıl Gülüşü vücudun içine aşılamayı öğrenmedik.

(Sessizlik)

Ve bu Güneş, tanrısal gülüşün bu Güneşi her şeyin merkezinde, her şeyin hakikati – tanrısal gülüşün bu Güneşini görmeyi öğrenmek lazım, hissetmek lazım, yaşamak lazım. Bu yüzden hayatı ciddiye alan insanlardan kaçacaksın, çünkü dünyanın en sıkıcı insanları!

Hepsi bu.

Ama gerçekten öyle. Geçen gün sana şu hücresel zorluklardan bahsediyordum; şunu fark ettim, zorluk başlar başlamaz gülmeye başlıyorum! Ve biri varken, ona zorluğu ciddi bir ifadeyle söylersem durumum daha da kötüleşiyor; eğer gülmeye başlarsam, zorluğu ona gülerek söylersem zorluk yok oluyor.

Aslında hayatı ciddiye almak çok kötü! İğrenç. Bana en büyük zorluğu hep hayatı ciddiye alan insanlar çıkardı. Bunu daha bu günlerde yaşadım. Hayatlarını “manevi yaşantıya” adamış insanlar, yogayı eskiden yapıldığı gibi yapan, her yerde düşman gören, engel gören, yapılmaması gereken şeyler gören, yasaklar gören çok ciddi, ağırbaşlı insanlar üzerime amma şey yağdırıyor... öf! Hayatı nasıl da zorlaştırıyorlar, Tanrısal'dan nasıl da uzaklar. Bunu geçen gün bildiğin birinde fark ettim. Bu insanlarla bunu “yapmamak lazım”, şunu “yapmamak lazım”... şu saatte şunu “yapmamak lazım”, o gün bunu “yapmamak lazım”; bunu “yememek lazım”... “yapmamak, etmemek lazım”, “özellikle de aman ha, SAKIN ha normal, sıradan hayatınızı kutsal hayatınızla karıştırmayın... aman ha” – araya bir uçurum açıyorlar. Bu, şimdi hissettiklerimin kesinlikle tam tersi: herhangi bir şey var, vücudumda iyi gitmeyen bir şey var, insanlarla ilgili iyi gitmeyen bir şey var, durumlarla ilgili iyi gitmeyen bir şey var – anında ilk hareket: “Ey tatlı Efendim, ey Yarim!” Ve gülüyorum! Her şey yoluna giriyor. Bunu geçen gün yaptım (bu spontane, anında olan bir şey, isteyerek yapılan, düşünülmüş, ayarlanmış bir şey değil, kesinlikle, hiç hiç hiç – öylesine geldi), geçen gün oldu (detayları hatırlamıyorum ama anlaşılan bu pek de kutsal bir durum değildi) kendimi öyle görünce gülmeye başladım; içimden dedim: “Ya! Ama benim ciddi, ağırbaşlı olmam gerekmiyor!”

Ortalık ciddileşince (Anne ağırbaşlı, ciddi bir tavır takınıyor) dikkat ediyorum, içimden diyorum: “bir terslik var, burada olmaması gereken bir nüfuz, bir şey atmosfere girdi...” Bütün bu vicdan azapları, pişmanlıklar... utanç duygusu, kabahat duygusu... Aman! Öf! Ve biraz daha ileri gidersek günah duygusu – Aman!... Yok, bence bunlar başka bir çağdan, karanlık bir çağdan kalma.

Ama özellikle de bu, bütün bu yasaklar. Mesela sana X.’in [tantrik gurunun] bir beyanını aktarayım, bana üçüncü bir şahıs tarafından iletildi: “Paranın gelmesine yardım etmek için [Anne'ye, Ashram’ın giderleri için] özel bir pudja yapacağım. Para getirtmek için özel bir yantram [kuvvetleri “yakalamaya” yarayan ritüel resim] yapacağım. Ama SAKIN Anne’ye bir şey söylemeyin, bir şey yapmayın, 14 Ocak’tan önce de sakın bir şey bağışlamayın, çünkü 14 Ocak’a kadar bilmem hangi gezegen bilmem hangi başka gezegenle çelişki içinde (Anne gülüyor), her şey kötüye gider ve başarısız olur; ama sonra bu gezegen yükselişe geçecek, o zaman her şey başarılı olur”! (Anne gülüyor) İçimden bir şey, “bir şey” derken yani bir ses, spontane olarak anında: “Nedenmiş o!? İstediğim zaman öğrenirim!” dedi. Sonra güldüm. Onunla alay ettiğimi sandılar – alay etmiyorum: gülüyorum, aynı şey değil!

İşte böyle evlat, hepsi bu. Bir özlüsöz daha okuyabilirsin, bunlar tamam, halloldu!

Bir sonraki ne?

83 – Utancın takdire değer sonuçları var, estetikte olduğu kadar ahlakta da utançtan vazgeçemeyiz; ama utanç yine de bir zayıflık göstergesidir, bir cahillik kanıtıdır. Aynı şey! Bu, sonda söylediklerim: günah duygusu, pişmanlıklar, vicdan azabı, falan... Aman! Yeter, değil mi? (Anne sonraki görüşmelerinin ve kutlaması gereken doğum günlerinin listesine bakıyor) 2 Şubat C.’nin yaş günü, beraber meditasyon yapacağız, çünkü o meditasyona hala inananlardan! (Anne gülüyor) Bu oldukça eğlenceli küçük bir deneyim alanı haline geldi. Çünkü şimdi, insanlara kartlar yazıyorum, bunun için her türde bir sürü kartım var, C. onları imal etmekle meşgul; ve şimdi, otomatik olarak, birine bir kart yazmam gerektiği zaman, yazdığım şey, önceden karar verdiğim şey değil (çünkü bazen önceden karar veriyorum), son dakikada karar veriyorum: “BU kartı göndermem lazım, BUNU demem lazım.” Endişe etmiyorum: yazmam gerekenler tam vaktinde geliyor; bana da kalkıp kartı bulmak ve yazmak kalıyor sadece, ve iş bitiyor. Tam da “manevi bir hayat” yaşayan şu insanlar var ya, bana şöyle derler: “Ne! Böyle önemsiz bir şeyi manevi deneyim konusu yapmak ha!” Ve bu, EN KÜÇÜK ŞEY İÇİN BÖYLE: kullanılacak nesne, kullanılacak parfüm, kullanılacak banyo tuzları, her türlü “önemsiz”, “değersiz”, “ciddiyetten uzak” şey için. “Nasıl böyle önemsiz bir şeyi... !” Arama zahmetine bile girmiyorum... ya da... düşünmüyorum bile (Tanrı'ya şükür! düşünmüyorum), geliyor: bu, bu, bu. Ve bu sana Söylenen bir şey değil, BİLDİĞİN bir şey. Bana Söylenmiyor bile, bana: “Şunu yap” Denmiyor, asla; “BİLİYORUM”: Mm! Bu!” Ve seçiyorum, yapıyorum – çok rahat! Bu tam da (çok ama çok uzun süredir, uzun senelerdir) vücudun hücrelerindeki somut deneyim: içinde Efendi'nin var olduğu “şeyler” ve var olmadığı “şeyler” yok – öyle sanan bazı dangalaklar var! Efendi HEP var, HEP içinde; hiçbir şeyi ciddiye Almıyor, her şeyle Eğleniyor; ve seninle Oynar eğer oynamayı bilirsen – ama insanlar oynamayı bilmiyor, yok, oynamayı bilmiyorlar. Ama Efendi öyle bir oynamasını Biliyor ki! Her şeyle ne güzel de Oynuyor, küçücük şeylerle bile; masanın üzerine yerleştirmen gereken şeyler mi var? Sanma ki düşünmen ve yerleştirmen lazım, yo, dur oynayalım: şunu şuraya, bunu da buraya, şunu da şöyle koyalım. Ve başka bir gün, insanlar sanıyor ki [Anne bazı yardımcılarını kastediyor]: tamam, bu düzenlemeye karar verildi, artık böyle olacak – yo, hiç de değil! Yardım etmek istiyorlar, ortalığı toparlamak, yerli yerine koymaya yardım etmek istiyorlar, korkunç bir şey! Başka bir gün de hiç kımıldamıyorsun, rahat duruyorsun, ve oynamaya başlıyorsun: Bak! şunu şuraya koysak, bunu da böyle... Ha! (Anne gülüyor) Son görüşmemizden beri hep böyleydi, muhtemelen beni bu özlüsöze hazırlamak için! Çok eğlenceli! İşte böyle evlat. Anlaştık, değil mi, Efendi'yle birlikte gülmeyi bilmeye çalışacağız. Biliyorum, Ashram’ın harcamalarını karşılamak için bana günde
8.000 rupi bulma sorumluluğunu... “sorumluluk” doğru kelime değil... muazzam işini ciddiye almamayı Öğretmek İstiyor, biliyorum; yani bu her ay müthiş bir servet demek. Ve görüyorum (çünkü Ona birkaç kez şöyle dedim: “Biliyor musun, çok paramın olmasını isterdim, parayla oynayabilmeyi çok isterdim, bu beni çok eğlendirirdi), Güldüğünü görüyorum, ama cevap Vermiyor! ... Ve bana bu zorlukla gülebilmeyi Öğretiyor, astronomik hale gelen rakamlarla (Gülerek) 50.000 – 60.000 – 80.000 – 90.000 rupi rakamlarıyla defterini gönderen kasadarı görmeyi Öğretiyor, kasa da neredeyse bomboş! Ve buna gülebilmemi İstiyor. Buna hakikaten İÇTENLİKLE (kendimi zorlamadan, yoksa kendini zorlarsan her istediğini yapabilirsin) gülebileceğim, eğlenebileceğim gün, spontane olarak güleceğim gün sanırım durum değişecek. Çünkü mümkün değil... Değil mi yani, her türlü şey yaparak eğleniyorum; her şeyi görkemle yapabilmek için ihtiyaç duyduğumdan daha fazla paraya sahip olarak eğlenmemem için hiçbir neden yok! Bir gün mutlaka olacak – ama miktarın altında ezilmemek lazım, bunun için de parayı ciddiye almamak lazım. Parayı ciddiye almayacaksın. Bu şu an çok zor bir şey, çünkü herkes, bütün dünya parayı ciddiye alıyor, bu yüzden parayı ciddiye almamak çok zor. Özellikle de parası olanlar; Tanrım! Paralı insanlar parayı nasıl da ciddiye alıyor! Bu yüzden çok zor. Gülebilmek lazım – açık yüreklilikle, içtenlikle gülebilmek lazım, o zaman olay biter. İyi! Bundan tekrar bahsederiz. Hoşça kal evlat.

14 Ocak 1963

84 – Doğaüstü, henüz ulaşamadığımız ya da henüz bilmediğimiz, veya ona ulaşma yollarını henüz fethedemediğimiz bir doğaldır. Bunca yaygın olan mucize merakı, insanın yükselişinin henüz sona ermediğinin göstergesidir.

85 – Doğaüstüye güvenmemek rasyonel ve ihtiyatlı olmaktır; ama doğaüstüye inanmak da bir tür bilgeliktir.
 
Eski 31 Ağustos 2023, 23:25   #18
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

86 – Büyük azizler mucizeler gerçekleştirdi; daha büyük azizler onlarla alay etti; en büyük azizler hem onlarla alay etti hem mucizeler gerçekleştirdi.

87 – Aç gözlerini: dünyanın ve Tanrı’nın gerçekten ne Olduğunu gör; hoş ve boş hayalleri bırak. Sormak istediğin... ? Evet, iki tür sorum olacak... Çok farklı iki şey var burada. Önce insan şunu merak edebilir: mucize nedir? Çünkü Sri Aurobindo sıkça “mucize yoktur” dedi, ama aynı zamanda mesela Savitri’de: “Burada her şey mucize ve mucizeyle değişebilir” diyor [All’s miracle here and can by miracle change]. Olaya nasıl baktığına bağlı, bu açıdan mı, o açıdan mı. Sadece izahı net olmayan ya da akılsal izahı olmayan şeylere mucize denir. Bu bakımdan diyebiliriz ki, meydana gelip de “mucize” olan sayısız şey var, çünkü neden ve de nasıl olduğu izah edilemiyor. Gerçek bir mucize nasıl olur? Gerçek bir mucizenin ne olabileceğini göremiyorum, çünkü o zaman mucize nedir ki? Gerçek bir mucize... Mucize kavramı sadece akıl için var, çünkü akıl, kendine özgü mantığıyla, şu ve şu olduğuna göre, şu başka şeyin olabileceğine ya da olamayacağına karar verir. Ama bunların hepsi Oynayabilir Hoşuna gidiyorsa, ama mucize yoktur – Efendi mümkün olan bütün oyunları Oynar. Sadece böyle HİSSEDİNCE, Efendi'nin, olabilecek bütün oyunları Oynadığını hissedince Efendi'yi anlamaya başlayabiliriz, hem insansal anlayışa göre “olabilecek bütün oyunlar” değil, Efendi'nin anlayışına göre “olabilecek bütün oyunlar”! Bu durumda da mucizeye yer yok, tabii bunun bir mucize gibi görünmesi dışında.

(Sessizlik)

Eğer yavaş bir evrim yerine, süpraakılsal dünyanın şeyleri birden ortaya çıksa... insan, bir akılsal varlık olarak, zihniyetinin mükemmelliğinde bile, akılsal alanının mükemmelliğinde bile buna mucize diyebilir, çünkü bu, kendinde bilinçli olarak taşımadığı bir şeyin bilinçli hayatına müdahale etmesidir. Aslında, çok kuvvetli olan bu mucize merakına bakarsak – ki çocuklarda ya da çocuk kalmış gönüllerde bu merak, akılsallaşmış varlıklarda olduğundan çok daha kuvvetli – bu, özlem duyulan Olağanüstülüğün, normal hayattan umulabilen her şeyden daha üstün olanın gerçekleşeceğine dair inançtır. Aslında, eğitimde, her iki eğilimi de paralel olarak teşvik etmek gerekir. Harika olana, gerçekleşemez, gerçekleştirilemez gibi görünene, insanı bir tanrısallık duygusuyla dolduran şeye susama eğilimi, ve aynı zamanda, şu anki haliyle dünyayı tam, doğru, içtenlikle gözlemleyerek algılama eğilimi, bütün hayalin ortadan kalkması, sürekli kontrol, detayların doğruluğu konusunda en pratik ve en titiz anlayış eğilimi. Her iki eğilimin de paralel olarak yürümesi gerekir. Genellikle, bunun diğer eğilimi geliştirmek için gerekli olduğu düşüncesiyle eğilimlerden biri yok edilir – bu tamamen yanlış.
Her ikisi de simültane olabilir, ve bir an geliyor sahip olduğun bilgi şunu bilmek için yeterli oluyor, bunlar aynı şeyin iki yönü: yani basiret, üstün bir ayırt etme yeteneği. Ama sınırlı, dar bir basiretin, dar bir ayırt etme yeteneğinin yerine, ayırt etme yeteneği tamamen içten, doğru, kesin AMA uçsuz bucaksız olur ve somut Tezahürde henüz olmayan bütün bir alanı içerir. Eğitim açısından bu çok önemli. Dünyayı olduğu gibi, tam olarak, bütün çıplaklığıyla, en gerçekçi ve somut şekilde görmek, ve dünyayı olabileceği gibi, en özgür, en yüksek görüşle, en ümit dolu, en özlem dolu, harika bir emin oluşla dolu görüşle görmek: aynen ayırt etme yeteneğinin iki kutbu gibi. Hayal edebileceğimiz en güzel, en harika, en güçlü, en anlamlı, en tam şeyler, olabileceklere kıyasla bir hiçtir; ve aynı zamanda, en küçük detay konusundaki titiz doğruluğumuz hiçbir zaman yeterince doğru değil. Ve her iki eğilimin birlikte yürümesi gerekir. Bunu (Aşağı doğru hareket) ve bunu (Yukarı doğru hareket) bildiğinde her ikisini bir araya getirebilirsin.

Bu, mucize ihtiyacının olabilecek en iyi kullanımı. Mucize ihtiyacı bir cehalet hareketidir: “Ah! Böyle olmasını isterdim!” Bu bir cahillik ve güçsüzlük hareketidir. Ve “Mucizeler aleminde yaşıyorsunuz” diyenler sadece aşağı kısmı bilen ve başka hiçbir şeyle teması olmayan insanlardır – üstelik o aşağı kısmı da eksik bilirler. Bu mucize ihtiyacını, zaten var olan ve bütün bu özlemlerin YARDIMIYLA ortaya çıkacak olan bir şeye duyulan bilinçli özlem’e dönüştürmek gerek; bütün bu özlemler gerekli, ya da daha doğru bir şekilde bakarsak, bütün bu özlemler ebedi akışta hoş bir refakat. Aslında, çok mantıklı insanlar şöyle diyebilir: “Dua etmeye ne lüzum var? Özlem duymaya, istemeye ne gerek var? Efendi İstediğini Yapıyor ve İstediğini Yapacak.” Tabii ki, bunu söylemeye bile gerek yok, ama bu: “Efendim, tezahür Et!” atılımı, Tezahürüne daha yoğun bir titreşim kazandırıyor. Yoksa Efendi dünyayı olduğu gibi asla Yapmazdı – dünyanın yeniden olduğu gibi olması için duyduğu bu özlem yoğunluğunda özel bir güç, özel bir neşe, özel bir titreşim var. Bu yüzden – kısmen “bu yüzden” – bir evrim var. Ebedi mükemmelliği ebediyen ortaya koyan ebediyen mükemmel bir evren, gelişmenin sevincinden mahrum kalırdı. Bunu çok yoğun bir şekilde hissediyorum. Çok. Çünkü burnumuzun ucundan ötesini göremiyoruz, Sonsuzluğun bir saniyesini bile göremiyoruz, ve bu saniye, hissetmek ve bilmek istediğimiz her şeyi içermediği için şikayet ediyoruz, “Yok, bu dünya yaramaz” diyoruz. Ama saniyemizden çıkıp Bütün’e girersek, bu gelişme ihtiyacının Tezahüre neler getirdiğini çok yoğun biçimde anında hissederiz. Hatta o kadar bile değil... bu hala alan aletle sınırlı. Bir an geliyor, bu evrenin yaratıcı Kuvveti bile kendini birden küçücük hissediyor eğer tüm diğer evrenlerin yaratıcı Kuvvetiyle kaynaşmazsa, birleşmezse.

Bu durumda da özdeşleşmede sürekli bir tırmanış, bir gelişme var...
(Anne birden Satprem’e doğru dönüyor)

Bütün bunları yayınlamayacaksın değil mi? Tabii ki yayınlanacak! (Gülerek) Yo, yo, bütün sonunu kes. Artık vaktimiz kalmadı, yoksa belki bir soru sorardım. Sor. Neden Sri Aurobindo ya da Sen, insanların dış bilincindeki direncin üstesinden gelme yöntemi olarak mucizeyi daha sıkça kullanmadınız? Dışa karşı bu siliklik, bu müdahale etmeme tavrı, ya da bu ölçülülük, bu ihtiyat niye? Sri Aurobindo’yla ilgili olarak, bana birkaç kez söylediklerini biliyorum sadece. İnsanlar sadece maddi dünyadaki ya da nefsi dünyadaki müdahalelere “mucize” diyor. Ve bu müdahaleler daima cehalet ya da keyfilik hareketleriyle karışık. Ama Sri Aurobindo’nun akılsal düzlemde gerçekleştirdiği mucize sayısının haddi hesabı yok; tabii bunu sadece çok doğru, çok dürüst, çok içten, çok saf görüşlü insanlar görebiliyordu – ben görüyordum. Başkaları da gördü. Ama herhangi bir nefsi ya da maddi mucize gerçekleştirmeyi reddediyordu, iyi biliyorum, reddediyordu, bu karışım yüzünden. Benim deneyimim şöyle: dünyanın şu anki haliyle direkt bir (maddi ya da nefsi) mucizenin, kabul edilemez sayıdaki yalan unsurunu ister istemez hesaba katması gerekir – ki bunlar da ister istemez sahte, aldatıcı mucizelerdir. Bu da kabul edilemez. Bana gelince, “mucize” gerçekleştirmeyi hep reddettim. İnsanların mucize dediği şeyleri gördüm, bayan Théon’la gördüm mesela, ama bu bana göre kabul edilemez olan bir sürü şeyin varolmaya hakkı olduğunu kabul etmekti.

Bilmiyorum bu yüzden mi, sadece olmaması gerektiği için mi, bilmiyorum. Hepsi bu. Çok şey anlatabilirim... Her neyse, bunları belki bir gün sana anlatırım ama Bülten’de kullanılamaz – bunlar özel şeyler. Ama insanların şu an “mucize” dediği şeyleri, neredeyse hep nefsin varlıkları ya da nefsin varlıklarıyla ilişkide olan insanlar gerçekleştiriliyor, ve bu mucizeler karışık – doğru olmayan bazı şeylerin gerçekliğini, bazı şeylerin doğruluğunu kabul ediyor, ve bu bazda etki ediyor. Bu yüzden kabul edilemez. Belki başka bir gün anlatırım, ama sana özel olarak anlatacaklarım Ajenda’ya göre, hiç Bülten’e göre değil. Öyle. Bir şey soracağım. “Akılda gerçekleştirdiği mucizeler” ile ne demek istediğini pek iyi anlayamadım. Kastettiğin mucizeler neler? “Sri Aurobindo Akılda mucizeler gerçekleştiriyordu” diyordun. Akılsal bilincin içine süpraakılsal Kuvveti soktuğu zamanı kastediyordum. Akılsal bilince, bütün maddi hareketlere hükmeden akılsal bilince54, organizasyonu anında değiştiren süpraakılsal bir formasyon ya da bir güç, veya bir kuvvet sokuyordu. Ve bu, görünürde mantıksız çünkü hareketlerin seyrini akılsal mantığa göre izlemeyen hemen etki eden sonuçlar veriyordu.

Bunu kendisi söylüyordu: süpraakılsal Kuvvete, süpraakılsal Güce sahip olduğunda, süpraakılsal Gücü istediği gibi kullanabildiğinde, onu belirli bir amaçla belirli bir yere yerleştirdiğinde – sonuç değiştirilemezdi, kaçınılmazdı, mutlaktı.

Buna mucize denebilir. Yani Sri Aurobindo'nun bir insanın zihnine soktuğu, koyduğu süpraakılsal kuvvet ...

Mesela, hastalığı, hatta ağrısı olan birini düşün; Sri Aurobindo bu süpraakılsal Güce sahip olduğunda (bazı anlarda tamamen kontrolü altında olduğunu, yani süpraakılsal Güçle istediğini yaptığını, süpraakılsal Gücü istediği yere koyduğunu söylüyordu) bu İradeyi, bu üstün ahenk Kuvvetini, üstün süpraakılsal düzen Kuvvetini mesela herhangi bir fiziksel ya da nefsi (veya akılsal, tabii ki) düzensizliğin içine sokuyordu, koyuyordu, yerleştiriyordu... ve Kuvvet hemen etki ediyordu. Ve bu, doğal ahenkten üstün bir düzen, üstün bir ahenk yaratıyordu. Yani mesela, eğer söz konusu bir iyileşme idiyse, bu, fiziğin ve aklın sıradan yöntemleriyle elde edilen iyileşmeden daha mükemmel, daha tam bir iyileşmeydi.

54 Fiziksel akla, yani yer çekiminin, ölümün... kaçınılmazlığına inanarak kendimizi içinde hapsettiğimiz akılsal, yer çekimsel, medikal kafesin sorumlusuna.

Bir sürü mucize oldu. Ama insanlar öylesine kör ki, yani, sıradan bilinçlerinde öylesine kabuk bağlamış ki her zaman “izah” ediyorlar; hep açıklayabiliyorlar. Sadece inancı olanlar, özlem duyanlar, kalbi temiz olanlar, yani hakikaten bilmek isteyenler mucizelerin farkına varıyordu. Yani aklın aracılığıyla ve akılda meydana gelen mucizeyle, doğrudan fizikte ve nefste meydana gelen mucize arasında fark var. Mesela, mucize gerçekleştiren insanların yaptığı her şey, levitasyon, nesneleri hareket ettirme, ışıklar falan... (Anne bir süre sessiz durduktan sonra konuyu es geçiyor) Bu benim için pek canlı olmayan bir alan, pek ilgimi çekmiyor; bu konuyla pek uğraşmıyorum; ben bu alanı DİĞER AÇIDAN GÖRÜYORUM. Şu an konuştuklarımız, aşağıdan yukarı doğru bakış açısı, bense meseleyi öteki türlü görüyorum (Yukarıdan aşağı bakış hareketi), o zaman da olay bambaşka bir karaktere bürünüyor. Bu konudan daha sonra tekrar bahsederiz.

Ama iyileşmeler konusunda aynen öyleydi. Güç geldiği zaman, Sri Aurobindo “Efor sarfetmeme bile gerek yok” diyordu... sadece bu süpraakılsal düzen Gücünü, bu süpraakılsal ahenk Gücünü koyması gerekiyordu... ve Güç anında etki ediyordu. Aradaki farkı açıklamak zor.

(Sessizlik)

Dinle, bu hiç yayınlanacak ya da anlatılacak bir şey değil; sana anlattım mı bilmiyorum. Dokuz on yaşlarındaydım... kız arkadaşlarla Fontainebleau ormanında koşuyorduk (bunu bir yerde anlattım). Oldukça sık bir ormandır, önünü pek göremezsin. Koşarken koşumun hızıyla tam yolun kenarına geldiğimi fark edemedim; bulunduğumuz nokta yolun aşağı yukarı üç metre yükseğindeydi, bir kattan daha yüksekti, yol da taş döşeliydi – yeni döşenmiş taştı. En önde koşuyordum, arkadaşlarım arkada kalmıştı. Öylesine hızlanmışım ki duramadım – zınk! diye havalandım. Anlıyor musun, on, on bir yaşlarındaydım, ne mucize ne olağanüstü düşüncesi vardı, hiç hiç hiç – öylece, havaya fırlatıldım... Bir şeyin resmen beni taşıdığını hissettim, bir şey beni taşıdı: yere, taşların üzerine tam anlamıyla “BIRAKILDIM”. Kalktım (bu bana tamamen doğal geldi, anlıyor musun!) hiç, ne bir sıyrık, ne de toz. Bir şeyim yoktu; gayet iyiydim. Çok yavaş düştüm. Herkes bakmak için koşuştu, “Yok bir şey! Bir şeyim yok” dedim. Öylece kapandı. Ama bu izlenimi hatırlıyorum: sanki bir şey beni taşıyor gibiydi (Anne yumuşak iniş hareketi yapıyor, sanki kısa duraklamalarla yavaşça düşen bir yaprak gibi), bu yavaşlıkta düştüm. Maddi kanıtı vardı, hayal değildi çünkü yaralanmamıştım – taş döşeli bir yoldu (Fransa’nın çakmaktaşını bilirsin): tek bir sıyrığım bile yoktu, hiç. Üzerim tozlanmamıştı bile. Ruhum o zamanlar dipdiriydi, dünyanın maddi mantığının [kazaların “kaçınılmazlığına”, yer çekimine, hastalıklara, ölüme hükmeden mantığın] nüfuz edişine tüm gücümle direniyordum – bu bana tamamen doğal gibi geliyordu. Sadece içimden: “Yo, başıma kaza gelemez” diyordum. Resmen sanki havaya fırlatılmıştım! O HİSSİ uzun süre unutmadım, aynen böyle yapan (Deminki yumuşak iniş hareketi) ve beni öylece yere bırakan bir şey. Théon’la çalıştığımda hatırladım: bunun bir antite olduğunu gördüm; Avrupa’da onlara mm... şey melek... nasıl derler, koruyucu melek diyorlar evet. Bir antiteydi. Çünkü Théon bana bazı dünyalardan söz etmişti (entelektüel üst dünyalardan bahsetmişti, hatırlamıyorum, çeşitli düzlemlerin tüm adlarını vermişti), bahsettiği o dünyadan kanatlı varlıklar var; kendi hür iradeleriyle kanatlılar, çünkü onlara göre kanatlar güzel duruyormuş!... Bayan Théon da bu varlıklardan ikisini hep yanımda görmüş. Bakınca gerçekten de gördüm onları. Bir tanesi resim yapmaya bile çalışmıştı: resim çizmek için elimi kullanmak istemişti. Elimi kullanmasına izin verdim, sonra çizdiği resmi gördüm; ona “Benimkiler, sensiz çizdiğim resimler çok daha iyi!” dedim; öylece kaldı. Ne resmiydi? Komik resimler işte. Deniz... bir kaya, bir de küçük bir insan vardı (en iyisi oydu). Büyük bir falez, küçük bir insan ve deniz. Pek de ahım şahım değildi! Elimi kullanmasına izin veriyordum, başka tarafa bakıyordum – bilinçaltısal bir etkinin olmaması için ne yaptığıma bakmıyordum. Elimi hareket ettiren elini çok net hissediyordum, bir süre sonra içimden: “Bir bakayım” dedim. Baktım: “Eh, pek ahım şahım değil!”dedim. Tlemcen’deyken. Bu tür şeyler asla ilgimi çekmedi. Bana çok doğal geliyordu. Ama insanların mucize dediği bu. Başka bir olay oldu, daha az frapan... evdeydik, bu oda kadar uzun [yaklaşık on ikiye dört metre] ama daha geniş bir salonumuz vardı, oyun arkadaşlarım gelmişti, eğleniyorduk. Onlara: “Size bir şey göstereceğim: nasıl dans edilir” dedim. En uzun mesafeyi elde etmek için salonun bir köşesine geçtim ve “Tek adımla ortada” dedim ve... yaptım! (Anne gülüyor) Gücümü topladım (atlıyormuşum gibi gelmedi bile: sanki dans ediyordum, parmak uçlarında dans eder gibi), parmak ucuyla ortaya dokunarak tekrar sıçradım ve çaprazdaki köşeye atladım – bunu tek başına yapamazsın, şampiyonlar bile yapamaz. Bu, rekorları aşan bir uzunluktu, çünkü sonra sordum, burada, Ashram’da, kültürfizik egzersisleri yaptıklarında en uzun atlayışın uzunluğunu sordum – daha uzundu! Üstelik burada hız alıyorlar değil mi, koşup atlıyorlar. Ben koşmadım: köşeye geçtim, içimden hop! diyerek atladım ve... ayağımın ucuyla ortaya değerek çapraz köşeye sıçradım – “bir şey” beni taşıdı, bu besbelli. Tüm bunlar onüç on dört yaşıma basmadan önce oluyordu, sekizle onüç on dört yaşları arasındayken oluyordu. Bunun gibi bir sürü şey... bana tamamen doğal geliyordu – bana hiçbir zaman mucizevi bir şey yapıyormuşum gibi gelmiyordu. Çok doğal geliyordu. Bir defasında hatırlıyorum, (hala duruyorlar mı bilmiyorum), Bois de Boulogne’da çimleri çevreleyen çemberler vardı, üzerlerinde gezerdim! Ağabeyime meydan okurdum, aramızda on altı ay vardı, o çok daha usluydu! Ona: “Çemberlerin üzerinde yürüyebilir misin?” derdim; “Beni rahat bırak, enteresan değil” derdi... ben de ona “Seyret şimdi” derdim ve çemberlerin üzerinde yürümeye başlardım... öyle rahattım ki! Sanki hayatım boyunca bunu yapmışım. Aynı fenomendi: ağırlık hissetmiyordum.

“Bir şeyin” beni taşıdığını hep hissettim: beni destekleyen, taşıyan bir şeydi. Ve şimdi, hareketi, hissi hatırlamaya çalıştığımda... bu büyük kanat hareketiyle aynı – titreşim aynı. Onüç on dört yaşından itibaren daha zor oldu. Ama önceleri çok iyiydi.

(Sessizlik)

O Akılüstü formasyonunu yaptığımda da aynıydı (mucizeler gerçekleştirmeye başlayacaktık!), Sri Aurobindo bir gün bana yaratıcı Brahma’nın, otomatik olarak gerçekleşen yaratıcı Söz’ün bir kuvvetini Amrita’nın [Anne’nin sekreterlerinden biri] içine indirdiğimi söyledi... ne oldu bilmiyorum... artık hatırlamıyorum... ama gayet iyi gittiğini görmemi sağlayan bir şey oldu. Aklıma bir fikir geldi: “Bu gücü sivrisineklerde bir denesek: sivrisinekler artık yok desek! Ne olur?” Sivrisinekler bizi müthiş rahatsız ediyordu. Denemeden önce – meditasyon seansı bitmişti, bir dahaki sefere deneyecektim – Sri Aurobindo'ya dedim: “Cevap veren bu kuvvetle bir denesek, sivrisinekler artık yok desek, onları belli bir etki alanında yok edebiliriz, değil mi?” Bana gülümseyerek baktı... bir şey demedi; bir süre sonra bana doğru dönüp: “You are in full Overmind. That is not the Truth we want to manifest...” dedi. [“Akılüstü’nün tam içindesiniz. Bu, ortaya koymak istediğimiz Hakikat değil...”]. Bunu sana anlatmıştım, bunu o vesileyle söyledi. Bunun gibi şeyler yapabilirdik.

Bana dedi ki: (Anne ironik bir ses tonu takınıyor) “Mucizeler gerçekleştirebilirsiniz, insanlar size hayran kalır!”

(Sessizlik)

Aa, çok daha iyisini hatırladım... Tlemcen’deyken, piyanoda bir şeyler çalıyordum, unuttum, galiba Beethoven’di ya da Mozart’tı. Théon’un bir piyanosu vardı, İngiliz sekreteri piyano çalardı... piyanonun olduğu salon, dağın yamacıyla aynı seviyedeydi, neredeyse dağın tepesiydi. Yani salona ulaşmak için evin içinde iki kat merdiven çıkılıyordu, salonun kocaman kapıları vardı, aynı seviyedeki dağa açılıyordu – çok güzeldi.

Öğleden sonraları çalıyordum, kapılar ardına kadar açıktı; bir gün, parçayı bitirdiğimde kalkmak için döndüm... bir de ne göreyim: bu kadar, kocaman bir kurbağa; her tarafı kabarcıklı büyük bir kurbağa, ff! ff! diye şişinip sönüyor, bilirsin işte... şişinip sönüyor, şişinip sönüyor... Sanki cennetteydi! Sanki hiç böyle harika bir şey duymamış gibiydi! Güneşe, ışığa açılan camekanların ortasında tek başınaydı, bu kadar, yusyuvarlak, simsiyah, her tarafı kabarcıklı... büyük kapıların tam ortasında; kısa bir süre daha şişinip söndü, müziğin bittiğini görünce döndü ve zıp, zıp, zıp diye zıplayıp yok oldu. Bir kurbağanın hayranlığı! Mest olmuştum!... Çok hoştu.

(Sessizlik)

On bir on iki yaşlarındaydım, annem birilerinden ormanın kıyısında küçük bir ev kiralamıştı... şehrin içinden geçmek zorunda değildik, çıkıp ormanda tek başıma otururdum – oturup hayal kurardım. Bir gün birkaç sincap geldi (sıkça olurdu), bir sürü kuş, sonra ceylanlar... böööyle bakarlardı (Anne gözlerini kocaman açıyor)... çok güzeldi! Gözlerimi açıp baktığımda harikaydı – gittiler sonra Diyorum sana, bu, birkaç ay sonra, ya da bilmiyorum, birkaç ay veya birkaç yıl sonra belki açıklığa kavuşacak bir konuyu bozacak; belki o zaman söyleyeceğim enteresan şeyler olur. Biliyor musun, bir zamanlar... (Anne ölümle hayat arasında gidip geldiği Mart 1962’de yaşadığı deneyimi kastederek eliyle dalgalanan bir hareket yapıyor)... Şeydim, sanki tam da “ölümün ölümü” diye adlandırdığım şeyle “temasa Geçirilmiştim”. Ölümün gerçekdışılığıydı. TAMAMEN maddi açıdan. Bir hücre ve hücrelerin içindeki bilinç meselesiydi. Aynen tam bir şey keşfetmek üzereyken gibiydi: “ Hah! Tamam! Olayı çözüyorum, tamam, yakalayacağım!!...” derken... her şey yok oluyor. İzlenim halinde kaldı. En merkezi problem halledildi izlenimini veren birkaç saniyelik bir deneyimdi. Sonrasında... Böyle olduğunda enteresan olur.

6 ve 9 Mart 1963

88 – Bu dünyayı Ölüm kurdu, Ölüm yaşayabilsin diye. Ölümü ortadan kaldırmak mı istiyorsun? O zaman hayat da ölür. Ölümü ortadan kaldıramazsın ama, daha büyük bir yaşam tarzına dönüştürebilirsin.

89 – Bu dünyayı Zulüm kurdu, Zulüm sevebilsin diye. Zulmü ortadan kaldırmak mı istiyorsun? O zaman aşk da ölür. Zulmü ortadan kaldıramazsın ama, zıddına, yoğun bir Aşka ve Hazza dönüştürebilirsin.

90 – Bu dünyayı Cehalet ve Yanlış kurdu, bilebilsinler diye. Cehaleti ve yanlışı ortadan kaldırmak mı istiyorsun? O zaman bilgi de ölür. Cehaleti ve yanlışı ortadan kaldıramazsın ama, aklı tamamen ve parlakça aşan şeye dönüştürebilirsin.
 
Eski 14 Eylül 2023, 20:37   #19
Çevrimdışı
Sürmenaj
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

Çok uzun be müsait zamanda okuyacağım. (:
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:18   #20
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

91 – Sırf Hayat olsaydı ve ölüm olmasaydı, ölümsüzlük olamazdı; sırf aşk olsaydı ve zulüm olmasaydı, neşe ancak ılık bir geçici ekstaz olurdu; sırf akıl olsaydı ve cehalet olmasaydı, en büyük başarımız dar bir rasyonelliği ve dünyevi bir bilgeliği aşmazdı.

92 – Ölüm dönüştürüldüğünde Ölümsüzlük olan Hayat olur; Zulüm dönüştürüldüğünde tahammül edilmez ekstaz olan Aşk olur; Cehalet dönüştürüldüğünde bilgeliği ve bilgiyi aşan Işık olur.

Düşünce aynı, yani karşıtlık ve zıtlar gelişmeyi teşvik eder. Çünkü ‘Zulüm olmasaydı Aşk ılık olurdu’ demek... Aşk prensibinin, tezahür etmişin ve tezahür etmemişin ötesinde olduğu şekliyle ılıklık ya da zulümle hiçbir ilgisi yok. Yalnız, Sri Aurobindo’nun düşüncesi sanki şu: zıtlar, maddeyi yoğurmanın en etkili ve en hızlı yöntemi, ki madde ortaya çıkışını yoğunlaştırabilsin. Deneyim olarak bu kesin, şu anlamda ki, ilk önce ebedi Aşkla, yüce Aşkla temasa geçince anında... nasıl desem... şunu algılıyorsun, şunu hissediyorsun (anlıyorsun değil, yo, bu çok somut bir şey): en aydınlanmış, en yoğrulmuş, en hazırlanmış maddi bilinç bile Aşkı ortaya koymaya KADİR DEĞİL! İlk izlenim bu: şu bir tür yeteneksizlik. Ardından bir deneyim geliyor: bir şeyin ortaya koyduğu bir tür... tam olarak “zulüm” denilemez, çünkü bu bildiğimiz şekliyle zulüm değil, ama şartların genelinde, aşkı burada tezahür ettiği şekliyle belli bir yoğunlukla reddeden bir titreşim meydana geliyor. Tam olarak bu: maddi dünyada bir şey, aşkın şu anki şekliyle ortaya çıkmasını, ortaya koyulmasını reddediyor – sıradan dünyadan söz etmiyorum, şimdi maksimumuna ulaşmış bilinçten söz ediyorum. Bu bir deneyim, yaşanmış bir şeyden bahsediyorum. O zaman, bu red tarafından etkilenen bilincin kısmı, Aşkın orijinine direkt bir çağrıda bulunuyor, ÖYLE YOĞUN BİR ÇAĞRIDA BULUNUYOR Kİ, BU RED DENEYİMİ OLMASAYDI ÇAĞRISI BÖYLESİNE YOĞUN OLMAZDI. Sınırlar yıkılıyor, önceleri ortaya ÇIKAMAYAN bir sel akıyor, kendini ifade edememiş bir şey kendini ifade ediyor. Bu kısa süre önce oldu. Bunu görünce, tabii, hayat ve ölüm denen şey bakımından benzer bir deneyim yaşanıyor. Bu bir tür “surplombement” [Ölümün üzerimizde sürekli asılı durması]; İngilizce geliyor, bu yüzden zor ifade ediyorum; ölümün, ya da ölüm olasılığının sürekli varlığı: Savitri’de dendiği gibi, insanın beşikten mezara kadarki bütün yolculuğu sırasında sürekli bir refakatçisi var; Ölümün bu tehdidi ya da varlığı insana sürekli eşlik ediyor. Bununla birlikte, hücrelerde Ebediyet Gücüne öyle bir çağrı yoğunluğu var ki, bu sürekli tehdit olmasaydı var olmazdı. Anlıyorsun ki, tamamen somut bir şekilde hissetmeye başlıyorsun ki tüm bu şeyler Tezahürü yoğunlaştırmanın, gelişmesini sağlamanın ve daha mükemmel hale getirmenin sadece bir yolu. Yol kaba çünkü Tezahür çok kaba. Tezahür mükemmelleştikçe, EBEDİYEN PROGRESİF olanı ortaya koymaya uygun hale geldikçe, çok kaba yollardan daha sübtil yollara geçilecek ve dünya, bu öylesine kaba karşıtlıklara gerek duymadan gelişecek.

Sadece dünya ve insanın bilinci tamamen çocukluk çağında olduğu için bu böyle. Bu çok somut bir deneyim. Dolayısıyla, dünyanın gelişmek için artık ölmesi gerekmeyeceği zaman artık ölüm olmayacak. Dünyanın gelişmek için artık acı çekmesi gerekmeyeceği zaman artık acı olmayacak. Ve dünyanın sevmek için artık nefret etmesi gerekmeyeceği zaman artık nefret olmayacak.


(Sessizlik)
Bu, yaratılışı ataletinden çıkarmanın, serpilmesine ve kemale ermesine doğru ilerletmenin en hızlı ve en etkili yolu.

(Uzun sessizlik)

Yaratılışın belli bir yönü var, bu belki de çok modern bir yön: bu, düzensizlikten, karmaşadan, ahenksizlikten, karışıklıktan çıkma ihtiyacı. Bu, her şekle bürünen, israfa, boşuna mücadeleye, boş çabalara dönüşen bir karışıklık.

İnsanın bulunduğu alana bağlı ama, maddi anlamda bunlar eylemde faydasız komplikasyonlar, enerji, materyel ve zaman israfı, anlayışsızlık, yanlış anlaşılma, kargaşa, düzensizlik demek; eskiden Veda’larda buna, bu çarpıklığa crookedness derlerdi, bu kelimenin karşılığını bilmiyorum [eğrilik, çarpıklık, yamukluk, dalaverecilik]; bu eğri olan, doğrudan hedefe gideceğine, gereksiz sert zigzaglar çizerek giden bir şey. Bu... tamamen tanrısal aksyonun ahengine en çok karşı gelen şeylerden biri – tanrısal aksyon öylesine basit ki! Çocuksu gibi görünüyor, direkt... tamamen gereksiz saçma kıvrımlar çizeceğine direkt. Ee, tabii ki bu aynı şey: bu kargaşa, mutlak ve tanrısal basitlik ihtiyacını teşvik etmenin bir yolu. Vücut, her şeyin öylesine basit, öylesine basit olabileceğini öyle yoğun bir biçimde hissediyor ki! Ve şu bir tür bireysel aglomera olan varlığın dönüşebilmesi için, özellikle basitleşmeye, basitleşmeye, ba-sit-leş-me-ye ihtiyacı var. Şimdi anlaşılmaya ve incelenmeye başlanan Doğanın bütün bu komplikasyonları, en küçük şey öylesine karmaşık ki... en küçük fiziksel işleyişimiz öylesine komplike bir sistemin sonucu ki, bunu düşünmek neredeyse imkansız – şu kesin: insansal düşüncenin tüm bu şeyleri öngörüp kombine etmesi mümkün değil... şimdi bilim bunları keşfediyor. Ve açıkça görülüyor ki, işleyişin tanrısal olabilmesi için, yani bu Düzensizlikten, bu Karışıklıktan sıyrılabilmesi için basitleşmesi lazım, basitleşmesi lazım, ba-sit-leş-me-si la-zım.


(Uzun sessizlik)

Yani, Doğa... daha doğrusu, kendini ifade etmeye çalışan Doğa, ilk Basitliği yeniden oluşturmak için inanılmaz ve neredeyse sonsuz bir komplikasyona başvurmak zorunda kaldı.

Aynı şeye geri dönüyoruz. Bir boşluk olmayan bir basitlik, dolu bir basitlik, her şeyi içeren bir basitlik imkanı, bu komplikasyon aşırılığından gelir. Oysa bu komplikasyonlarsız, basitlik bir boşluktur.

Bu günlerde yaşadığım deneyim bu. Böyle keşifler yapıyorlar. Anatomide mesela, cerrahiyle yapılan tedavilerde inanılmaz komplike keşifler yapıyorlar! Aynen maddeyi elementlerine bölmeleri gibi, öylesine karmaşık ki! Korkunç! Ve tüm bunlar, TEK Birliği, TEK Basitliği – tanrısal hali ortaya koymak, yansıtmak, ifade etmek amacıyla, gayretiyle.

(Sessizlik)

Belki hızlı gider... Ama sorun şuna indirgenmiş durumda: komplikasyonu Basitliğe, zulmü Aşka, şunu şuna... vesaire vesaire dönüştürebilecek Şeyi çekmek için YETERLİ özlem, yeterince yoğun ve etkili özlem.

Şikayet etmeye, yazık oldu demeye de gerek yok. Çünkü durum böyle. Niye böyle?... Muhtemelen, artık böyle olmayacağı zaman bileceğiz. Bunu başka türlü de diyebiliriz: bilseydik artık böyle olmazdı. Bu yüzden: “Olmasaydı daha iyi olurdu” ve benzer spekülasyonlar pratik değil; hiçbir işe yaramaz, gereksiz. Artık olmaması için gerekeni yapmakta acele etmek lazım, hepsi bu, pratik olan tek şey bu.

Durum vücut için çok enteresan. Ama bu bir dağ, yani, görünüşte küçücük ama çokluklarıyla yer tutan bir deneyim dağı.

Bilim adamları öyle değil diyecek, saçmaladığımı söyleyecek; çünkü onların kelimelerini kullanmıyorum. Bu sadece bir terminoloji meselesi.

15 Mayıs 1963

93 – Acı, bize mestliğe nasıl dayanacağımızı ve mestken nasıl büyüyeceğimizi öğreten Annemizin dokunuşudur. Dersi üç aşamalıdır: önce dayanmak, sonra “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı, son olarak da ekstaz. ...Yine tam bir çatışma devrindeyiz. Dış fikirlerle iç deneyim arasında sürekli çatışma devirleri yaşanıyor. Problem şu: dayanmaya karar veriyorsun, her şeye dayanmaya karar veriyorsun, o derece ki acıyı ekstaza dönüştürüyorsun: bu istediğin zaman yapabileceğin bir deney, herhangi bir zamanda. Ama materyalist zihniyetli insanlar sana şöyle der: “Tamam, güzel de, vücudunuzu mahvediyorsunuz.” (Gülerek)...

İşte bu noktada kobay gibi davranmak lazım, her türlü deneyi yapmak lazım, ekstazın, vücudu yeniden düzene sokma gücü var mı diye görmek için. Çok maddi, tamamen somut bir ağrın var (manevi acıdan söz etmiyorum, bu bilinen bir konu; tamamen maddi, fiziksel bir ağrıdan bahsediyorum), organların işleyişinde ya da strüktüründe bir şey bozuldu. Bu bir acıya neden oluyor. Dayanmaya başlıyorsun, dayandıktan sonra tam bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”e geçiyorsun, “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”den de ekstaza... bu pekala mümkün – sadece mümkün değil, kanıtlandı da. Ama deneyi SONUNA KADAR yapmak gerekir, acaba ekstaz, vücudu tekrar düzene sokma gücüne sahip mi, yoksa bu sadece çözülmeyle mi sonuçlanıyor diye görmek için: ekstaz içindesin, ekstaz içindeyken ölüyorsun. Yani vücudunu ekstaz içinde terk ediyorsun. Böyle mi oluyor...? Bu sadece mümkün değil, yani, apaçık ortada.

Ama bizim istediğimiz bu değil! Biz vücudu tekrar düzene sokmak istiyoruz, MADDENİN İÇİNDEKİ düzensizliğe son vermek istiyoruz – acaba bu ekstaz, işleyişi düzeltebilir mi, çözülme kuvvetlerine galip gelebilir mi? Bunu öğrenmek için de deneyi yapmak lazım! Bir şey riskin büyük olduğunu söylüyor... İnsan hala çok fazla temkinli. Yoksa bu bir inanç eksikliği mi?

Bence bu inanç eksikliğinden çok, bilgi eksikliği, çünkü eğer: “Olan her şey Efendi'nin İsteğiyle oluyor, bu deney vücudun çözülmesine neden olacaksa, bu, Efendi öyle İstedi demektir, hepsi bu” dersen endişelenmeye gerek kalmıyor.

Ve bu doğru, böyle düşünürsün, olayı böyle hissedersin, böyle algılarsın; yalnız, dışarıda olan, ya da dışarıdan gelen bir şey: “İyi, güzel de, bu deneyimi yapma ihtiyacı, ya da eğilimi meşru mu? Aynı bilgi, bu kadar büyük bir riske girmeden elde edilemez mi... ?” diyor.


Bu tür problemlerle karşılaşıyorsun. Benim tavrım şöyle (bu söylediklerim Bülten’e göre değil): bütün bu görüşlere bakıyorum, bu görüşe, şu görüşe, bu tavra, şu tavra... ve öylece duruyorum, olayın dışındaki pasif bir tanık gibi.

Karar verme ve harekete geçme konusunda çekimser davranıyorum, tam bir tanık oluyorum, işbirliği yapmayan bir tanık. Efendi'ye “Kararı Sen Ver, beni ilgilendirmez, kararı verecek olan Sensin, olanlar Seni ilgilendirir” diyorum. Bu şimdiye kadar hep vücudu yeniden düzene sokan bir müdahaleyle sonuçlandı... ama vücut düzenine Efendi'nin müdahalesiyle mi, yoksa herhangi bir “doğal” mekanizma sayesinde mi kavuştu konusuyla ilgili bariz bir kanıt yok ortada... emin değilim yani.


Bu alanda hiçbir şey bilmiyoruz. Hisler alanında, nefs söz konusu olunca problem yok; çok, çok kolay, söz etmeye bile gerek yok; duygusal açıdan olay çoktandır halloldu. Mesele bu değil, mesele tamamen somut olarak acı çekince. Her şey tam bir tür anlayamamazlık, tam bir cahillik içinde, tabii bir de entelektüel ve bilimsel gelişmeden kaynaklanan kendinden çok emin fikirler de var, emin oluşları tartışılmıyor bile: maddi deneyimin, elle dokunulur şeyin emin oluşu. Bunu kullanmak ve bunun tarafından yönetilmemek; buna dayanmak ve bunun tarafından etkilenmemek... çok zor. Belki iş benden çok daha zeki, çok daha iyi birine daha kolay gelebilir; muhtemelen “iç dünya” konusunda daha çok zorluk çekerdi.

“İç dünya” konusu mesele değil! Ama “dış” söz konusu olunca... Maddenin kimyasal konstrüksyonunun bu keşfi [Anne biyokimyacı Stanley Miller’in DNA molekülünün strüktürünün keşfini kastediyor], gerçek bilginin maddeyi işleyebilmek için dayanma noktası olarak yeterli olacak gibi görünüyor. Belki de bu bilim adamları... maddenin konstrüksyonunun keşfini ve deneyini yapan bu bilim adamları zorluk çekmezdi... Ama en büyük zorluğun alanı medikal alan, tedavi alanı: bilimleri gerçek bilgiye TAMAMEN aykırı. Vücudun dengesi söz konusu olunca...

Anatomiyi biliyorlar, hatta vücudun kimyasını da biraz biliyorlar – iyi bilmiyorlar, biraz biliyorlar – sıradan insanın bilmediği bir sürü şey biliyorlar, ve buna dayanarak dogmatik iddialarda bulunup seni hiçbir şey bilmeyen bir embesilmişsin gibi başlarından savıyorlar. Bütün bu işleyiş konusunda ne biliyorlar ki? Tabii onlara: “Tamam da neden öyle?” diye sorduğun zaman, “Neden mi? Hiç bilmiyorum.”derler. Ama bu: “Öyle işte, başka türlü değil” demeleri var ya... Bir de onlara: “Deneyiniz bir tür istatistiğe dayanıyor ama, istatistiğiniz beş para etmez çünkü çok dar bir deney alanını kapsıyor – bilmediğiniz bütün bir alan var” dersen, işte o zaman sana acıyarak şöyle bir bakıyorlar. Hala çocukluk çağındalar, dogmatik emin oluşları tam çocukluğa özgü. Diğer taraftan, “iç dünyayı” bilenlerin de deneyimi yok – daha kimse vücudunu dönüştürmedi! Kimse sana: “Bak işte, böyle yapılmış, böyle olmuş; ben böyle yaptım... böyle oldu” diyemez. Kimse. Bu yüzden bu kadar zor. Çok zor. Tabii bir de maddenin çözülme, yeniden oluşma, tekrar çözülme, tekrar oluşma alışkanlığı yönünde bütün bu büyük düşünce, inanış dalgaları üzerime sürekli geliyor (Anne üzerine gelen büyük kozmik dalgalar hareketini yapıyor)... aynen bir barajı muntazaman döven dalgalar gibi. Çok zor.


(Sessizlik)

Bu muhtemelen gerekli, çünkü bazen her şey karmakarışık olduğunda, bazen bir Teminat istiyorum... tabii bir de iyice farkındayım ki vücudumun hücrelerine, vücutsal bilincime:

“Ölümsüzsün, tüm bunlar, bu zorluklar... hepsi deneyim... acı çekmen önemli değil; bu çözülme gibi görünen şeyin hiçbir önemi yok: bunların hepsi gerekli deneyimler, sen deneyimi sonuna kadar götüreceksin, yani dönüşünceye kadar dayanacaksın” Denseydi, bu artık çocuk oyuncağı olurdu tabii... yani zorluklara dayanmak bir şey değil. Tabii merak ediyorum... Bu bana Söylenmedi, hiçbir zaman Söylenmedi, böyle bir teminat asla Verilmedi – arada sırada vücudum bir tür ölümsüzlük HALİNDE oluyor; ama bu sürekli bir hal değil, başka şeylere bağlı; bu hal başka şeylere “bağlı” olduğu sürece de bu artık Yüce bir teminat değil. Aynı zamanda şunu da biliyorum ki, hücrelere: “Bir şey değil, tüm bunların hiçbir önemi yok çünkü sonuna kadar dayanacaksınız” Denseydi, genel eforlarında bir gevşeme pekala olabilir, belki de hücreler kendini koyuverir. Belki mücadele etme iradesindeki konsantrasyon yok olur, gerekli şartlardan biri artık olmaz. Ama başka bir şey gelip: “Tabii, tabii, olayı hep olumlu yönde izah ediyorsun, kendini teselli etmek için!...” diyor. Sanki bütün tepkilerin üzerime geldiği bir tür turnuaya şahit oluyormuşum gibi (Anne aynı kozmik dalgalar hareketini yapıyor); kendimi anlaşılır kılmak için bunu kelimelerle ifade ediyorum, yoksa bunlar kelime değil, hepsi HİS, sadece açıklamak için sözel olarak tercüme ediyorum; yoksa bunlar... bir tür his, daha doğrusu bilinç halleri... bunların hepsi bilinçhalleri. Ve hepsi... (Dalga hareketi) iç içe giriyor...

Yo, bu Bülten’e göre değil.

18 Mayıs 1963

(Birkaç ay sonra, aynı özlüsöz tekrar gündeme gelince Anne şu yorumda bulundu)

Manevi şeyler söz konusu olduğu sürece, bu apaçık, tartışılmaz – bütün manevi acılar, acıyı almayı bildiğin zaman karakterini oluşturur ve seni doğruca ekstaza götürür. Ama acı vücudu etkilediği zaman...

Şu da var, bunu doktorun kendisi söyledi, (Anne gülüyor) doktor büyük K’yle Kuşkuyu temsil ediyor [Fransızca’da doktor ve kuşku (Doute) kelimeleri aynı harfle başlıyor.

Doktor burada bir soyutlama değil, Anne’ye bakan ve sonuna kadar bakacak olan doktor Sanyal söz konusu]: vücuduna acıya dayanmayı öğretirsen, vücudun gittikçe dayanıklı olur ve düzeni daha yavaş bozulur, bu somut bir sonuç. Şurası ya da burası ağrıdığında tamamen altüst olmamayı bilen, rahatça dayanmayı, dengesini korumayı başaran insanlarda, vücudun dağılmadan düzensizliğe dayanma kapasitesi artıyormuş. Bu büyük bir şey.


Hatırlarsan Ajenda’ların birinde konuyu tamamen pratik, dışsal açıdan merak ediyordum, öyleymiş. İçsel olarak, bana pek çok kez Söylenmişti, Söylenmişti ve küçük deneyimlerle Gösterilmişti : vücut sanılandan çok daha fazlasına dayanabilir eğer acıya korku ya da anksyete eklenmezse; eğer bu akılsal faktör bertaraf edilirse, kendi başına bırakılan ve olacaklardan korkmayan, endişe duymayan, anksyete duymayan vücut çok şeye dayanabilir.

İkincisi, vücut dayanmaya karar verdiği zaman (yani vücut dayanmaya karar verir) acının keskinliği, şiddeti anında yok oluyor. Tamamen maddi olarak konuşuyorum.


İstiyordu. Yalnız değilim: bana yardım eden, her işe bakan başka insanlar var burada... ama onlara hiçbir şey söylemiyorum, hiçbir şey açıklamıyorum, çünkü bunlar bahsettiğim şeyler değil – olanları söylemiyorum; hiçbir şey söylemiyorum... içimden “Kesinlikle şart mı?” diye soruyordum ki (Anne gülüyor), Efendi’nin, çatışmanın yoğunluğunu artıran ilave bir küçük baskı Yaptığını hissettim ve... bayılmanın tüm belirtileri baş gösterdi. Anladım (!)...

Oturduğum yerden kalktım, kendini pek iyi hissetmediğini göstermek için vücudumun biraz inlemesine izin verdim (!) ve uzandım. Tamamen hareketsiz durdum, ve bu hareketsizlik esnasında yapılan çalışmayı gördüm: bu, hareket etmeye devam edersem yapılamayan bir çalışmaydı. Çalışmayı izledim. Yaklaşık yarım saat sürdü; yarım saatin sonunda iş bitmişti. Yani hakikaten... kuşku duyamayacağım bir şey varsa, çevredeki bütün düşünceler, bütün kuvvetler aksini iddia etse bile şüphe edemeyeceğim bir şey varsa, o da bilincimin gittikçe arttığı – vücudumun içindeki bilinç; gittikçe daha net, daha ışıldayan, daha doğru, daha noktaya yönelik, daha tam, daha RAHAT oluyor; vücudum çok huzurlu; ama binlerce yıllık alışkanlıklara karşı yapılan MÜTHİŞ savaşın da iyice farkında, anlıyor musun? Bütün bunlardan sonra şunu fark ettim, fiziksel olarak, vücutsal olarak bile bir kuvvet var: bu bir kuvvet artışıyla sonuçlanıyor; çok net bir kuvvet artışı var. Hala devam ediyor. Şimdi, ölümle ilgili tüm fikirlere, alışkanlıklara, hislere, olasılıklara, ölümle ilgili her şeye karşı bir savaş veriyorum – “ölüm” derken (Gülerek) bilincin gidişi değil, (bundan bahsediliyor… sonra da sanki böyle bir şey artık yokmuş gibi!), hayır: “ölümden” sonra, ya da “ölüm” karşısında HÜCRELERİN HİSSETTİĞİ. Ve tüm imkanlar bana Arz Ediliyor... Tüm bu hücrelerde birikmiş, sıkıştırılmış bu bilinçle, kalbin atışları durduğunda ve insansal cahilliğe göre insan “ölü” olarak kabul edildiğinde, tüm bu hücreleri bir araya getiren kuvvet, hepsini bir arada tutma isteğinden nasıl vazgeçiyor?

Çünkü problem – tüm problemler her yönden geliyor, problem bana bilerek Gösteriliyor ve bilerek problemle mücadele etmem Sağlanıyor, sırf 'öylesine', 'fikir olarak' değil; bana anında Söylendi ki, tüm bunları bir arada tutan ve öylesine süper bilinçli olan hücrelerdeki bu kuvvet, bu bilinç... bu sıradan türde bir bilinç değil; genelde birliğin bilincinde olan, yani bir varlık olduğunun bilincinde olan iç varlıktır (Anne kalp merkezini dokunuyor), nefsi varlıktır... şimdi, bu hücre aglomerası İSTEMLİ bir aglomera, ve bu hücresel bilincin bir tür kümelenmesi olan organize bir bilince sahip; tabii bu, istisnai, olağanüstü bir hal, ama eskiden bile, haricen çok gelişmiş varlıklarda bile istemli, bilinçli bir hücresel kümelenme başlangıcı vardı, muhtemelen bu yüzden okültizmin çok gelişmiş olduğu eski Mısır’da firavunlar, büyük rahipler falan gibi istisnai, olağanüstü varlıklar mumyalanıyordu, yani şekil mümkün olduğunca uzun süre muhafaza ediliyordu. Burada bile onları genelde taşlaştırıyorlardı, Himalayalar’da, taşlaştıran pınarlarda. Bunun bir nedeni vardı [Anne eskiden Satprem’e, Himalayalar’da, bir hac yolunun yakınındaki bir mağarada, kendi taşlaştırılmış vücutlarından birinin vizyonunu gördüğünü anlatmıştı].


Sri Aurobindo için bile (ki Sri Aurobindo bu sistematik dönüşümü başlatmamıştı; yalnız, süpraakılsal kuvveti sürekli vücudunun içine çekiyordu) en küçük bozulma belirtisinin baş göstermesi bile beş gün aldı55. Ben Onu daha uzun süre tutardım ama, tabii hükümet hep onu ilgilendirmeyen işlere burnunu sokuyor... beni korkunç rahatsız ettiler: yok bir vücudu bu kadar uzun süre tutmak yasakmış, yok onu... şey yapmak lazımmış... Ve vücut... nasıl denir… shrink – azalmaya, çekmeye, kurumaya başlayınca... dediklerini yapmak gerekti. Sri Aurobindo'nun, vücudundan çıkmaya vakti olmuştu, çünkü hepsi, bütün bilinci benim vücuduma girdi – maddi olan neredeyse her şey benim vücuduma girdi.

Ama soru [“ölüm karşısında hücrelerin hissettiği” sorusu] bu vücut (Anne’nin vücudu) için Sorulmuştu, öylesine, “denemek için”. Her türlü şey gördüm, ve sonuçta cevap hep aynıydı... yani, durumu iyice anlamam ve gereklilikleri görmem için problem önüme Konuyordu, ama tabii her şeyin mümkün olan en iyi şekilde olacağı Söyleniyordu!

(Anne gülüyor) Tabii ki. Ama demek istediğim, konu çok somut ve deyim yerindeyse çok “kişisel” bir şekilde, meseleyi anlayacağım şekilde Arz Edilmişti. Geçen gün bana Söylenen şu eski ... “eski”: yani birkaç günlük! şey vardı: bana Denmişti ki özgürce seçme hakkı HÜCRELERE bırakılacak. Bütün bu meditasyon bu sonuca varıyordu: hücresel agregaların bilincinde yeni bir şey olmalı – yaşanması gereken bir şey... yeni bir deneyim. Sonuç: geçen gece, harika bir deneyim serisi yaşadım, izah bile edemediğim hücresel deneyimler, yeni bir keşfin başlangıcı olmalılar. Deneyim başladığında Bakan bir Şey vardı... biliyor musun, sürekli Eğleniyor edasıyla biraz ironik bir şekilde Bakan bir Şey hep var...


Sri Aurobindo vücudunu 5 Aralık 1950’de terk etti; Pondichéry Hindistan’ın güney ucunda, tam 12° enlemde; Aralık’ta bile, gece bile hava sıcaklığı 28°- 30° nin altına pek düşmez. şöyle Dedi: “Yani, bu başkasına olsaydı kendini çok hasta sanırdı; (Gülerek) veya delirdiğini sanırdı!” O zaman rahat durdum ve içimden dedim: “Tamam, devam etsin bakalım, görelim bakalım ne olacak!

Başladı, bitecek! Nasıl olsa...” Anlatamam! Tarif etmem mümkün değil! (Anlayabilmem için deneyimin birkaç kez tekrarlanması lazım)


Olağanüstüydü! Akşam sekiz buçukta başladı, sabah iki buçuğa kadar sürdü: yani tek bir saniye bile bilincimi kaybetmedim, en olağanüstü şeyleri öylece gözlemliyordum – altı saat boyunca. Bilmiyorum nereye varacak... Tarif etmem mümkün değil! Yani, bir orman oluyorsun, bir nehir, bir dağ, bir ev oluyorsun... ve bunu VÜCUDUN hissediyor, (Anne vücuduna dokunuyor) vücudun oluyor, somut bir biçimde. Ve daha bir sürü şey. Tarif etmem mümkün değil! Uzun sürdü, ve daha bir sürü şey oldu.

Sabahın ikibuçuğunda Efendi'ye: “Yeter, değil mi?!” dedim.

(Anne gülüyor); bana dört buçuğa kadar ekstaz dolu bir istirahat Bahşetti... Pekala.


Hepsi özlüsöz hakkında!... Yo, başlangıç kısmı kullanılabilir. Ama bana soru sorman lazım. Soru sor. Şunu merak ediyordum: bu süpraakılsal süreç hep otomatik olarak, herkes için pek çok fiziksel ağrılara bağlı mı olacak?

Yo. Hayır, çünkü şimdi, vücudumda hakim olduğum şeyler konusunda güce sahibim, bu yönde artan kanıtlar var (hasta olan insanlar her yerden ha bire mektup, not gönderiyor) acıyı yok etme gücüne hakim olmaya başlıyorum; bu şimdilik sadece başlangıç, küçücük bir başlangıç. Biliyorsun, küçücük çapta, senin hastalığında olanlar gibi. Tamam da, hasta insanlardan bahsetmiyorum.

Şimdi ya da daha sonra dönüşmeye çalışacak insanlardan söz ediyorum. Yo, onlar... Tüm bu acıları çekmeleri gerekecek mi? Yo! Sri Aurobindo bunu çok açıkça yazdı: inanç sahibi olanlar için, surrender ile [tevekkül ederek], inanarak kendini açanlar için bu otomatik olarak yapılmış olacak. Evlat, O buradayken... O’nunla birlikte çalıştığım otuz sene sürece, bir dönüşüm için BİR KEZ BİLE efor yapmam gerekmedi. Sadece, bir zorluk olduğu zaman: My Lord, my Lord [Efendim, Efendim] diye tekrarlıyordum...

öylece, Sri Aurobindo'yu düşünüyordum56 – zorluk şıp! diye yok oluyordu. Fiziksel bir ağrı mı: Sri Aurobindo ağrıyı “sıfırlıyordu”, “iptal ediyordu”, yok ediyordu. Vücudumu rahatsız eden şeyler vardı, geri gelen eski alışkanlıklar, O’na söylemem yeterdi: yok oluyordu. Ve benim aracılığımla aynı şeyi başkalarına yapıyordu. İşi yapanın O ve ben olduğumuzu hep söyledi (aslında O buradayken İşi O yapıyordu; bense sadece dış çalışmayı yapıyordum), İşi yapanın O ve ben olduğumuzu, diğer insanlardan sadece inanç ve surrender [tevekkül] istendiğini hep söyledi. İnsanlar güvendiği takdirde, tamamen güvenerek kendilerini verdikleri takdirde İş otomatik olarak yapılıyordu. Demek ki Senin vücudunun hücrelerinde evrensel bir gelişme oluyor... dünya gelişiyor. Evet.

(Sessizlik)

Vücudum bunun için yaratıldı, çünkü çok iyi hatırlıyorum, savaş – birinci dünya savaşı – başladığında ve bu savaşın boşa gitmemesi için vücudumu Efendi'ye kurban olarak adadığımda, vücudumun her kısmı, (Anne bacaklarına, kollarına dokunuyor) birbiri ardına, bazen de aynı kısım birkaç kez savaş alanlarını temsil ediyordu: bunu görüyordum, hissediyordum, YAŞIYORDUM. Ve her seferinde... çok tuhaftı, oturup bakmam yeterliydi: tüm bunları, bütün olan biteni vücudumun orasında burasında görüyordum.

Olurken de tanrısal Kuvvetin yoğunluğunu oraya odaklıyordum ki, bütün bu acı, bütün bu ağrılar, bütün hepsi hem dünyanın hazırlanmasını hem Kuvvetin İnişini hızlandırsın. Ve bunu, tüm savaş boyunca bilinçli yapıyordum. Vücudum bunun için yaratıldı.

Anne 1914’te Sri Aurobindo'yu Pondichéry’de fiziksel olarak ilk gördüğü andan itibaren Onun Avatar olduğunu, Tanrısal'ın Ta Kendisi olduğunu anladı ve Onu öyle kabul etti; bütün dualarını Ona yöneltirdi. O zamanlar hala büyük bir akılsal faaliyet içindeydim, yaşadığım deneyimler aklın her şeye verdiği şekilleri alıyordu – oldukça güzeldi, edebiydi! Şimdi hepsi bitti, Tanrı'ya şükür! Aklım tamamen sessiz – konu üzerinde nutuk çekmeyeceğim. Ama geçen gecenin deneyimi!... Düşündüğünde, deneyimler yarım saat, kırk beş dakika, bir saat sürünce, olağanüstü... – saat sekiz buçuktan iki buçuğa kadar sürdü, hiç durmadan.

Bu, hücrelerin bir tür “aynı anda her yerde olması” mı? Evet öyle. Bir Birlik, yani, Birlik duygusu, Birlik anlayışı.

(Sessizlik)

Tabii ki bu doğal, spontane ve sürekli bir şey olursa ölüm artık var olamaz: bunun için bile (Anne kendi vücudunu elliyor). HİSSETTİĞİM bir şey var burada... ama bunu henüz ifade edemiyorum, aklen anlayamıyorum. Vücut terk edildiğinde bir fark olmalı, hücrelerin davranışında bile.

Başka bir şey olmalı. Bütün bu konsantrasyon ve meditasyon dönemi boyunca, ölümden sonra vücutta olup bitenler üzerine birkaç kez aynı türde vizyon gelmişti (vücudun deneyiminden söz ediyorum, şu anda “ölüm” denen şeyden sonra vücudun yaşadığı deneyim)... bozulmayan bazı azizlerden bana Bahsedilmişti; Bahsedilmişti ve Gösterilmişti... burada bir tane var, Goa’da da bir tane var... yani, fantastik hikayeler. Tabii, hikaye hep süslenip şişirilir ama, maddi bir gerçek var: Goa’da ölen bir aziz var [Saint François Xavier], vücudunu Goa’da terk etmiş ama vücut bozulmamış. Bütün hikayeyi detaylı olarak bilmiyorum ama, vücudu buradan alıp Çin’e taşımışlar; vücut bir süre Çin’de gömülü kalmış, sanırım Hong Kong’da, ya da o taraflarda; daha sonra onu tekrar alıp buraya geri getirmişler ve gömmüşler; on, on iki sene boyunca iki kez toprağın altında kalmış, bozulmamış.

Kurumuş, mumya haline gelmiş... kurumuş derken, yani dezidrate olmuş ama korunmuş. Bu olgu da bana imkanlardan BİRİ olarak birkaç kez Sunuldu. Yani aslında her şey mümkün. Ama bana açıkça Gösterilen, gördüğüm... konuşmakta zorlanıyorum çünkü bütün bunlar bana İngilizce geldi: Sri Aurobindo buradaydı ve hepsi İngilizce geldi... dirilerin ölülere karşı aptallığı, carelessness’i [aldırmazlığı, ihmali], değil mi, cahilliği – aptalca, saçmaca cehaleti ve umursamazlığı! Korkunç bir şey, korkunç. Korkunç... Bana her yerden hikayeler anlatıldı, hayret verici, şok edici bir sürü şey... Mesela, Sri Aurobindo daha buradayken olan hikayelerden biri: bir öğretili vardı, oğlu öldü (ya da en azından onu ölü sandılar), Hindu değillerdi, yani çocuğu yakmadılar, gömdüler. Gece çocuk babasına gelmiş ve ona şey demiş... babası oğlunu camda görmüş... çocuk cama vurup babasına: “Neden beni diri diri gömdün?” demiş; hangi dilde bilmiyorum; yani, her neyse...

Ve bu embesil baba kendi kendine: “Bu bir rüya” demiş!! Ertesi gün, çok sonra, “Gidip bir baksak mı acaba...” diye geçirmiş içinden. Çocuğu tabutunda dönmüş olarak bulmuşlar. Adam bana bunu anlattığında, “Bu bir rüya” diye düşünmesini son derece doğal bulması… beni nasıl çileden çıkardı anlatamam… bu öylesine... kara cahil, lakayt bir aptallık ki! Şunu bile akıl etmemiş: ya aynı şey ONA olsaydı? Aklına bile gelmemiş! Başka birini yakmak için krematoryum alanına götürmüşler... birden felaket bir sağanak başlamış – ateş yakmak mümkün değil. “Onu yarın sabah yakarız” deyip adamı orada bırakmışlar. Ertesi gün alana gelmişler, (Gülerek) adam yok, gitmiş. Bu daha bir şey değil. Adam otuz sene sonra dönmüş... Bir racaymış, onu sannyasinler bulmuş, adam inzivaya çekilmiş, sannyasin olmuş... Otuz sene sonra, nedenini bilmiyorum ama malını talep etmenin daha iyi olacağını düşünmüş...

Aynı kişi olduğunu kanıtlayan delillerle dönmüş [1930’larda Hint basınının gündeminden düşmeyen Bhaowal racasının hikayesi.]... Bunun gibi bir sürü hikaye duydum... hepsi şunu kanıtlıyor: insanlar ne derece... ölüden mümkün olduğu kadar çabuk kurtulmak istiyor. Birini hatırlıyorum, bana şöyle demişti (üstelik bilge diye geçiniyordu): “Ama eğer aynı varlıkların birçok kez reenkarne olduğu doğru değilse, ölülerin sayısı gittikçe artıyor, ortalık bütün bu ölülerle korkunç derecede kalabalıklaşacak!... başımıza bela olacaklar. Onlarla ne yapacağız? Dirilerden sayıca fazla olacaklar, her yerde kalabalık edecekler, onlarla ne yapacağız?” Buyur. Düşünceye bak.


(Sessizlik)

Dirilerin ölülere karşı takındığı tavır, insanlığın egoist cahilliğinin en iğrenç ifadesinden biri. Bu ya tam bir umursamazlık, ya da “Bundan hemen kurtulalım!” Çocuklar var burada, gerçi artık çocuk değiller, burada anneleriyle babalarıyla birlikteler, anneleri babaları çok yaşlı da değil... bu çocukların bazıları bana babalarının ya da annelerinin ölüp onlara geldiği “rüyalar” anlattı... çocuklar onları: “Sen öldün, gelip bizi rahatsız etmeye hakkın yok artık!” diye sert bir şekilde kovuyormuş... “Öldün, gelip bizi rahatsız etmeye hakkın yok artık.” Ya… Bu çok yaygın... Bunu açık yüreklilikle söyleyebilecek çok az insan var, ama bu çok yaygın. Birazcık hakikatin ortaya çıkabilmesi için daha çook şeyin değişmesi lazım, çoook...

Tüm söyleyebileceğim bu.

94 – Hep henüz kavranmamış daha büyük bir sevinç için feragat edilir. Bazıları yapılan görevin sevinci için, başkaları huzurun sevinci için, kimileri Tanrı sevinci için, bazılarıysa kendine işkence etmek için feragat eder; daha ziyade ötedeki özgürlüğe ve değişmez ekstaza ulaşmak için feragat et. Sorun…? Sana soru sormakta hep tereddüt ediyorum...

Çünkü bu belki de Seni, Sana gelen şeyin dışındaki bir yöne kaydırır...


(Sessizlik)

Bu feragat deneyimini pek yaşamadım. Feragat etmek için şeylere bağlı olmak lazım. İçimdeyse hep daha uzağa, daha yükseğe, daha iyiye gitme, daha iyi yapma, daha iyiye sahip olma arzusu, ihtiyacı vardı. Feragat ettiğini hissetmekten ziyade “Şükür kurtuldum” izlenimini alıyorsun, ağırlaştıran, yürüyüşü engelleyen rahatsız edici bir yükü başından attığını hissediyorsun. Bu bakımdan olay enteresan. Sana geçen gün yazdığım buydu, bizler hala artık olmak istemediğimiz her şeyiz, Tanrısal da, bizim olmak istediğimiz her şey. Egonun egoist aptallığından “biz” diye adlandırdığımız şey, tam da artık olmak istemediğimiz her şey. Ve olmak istediğimizi olabilmek için tüm bunları atmak, hepsinden kurtulmak bizi ne kadar mutlu ederdi.

Bu çok canlı bir deneyim.

(Anne'nin 4 Ocak 1951’de Ashram’ın Oyun Alanında yaptığı eski bir görüşme gündeme geliyor, bu görüşmede Anne şöyle diyordu: “Dönüşmenin temel şartlarından biri şu: iç boyutların bilincine varmak gerekiyor...” Anne bunu şöyle tarif ediyordu: “Bu, bilincin tamamen altüst olması; bu, ışığın bir prizmadan geçmesi gibi, ya da sanki bir topu tersyüz ediyormuşsunuz gibi, ki bu da sadece dördüncü boyutta yapılabilir. Üçüncü boyutun sıradan bilincinden çıkıp dördüncü boyutun üstün bilincine giriyorsunuz, ardından da sonsuz sayıdaki boyutun bilincine giriyorsunuz. Bu, olmazsa olmaz başlangıç noktası.”)

Bu sana daha önce söylediğim şeydi: yogik eforumun bütün temeli değişti. Eskiden çalışma bu iç boyutların bilgisine dayanıyordu: şimdi artık bunu yakalayamıyorum, bana tamamen dışımdaymış gibi geliyor. Bu “Görüşmeler”e58 de bir şey ekleyemiyorum: seviye çok başka.

Özlüsözlerle bile şimdi biraz zorlanıyorum, sanki alçalmam gerekiyormuş gibi geliyor, sanki bir şey söyleyebilmek için tekrar eski bir ruh halinde olmam gerekiyormuş gibi geliyor.

İnsanları düşünmene gerek yok. Anlarlar ya da anlamazlar, hiç aldırma, şu anki seviyenden konuş. Ama hiçbir şey anlamıyorlar ki. Olsun. Yayınlamaya gerek yok o zaman!özlüsözün yorumunun son bölümlerine bakın.

Anne 50’li yılların büyük bir bölümünde Ashramın Oyun Alanında her yaştan öğretilinin katıldığı dersler düzenledi. Konuşmaları teybe kaydedildi ve “Görüşmeler” başlığıyla 6 cilt halinde yayınlandı.

Gerilim bir ara öyle yükseldi ki içimden: “Yoksa patlayacak mıyım?” dedim. Sonra her şey (Anne sanki bir hücresel çiçeklenme hareketi yapıyor)... OM diye gevşeyip açıldı.

(Sessizlik)

Bundan daha derin bir çukur var mıdır bilmem... Ama bu rahatlama, bu açılma, bu huzur var ya... Her şey yok oluyor, BU hariç.

(Sessizlik)

Bu deneyimi gerçekten ilk kez yaşadım, daha önce hiç böyle bir şey yaşamadım, hiç; ve bu şey, varolma nedeni hissetmeyen bu maddi Bilinçsizlik, “hiç” olan bu maddi Atalet dibi kesinlikle vücuduma özgü bir şey değil – bu bambaşka bir şey. Bütün materyalizmin temeli, esası bu. Bütün bir gün sürdü!

(Sessizlik)

Deneyim, durum hiçliğin son noktasına ulaşınca geldi... Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, ifade etmek mümkün değil... ama TAMDI: bir tek şu ne anlamı, ne varolma nedeni, ne amacı, ne kökeni olan bu “hiç” kalmıştı, dolayısıyla da çözüm yoktu. Tam da bu noktada... Her şey patlayacakmış gibi bir gerilim oldu (acaba bu bir gerilim mi?... bilmiyorum... nasıl açıklayacağımı bilmiyorum); sonra birden... hayal edilebilecek en total değişim. Anlıyor musun, bu yüzden şu eski “Görüşmeler” falan var ya... hepsi gevezelik!

(Uzun sessizlik)

Böyle bir deneyim yaşadığım her defasında görüşüm de, olaylar arasındaki ilişki de değişiyor (Anne altüst olma hareketi yapıyor). Tamamen pratik açıdan bile. Öyle değil mi, hayat, üzerine bütün piyonları bazı iç kanunlara göre dizdiğimiz bir tür satranç tahtasıdır; ve her defasında her şey değişiyor: satranç tahtası değişiyor, piyonlar değişiyor, organizasyonun sırası değişiyor, her şey değişiyor; piyonların iç kalitesi de çok değişiyor.

Mesela X. hakkında bir vizyon gördüm, neyi temsil ettiği, etrafındaki insanlar, Ashram’la olan ilişkisi – hepsi tamamen değişti. Her şey bir başka şeye göre farklı bir pozisyon alıyordu. Benden kaynaklanmıyor, anlamaya, görmeye “çalışmıyorum”, kesinlikle, bana sadece Sunuluyor. Aynen gösterime sunulan tablolar gibi. Her şeyin kendine has tadı, kendine has rengi, kendine has niteliği var; her şeyin geri kalan şeylerle özel ilişkisi var – bütün ilişkiler farklı. Vizyon çok NET, çok ince, noktaya yönelik hale geldi, belirsiz değil, çok net, en ince detayına kadar; ve çok da basit. Sanki kuvvetlerin, bilinçlerin, hareketlerin iç içe geçmesi gittikçe daha açık, daha tam, daha net hale geliyor. Olay çok basit. Çok basit.

Bütün problemler... hepsi böyle oluyor. Eskiden “sarihlik”, “açıklık”, “anlamak” olarak adlandırdığım, şimdi benim için anlamamak demek, karışıklık demek, sanki hep bu durumdan daha büyük bir açıklığa, daha büyük bir aydınlığa, daha tam bir anlayışa çıkıyorum gibime geliyor.

Her türlü komplikasyon yok oluyor, halbuki her şey eskisinden daha tam, daha eksiksiz. Eskiden hep sisli, belirsiz, net olmayan, kesin olmayan şeyler vardı: bunlar yok oldukça her şey aydınlığa, açıklığa kavuşuyor, daha çok basitleşiyor, DAHA ÇOK NETLEŞİYOR, KESİNLEŞİYOR.

Puslu şeyler yok oluyor. Yani, açıkları kapamak için bütün bir izlenim dünyası, bir guessing [tahmin etme] dünyası var, bunlar daha ziyade hayal edilen şeyler, izlenimler; bilinen ama bir sürü puslu izlenimin, hayal edilen şeyin otomatik olarak birbirine bağladığı bazı şeyler, bazı işaret noktaları vardı: bunun içinden öylesine hafif bir hale doğru çıkıyorsun ki (Yükselme hareketi), bütün bu pus yok oluyor. Öyle basit görünüyor ki! İçinden: “Tabii ya, apaçık ortada, komplikasyon yokmuş!” diyorsun.


Her seferinde böyle (Bilincin derece derece yükselmesi): daha uzağı görüyorsun, daha çok şeyi bir arada görüyorsun. Öyle görünüyor ki bir an gelecek Dünyanın bütün hareketleri böyle olacak: çok açık, çok basit. Bu, şu çukurun içine inişime tekabül ediyor.

(Anne Satprem’e soru hazırlayıp hazırlamadığını soruyor. Sonra da ekliyor: )

Sana bu konuda uzun bir nutuk çektim ama neler dediğimi hatırlamıyorum! (Gülerek) Geceydi, sana uzun bir nutuk çektim, hatta gecenin ortasında: “Yarın Satprem’e bunu söylemem lazım” dedim. Sana diyordum ki, bildiğim tek yöntem, hayatım boyunca birkaç kez tekrarlanan tek yöntem, bir yanlıştan vazgeçmek. Yani doğru olduğuna inandığın – muhtemelen belli bir süre doğru olmuş olan bir şey – üzerine eylemlerini kısmen dayandırdığın ve aslında sadece bir görüş olan bir şey. Bunun mantıklı bütün sonuçlarıyla birlikte doğru bir tespit olduğunu sanıyordun ve hareketini – hareketinin bir kısmını – buna dayandırıyordun, ve bütün gelişme otomatikti; ve birden bir deneyim, ya da bir durum, veya bir sezgi, tespitinin göründüğü kadar doğru olmadığı konusunda seni uyarıyor.

O zaman bütün bir gözlem, bir inceleme dönemi başlıyor (ya da bazen bu bir vahiy gibi, kocaman bir kanıt gibi gelir), işte o zaman sadece fikri ya da yanlış bilgiyi değil, tüm sonuçları da, herhangi bir noktadaki tüm davranış şeklini de değiştirmek gerekir. O anda bir tür his “hissedilir”, bir feragat hissine benzeyen bir şey hissedilir; yani kurulmuş bütün birtakım şeyleri sökmek gerekir – bu bazen oldukça büyük bir şeydir, bazen küçücük bir şeydir, ama yaşananlar aynıdır: bu, çözüp yok eden bir kuvvetin, bir gücün hareketidir, ve çözülüp yok edilmesi gereken her şey, bütün geçmiş alışkanlık direnir; sıradan insansal bilinçte feragat duygusu olarak yansıyan da, bu çözüp yok etme hareketiyle ona tekabül eden direncin teması olmalı.


Bunu geçenlerde gördüm – bunlar anlamsız, aslında önemsiz durumlar; sadece incelemenin genelinde enteresan. Bu, hayatımda birçok kez tekrarlanan ve bu yüzden iyi bildiğim tek fenomen. Ve varlık geliştikçe, çözüp yok etme gücü de artıyor, gittikçe daha çabuk etkili oluyor, direnç de azalıyor. Ama direncin maksimum olduğu dönemi hatırlıyorum (bu yarım asırdan fazla bir zaman önceydi), bundan başka bir şey değildi, daima benim dışımda olan bir şeydi – bilincimin dışında değil, irademin dışında – irademe direnen bir şeydi. Bir şeyden vazgeçmem gerektiğini hiç hissetmedim, ama bazı şeyleri çözüp yok etmek için onlara baskı uygulamam gerektiğini hissettim.

Halbuki şimdi baskıyı gittikçe daha az hissediyorum: sonuç kendini hemen gösteriyor; bir bütünü çözüp yok eden Kuvvet ortaya çıkınca, direnç olmuyor, her şey çözülüp yok oluyor; ve tam aksine, kurtulma duygusu neredeyse yok gibi – yine eğlenen ve: “A!? Hala mı!? Kendini amma çok sınırlandırıyorsun...” Diyen bir Şey var. Ne çok kez tökezlemeden, durmadan, sürekli ilerlediğini sanıyorsun ama ne çok kez eyleminin önüne küçük bir sınırlama koyuyorsun. Bu büyük bir sınırlama değil, çünkü bu uçsuz bucaksız bir bütünün içindeki minicik bir şey, ama bu yine de küçük bir sınırlama. Ve Kuvvet sınırlamayı çözüp yok etmek için etki edince başta kendini kurtulmuş hissediyorsun, seviniyorsun; ama şimdi bu bile yok, gülümsüyorsun. Çünkü bu bir kurtulma duygusu değil, sadece geçebilmek için yoldaki bir taşı kaldırıyormuşsun gibi... Geçen gece sana söylediklerim aşağı yukarı buydu, ama tabii bütün illüstrasyonlarıyla! Sayfalarca anlatmak gerekir, anlıyor musun!


(Gülerek) Bu yüzden illüstrasyonlar uçup gitti, yoksa birkaç cilt gerekir. Olayın bütün açıklamaları, bütün detayları vardı. Bu feragat düşüncesi sadece egosantrik bir bilince gelebilir. Tabii, tamamen ilkel dediğim insanlar şeylere bağlı oluyor – bir şeye sahip olunca o şeyi bırakmak istemiyorlar! Bu bana öylesine çocukça geliyor ki!.. Bu insanlar o şeyi vermeleri gerektiği zaman... aah! acıtıyor! Çünkü bağlandıkları şeylerle özdeşleşiyorlar. Bence bu çocukça. Gerideki gerçek mekanizma, is the amount [miktardır]... belli bir bilgi – belli bir zamanda bilgi olmuş olup da başka bir zamanda artık bilgi olmayan bir bilgi – kısmi, gelip geçici olmayan ama kalıcı da olmayan bir bilgi temeli üzerinde oluşturulmuş şeylerdeki direnç miktarıdır; bu bilgi üzerine oluşturulmuş bütün birtakım şey var ve: “Hayır! Doğru değil, (Gülerek), temeliniz artık doğru değil, temelinizi çekiyoruz” diyen kuvvete direniyor, bu da: aah! acıtıyor – insanların feragat olarak hissettikleri bu. Zor olan, gerçekten vazgeçmek değil, hayatı şu anki haliyle görünce kabul etmek...

(Anne gülümsüyor)

Ama kabul edersek, bütün bunların ortasında yaşayıp da aynı zamanda bu “değişmez ekstazı” orada “yukarıda” değil de burada nasıl yaşayabiliriz? Bu, haftalardır karşılaştığım problem. Şu vargıya vardım: teorik olarak, ekstazı veren, Tanrısal’ın bilincinde olmak ve Tanrısal’la birleşmek, teori bu; dolayısıyla, gerek şu anki haliyle bu dünyada, gerekse gelecek bir dünyanın inşasında, Tanrısal’ın bilincinde olmak ve Tanrısal’la birleşmek aynı olmalı –teorik olarak.

Kendi kendime sürekli sorduğum da bu zaten: “Nasıl oluyor da bu ekstazı duymuyorsun?”


Ekstazı duyuyorum – bütün bilincim birleşmeye odaklanınca, herhangi bir anda, herhangi bir şeyin ortasında, bilincimin birleşme üzerindeki bu konsantrasyon hareketiyle ekstaz geliyor. Ama şunu da söylemeliyim... beni çevreleyen her şeyi etkilediğim, her şeyi işlediğim şu kaotik dünyanın içine girdiğim zaman... ekstaz yok oluyor...

ve beni çevreleyen olayları ister istemez almak zorundayım ki onları etkileyip işleyebileyim. Aldığım her şey karşısında, en acı verici olarak kabul edilen olaylar karşısında bile tamamen ilgisiz ve rahat kaldığım hale ulaştım – “ilgisiz” derken bu hareketsiz bir ilgisizlik değil: bu hiçbir tür ağrılı tepki olmadan, tamamen nötr (Ebedi’ye dönük bir hareket), mükemmel bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”in ilgisizliği. Fakat bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”de, yapılacak, söylenecek, yazılacak, karar verilecek şey, kısacası eylemin içerdiği her şeyi kesin ve net olarak biliyorum. Tüm bunlar, aynı zamanda Güç duygusuyla birlikte mükemmel bir nötrlük halinde geçiyor: Güç akıyor, Güç etki ediyor ve nötrlük kalıyor – ama ekstaz yok. Eylemin hevesini, sevincini, kamilliğini hissetmiyorum. Şunu da söyleyeyim, bu ekstazın bilinç hali, dünyanın şu anki durumunda tehlikeli olur. Çünkü neredeyse mutlak reaksyonları var – bu ekstaz halinin KORKUNÇ bir gücü olduğunu fark ettim.

Korkunç kelimesi üzerinde duruyorum, şu anlamda ki ekstaz, kendisi gibi olmayan hiçbir şeye tahammül etmiyor, ya da kendisi gibi olmayan hiçbir şey buna tahammül edemiyor – evet... tahammül edemiyor. Bu yüce tanrısal Aşk için de aynı, ya da neredeyse aynı (tamamen aynı şey değil ama neredeyse aynı); bu ekstazın, bu kendinden geçmenin titreşimi, tanrısal Aşkın titreşiminin küçük bir başlangıcı, ve bu da kesinlikle... evet, başka deyim yok, tahammül etmiyor, şu anlamda ki aksi olan, ters olan bir şeyin varlığını kabul etmiyor. Bu yüzden, sıradan bilinç için korkunç sonuçları olur. Bunun iyice farkındayım çünkü bazen bu Güç geliyor – Güç geliyor, her şey patlayacak izlenimine kapılıyorsun. Çünkü sadece bir birleşmeye tahammül edebilir, sadece kabul eden – alan ve kabul eden – tepkiye tahammül edebilir. Ve bu keyfi bir irade değil, VAROLUŞUNUN OLGUSUNDAN DOLAYI mutlak güçte bir irade; insanın anladığı şekliyle mutlak güçte değil bu, gerçekten mutlak güçte. Yani bu Güç tamamen, bütünüyle, eksklüzif olarak var; her şeyi içeriyor, ama titreşimine ters olan şey değişmeye mecbur, öyle değil mi, mademki hiçbir şey yok olamaz; ve anında gerçekleşen bu deyim yerindeyse sert, mutlak değişim, dünyanın şu anki haliyle bir felaket olur.


Problemime aldığım cevap bu. Çünkü olay buydu, merak ediyordum: “Neden? Ben ki... herhangi bir anda böyle (Yukarıya doğru hareket) yapmam yeterli ve... sadece Efendi var, her şey BU – ama öylesine mutlak bir şekilde ki, BU olmayan her şey yok oluyor! Bu yüzden, şimdiki oran öyle ki... (Gülerek) çok fazla şeyin yok olması gerekir! Bunu anladım.

(Sessizlik)

Bazen... vücut için bu küçücük, sürekli, dakika dakika, durmayan bir efor, deyim yerindeyse minicik bir sonucu olan bir çalışma, bir emek... haricen en azından, neredeyse sanki bir çalışma yokmuş gibi, yani benim bilincime sahip olmayan biri için bu vücut yıpranıyor, ihtiyarlıyor, bozulmaya doğru yavaşça yol alıyor gibi görünüyor, bu apaçık ortada: bu, atmosferde, herkesin bilincinde59 (Anne gülüyor), bu zavallı vücudun üzerine sürekli bu tür yargı, bu tür titreşim “atılıyor”; zaten vücut zafiyetinin pekala farkında, hayale kapılmıyor. Ama dönüşme eforundaki bu rahat, huzurlu ama DURMAYAN dayanıklılıktan ötürü, bazen biraz ekstaz için can atıyor – yok olmak istemiyor, yo, kesinlikle, ama sanki “Efendim, yalvarırım, Bırak rahatça Sen olayım” der gibi. Aslında bu, insanların onu rahat bırakıyor olmaları gerektiği zaman her geceki duası (onu fiziksel olarak rahat bırakıyorlar ama maalesef aklen rahat bırakmıyorlar!). İstesem bunu kesebilirim, uzun zamandır kesmeyi öğrendim, kesebilirim ama... bir Şey Tasvip Etmiyor, yani bu bir yerlerde Onaylanmıyor! (Anne gülüyor) Belli ki O, yüce O, mükemmel huzurun, mükemmel dinlenmenin ve sevincin, pasif bir sevincin (pek aktif bir sevinç değil, pasif bir sevinç yeterli), sürekli, pasif bir sevincin realize edildiğini Görmek İstiyor, ama çalışmayı BIRAKMADAN. Yani bireysel deneyim tek önemli şey olarak kabul Edilmiyor, aksine: bütüne katkısı, her şeyi kabartan maya EN AZ onun kadar önemli. Aslında, bu vücutta neden ısrar Edildiğinin en büyük nedeni muhtemelen bu.

59 Anne yakın çevresinin, Ashram'ın öğretililerinin “Anne çok yaşlandı, Anne bunadı, bir ayağı çukurda, Anne çok hasta, Anne ‘kafayı yedi’, Anne başaramayacak, Anne gidici” gibi bilinçli, bilinçsiz ya da bilinçaltısal negatif düşünceleriyle, titreşimleriyle, kötü niyetiyle, inançsızlığıyla, dünyanın genel cahilliğiyle, bilinçsizliğiyle sonuna kadar savaştı.

İçim sorgulamıyor, problem yok; sözünü ettiğim bütün bu problemler vücudun yarattığı, vücut için yaratılan problemler; yoksa içte her şey mükemmel, her şey olması gerektiği gibi. Ve bu tamamen böyle: “iyi” dediğimiz, “kötü” dediğimiz, “güzel”, “çirkin” dediğimiz... bunların hepsi küçük bir enginlik (büyük değil küçük bir enginlik), entegral olarak nasıl desem enjoys... (hayır, tat alan değil), yaptığını, olduğunu, vesaire (bunların hepsi bir) dolu dolu yaşayan entegral bir Bilinçte progresif bir realizasyona gittikçe yönelen küçük bir enginlik. Ama bu zavallı vücuda gelince... Muhtemelen... çok hızlı gidemeyeceğimiz de kesin: eğer bu Sevinç, bu ekstaz, bu kendinden geçme vücudun içinde sürekli olsaydı dönüşüme fazla hızlı olurdu, bu kesin – ama değişecek daha çoook şey var, çoook...

Vücuduma baktığın zaman sadece görünüşü görülüyor, ama bu görünüş başka bir şeyin ifadesi, yansıması...

(Sessizlik)

Görünüşümün nasıl değişeceği konusunda vücuduma bir tür bilgi Veriliyor... acaba bu bir bilgi mi?... yoksa önbili mi? Çok basit, çok kolay görünüyor, görünüşüm anında değişebilir, çünkü bu insanların zannettiği ya da beklediği şekilde KESİNLİKLE olmayacak, KESİNLİKLE... Bu daha ziyade olayları böyle, yüzeysel olarak gören yanlış görüşü peçeleyecek şekilde KENDİNİ EMPOZE EDEN DOĞRU içsel HAREKETİN görülmesi olacak. İzah etmek çok zor ama... Bunu birkaç saniyeliğine birkaç kez hissettim, hissediliyor: hakiki olan bir şey var, hakiki Fizik, gerçek Fizik olan bir şey var, gözlerimizin gördüğü şekilde gözlerimiz tarafından algılanmayan ama bir YOĞUNLAŞMAYLA kendini algılanabilir kılabilecek gerçek fizik60 olan bir şey var. Dönüşmeyi haricen gerçekleştirecek olan, sahte görünüşü gerçek şekille değiştirecek olan da bu yoğunlaşma. Bilmiyorum, acaba gerçek olayı görmeye hazır olmayanlar için sahte görünüm hala var olmaya devam eder mi?... Her halükarda bu bir geçiş dönemi olur: gözleri açık olanlar, görebilir... “gözleri” Kutsal Kitaplardaki anlamda “açık olanlar”, onlar görebilir; kendilerini zorlayarak ya da arayarak göremezler, doğru şekil onlara kendini empoze eder; halbuki gözleri açık olmayanlar... her halükarda, belli Sri Aurobindo'nun sübtil fizik ya da gerçek fizik dediği, ve halen Anne'yle birlikte yaşadığı ve süpraakılsal varlığı geliştirmeyi sürdürdüğü düzlem, fiziksel düzlemimize yakın, paralel. bir süre böyle olur, onlar görmez, hala eski görünümü görürler. Her ikisi simültane olabilir. Kendimi olduğum gibi GÖRDÜM; anlaşılan... (Anne gülüyor) galiba vücudum küçültüldü ki, zorlanmadan vücuduma her yandan hakim olabileyim, vücudumu aşabileyim! Gerçekten, sanki shrunk olmuş [çekmiş] bir şey gibi! İngilizce’nin ifade gücü müthiş (Anne gülüyor). Ama şimdi bunu söylediğimde insanlar bunun psişik ya da akılsal bir görme yeteneği olduğunu sanıyorlar – değil, bundan söz etmiyorum! FİZİKSEL bir görüşten bahsediyorum, bu gözlerle (Anne gözlerini elliyor), ama GERÇEK bir fiziksel görüş, şu anki çarpıtılmış görüş değil. Yani aslında gerçek, hayal edebileceğimizden daha harika, çünkü hayal ettiklerimiz, gördüklerimizin hep bir dönüşümü veya yüceltmesi – öyle değil. Öyle değil! Hakiki bir vücutla zaten fiziksel olarak var olmadığımdan pek emin değilim61 – “pek emin değilim” diyorum çünkü dış duyularımla bu konuda hiçbir kanıta ulaşamadım!...

Ama görmeye ya da öğrenmeye çalışmıyorum, hiç çalışmadım da... çalışmıyorum ama, ara sıra bu kendini empoze eden bir şey gibi: bir an için kendimi olduğum gibi görüyorum, olduğum gibi hissediyorum, olduğum gibi nesnelleştiriyorum. Ama bu birkaç saniye sürüyor, sonra pıt! diye yok oluyor, eski alışkanlık geri geliyor. Yani, sadece bir şeyden başka bir şeye dönüşen şeyleri düşünebiliyoruz: yeniden genç oluyoruz, ihtiyarlığın tüm belirtileri yok oluyor falan – bunlar eski hikaye, öyle değil. Öyle değil!

Hatırlıyorum, bir defasında vücudumda sanki kocaman bir çocuk üzüntüsü vardı, durumu yüzünden biraz sızlanıyordu; muazzam bir Ses duydu: “Neden kendini OLDUĞUN GİBİ hissetmiyorsun?” Ve deneyim bunu izledi – ama bir saniye sürdü. Bir saniye, bir şimşek kadar.


Ve her tarafımızı enfekte eden... “içinde yoğrulduğumuz” demiyorum, her tarafımızı “enfekte eden” diyorum... bu “harika” akıl merak etmeye başlıyor: bu nasıl mümkün olur, insan nasıl etkili olabilir, dünyanın geri kalanıyla nasıl temasa geçebilir, nasıl... nasıl, nasıl? Durdurdum, her şeyi durdurdum. Peki bu vücuda ne olacak, varolma şekli ne olacak?... vesaire, vesaire... Birçok öğretili “rüyasında” Anne’yi olduğundan çok daha uzun boylu ve çok daha genç görüyor.

Bir örnek versem daha kolay anlaşılır, ama bunun yaşanmış bir örnek olması gerekir, yoksa değeri olmaz. Tam da o dönemde fenomeni inceleyip gözlemledim: arzu titreşimi Yüce tarafından yayılan İradeye nasıl ekleniyor – her günkü küçük eylemler için. Ve yukarısının vizyonuyla (eğer yukarısının vizyonunun bilincini korumaya özen gösterirsen) yayılan bu titreşimin, aynen Yüce’nin Yaydığı titreşim olduğunu, ama yüzeysel bilincin beklediği hemen gerçekleşmesi gereken sonuç elde edileceğine, bütün bir dizi titreşim başlatmak ve daha uzak, daha tam olan başka bir sonuca varmak amaçlandığını tam olarak görüyorsun. Büyük olaylardan veya dünya çapındaki eylemlerden ve etkilerden söz etmiyorum, hayatın küçücük şeylerinden bahsediyorum; mesela birine: “Şunu bana ver” diyorsun... o kişi anlamıyor ve o şeyi vereceğine başka şey veriyor; kapsamlı bir vizyon korumaya özen göstermezsen mesela bir sabırsızlık ya da memnuniyetsizlik titreşimi oluşabilir, Efendi’nin titreşimi anlaşılmadı ve alınmadı izlenimiyle birlikte; işte EKLENMİŞ bu küçük sabırsızlık ya da olanları aslında anlamama titreşimi, sanki alırlık eksikliği ya da reaksyon eksikliği var izlenimi arzuyla aynı nitelikte – buna “arzu” denemez ama, titreşim türü aynı. Her şeyi gelip zorlaştıran da bu. Tam görüşe, doğru görüşe sahip olursan, bilirsin ki “Bana şunu ver”, hemen gerçekleşen sonuçtan başka bir şey doğurur, ve bu başka şey tam tamına olması gereken şeyi doğurur. Bilmem anlatabildim mi, çünkü bu biraz karmaşık! Ama bu bana, İradenin titreşimiyle arzu titreşimi arasındaki nitelik farkının anahtarını sunuyordu. Ve aynı zamanda da, daha geniş ve daha total, daha tam – daha geniş, daha bütünsel ve daha uzak, yani daha kapsamlı bir bütünün vizyonuyla bu arzu titreşimini yok etme imkanını sunuyordu. Bu konu üzerinde ısrar ediyorum çünkü bu bütün ahlaki unsuru ortadan kaldırıyor. Bu, arzunun şu pejoratif kavramını ortadan kaldırıyor.

Vizyon bütün iyilik, kötülük, iyi, kötü, aşağı, üstün ve bunun gibi bütün kavramları gittikçe ortadan kaldırıyor; bu sadece neredeyse titreşimsel nitelik farkı olarak adlandırabileceğimiz bir şey – “nitelik” akla hala bir üstünlük ya da aşağılık fikri getiriyor, nitelik değil, yoğunluk da değil; bir titreşimi bir diğerinden ayırmak için bilimcilerin kullandığı bilimsel kelimeyi bilmiyorum ama kelime o. Ve dikkate değer olan da, Titreşim yapıcı; Efendi’den gelen titreşim niteliği olarak adlandırabileceğimiz şey yapıcı, yapıyor... bu, huzurlu ve ışıldayan bir titreşim; diğer titreşim, arzu ve benzer şeylerin titreşimi komplike, şeyleri yok ediyor ve karıştırıyor, çarpıtıyor – olayları karıştırıyor ve deforme ediyor, büküyor – bu da ışığı alıp götürüyor: bir donukluk, bir monotonluk oluşturuyor, çok ağır gölgelere varan şiddetli hareketlerle yoğunlaşabiliyor. Tutkunun olmadığı yerde, tutkunun müdahale etmediği yerde bile bu böyle. Yani, fiziksel gerçek sadece birbirlerine karışan ve maalesef birbirleriyle çarpışan, çatışan titreşimler alanına döndü; ve çarpışma, çatışma da aslında cehalet titreşimleri olan belli titreşimlerin yarattığı bu tür bir karışıklığın, bir düzensizliğin, bir karmaşanın doruğu... çünkü insan bilmiyor, bunlar çok küçük, çok dar, çok sınırlı, çok kısa cehalet titreşimleri... Bu, artık psikolojik açıdan problemin nasıl göründüğü değil: bunlar sadece titreşim. Psikolojik açıdan bakınca... Akılsal düzlemde mesele kolay, nefsi düzlemde çok zor değil; fiziksel düzemdeyse mesele biraz daha ağırlaşıyor çünkü olay “ihtiyaç” görünümüne bürünüyor; ancak burada da bir deneyim alanı oluştu bu günlerde: vücudun yapısı, ihtiyaçları ve vücuda iyi gelenle veya dokunanla ilgili medikal ve bilimsel kavramların incelenmesi; ve tüm bunlar öze indirgendiğinde yine aynı titreşim meselesine geliyor... Oldukça enteresandı: olay bir gıda zehirlenmesi gibi görünüyordu, çünkü sıradan bilincin gördüğü şekilde her şey tamamen görünüş: yediğim kötü mantarlar... ve bu, zehirlenmenin mutlak mı olduğunu, yoksa sadece göreli mi olduğunu, yani cehalete, kötü reaksyona ve doğru Titreşim yokluğuna mı dayandığını bulmak için özel bir incelemenin konusu oldu. Vardığım vargı şöyleydi: bu, Efendi’ye ait titreşim miktarıyla, toplamıyla, hala karanlığa ait titreşimler arasındaki bir oran meselesi; ve orana göre bu somut, gerçek bir şey kimliğine, ya da yok edilebilir bir şey kimliğine, yani Hakikat titreşiminin etkisine direnmeyen bir şey kimliğine bürünüyor. Ve bu çok enteresandı, çünkü bilincim, vücudumun işleyişindeki bozukluğun nedeninden haberi olduğu anda (yani bilincim bunun nereden kaynaklandığını, ne olduğunu algıladı) “Bakalım neler oluyor” fikriyle hemen gözleme başladı: önce “Olanlar sadece Efendi’nin isteğiyle oluyor, etkiler de sonuçlar da Efendi’nin isteğiyle oluyor, bundan eminim (bu emin oluş hep var), dolayısıyla iyice rahat durmak lazım” kanaatiyle birlikte “vücudu iyice dinlendirelim”. Vücut çok rahat: ajite değil, huzursuz değil, titremiyor, bir şeyi yok, çok rahat. Bundan sonra, etkiler ne ölçüde kaçınılmaz? Vücudun elementlerine ve yaşamasına uygun olmayan bir element içeren belli miktarda bir madde yutuldu diye, uygun olan ve uygun olmayan unsurlar ya da titreşimler oranı nedir? Çok net olarak gördüm: oran, vücudun doğrudan yüce Titreşimin etkisi altındaki, sadece yüce Titreşime cevap veren hücre sayısıyla, hala sıradan titreşme şekline ait diğer hücrelerin sayısına göre değişiyor. Çok açıktı, çünkü bütün imkanlar görülüyordu: “bu baskın tarafından tamamen altüst olan ve istenmeyen unsurdan kurtulmak için bütün sıradan yöntemlerle içinde savaşmak gereken sıradan hücre kitlesi” imkanından, “yüce Kuvvete hücresel cevap tam olduğu için akının hiçbir etkisi olamaz” imkanına kadar; bu yarın’ın hayali – daha yoldayız. Oran oldukça lehte oldu – mutlak güçte diyemeyeceğim, buna daha çok var – ama oldukça lehte oldu, bu yüzden de rahatsızlığımın sonuçları çok uzun sürmedi ve neredeyse minimum bir tahribat oldu.

Ama şu anda, birbiri ardına bütün deneyimler – bütün FİZİKSEL deneyimler, vücudun deneyimleri – aynı vargıya vardırıyor: her şey sadece Yüce’nin etkisine cevap veren, yarı yarıya olan, dönüşüm yolunda olan unsurlarla, hala maddenin eski titreşme sürecinde olan unsurlar arasındaki orana bağlı. Bunların sayısı azalıyor gibi görünüyor; oldukça azalıyor gibi görünüyor ama nahoş etkilere veya tepkilere yol açmak için sayı hala yeterince büyük: henüz dönüşmemiş, hala sıradan hayatın bir parçası olan şeyler.

Ama bütün problemler – bunlar ister psikolojik, ister tamamen maddesel, ister kimyasal sorunlar olsun, bütün mesele şuna indirgenmiş durumda: bunlar titreşimden başka şey değil. Bu titreşim bütünü ile (bunu çok kabaca ve yaklaştırımsal bir şekilde söylersek) yapıcı ve yok edici titreşimler arasındaki fark olarak adlandırabileceğimiz şeyi de algılıyorum. Diyebiliriz ki (bu sadece bir söyleyiş şekli), Bir’den gelen ve Birliği ifade eden, yansıtan titreşimler yapıcı, sıradan ayırıcı bilincin bütün komplikasyonlarıysa imhaya vardırıyor.


(Uzun sessizlik)

Zorluğu hep arzunun çıkardığı söylenir, gerçekten de öyle, değil mi. Arzu sadece bir irade titreşimine eklenmiş bir şey de olabilir. Her şeyin yüce İradeyle yapıldığı da söyleniyor, peki her ikisi nasıl aynı zamanda doğru olabilir ve birbiriyle kombine olabilir? Bu problem ortaya çıktığı için buldum...

Tek, yüce İrade kendini ifade edince irade direkttir, hemen gerçekleşir, ona hiçbir şey engel olamaz; öyleyse geciktiren, engelleyen, komplike eden hatta başarısızlığa uğratan MUTLAKA arzunun karışmasıdır. Bu her şey için böyle.

Mesela bir dış etki alanını ele alalım, dış dünyayı, dış olayları. Tabii, “dış” derken bu kendini yanlış bir pozisyona koymak demek, ama mesela en yüksek bilinçteyken, Hakikat Bilincindeyken birine... milyonlarca örnek arasından bir tane örnek veriyorum... birine: “Git, şu kişiyi gör, ona şunu de ki, şunu elde edesin” diyorsun. Eğer kişi alır ise, reseptifse, içsel olarak hareketsizse ve surrendered [mütevekkil] ise, gider, söz konusu kişiyi görür, ona o şeyi söyler ve olay gerçekleşir – HİÇBİR zorluk olmadan, “öylece”. Eğer giden kişinin faal bir akılsal bilinci varsa, inancı bütün değilse, egonun ve cehaletin getirdiği karışım varsa, zorlukları görür, çözülmesi gereken problemleri, bütün komplikasyonları görür – e tabii ki bunların hepsi olur! O zaman da, orana göre (her şey hep bir oran meselesi), orana göre komplikasyonlar olur, olay zaman alır, gecikir, ya da biraz daha kötüsü, çarpıtılır, tam olması gerektiği gibi olmaz, değişir, azalır, çarpıtılır, ya da en sonunda olay hiç olmaz – bir sürü derece var, ama bütün bunlar akılsal komplikasyonların ve arzunun alanına giriyor. Halbuki diğer yöntem hemen olur. Bu gibi vakaların, bütün vakaların, hemen olan vakanın da sayısız örneği var. İnsanlar o zaman: “Aaa!! Bir mucize gerçekleştirdiniz” diyor – ortada gerçekleştirilmiş bir mucize falan yok: her zaman böyle olmalı. Çünkü aracı kendini eyleme katmadı. Bilmem anlatabildim mi... Her neyse... Yani bu, en küçük şeyden dünya çapında olaylara kadar varabilir... özel konulara hiç girmek istemiyorum, dolayısıyla anlatmıyorum ama, mesela devlet başkanları, başbakanlar gibi insanların karar vermelerini sağlamak gibi eğlenceli örnekler oldu – tabii aracı iyiyse. Bu dünyasal bir etkiye kadar varabilir. Ve dünyasal aksyon alanında “bu şekilde” yapılan şeylerin örneği var: kimse ne nasıl olduğunu ne de neden olduğunu anlayamadı – öylece oldu, çok basit bir şekilde, her şey çok basit bir şekilde kendiliğinden ayarlandı. Başka durumlardaysa, bir vize ya da bir izin almak için dağları yerinden oynatmak gerekiyor.

Sonuçta, en küçük şeyden, en küçük fiziksel rahatsızlıktan en dünyasal etkiye kadar prensip hep aynı, her şey gelip aynı prensibe dayanıyor. Tabii, deneyimi yaşarken anlamak kolay, ama açıklamak zor.


Zaten bu anlattıklarımın bir Bülten’e uyabileceğini sanmıyorum. Yo, çok açık. Kesinlikle anlaşılmaz. Yo, anlaşılıyor.

Her neyse... Mümkün olduğunca az kişisel unsur kattım. Çok açık. Gerçekten mi?... (Gülerek) İyi o zaman.

96 – Kutsal Kitapların hakikatini ruhunda hele bir yaşa; sonra istersen yaşadığın deneyimi usavurup entelektüel bir şekilde ifade et, ve o zaman bile ifadene güvenme ama, yaşadığın deneyimden asla şüphe etme.

Açıklamaya gerek yok. Yani, çocuklara şunu açıklamak gerekir: HANGİ İFADE OLURSA OLSUN, HANGİ KUTSAL KİTAP OLURSA OLSUN, bu her zaman yaşanan deneyimin bir azalmasıdır, deneyimden daha küçüktür, daha aşağıdır. Bunu bilmesi gereken insanlar var!

97 – Ruhunda yaşadığın deneyimi iddia ettiğinde ve başkasının yaşadığı farklı deneyimi inkar ettiğinde, bil ki Tanrı seni enayi yerine Koyuyor. Ruhunun perdesinin arkasından, Tanrı’nın neşeli Gülüşünü duymuyor musun?

Ooo! Harika. Sadece gülümseyerek bir fikirde bulunabiliriz: “Yaşadığın deneyimden asla şüphe etme çünkü yaşadığın deneyim kendi varlığının hakikatidir, ama sanma ki bu hakikat evrenseldir. Ve bu hakikate dayanarak başkalarının hakikatini inkar etme, çünkü herkes için, kendi deneyimi kendi varlığının hakikatidir. Ve total bir Hakikat, bütün bu bireysel hakikatlerin toplamı... artı Efendi’nin Kendi deneyimidir!


98 – Vahiy, Hakikatin doğrudan görülmesi, doğrudan duyulması ya da ilham geldiğinde hatırlanmasıdır, drsti, sruti, smrti; en yüksek deneyimdir ve her zaman tekrar yaşanabilir. Kutsal Kitapların sözleri, Tanrı onları Söyledi diye değil, çünkü ruh onları gördü diye bizim için yüce otoritedir. Sanırım bu, Musa’ya “gelen”, Efendi’nin güya Bizzat Kendisinin Söylediği ve güya Musa’nın duyduğu söylenen Kitabı Mukaddes’teki “Tanrı’nın Emirleri” [On Emir] inancına cevap niteliğinde – bu, (Anne gülüyor) bunun mümkün olmadığını söylemek için dolaylı bir yol. “Çünkü ruh onları gördü diye bizim için yüce otoritedir”: ama bu SADECE gören ruh için yüce otorite olabilir, bütün ruhlar için değil. Bu deneyimi yaşayan ve gören ruh için bu yüce otoritedir, ama başka ruhlar için değil. Bu on “emir” daha küçücük çocukken beni düşündüren şeylerden biriydi, zaten hepsi olağanüstü banal: “Anneni babanı sev... Öldürme...” iğrenç bir banallik. Musa, Sina’ya bunu duymak için mi çıktı...?

Kuru gürültü! Bence de... Bende hep bu izlenimi bıraktı. Ama bilmiyorum, acaba Sri Aurobindo Hint Kutsal Kitaplarını mı kastediyor?... Belki de Upanishad’ları kastediyordur?... Ya da Veda’ları? 62 – ama yo, hayır, Veda’lar şifahiydi. Şifahiydi, Kutsal Kitaplar OLDU! Tanrı bilir nasıl çarpıtılarak... Fazla çarpıtılmadı, çünkü bütün tonlamalarla tekrarlanıyordu. Bütün Kutsal Kitaplar arasında en az çarpıtılan muhtemelen Veda’lardır... Çin Kutsal Kitapları da var... Deneyim gittikçe şu şekilde gelişiyor: gelen vahiy evrensel olarak geçerli olabilir, ama şekli her zaman kişiseldir – her zaman.

Upanishad’lar: İç irfan, nihai hakikate ulaşan ve orada yerleşen okült öğreti; Vedanta felsefesinin kaynağını oluşturan Upanishad'lar, Hindistan'ın Veda’lardan sonra gelen Kutsal Kitaplarıdır; sayıları ikiyüzü bulur ama on ikisi önemli sayılır. Veda’lar: Rishilere vahiy şeklinde gelen ve eski bir Sanskritçe’de kaleme alınmış Hindistan’ın ve belki de dünyanın en eski kutsal kitapları Vedalar, Hindu dininin temelini oluşturuyor (dört Veda var: Rig, Yajur, Sama, Atharva)

Bu Hakikat’ten bir görüş AÇISI edindiğindeki gibi. Kelimelerle formüle ettiğin anda ister istemez bir açıdır, ister istemez. Mutlak bir hakikat hissini veren bir tür titreşimi kelimesiz ve düşüncesiz deneyimlersin, ve eğer tamamen hareketsiz durursan, hiçbir şey bilmeye çalışmadan, belli bir süre sonra vahiy sanki bir filtreden geçer ve bir tür fikir şeklinde yansır.

Sonra bu fikir... bu hala biraz flu bir fikir, yani çok genel, ama eğer hala tamamen hareketsiz, dikkatli ve sessiz durursan, başka bir fitreden geçer ve o zaman bir çeşit kondansasyon olur, damlalar gibi, bunlar da kelime olur. Ama deneyimi tam bir içtenlikle yaşadığında (yani kendini kandırmadığında) bu ister istemez sadece bir nokta, sadece olayı söylemenin BİR ŞEKLİ, hepsi bu. Sadece bu olabilir.

Zaten çok bariz bir gözlem var: belli bir dili kullanmaya alışık olduğunda vahiy o dilde gelir; bana daima İngilizce veya Fransızca geliyor – Çince gelmiyor, Japonca gelmiyor! Sözler ister istemez İngilizce ya da Fransızca; bazen de Sanskritçe bir kelime geliyor; çünkü fiziksel olarak Sanskritçe’yi öğrendim; Sanskritçe’nin başka bir varlık tarafından telaffuz edildiğini duyduğum oldu (fiziksel olarak değil) ama vahiy somutlaşmıyor, sabitleşmiyor, flu kalıyor; ve tamamen maddi bir bilince geri döndüğümde, hayal meyal bir ses hatırlıyorum, belli bir kelimeyi değil.


Dolayısıyla vahiy formüle edildiği andan itibaren HER ZAMAN bireysel bir açıdır. Hakikaten ÇOK İÇTEN olmak lazım. Birden coşkuya kapılıyorsun çünkü deneyim olağanüstü bir güç getiriyor, Güç geliyor – güç kelimelerden önce geliyor, kelimelerle azalıyor – ama Güç var, ve bu güçle kendini çok evrensel hissediyorsun, aldığın izlenim: “Bu evrensel bir Vahiy” – evet, bu evrensel bir vahiy ama, vahiyi kelimelere döktüğün zaman artık evrensel değil; artık sadece bu söyleme şeklini anlayacak şekilde yapılmış beyinler için geçerli. Kuvvet gerisinde, ama kelimeleri aşmak lazım.

(Sessizlik)

Bu tür şeyler bana gittikçe daha fazla geliyor, gelen şeyleri bir kağıt parçasına karalıyorum, ve süreç hep aynı: önce her zaman bir tür patlama oluyor... bu bir hakikat gücü patlaması gibi, bembeyaz, kocaman bir havai fişek patlaması gibi... (Anne gülümsüyor) havai fişekten çok daha büyük! Ve taklalar atıyor da atıyor (Anne elleriyle başının üstünde takla hareketi yapıyor), işliyor, işliyor... sonra, bir fikir izlenimi alıyorsun, ama fikir altta, fikir bir kaplama gibi, ve fikir kendi hissini içeriyor, fikir hissi de getiriyor – his önce geliyor, ama fikirsiz, bu yüzden fikri tanımlayamıyordun. Bir tek şey var: bu her zaman ışıldayan bir Güç patlaması. Sonra, patlamaya bakarsan ve iyice sakin durursan – kafanın kesinlikle susması lazım – her şey susar (Anne yukarıya dönük kımıldamayan bir poz alıyor)... ve birden, kafanın içinde biri konuşur! Konuşan bu patlamadır. İşte o zaman kağıt kalem alıp yazıyorum. Ama konuşanla yazan arasında hala küçük bir geçiş var ki, vahiyi yazdığımda, yukarıdaki bir Şey memnun Olmuyor: o zaman yine iyice sakin duruyorum: “Hayır, o kelime değil, bu kelime” Diyor. Tamamen nihai olması için bazen bir iki gün lazım. Ama deneyimin gücü tarafından tatmin olanlar işi üstünkörü bitiriyor ve dünyaya Hakikatin çarpıtması olan sansasyonel vahiyler gönderiyor.

Çok ölçülü, çok sakin, çok rahat, çok eleştirel olmak lazım – özellikle çok rahat, çok sakin olmak lazım, sessiz olmak lazım, çok sessiz; deneyimi “Acaba bu şu mu... yoksa şu da şu mu?” diyerek kavramaya çalışmamak lazım, çünkü o zaman her şeyi mahvedersin; bakman lazım, çok dikkatlice bakman lazım. Ve kelimelerde ilk titreşimden bir kalıntı, kalan bir şeyler olur (ama öylesine az ki!), insanı gülümseten, hoş, köpüklü bir şarap gibi ışıldayan bir şey olur, ama şurası (Anne hayali bir notun bir kelimesini ya da bir bölümünü işaret ediyor) donuktur; o zaman dil bilginle ya da kelimelerdeki ritm duygusuyla bakarsın: Şurada bir pot fark edersin; potu yok etmek lazım; beklersin... ve doğru kelime birden gelip yerine cuk oturur.

Sabırlıysan, bir iki günün sonunda kelimeler tamamen doğru olur. Bana bu hep böyleydi gibi geliyor, ama artık şimdi çok normal, çok sıradan bir hal; aradaki fark, eskiden yaklaştırımlarla tatmin oluyordum (bu şekilde yazılmış bazı şeyleri tekrar gözden geçirdiğimde bir yaklaştırım görüyorum, bir yaklaştırımla tatmin olduğumu görüyorum), şimdi daha dengeliyim, daha makulüm – hem daha sabırlıyım. Şekillenmesini bekliyorum. Bu konuda bir şey fark ettim: bildiğim dilleri artık aynı şekilde bilmiyorum! Çok tuhaf, özellikle de İngilizce’yi... kelimelerin ritmine dayanan bir çeşit içgüdü var, nereden geliyor, bilmiyorum... belki de bir cümlenin doğru olup olmadığının anlaşılmasını sağlayan lisanın süprabilincinden kaynaklanıyordur. Bu kesinlikle akılsal bir bilgi değil, kesinlikle... akılsal bilginin hepsi gitti, aklımdan çıktı, imla bilgimi bile tamamen unuttum! Bu bir tür iç ritm duygusu, anlayışı. Bu günlerde ritmin farkına vardım: birthday [doğum günü] kartlarına en yüksek Kanchanjungha’dan daha yüksek, en derin okyanuslardan daha derin ol.
 

Yer İmleri


Konuyu 1 kişi okuyor: (0 üye ve 1 misafir)
 

Gönderim Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Ek dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
İfadeler Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm saatler GMT +3 biçimindedir. Şu anki saat 06:06.

Forum Bilgilendirme Künye
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.

Forumel, lisanslı vBulletin kullanmaktadır!
Forum Sahibi: Dea Dia ve Gece

Sitemiz; yer sağlayıcı bir forum sitesidir. Forumel.Com adresimizde yapılan paylaşımlar, moderasyon ekibimizin onayına dahil olmadan direkt olarak yayınlanmaktadır. 5237 sayılı TCK (Türk Ceza Kanunu) ve 5651 Sayılı Kanun'un ilgili maddelerini ihlal eden kişilerin IP adresleri de dahil olmak üzere sair kişi veya adli mercilere müzekkere (Resmi Üst Yazı), tarafımıza tanzim edildiği takdirde paylaşılacaktır. Hukuka aykırı bir paylaşımın olduğunu düşündüğünüz mesaj ya da konuyu; İLETİŞİM linkine bildirim yoluyla iletebilirsiniz. 48 saat içerisinde mevcut şikâyetiniz üzerinden tarafınıza ulaşılacak, gerekli işlemler tesis edilecektir.

Eğlenceli Genel Forum Sitesi, Genel Forum Sitesi, Genel Forum Siteleri, Genel Forum