Tekil Mesaj gösterimi
Eski 31 Ağustos 2023, 20:12   #12
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

56 – Ey tutkulu tartışmacı, bir tartışmadan galip çıktığın zaman pek de acınacak durumdasın, çünkü bilgini genişletme fırsatını kaçırdın.

Ne güzel! Söylenecek çok şey var aslında... Tartışmalar ne işe mi yarıyor?

Genellikle, tartışmaktan hoşlananlar, fikirlerini berraklaştırmak için aksini iddia etmelerin uyarıcılığına ihtiyaç duyanlardır. Bunu neredeyse sürekli yaşıyorum: etrafımda böyle insanlar var!

Tabii bu ilkel bir entelektüel seviye göstergesi. Ama eğer bir tartışmada tarafsız bir seyirci gibi “hazır bulunabilirsen” (diğer kişi seninle tartışırken bile), bir konuyu ya da meseleyi birçok bakımdan incelemek için bundan her zaman faydalanabilirsin; ve karşıt görüşleri uzlaştırmaya çalışarak kendi fikirlerini genişletebilir, daha kapsamlı bir senteze yükselebilirsin. Peki ama doğru olduğunu hissettiğimiz şeyi başkalarına anlatmanın en iyi yolu ne?

EN İYİ YOL O ŞEYİ YAŞAMAK – başka yolu yok.

& “Bir tartışmadan galip çıkarsak, nasıl olur da bilgimizi genişletme fırsatını kaçırmış oluruz?

“Bir tartışma, çatışan görüşlerden başka bir şey değil; görüşler de hakikatin çok kısmi birer yönüdür. Belli bir konu hakkındaki bütün görüşleri bir araya getirmeyi ve sentezlemeyi başarsaydın bile yine de hakikatin çok eksik bir ifadesine varırdın. Bir tartışmada galip gelirsen, bu demektir ki senin görüşün diğer kişinin görüşüne üstün geldi, illa ki senin görüşün onunkinden daha doğru diye değil, argümanları daha iyi kullanmayı bildiğin için, ya da daha inatçı bir tartışmacı olduğun için. Ve iddia ettiklerin konusunda haklı olduğuna inanmış bir şekilde çıkıyorsun tartışmadan; böylece meseleyi kendi bakış açından başka bir bakış açısıyla görme fırsatını ve hakikatin bir yönünü, zaten sahip olduğun yöne ya da yönlere ekleme fırsatını kaçırıyorsun – kendi düşüncenin içine kapanarak düşünceni genişletmeyi reddediyorsun”.

11 Mart 1961

57 – Kaplan, doğasına göre davrandığı için ve başka hiçbir şey bilmediği için tanrısaldır, içinde kötülük yoktur; kendini sorgulasaydı o zaman bir cani olurdu. İnsan için hangi hal hakikaten “doğal”? Kendini neden sorgular?

İnsan yeryüzünde bir geçiş varlığıdır, (bu ayrıntı fazlalık değil, “yeryüzünde” derken, insanın sadece dünyaya özgü olmadığını demek istiyorum; insan özünde evrensel bir yaratık ama, yeryüzünde özel bir tezahürü var) dolayısıyla, evrimi sırasında birçok ardışık doğası oldu; bu ardışık doğaları yükselen bir eğri izledi, ve insan süpraakılsal mizacın eşiğine temas edip süperinsana dönüşünceye kadar bu eğriyi izlemeyi sürdürecek. Bu eğri akılsal gelişmenin spirali.

Bir tercihin ya da önceden tasarlanmış bir kararın sonucu olmayan, yani akılsal faaliyetin müdahalesi olmadan ortaya çıkan her spontane tezahüre “doğal” deme eğilimindeyiz.

Bu yüzden, bir insanın çok az akılsallaşmış nefsi bir spontaneliği olduğunda, sadeliğinden ötürü, basitliğinden ötürü bize daha “doğal” görünür. Ama bu, hayvanınkine çok benzeyen ve insansal evrimsel ölçeğin en alt basamağında olan bir doğallık. İnsan bu akılsal müdahalesiz spontaneliğe ancak süpraakılsal seviyeye ulaştığı zaman, yani aklı aşıp üst Hakikate çıktığı zaman yeniden kavuşur.

Buraya kadar, bütün oluş şekilleri doğal olarak doğaldır! Ama evrim akılla saptırıldı... saptırılmadı, çarpıtıldı, çünkü akıl doğasından ötürü sapkınlığa açıktı, ve neredeyse daha baştan itibaren sapkınlaştı, ya da daha doğrusu asurik kuvvetler aklı sapkınlaştırdı. Bize doğal olmama izlenimini veren de bu sapkınlık hali. İnsan kendini neden sorguluyor diye soruyorsun. Çünkü aklın doğası bu da ondan!

Akılla birlikte bireyselleşme ve çok net bir ayrılma duygusunun yanı sıra, az çok belirgin bir tür seçme özgürlüğü izlenimi başladı – tüm bunlar, tüm bu psikolojik haller akılsal hayatın doğal sonuçlarıdır ve şimdi gördüğümüz her şeye, aberasyonlardan en katı prensiplere kadar her şeye yol açar. İnsanın edindiği ‘bir şey ile başka bir şey arasında seçebilirim’ izlenimi doğru bir prensibin çarpıtılmasıdır, bu prensip ancak ruhun ya da psişik varlığın bilinçte ortaya çıkışıyla tamamen gerçekleştirilebilir: ruh, varlığın yönetimini ele alsaydı o zaman insanın hayatı gerçekten yüce İradenin bireysel olarak, bilinçli olarak dışavurumu olurdu.

Ama normal insansal halde bu hala tamamen istisnai bir vaka, sıradan insansal bilince hiç de doğal gibi gelmiyor, neredeyse doğaüstü gibi geliyor!

İnsan kendini sorguluyor çünkü akılsal alet bütün imkanları görmek için yapıldı; sonuç: iyilik ve kötülük, doğru ve yanlış kavramları ve bundan doğan bütün sefaletler. Bunun kötü bir şey olduğu söylenemez; bu bir ara evre, pek hoş bir evre değil ama... aklın tam gelişimi için muhtemelen kaçınılmaz bir evre.

17 Mart 1961

58 – Hayvan, yozlaşmadan önce, iyilik ve kötülük bilgisi ağacının meyvesinden henüz yemedi; tanrı onu bırakıp ebedi hayat ağacının meyvesini tercih etti; insansa üst göklerle aşağı doğa arasında duruyor.

Sormak istediğin soru var mı? Eskiden bir cennetin var olduğu doğru mu?

Neden insan cennetten kovuldu? Tarihsel bakımdan (psikolojik açıdan demiyorum, tarihsel açıdan diyorum) anılarıma dayanacak olursam – yalnız, bunu kanıtlayamam: hiçbir şey kanıtlanamaz, gerçekten tarihsel, yani korunmuş bir kanıtın var olduğunu da sanmıyorum, ya da en azından o kanıt henüz bulunamadı ama, anılarıma göre... (Anne gözlerini kapatıp sanki anılarının arayışına koyuluyor; gözleri kapalı konuşuyor) dünya tarihinin bir döneminde, bir tür dünyevi cennet mutlaka oldu, şu anlamda ki bu mükemmelce ahenkli ve doğal bir hayattı; yani aklın tezahürü, Doğanın yükselen eğrisiyle uyum içindeydi – HALA tam bir uyum içindeydi, sapkınlıksız, çarpıtmasız. Bu, akılsal tezahürün maddi formlardaki ilk aşamasıydı.

Ne kadar sürdü? Söylemesi zor. Ama insan için bu bir tür “kemale ermiş hayvansal hayata” benzeyen bir hayattı. Hatırladığım hayat... vücut kendi doğal ortamına, iklim vücudun ihtiyaçlarına, vücut da iklimin gereklerine mükemmel adapte olmuştu. Hayat tamamen spontane ve doğaldı, aynen daha aydın, daha bilinçli bir hayvansal hayat gibi, ama aklın gelişmesiyle daha sonra getirdiği komplikasyonlar ve çarpıtmalar hiç yoktu. O hayatı hatırlıyorum – bütün dünyanın hayatının bilincine vardığımda hatırladım, anıyı tekrar yaşadım – ama o hayatın ne kadar sürdüğünü ya da hangi alanı kapladığını söyleyemem, bilmiyorum.

Sadece o zamanki maddi Doğanın durumunu, insan şeklinin ve insan bilincinin durumunu, halini ve yeryüzünün bütün diğer unsurlarıyla olan o bir tür ahengini hatırlıyorum: hayvansal hayatla varolan ahengi hatırlıyorum; bitkisel hayatla öylesine büyük bir ahenk vardı ki, insan Doğayla ilgili şeylerin kullanımını, bitkilerin, meyvelerin ve bitkisel Doğanın verebileceği her şeyin özelliklerini spontane olarak biliyordu; ve ne agresivite vardı, ne korku, ne çelişki, ne de sürtüşme... hiçbir sapkınlık yoktu – akıl saftı, basitti, ışıldıyordu, karmaşık değildi. Sadece evrimin gösterdiği gelişmelerle, evrimin seyriyle akıl kendi içinde, KENDİSİ İÇİN gelişmeye başlayınca tüm komplikasyonlar ve çarpıtmalar başladı.

Öyle ki, o kadar çocukça görünen Tekvin’in30 o hikayesi bir hakikat içeriyor. Tekvin gibi eski gelenekler aynen Vedalar gibiydi: her [İbrani] harf bir bilginin sembolüydü, o zamanki geleneksel bilginin imgesel özetiydi; ama bunun dışında, sembolik tarihin bile bir gerçekliği vardı, şu anlamda ki, gerçekten, yeryüzünde hayatın, akılsallaşmış maddenin insan şeklindeki ilk tezahürünün ondan önce gelen her şeyle hala tam ahenk içinde olduğu bir dönemi oldu.

Ancak daha sonra... Ve bilgi ağacının sembolü, şu artık tanrısal olmayan bilgi türüdür, yani şu bölme duygusundan kaynaklanan ve her şeyi bozmaya başlayan maddi bilgi. Bu devir ne kadar sürdü? Çünkü hatırladığım kadarıyla bu sanki neredeyse ölümsüz bir hayat gibiydi. Galiba evrimin bir tür kazası yüzünden formların dezentegrasyonunun gerekliliği araya girdi, gelişme için. Yani ne kadar sürdüğünü söyleyemem. İzlenimime göre yeri de... (bu sadece bir izlenim), sanki

30 Tekvin: Eski Ahit’te, yaratılışın anlatısıyla ilgili bölümü içeren ilk kitabın adı (Fr: la Genèse; En: the Genesis) şey yakınlarında... tam olarak bilmiyorum Seylan’ın ve Hindistan’ın bu tarafında mı, şu tarafında mı (Anne Hint Okyanusunu, ya Hindistan’la Sri Lanka’nın batısını, ya da doğuyu, Sri Lanka’yla Java’nın arasını gösteriyor), ama mutlaka artık var olmayan, muhtemelen denizin yuttuğu bir yerdi. Bu yerin vizyonu, bu hayatla bu formların bilinci hafızamda çok net; ama somut detay veremem. Asırlarca mı sürdü yoksa sadece... doğrusu o anları tekrar yaşadığımda bu detayları merak etmedim – başka bir ruh halinde oluyorsun, yani bu somut detayları merak etmiyorsun – her şey psikolojik verilere dönüşüyor; ve... ve öylesine sade, aydın, ahenkli, sıkıntısız, tam da aklı meşgul eden bütün bu zaman ve mekan meselelerinin dışındaydı ki... Öyle spontane bir hayattı ki, son derece güzel, doğaya öylesine yakın! Aynen hayvansal hayatın doğal bir serpilmesi gibi, ve ne karşıtlık, ne çelişki ne de herhangi bir şey yoktu – her şey olabildiğince iyiydi.

(Sessizlik)

Benzer bir anıyı tekrarlanan bir şekilde, farklı şartlarda birçok kez yaşadım (tam olarak aynı sahneyle aynı görüntüler değildi; öyle bir şey değildi, çünkü bu gördüğüm bir şey değildi – yaşadığım BİR HAYATTI). Belli bir süre, gündüz veya gece, belli bir transtayken eskiden yaşadığım bir hayatı hatırlıyordum, ve bunun insan şeklinin – tanrısal Varlığı enkarne edebilen ilk formların – yeryüzündeki serpilmesi olduğunun iyice bilincindeydim; yani bu şu demekti: ilk kez dünyasal bir formda, özel, bireysel (genel bir hayat değil, bireysel) bir formda tezahür edebilmiştim, yani yukarıdaki Varlıkla aşağıdaki varlığın bitişmesi, birleşmesi bu maddi özün akılsallaşması sayesinde ilk kez gerçekleşmişti. Bunu birkaç kez yaşadım, ama hep benzer bir ortamda ve kesinlikle benzer bir duyguyla, ÖYLESİNE neşeli bir sadelikti ki, karmaşıklık yoktu, problem yoktu, hiç bu meseleler yoktu, bu türden hiçbir şey yoktu, kesinlikle! Yaşama sevincinin bir serpilmesiydi, başka bir şey değildi... genel bir sevgi, genel bir ahenk içinde – çiçekler, mineraller, hayvanlar, her şey birbiriyle mükemmel anlaşıyordu.

Yalnızca ÇOK DAHA SONRA (bu kişisel bir izlenim), çok daha sonra işler kötü gitti. Muhtemelen çünkü bazı akılsal somutlaşmalar genel evrim için gerekliydi, kaçınılmazdı, akıl başka şeye geçmeye hazırlanabilsin diye. İşte o zaman...

öö! Sanki bir çukurun, bir çirkinliğin, bir karanlığın içine bir düşüş oldu; ondan sonra da her şey öylesine karanlık, öylesine çirkin, öylesine zor, öylesine acılı, meşakkatli oldu ki – bu hakikaten... hakikaten bir düşüş izlenimi veriyor.

(Sessizlik)

Théon31 bunun... nasıl desem... kaçınılmaz olmadığını söylüyordu. Yani, tezahürün tam özgürlüğünde, Orijinden bu kasıtlı ayrılış bütün kargaşaya neden oldu. Nasıl izah etsem? Kelimelerimiz öylesine yetersiz ki bu şeyleri anlatamıyorsun. Oldu diye bunun “kaçınılmaz”olduğunu söyleyebiliriz; ama yaratılıştan çıkarsak, bu düzensizliğin meydana gelmediği bir yaratılış tasavvur edebiliriz (ya da tasavvur edebilirdik). Sri Aurobindo da aşağı yukarı aynı şeyi söylüyordu, bu bir tür “kaza” diyordu, ama bu “kaza” olmasaydı tezahür bu kadar büyük ve tam bir mükemmelliğe ulaşamazdı – ama bunlar hala spekülasyonlar alanına giriyor, ve bu tür spekülasyonların kesinlikle hiçbir faydası yok. Her halükarda, yaşanan deneyim, duygu...

(Anne ani düşüş hareketi yapıyor) güm! birden. Dünya için muhtemelen böyle oldu, birden bire: bir tür tırmanış ve ardından düşüş – ama dünya çok küçük bir yoğunlaşma. Evrensel olarak, olay başka.

(Sessizlik)

Bu çağın anısı dünyanın hafızasında bir yerde, dünyanın bütün anılarının kayıtlı olduğu bölgede tutuluyor, ve bu anıyla iletişim kurabilenler dünyevi cennet bir yerlerde hala var diyebilir. Ama bilmiyorum, göremiyorum. Yılan neyi temsil ediyor, fiziksel olarak? Maddi dünyada neyi enkarne ediyor? Evrim titreşimini. Hayır, sembolik olarak değil, fiziksel olarak, maddesel olarak, yani hayvanın kendisi?

31 Eşi Alma’yla birlikte 1905 ve 1906 yıllarında Cezayir’in Tlemcen kentinde Anne’yi okült konularda eğiten okültist. Yılan, muazzam bir nefsi kuvvet yoğunlaşmasıdır. En büyük nefsi kuvvete sahip hayvan yılandır. Müthiş bir nefsi kuvveti var! Yılan, enerji, mekanik anlamda ilerleme enerjisi, hareket enerjisi demek. Bu, psikolojik bir manaya dönüştürüldü; yılan aslında hareket enerjisidir. Peki neden böyle meşum bir ünü var? Hristiyanlar yılanın kötülüğün ruhu olduğunu söylüyor. Ama tüm bunlar yanlış anlaşıldı.

Théon diyordu ki, Kitabı Mukaddes’teki32 hikayenin (cennetle yılanın hikayesinin) gerçek anlamı, insan, akılsal gelişme sayesinde hayvansal bir tanrısallık halinden bilinçli tanrısallık haline geçmek istedi; insanlar bilgi ağacının meyvesinden yedi denildiğinde kastedilen sembol bu. Ve bu yılan (Théon hep bunun rengarenk, yani prizmanın bütün renklerinde bir yılan olduğunu söylüyordu) kesinlikle kötülüğün ruhu değildi, evrimsel kuvvetti – evrim kuvvetiydi, evrim gücüydü – tabii, bilgi meyvesini tattıran da evrimsel güçtü. Ve Théon’a göre Yehova33 asuraların şefiydi, yüce asuraydı – her şeye hükmetmek isteyen, her şeyin kendi kontrolünde olmasını isteyen egoist tanrıydı – ve Yehova dünyasal realizasyona göre yüce efendi pozisyonuna geçtiğinde, insanın ona artık itaat etmemesine imkan veren bilgiyi sağlayan bu akılsal gelişmeyi göstermesi, Yehova’nın tabii hoşuna gitmedi! Bu onu kudurttu! Çünkü bu, insana, bilincinin evrim gücü sayesinde bir tanrı olmasına imkan veriyordu. İnsan bu yüzden cennetten kovuldu. Bunda çok doğruluk payı var, çok. Sri Aurobindo tamamen hemfikirdi; aynı şeyi söylüyordu: evrimsel güçtü, akılsal güçtü insanı bilgiye, bir bölme bilgisi olan bir bilgiye sevk eden. Ve bu bir gerçek, insan İyilik ve Kötülük anlayışıyla birlikte kendinin bilincine vardı. Ama tabii bu her şeyi berbat etti, insan kalamadı; kendi bilinci tarafından kovuldu; artık kalamazdı. Ama insanı Yehova mı kovdu, yoksa kendi vicdanı mı kovdu? Bu sadece aynı şeyi iki farklı şekilde söylemek demek.

32 Kitabı Mukaddes: Musevilerin (Eski Ahit ile) ve Hristiyanların (Yeni Ahit’ten) ilhamla gelen metinlerinden oluşan derleme (Fr&En: Bible).

33 Yehova: Eski Ahit’te Tanrı’nın eski İbrani ismi “Yahweh”in modern bir yaklaştırımı.

Bence bütün bu eski Kutsal Kitapların, eski geleneklerin dereceli bir içeriği var (Anne anlama seviyeleri gösterir gibi bir hareket yapıyor); ve çağlara, insanlara, gereğe göre oradan şu veya bu sembol alınıp kullanıldı. Ama tüm bu şeyleri aşıp olaya Sri Aurobindo’nun “diğer yarıküre” dediği yerden baktığın zaman, bir an geliyor anlıyorsun ki bu şeyler sadece temas kurmak için söyleyiş şekilleri, aşağı bakış şekliyle üst bilme şekli arasında bir köprü, bir bağ.

“Yooo! Şu söyle, bu da böyle” deyip tartışan insanlar öyle komik ki! Ve bir tek şu bunca insanın spontane cevabı: “Yo! Bu imkansız”, sırf bu kelime, öylesine komik ki! Çünkü en ufak, hatta diyebilirim ki en ilkel entelektüel gelişmeyle anlıyorsun ki o şey imkansız olsaydı o şeyi düşünemezdin bile!

(Sessizlik)

İşte böyle evlat, biraz gevezelik ettik. İyisin değil mi? ... Ah! Bunlara yeniden bir kavuşabilsek, ama nasıl? [Anne önce: “Ama bu mümkün değil” dedi, sonra gülerek bu cümleyi çizdirdi.] Aslında dünyayı mahvettiler, bozdular; atmosferi mahvettiler, her şeyi berbat ettiler!

Atmosferin tekrar olması gerektiği gibi olması için, ohoooh! daha çoook yol katetmek lazım! Özellikle de psikolojik açıdan. Maddenin yapısını bile (Anne etrafındaki havayı eliyle yokluyormuş gibi yapıyor), bombalarıyla, deneyleriyle berbat ettiler!...
Maddeyi gerçekten berbat ettiler.

Maddenin yoğrulması, çalkalanması, hazırlanması için bu muhtemelen gerekliydi... hayır, muhtemelen değil, kesinlikle gerekliydi, madde YENİ ŞEYİ, henüz tezahür etmemiş YENİ OLAYI alabilsin diye.

Madde çok basitti, çok ahenkliydi, ışık saçıyordu – ama yeterince karmaşık değildi. Her şeyi bu karmaşıklık bozdu, ama SONSUZCA daha bilinçli bir gerçekleştirme getirecek olan da bu karmaşıklık. Ve dünya öyle ahenkli, öyle sade, öyle ışıl ışıl, öyle saf, sade, tamamen tanrısal olduğunda, işte o zaman bu karmaşıklıkla bir şeyler yapılabilir. (Anne gitmek üzere kalkıyor)

Olsun. Aslında önemli değil. Dün yürürken... SIRF Tanrısal’ın Kendisi olan bir tür evrende yürüyordum – dokunabiliyordum, hissedebiliyordum: içerisiydi, dışarısıydı, her yerdi. Kırkbeş dakika boyunca SADECE buydu, her yerde.

Seni temin ederim, o an artık problem yoktu, inan! Ve öylesine sadeydi ki! Düşünecek bir şey yok, isteyecek bir şey yok, karar verilmesi gereken bir şey yok – OLMAK! olmak! olmak!... (Anne sanki dans ediyor) Olmak, mükemmel bir birliğin sonsuz karmaşıklığında olmak: her şey vardı, ama hiçbir şey ayrı değildi; her şey hareketliydi ama hiçbir şey yer değiştirmiyordu. Tam bir deneyimdi.

Böyle olacağımız zaman çok kolay olacak. Hoşça kal yavrucuğum. Eğleniyorum, biliyor musun, her gün eğleniyorum!

(Anne’nin gözüne kıpkırmızı bir canna çiçeği ilişiyor)

O yeryüzü cenneti peyizajında bunun gibi güzel, kıpkırmızı bir sürü çiçek vardı!

11 Mart 1961

59 – Dinin en büyük tesellilerinden biri, bazen Tanrı’yı şöyle tutup iyi bir sopa çekebiliyorsunuz. İnsanlar, duaları kabul olmayınca tanrılarını döven vahşilerin budalalığıyla alay ediyor, halbuki asıl budala olan, vahşi olan alaycılar. Vah vah... Zavallı T.! (Anne gülerek T.’nin defterinden okuyor): & “Tanrı’ya iyi bir sopa çekmek ne demek? Bu nasıl olur? ... ” diye soruyor...

Henüz cevap yazmadım.

Bir soru daha yazmış: & “Birçok insan, Sri Aurobindo'nun öğretisinin yeni bir din olduğunu söylüyor. Sence bu yeni bir din mi? ...” Tepem attı, anlıyor musun!

Şöyle yazdım (Anne defterden cevabını okuyor): “Bunu söyleyenler, neyden bahsettiklerini bile bilmeyen embesillerdir. SRİ AUROBİNDO’NUN ESERİ ÜZERİNE BİR DİN DAYANDIRMAK İMKANSIZ, bunu bilmek için yazdıklarının tümünü okumak yeterli, çünkü her problem için, her mesele için, her yaklaşımın içerdiği hakikati göstererek tüm yönleri sunuyor, ve izah ediyor: Hakikat’e ulaşmak için, bütün akılsal kavramları aşan bir sentez yapıp düşüncenin ötesinde olan bir transandansa çıkmak gerekiyor.

Bu yüzden sorduğun sorunun ikinci kısmı anlamsız. Zaten son Bülten’de34 yayınlananları okusaydın böyle bir soru sormazdın. Tekrar ediyorum, Sri Aurobindo’dan söz edildiğinde, ne bir öğreti, hatta ne bir vahiy bile söz konusu olamaz: Sri Aurobindo Yüce’nin doğrudan bir Aksyonudur; bunun üzerine hiçbir din kurulamaz.” Bu birinci salvo.

İkincisi şöyle:
“İnsanlar o kadar deli ki, (Anne gülüyor: durumları düzelmedi!) dar düşünceleri ve kısıtlı eylemleri için sabit bir çerçeveye öylesine ihtiyaç duyuyorlar ki, herhangi bir şeyi bir dine çevirebiliyorlar.

Sadece “Bu doğru, bu doğru değil” diye iddia edebildikleri zaman kendilerini güvende hissediyorlar; ama Sri Aurobindo’nun yazdıklarını okuyup anlamış herhangi biri için bu iddia imkansız hale geliyor. Din ve yoga, varlığın aynı düzleminde yer almıyor; manevi hayat ancak bütün akılsal dogmadan kurtulduğu zaman bütün saflığında var olabilir.”

İnsanlara bunu iyice anlatmak lazım. Evet yani, hakikaten lazım! Bir din kurmaya dünden hazırlar, Ashram’da bile. Evet, T.’nin dediği aslında Ashram’dakiler için geçerli. Bir Katolik kadar, bir Protestan kadar yobazlar...

Evet, AYNEN. Aynen. Yani hiçbir şey anlamadılar. Ama bu: “İnsan Tanrı'ya nasıl iyi bir sopa çekebilir ki?” (Anne epeyce gülüyor) çok komik, değil mi?

Tam olarak ne demek istedi?

34 Nisan 1961 Bülteni: “Dünya tarihinde, Sri Aurobindo’nun temsil ettiği bir öğreti değil, hatta bir vahiy bile değil, Sri Aurobindo doğrudan Yüce’nin kesin sonuca vardıran bir Aksyondur ” (Anne). Bulletin du Centre International d’Éducation Sri Aurobindo: Ashramın üç ayda bir çıkan Uluslararası Sri Aurobindo Eğitim Merkezi’nin bülteni.

Sri Aurobindo ne mi demek istedi?... Yanında İngilizce’si var mı? Yoksa metni biraz... bayağılaştırdık mı? Kullandığı İngilizce kelime “beating”: a satisfactory beating. “Beating” mi? Tamam o zaman, doğru: iyi bir sopa! Din hep insan suretinde bir Tanrı yapmaya eğilimli, yüceltilmiş ve büyütülmüş bir imaj ama, sonuçta bu hala insansal meziyetleri olan bir Tanrı. (Gülerek) Bu da bir çeşit yakınlık, bir samimiyet oluşturuyor!

T. bunu harfiyen anladı, ama şu da bir gerçek, İspanyollar bile, tanrıları istediklerini yapmayınca, tanrılarını alıp nehre atıyorlar! Burada bunu yapan insanlar var. Tanıdığım insanlar var, evlerinde Kali’nin heykeli vardı (Kali aile tanrısallıklarıydı), başlarına her türlü bela geliyordu, son jenerasyonun tepesi attı: heykeli alıp Ganj’a attılar. Üstüne üstlük biri heykeli atmadan önce benden izin istedi; bunun gibi böyle birkaç aile var!

İnsan suretinde bir Tanrı yapma olayı insana, Tanrı'ya insansal bir düşmanmış gibi davranma imkanını veriyor. Söylenecek çok şey var aslında ... Ama bu “idoller”, sadece insanın yaratımı değil, aslında varlar, değil mi?

Ohoooh! Bu bakımdan insanların düşünme ve hissetme şekliyle ilgili çok enteresan şeyler keşfettim. Hatırlıyorum, bir defasında biri Sri Aurobindo'nun küçük bir heykelini yapmıştı; O’nu göbekli yapmıştı...

yani, bence saçmaydı; “Nasıl böyle bir şey yapabilirsiniz?!” dedim. Bana izah etti, sıradan bakış için bu bir karikatür olsa bile, bu, Tanrı olarak, ya da bir tanrı olarak, veya bir Avatar olarak kabul edilen varlığın imajı olduğu sürece, tapılan varlığın imajı olduğu sürece, bir guru olsa bile bu onun mevcudiyetinin ruhunu ve kuvvetini içerir, insanın taptığı da bu mevcudiyettir, kaba şekliyle bile, fiziksel göz için bu tamamen karikatüral bir şekil olsa bile. Biri vardı, Sri Aurobindo'yla benim büyük bir tablomuzu yapmıştı: bana göstermek için tabloyu buraya getirdiler. “İğrenç” dedim.

Yani, fiziksel göz için iğrençti. “Bu berbat bir şey, bunu burada tutamam” dedim. Tabloyu hemen biri istedi: “Onu evime asıp önünde pudjamı [ibadetimi] yapacağım” dedi. Kendimi alamadım: “Böyle bir şeyi nasıl asabilirsiniz? (Çirkinden ziyade korkunç banal bir tabloydu),böylesine banal, boş bir şey önünde pudjanızı nasıl yapabilirsiniz?” dedim. Bana dedi ki: “Yoooo! Benim için boş değil, bütün kuvveti, bütün mevcudiyeti içeriyor, tabloya Mevcudiyet olarak, Kuvvet olarak tapıyorum.”

Tüm bunlar şu eski düşünceye dayanıyor, imaj (küçümseyerek “idol” dediğimiz) ne olursa olsun, tanrısallığın dış formu ne olursa olsun, temsil edilen şeyin varlığı imajın içinde her zaman var. Ve ister bir rahip olsun ister bilen biri, bir sadhu [ermiş, aziz] ya da bir sannyasin [dünyadan el çekmiş riyazetçi keşiş], güç sahibi olan ve imajdaki Kuvveti, Mevcudiyeti çeken biri her zaman var; genelde bu rahibin işi. Ve bu doğru: Kuvvetin, Mevcudiyetin İMAJIN İÇİNDE olduğu tamamen gerçek; tapılan da bu mevcudiyet –ağaçtan, taştan ya da metalden form değil. Avrupalılarda içsel anlayış yok, hiç. Onlar için her şey böyle (Dümdüz bir hareket) bir yüzey gibi – yüzey bile değil, bir yüzey zarı – gerisinde de hiçbir şey yok, bu yüzden hissedemiyorlar. Oysa bu bir gerçek, mevcudiyet içinde, bu tamamen gerçek bir olgu, seni temin ederim. Hediye olarak gelen küçük şeylerim var, metalden, ahşaptan, fildişinden, bazı tanrıları temsil eden şeyler; tanrı’nın burada olması için heykeli elime almam yeterli.

Ganesh’lerim35 var (bana bir sürü Ganesh hediye edildi), Ganesh’i elimde tutuyorum, ona bir dakika bakıyorum: Ganesh burada. Bir tane var, yatağımın yanında, çalıştığım, yediğim, meditasyon yaptığım yerde, şu kadar. Bir de Himalayalar’dan, Badrinath’tan gelen bir Narayana36 var.

Her ikisini mendillerimin üzerinde ağırlık olarak kullanıyorum; mendillerim küçük bir taburenin üzerinde duruyor, yatağımın yanında, üzerlerinde de Ganapati’yle Narayana var, onlara benden başkası dokunmuyor: onları ben çekiyorum, yeni mendili ben koyuyorum, onları tekrar mendillerin üzerine yerleştiriyorum. Bir defasında tırnaklarım için macun hazırladım, macunu tırnaklarıma sürmeden önce Ganapati’nin alnına, göbeğine ve ellerinin ucuna sürdüm! Aramız çok iyi, çok dostça. Yani benim için tüm bunlar çok gerçek.

Ya... İlk önce Narayana geldi. Onu tabureye koydum ve ona orada durmasını, memnun olmasını, mutlu olmasını söyledim. Bir süre sonra 35 Ganesh, ya da Ganapati: Yüce Anne’nin ilk oğlu. Fil başlı ve göbekli tasvir edilir. Maddi gerçekleştirmelerin tanrısıdır, özellikle de paraya hükmeder; ayrıca tanrısal irfanı (Vyasa’nın dikte ettiği Mahabharata’yı) kaydeden efsanevi katip olarak da bilinir.

36 Narayana: Vishnu’nun bir diğer adı; Hindu üçlüğünde Vishnu muhafaza edici süreci, Brahma yaratıcı süreci, Shiva da yok edici süreci temsil eder. bana çok güzel bir Ganapati getirdiler; Narayana’ya sordum (sormadım, yani iznini istemedim, dedim ki): “Bak, küsmeyeceksin tamam mı, sana bir arkadaş getirdim; ikinizi de seviyorum, tercihim yok – o çok daha güzel, ama sen de Narayana’sın yani!” Ona iltifat ettim! Güzel şeyler söyledim – memnun oldu.

Benim için hep böyleydi, her zaman. Hiç dinsel anlayışım olmadı, asla, biliyor musun, insanların şey dediği... dinlerdeki, özellikle Avrupa’da, şu... bir tek İngilizce’si geliyor aklıma: awe [Tanrı korkusu, huşu], sanki bir tür dehşet.

Bu beni hep güldürüyor! Ama geride olanları, mevcudiyetleri hep hissediyorum. Hatırlıyorum, bir keresinde bir kiliseye girdim, adı lazım değil, çok beğenmiştim. Bayram değildi, ayin de yoktu: kilise boştu.

Dua eden iki üç kişi vardı. Girip yan sunağın yanına oturdum; orada dua eden biri vardı, dertli biri: ağlayarak dua ediyordu, bir heykel vardı, kimin heykeli olduğunu artık hatırlamıyorum, İsa’nın mı, Meryem’in mi yoksa bir azizin mi hatırlamıyorum... birden... heykelin yerinde devasa bir örümcek gördüm... tarantula gibi, biliyor musun, bu kadar (Hareket), muazzam! Yan sunağın bütün duvarını kaplamış, gelenlerin nefsi kuvvetini emmek için orada öylece duran dev bir örümcek. Çok... acıydı. İçimden dedim: “Bak işte, ve bu insanlar...” Sefil durumdaki o kişi, yardım dilemek için gelmişti, ağlayıp dua ediyordu, yardım umuyordu; duası en azından acıyı paylaşan bir bilince
gideceğine, o canavara yem oluyordu!

Başka şeyler de gördüm ama, kiliselerde nadiren olumlu şeyler gördüm. Hatırlıyorum, burada M.’ye gittim, beni içeriye aldılar, hiç alışılmadık bir şekilde karşıladılar (çok saygı duyulan biri tarafından “büyük bir azize”! olarak tanıştırıldım), beni genelde insanların alınmadığı merkezi sunağa kadar götürdüler, orada bir de ne göreyim!... bir asura... önemli bir asura değil, daha ziyade bir rakshasa [Nefsi alemin iblisi; asuralarsa akılsal alemin iblisleridir] ama öyle bir canavar ki! İğrenç. Şöyle bir vurdum... (Darbe vurma hareketi)... bir şeyler olacak sandım...

Yok, varlık hareket edip bana doğru geldi ve gözümü korkutmaya çalıştı (ama gördü ki boşuna, anlıyor musun). O zaman da bana ittifak teklif etti: “Bir şey söyleme, bir şey yapma,
aldıklarımın hepsini seninle paylaşırım” – savdım başımdan. O “mathın” şefi, (manastırı ve tapınağı olan bir “mathtı”: bu oldukça büyük bir zenginlik teşkil ediyordu) mathın başında olan kişi, başında olduğu sürece mathın zenginliğinden yararlanır; bir kez atandı mı, ömür boyu mathın başında kalır. Yalnız, halefini atamak zorunda... genellikle hayatı halefi yüzünden kısalır – o işler öyle. O şefin, selefinin hayatını epeyce kısalttığını herkes biliyordu.

Adam... taptığı tanrı kadar asurikti: zavallı garibanların adamın ayaklarına kapandığını gördüm, muhtemelen onlara sert davranmıştı, onları bir şekilde sıkıştırmıştı, af, merhamet diliyorlardı – son derece acımasız biriydi. Ama beni öyle karşılamıştı ki, görülmeye değerdi!... bir şey söylemedim, tanrılarının kim olduğunu söylemedim, hiçbir şey belli etmedim. Ama içimden dedim: “Bak işte...”

A. yakınlarında, deniz kenarında, bir balıkçı köyünde başımdan başka bir hikaye geçti. Orada bir Kali’ye – korkunç bir Kali’ye adanmış bir tapınak var. Ona neler olmuş bilmiyorum ama gömülmüş: sadece kafası dışarıda! – tutarsız saçma sapan bir hikaye. Hikayeyi bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum; arabayla A.’dan bu tapınağa giderken yarı yolda, heyecan içinde kapkara bir form üzerime atılıp benden yardım istedi: “Elimdekilerin hepsini sana veririm, tüm gücümü, insanların tüm tapınmasını, aman mutlak güçte olmama yardım et!” Tabii ona gereken cevabı verdim. Sonra, bu kişinin kim olduğunu sordum, başına bir felaket gelmiş ve gömülmüş, bir tek başı dışarıda kalmış. Her sene bu balıkçı köyünde bir “bayram” var,
binlerce tavuk katlediliyor (tavuğu seviyor!). Binlerce tavuğu hemen oracıkta yoluyorlar, her yer tüy içinde kalıyor, tabii insanlar kurban kanını ona adadıktan sonra tavukları yiyor. Bu olayın sabah meydana geldiği bir gün geldim, her yer tüy içindeydi ! İğrençti.

Ve benden
yardım istiyordu! Ama tuhaf olan, bunlar varlık (nefsin varlıkları), ama olan bitenin farkındalar (ben ne hikayeyi, ne kişiyi, ne de çıkan kafasını bilmiyordum; onu oradan çıkarmamı istiyordu), atmosferi de issediyorlar. Bilinçliler (yükseklerde bilinçli olamazlar, nefsi olarak bilinçliler), yalnızca nefsi gücün, olayın temsil ettiği nefsi kuvvetin bilincindeler...

Aynen şu M.’deki asura gibi: girdiğimde, sanki birden
kaidesinin üzerinde titremeye başladı, idolünden çıkıp bana ittifak teklif etti.


Çok tuhaf...
(Sessizlik)

Kiliseler, bilmem... pek sık girmedim. Camilere, tapınaklara girdim

– Musevi tapınaklarına girdim. Paris’te, Musevi tapınaklarında müzik öylesine güzel ki, of! Harika! İlk deneyimlerimden birini bir tapınakta yaşadım. Bir düğündeydi, müzik harikaydı, yukarıdaydım, galeride, annemle birlikte; çalan müzik Saint-Saëns imiş, sonradan öğrendim rg müziği... Paris’in ikinci orguydu, muhteşemdi.

Org çalıyordu, yukarıdaydım, öylesine; 14 yaşındaydım; resimsiz beyaz vitraylar vardı; vitraylardan birine bakarken sanki müzik beni kaldırıyormuş gibi oldum, birden sanki şimşek çaktı... baktığım vitrayın arasından birden bir yıldırım girdi, sanki şimşek çakmıştı. Yıldırım böyle girdi, (Anne bağrına sertçe vuruyor), gözlerim açıktı... sanki birden dev gibi olduğumu hissettim, mutlak güçte olduğumu hissettim... günlerce sürdü.

Tabii, Tanrı’ya şükür annem tam bir materyalistti, öyle ki, anneme görünmez şeylerden bahsedemezdin, çünkü ona göre bu beyinsel bir rahatsızlığın kanıtıydı! Annem için, dokunulan ve görünen şeyler dışındaki hiçbir şey önemli değildi. Ama bu tanrısal bir lütuftu: ona hiçbir şeyi söyleyemiyordum. Deneyimimi kendime sakladım… bu, şeyle ilk temaslarımdan biriydi; daha sonra bunun müzikten yükselen özlem sayesinde içime giren eski bir antite olduğunu öğrendim.

Ama kiliselerde nadiren deneyim yaşadım. Buna karşılık, şu insanın bir üst teselli, tanrısal bir şefkat bulmak için harcadığı... ve sonunda çok kötü ellere çok sıkça düşen çaba deneyimini oldukça acı bir şekilde çok sık yaşadım, çok.

En korkunç deneyimlerimden birini Venedik’te yaşadım; orada katedraller öyle güzel ki! Of! muhteşem...

Hatırlıyorum, bir köşede yağlı boya yapıyordum, izin alıp bir köşede, bir... nasıl denir...? bir günah çıkarma hücresinin yanına yerleşmiştim. Sefil durumda zavallı bir kadın vardı, öyle korkunç bir günah anlayışı vardı ki, içler acısı!

Sürekli ağlıyordu. Sonra rahibin geldiğini gördüm, adam canavar gibiydi: tam bir sertlik canavarı. Hücreye kaskatı girdi: tam bir odun. Zavallı kadıncağız sürekli hıçkırıyordu; rahibin sesiyse sert ve zalimdi. Kendime zar zor hakim oldum.

Neden bilmiyorum ama bunu öyle sıkça yaşadım ki: ya arkada saklanmış, her şeyi yutan karşıt bir kuvvet, ya da Gücü kötüye kullanan acımasız insan.

Aslında bütün dünyada olayı böyle gördüm. Dinlerle aram hiç iyi olmadı, ne Avrupa’da, ne Afrika’da ne de Japonya’da, hatta burada bile.

(Sessizlik)

Hatırlıyorum, onsekiz yaşındayken, o zamanlar içimde öyle yoğun bir BİLME ihtiyacı vardı ki... Çünkü birçok deneyim yaşıyordum – her türlü deneyim yaşıyordum – ama yaşadığım ortam yüzünden, deneyimlerime anlam verebilecek entelektüel bilgiyi almak için tek fırsatım bile olmamıştı, yaşadığım deneyimlerden bahsedememiştim.

Dünya kadar deneyim yaşamıştım... Yıllarca geceleri deneyimler yaşadım, ama bundan bahsetmemeye iyice dikkat ettim! Geçmiş hayatlarımdan her türlü anı, her türlü şey geliyordu ama, hiçbir entelektüel bilgi bazı olmadan; tabii bunun avantajı şuydu, deneyimlerimi aklımdan uydurmuyordum, tamamen spontaneydi.

Ama içimde öyle bir bilme ihtiyacı vardı ki!... Hatırlıyorum, bir sürü daireli bir apartmanda oturuyordum, yan dairede koyu Katolik gençler vardı, inançları tamdı, inancı bütün insanlardı; bunu görünce, bir gün hatırlıyorum, banyoda saçımı tararken içimden: “Bir dinde doğup da tartışmadan inanan insanlar ne şanslı! Ne kolay! Bir tek inanmak kalıyor onlara, gerisi çok kolay” dedim. Böyle hissediyordum, (Gülerek) ve öyle düşündüğümü fark ettiğim anda kendimi bir güzel azarladım: “Tembelin tekisin!”

Bilmek istiyordum, BİLMEK!... Yani hiçbir şey bilmiyordum, hiç, hiç, hiç, sadece normal hayatın şeylerini, dış bilgiyi biliyordum. Nasip olan her şeyi öğrenmiştim, bana öğretilenlerin hepsini öğrenmekle kalmayıp kardeşime öğretilenleri de öğreniyordum: yüksek matematik, falan! Öğreniyordum, öğreniyordum, ama bu HİÇBİR ŞEYDİ. Hiçbir şey bana hiçbir şeyi izah etmiyordu, hiç! Hiçbir şey anlayamıyordum! Bilmek istiyordum! ...

Sonra anladım, Théon’un öğretisinden bahseden biriyle tanışınca, iki sene sonra.

Bana Tanrısal'ın içte olduğu (yani Bhagavadgita’nın öğretisi ama Batılıların anlayabileceği kelimelerle), iç Mevcudiyetin var olduğu, insanın Tanrısal'ı kendi içinde taşıdığı söylendiğinde... vahiy gibiydi!

Yani, birkaç dakikada her şeyi birden anladım. Her şeyi. Bu, anında temas kurmamı sağladı.

(Sessizlik)

Yine de şöyle diyebilir miyiz, görünüşler ne olursa olsun – şu nefsi örümcekler ya da şu gudubet Kali’ler – Tanrısal her halükarda bunlar aracılığıyla Etkili Oluyor, insanlara bunlar aracılığıyla Yardım Ediyor, değil mi? Güç tamamen emilip kaybolmuyor, değil mi?

Yok, kaybolmuyor, ama bu farklı. Kişisel bir deneyim yaşayabilenler, her şeyin arasından geçiyor. Ama sürü geçmiyor.

(Sessizlik)

Kardinallerle tartıştım... “tartıştım” derken, fikir teatisinde bulunduk. Özellikle bir kardinal vardı... Yaşadığım deneyimleri ona anlattım, yani BİLDİKLERİMİ. Bana dedi ki: “İsteseniz de istemeseniz de siz Kilise’densiniz [Hristiyansınız], çünkü bilenler Kilise’dendir.” “Siz bizim kardinal olduğumuzda bize öğretilenleri biliyorsunuz” diye ekledi. Ben: “Kimse bana bir şey öğretmedi: ben bunları yaşadım” dedim. O “İsteseniz de istemeseniz de siz Kilise’densiniz” diye tekrarladı. İçimden ona birkaç zırva söylemek geçti ama cevap vermedim.

Aksi halde insan durmadan boşa dönüyor, kendini şekle kaptırmış, form tarafından tutsak edilmiş bir vaziyette! Aa, hatırlıyorum, Pau’da iyi bir papaz vardı, kilisesi vardı, küçücük bir katedral, kendisi sanatçıydı, katedralini dekore ettirmek istiyordu.

Yerel bir anarşistten kilisesini dekore etmesini rica etti; o anarşist büyük bir sanatçıydı, André’nin [Anne'nin oğlu] babasıyla beni tanıyordu; papaza: “Resimler için size bu kişileri tavsiye ediyorum (kendisi duvar dekorasyonu yapıyordu; boyanacak panolar vardı, galiba sekiz panoydu), resimler için onları tavsiye ediyorum, çünkü onlar gerçek sanatçı” demiş.

Böylece panoların birinde çalıştım; Saint-Jacques-de-Compostelle kilisesiydi, azizin İspanya’da başından bir hikaye geçmişti. Aziz Jacques-de-Compostelle, Hristiyanlarla Morlar [Moritanyalılar] arasındaki bir savaşta görünmüş, göründüğü için de Morlar yenilmiş.

Aziz muhteşem görünüyordu! Altın renkli bir ışıkta beyaz bir atın üzerinde görünmüş; neredeyse buranın Kalki’si37 gibi. Altta da bütün öldürülen Morlar vardı – öldürülen ya da çırpınan Morları ben çizdim çünkü yukarı tırmanamıyordum! Boyamak için merdivenin en tepesine çıkmak gerekiyordu, çok zordu! Ben de aşağıdaki şeyleri yapıyordum! Her neyse, tüm bunlar oldukça hoştu; renkleri kiliseye getirip yerleştirmiştik. Tabii papaz bizi konuk etmişti, anarşistle bize akşam yemeği ikram etmişti.

Öylesine tatlıydı ki! Hakikaten iyi bir insandı. Ben daha o zamandan beri vejetaryendim, içki de içmiyordum. Beni çok tatlı bir şekilde azarladı, “Ama tüm bu nimetleri bize Efendimiz Veriyor, niye almıyorsunuz?” diyordu... çok 37 Kalki: Vishnu’nun 10. ve son Avatarı, sembolik olarak elinde bir kılıçla beyaz bir atüzerinde geleceği söyleniyor. sevimliydi, çok tatlıydı. Resimlere baktığında, Morisset’nin [Anne’nin ilk eşi, ressam] sırtını sıvazlardı, (Morisset Tanrı'ya inanmazdı) ona Midi aksanıyla: “İstediğiniz kadar söyleyin, Efendimizi iyi tanıyorsunuz yoksa böyle resim çizemezdiniz.” Yani... işte böyle.

Kısacası her yerden insan tanıdım, her yere gittim, her şeyi gördüm, her şeyi duydum... çok tuhaftı, çok. Ve isteyerek değil, öylesine, çünkü Efendim öyle İstedi diye. Dünya kadar deneyim yaşadım! İşte böyle yavrucuğum, artık gitmem lazım; gevezelik krizine girdim!

Bu sabah bir program yapmak istiyordum ama olmadı... Mektup üzerine mektup geliyor… hepsi yığıldı, karmakarışık... Ya insanlar… hiç sorma… benimle “acilen” görüşmeleri “lazım”... T.’ye cevap yazacağımızı sandım, gevezelik ettim. Ama söylediklerinde yayınlanabilecek çok şey var. Yayınlanabilecek bölümleri not ederim... iki ayrı nüsha yaparım.

Evet, evet, aman ha. Sonra tüm bunların muhafaza edilmesini istemiyorum, çünkü çok fazla kişisel. Birçok insan ve olay söz konusu, şey olsun istemiyorum... Bunları sana anlattım, hepsi bu.

Kendine sakla. İstiyorsan bu görüşmeyi kendin için saklayabilirsin, o kadar. Bunları sana öylesine söyledim, muhtemelen canım gevezelik etmek istediği için!

Başka bir sürü şey söyleyebilirim ki bütün bu söylediklerimin neredeyse tersi olur! Bu, yönlendirmeye bağlı. Konuşmaya başlarsam... bilmem... zırdeli sanırlar, çünkü en zıt şeyleri aynı içtenlikle ve doğrulukla söyleyebilirim.

Ama deneyimler!... En çelişkili deneyimleri yaşadım! Çocukluğumdan beri bir tek şey sürekli oldu (ve baktıkça bunun sürekli olduğunu görüyorum): içimdeki tanrısal Mevcudiyet... ve DIŞA DÖNÜK OLARAK DA: “Tanrı mı? Bu saçmalık da neyin nesi? Yok öyle bir şey” diyebiliyordum. İşte böyle, anlıyor musun? Yani, durumu görüyorsun.

Biliyor musun, her şeye, her-şe-ye dayanan bu deneyimi, öylesine SÜREKLİ, öylesine HARİKA bu Mevcudiyet deneyimini yaşamış olmak harika bir lütuf, harika. Dış bilincimde de her şeyi tamamen inkar ediyordum: daha sonraları bile, “Tanrı Varsa, haydudun teki!

Alçağın teki, bizi Yaratan böyle bir Tanrı’yı istemiyorum...” diyordum... Hani gökyüzünde rahatça Oturup dünyayı Yaratan, dünyaya Bakarak Eğlenen, sonra da: “Ne güzel olmuş!” Diyen şu Tanrı fikri... Öö! “Ben öyle bir canavarı istemem” diyordum.

26 ve 29 Nisan 1961

60 – Ölümlülük yoktur. Sadece Ölümsüz ölebilir; ölümlü ne doğabilir ne de ölebilir. Ölümsüz, hayat durumundan ölüm durumuna geçebilir, “ölebilir”, yani durum değiştirebilir (ama bu bizim anladığımız manada “ölü” değil); Ölümsüz bu halden o hale, o halden tekrar bu hale, bu halden de tekrar o hale geçebilir. Bizi buna “ölüm” diyoruz, ama bunun ne ölümle ne de hayatla hiçbir ilgisi yok. Bunlar hal değişikliği.

(Sessizlik)

T.’nin defteri günlerdir bende... canım cevap yazmak istemiyor.

Rahatsız mısın?

Yo, iyiyim... sanırım! En azından hasta değilim. Yani, vücudumla ilgilenmem gerekmiyor. Sorun bu değil...

Muhtemelen ifade etme makinam çalışmıyor. Okuduğum her şey saçma geliyor, yaşadığım her şey saçma geliyor; insanların ne şekilde anladığına gelince, korkunç,
hayret verici!

Yo, galiba aklım grevde.

Enteresan değil.

(Sessizlik)

Veda’nın Sırrı’nı [The Secret of the Veda’yı] bitirdim. Hakikaten elimden geldiği kadar denedim ama o bilinci yakalayamıyorum; boşuna uğraşıyorum, bu bana çocukça geliyor, neden bilmiyorum. Ya da, şimdi yapabileceklerimizin öylesine ötesinde olan bir realizasyonla karşı karşıyayım ki! Üstelik, kelimeleri aşmak için korkunç çaba harcadım.

Hakikaten o deneyimi yaşadıysalar, bu hayran olunacak bir şey. Ama bilmiyorum. Bilmiyorum, o deneyimi FİZİKSEL OLARAK yaşadılar mı – yani, iç dünyalarında, tabii ki, elbette yaşamışlardır, kesinlikle! O bilinç çok iyi, o bilinçle iç dünyanda yaşadığın zaman çok mutlusun. Ama burayı – BURAYI – bu hayatı, bu dünyayı yaşanmaya gerçekten değer bir şey yapmak lazım.

Olayın püf noktasını henüz keşfedemedim. Tüm söyleyebileceğim bu. Takıldım kaldım. Hepsi bu, bekliyorum.

(Sessizlik)

Yine de fiziksel hayatta yaşanmaya değer şeyler var. Bilmiyorum, içimde bir nostalji var...

Neyin nostaljisi? Sen hiç özlemeye değer bir şey biliyor musun?

Neyin nostaljisi?

Eskiye dayanıyor, çocukken, yelkenliyle denize açılmak...
Pf! Boş iş! Boş! Çocuk işi. Güzel ve geniş bir fiziksel hayat! Fiziksel hayat mı? Boş iş. Fiziksel hayatta yaşananlar bir şey değil, boş iş! Çocuk oyuncağı, bir saniyeliğine bile düşünülmeye değmez.

Boş iş... boş, tabii GERÇEK HAYATIN anlayışına, Hakikatin anlayışına sahipsen o başka; gerisi boş, boş, boş, vakit geçirmek için, çocuk eğlencesi. Bu zaten yapacak işi olmayanların meşgalesi. Yok, kesinlikle, bir saniyeliğine bile düşünülmeye değmez.

Anlamıyorsun.

Hakikati bulmadan önce hayatta yaşayabileceğin bütün anlar bile, yoldayken birden Ölümsüz Bilinci kısa bir an için yakaladığın zaman bile, bir hakikate temas ettiğin zaman bile, bu bile... Bütün bu deneyimler... yani, hoş, çok iyi; hala yoldayken çok iyi; ama gerçek OLAY değil.

Hayatın GERÇEK ANLAMINI yakalamak lazım: hayat gerçekten neye tekabül ediyor? Gerisinde ne var? Efendi hayatı neden Yaptı, neye doğru Gitmek İstiyor? Ne İstiyor? Ne olmasını İstiyor? Bunu bulamadık. Efendi ne İstiyor?!!

Efendi'nin bir sırrı var, bu besbelli, sırrını da Saklıyor. İşte ben Efendi'nin sırrının peşindeyim.

Niye her şey şu an olduğu gibi? Her şey şu an olduğu gibi olsun diye kesinlikle değil: başka şey olsun diye her şey şu an olduğu gibi. Ben işte bu başka şeyi istiyorum.

Aranmaya değen Efendi'nin İstediği bu başka şey, ve bu başka şeyi elde etmedikçe...

(Anne daha sonra T.’nin & “Bir varlık, akılsal, nefsi ve fiziksel deneyimlerini bir hayattan diğerine götürür mü?” sorusuna cevaben genç kızın defterine şöyle yazmış

“Her vaka farklı. Her şey insanın farklı kısımlarındaki gelişme derecesine ve bu kısımların, psişik merkezin etrafındaki organizasyonunun iyi ya da kötü oluşuna bağlı.

Varlık ne kadar organizeyse o kadar bilinçli olarak
kalıcı olur.

Şöyle diyebiliriz, genel olarak herkes şimdiki hayatına geçmiş hayatlarının sonuçlarını getirir ama, bu geçmiş hayatların anısını muhafaza etmeden. Çok nadir istisnalar hariç, insan ancak psişik varlığıyla birleşince ve psişik varlığının tam bilincine varınca, aynı zamanda psişiğin kendi bilincinde muhafaza ettiği geçmiş hayatlarının anısına ulaşır.

Yoksa, en duyarlı insanlarda bile bu anılar kesin değildir, kısmi ve kesiklidir, çoğu zaman neredeyse tanınmayacak durumdadır, yalnızca belirlenemez izlenimler gibi görünür.

Oysa görünüşlerin gerisini görmesini bilen insan, hayatındaki olayların zincirlenmesinde bir tür benzerlik algılayabilir.”

4 ve 12 Mayıs 1961