Tekil Mesaj gösterimi
Eski 31 Ağustos 2023, 23:25   #18
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

86 – Büyük azizler mucizeler gerçekleştirdi; daha büyük azizler onlarla alay etti; en büyük azizler hem onlarla alay etti hem mucizeler gerçekleştirdi.

87 – Aç gözlerini: dünyanın ve Tanrı’nın gerçekten ne Olduğunu gör; hoş ve boş hayalleri bırak. Sormak istediğin... ? Evet, iki tür sorum olacak... Çok farklı iki şey var burada. Önce insan şunu merak edebilir: mucize nedir? Çünkü Sri Aurobindo sıkça “mucize yoktur” dedi, ama aynı zamanda mesela Savitri’de: “Burada her şey mucize ve mucizeyle değişebilir” diyor [All’s miracle here and can by miracle change]. Olaya nasıl baktığına bağlı, bu açıdan mı, o açıdan mı. Sadece izahı net olmayan ya da akılsal izahı olmayan şeylere mucize denir. Bu bakımdan diyebiliriz ki, meydana gelip de “mucize” olan sayısız şey var, çünkü neden ve de nasıl olduğu izah edilemiyor. Gerçek bir mucize nasıl olur? Gerçek bir mucizenin ne olabileceğini göremiyorum, çünkü o zaman mucize nedir ki? Gerçek bir mucize... Mucize kavramı sadece akıl için var, çünkü akıl, kendine özgü mantığıyla, şu ve şu olduğuna göre, şu başka şeyin olabileceğine ya da olamayacağına karar verir. Ama bunların hepsi Oynayabilir Hoşuna gidiyorsa, ama mucize yoktur – Efendi mümkün olan bütün oyunları Oynar. Sadece böyle HİSSEDİNCE, Efendi'nin, olabilecek bütün oyunları Oynadığını hissedince Efendi'yi anlamaya başlayabiliriz, hem insansal anlayışa göre “olabilecek bütün oyunlar” değil, Efendi'nin anlayışına göre “olabilecek bütün oyunlar”! Bu durumda da mucizeye yer yok, tabii bunun bir mucize gibi görünmesi dışında.

(Sessizlik)

Eğer yavaş bir evrim yerine, süpraakılsal dünyanın şeyleri birden ortaya çıksa... insan, bir akılsal varlık olarak, zihniyetinin mükemmelliğinde bile, akılsal alanının mükemmelliğinde bile buna mucize diyebilir, çünkü bu, kendinde bilinçli olarak taşımadığı bir şeyin bilinçli hayatına müdahale etmesidir. Aslında, çok kuvvetli olan bu mucize merakına bakarsak – ki çocuklarda ya da çocuk kalmış gönüllerde bu merak, akılsallaşmış varlıklarda olduğundan çok daha kuvvetli – bu, özlem duyulan Olağanüstülüğün, normal hayattan umulabilen her şeyden daha üstün olanın gerçekleşeceğine dair inançtır. Aslında, eğitimde, her iki eğilimi de paralel olarak teşvik etmek gerekir. Harika olana, gerçekleşemez, gerçekleştirilemez gibi görünene, insanı bir tanrısallık duygusuyla dolduran şeye susama eğilimi, ve aynı zamanda, şu anki haliyle dünyayı tam, doğru, içtenlikle gözlemleyerek algılama eğilimi, bütün hayalin ortadan kalkması, sürekli kontrol, detayların doğruluğu konusunda en pratik ve en titiz anlayış eğilimi. Her iki eğilimin de paralel olarak yürümesi gerekir. Genellikle, bunun diğer eğilimi geliştirmek için gerekli olduğu düşüncesiyle eğilimlerden biri yok edilir – bu tamamen yanlış.
Her ikisi de simültane olabilir, ve bir an geliyor sahip olduğun bilgi şunu bilmek için yeterli oluyor, bunlar aynı şeyin iki yönü: yani basiret, üstün bir ayırt etme yeteneği. Ama sınırlı, dar bir basiretin, dar bir ayırt etme yeteneğinin yerine, ayırt etme yeteneği tamamen içten, doğru, kesin AMA uçsuz bucaksız olur ve somut Tezahürde henüz olmayan bütün bir alanı içerir. Eğitim açısından bu çok önemli. Dünyayı olduğu gibi, tam olarak, bütün çıplaklığıyla, en gerçekçi ve somut şekilde görmek, ve dünyayı olabileceği gibi, en özgür, en yüksek görüşle, en ümit dolu, en özlem dolu, harika bir emin oluşla dolu görüşle görmek: aynen ayırt etme yeteneğinin iki kutbu gibi. Hayal edebileceğimiz en güzel, en harika, en güçlü, en anlamlı, en tam şeyler, olabileceklere kıyasla bir hiçtir; ve aynı zamanda, en küçük detay konusundaki titiz doğruluğumuz hiçbir zaman yeterince doğru değil. Ve her iki eğilimin birlikte yürümesi gerekir. Bunu (Aşağı doğru hareket) ve bunu (Yukarı doğru hareket) bildiğinde her ikisini bir araya getirebilirsin.

Bu, mucize ihtiyacının olabilecek en iyi kullanımı. Mucize ihtiyacı bir cehalet hareketidir: “Ah! Böyle olmasını isterdim!” Bu bir cahillik ve güçsüzlük hareketidir. Ve “Mucizeler aleminde yaşıyorsunuz” diyenler sadece aşağı kısmı bilen ve başka hiçbir şeyle teması olmayan insanlardır – üstelik o aşağı kısmı da eksik bilirler. Bu mucize ihtiyacını, zaten var olan ve bütün bu özlemlerin YARDIMIYLA ortaya çıkacak olan bir şeye duyulan bilinçli özlem’e dönüştürmek gerek; bütün bu özlemler gerekli, ya da daha doğru bir şekilde bakarsak, bütün bu özlemler ebedi akışta hoş bir refakat. Aslında, çok mantıklı insanlar şöyle diyebilir: “Dua etmeye ne lüzum var? Özlem duymaya, istemeye ne gerek var? Efendi İstediğini Yapıyor ve İstediğini Yapacak.” Tabii ki, bunu söylemeye bile gerek yok, ama bu: “Efendim, tezahür Et!” atılımı, Tezahürüne daha yoğun bir titreşim kazandırıyor. Yoksa Efendi dünyayı olduğu gibi asla Yapmazdı – dünyanın yeniden olduğu gibi olması için duyduğu bu özlem yoğunluğunda özel bir güç, özel bir neşe, özel bir titreşim var. Bu yüzden – kısmen “bu yüzden” – bir evrim var. Ebedi mükemmelliği ebediyen ortaya koyan ebediyen mükemmel bir evren, gelişmenin sevincinden mahrum kalırdı. Bunu çok yoğun bir şekilde hissediyorum. Çok. Çünkü burnumuzun ucundan ötesini göremiyoruz, Sonsuzluğun bir saniyesini bile göremiyoruz, ve bu saniye, hissetmek ve bilmek istediğimiz her şeyi içermediği için şikayet ediyoruz, “Yok, bu dünya yaramaz” diyoruz. Ama saniyemizden çıkıp Bütün’e girersek, bu gelişme ihtiyacının Tezahüre neler getirdiğini çok yoğun biçimde anında hissederiz. Hatta o kadar bile değil... bu hala alan aletle sınırlı. Bir an geliyor, bu evrenin yaratıcı Kuvveti bile kendini birden küçücük hissediyor eğer tüm diğer evrenlerin yaratıcı Kuvvetiyle kaynaşmazsa, birleşmezse.

Bu durumda da özdeşleşmede sürekli bir tırmanış, bir gelişme var...
(Anne birden Satprem’e doğru dönüyor)

Bütün bunları yayınlamayacaksın değil mi? Tabii ki yayınlanacak! (Gülerek) Yo, yo, bütün sonunu kes. Artık vaktimiz kalmadı, yoksa belki bir soru sorardım. Sor. Neden Sri Aurobindo ya da Sen, insanların dış bilincindeki direncin üstesinden gelme yöntemi olarak mucizeyi daha sıkça kullanmadınız? Dışa karşı bu siliklik, bu müdahale etmeme tavrı, ya da bu ölçülülük, bu ihtiyat niye? Sri Aurobindo’yla ilgili olarak, bana birkaç kez söylediklerini biliyorum sadece. İnsanlar sadece maddi dünyadaki ya da nefsi dünyadaki müdahalelere “mucize” diyor. Ve bu müdahaleler daima cehalet ya da keyfilik hareketleriyle karışık. Ama Sri Aurobindo’nun akılsal düzlemde gerçekleştirdiği mucize sayısının haddi hesabı yok; tabii bunu sadece çok doğru, çok dürüst, çok içten, çok saf görüşlü insanlar görebiliyordu – ben görüyordum. Başkaları da gördü. Ama herhangi bir nefsi ya da maddi mucize gerçekleştirmeyi reddediyordu, iyi biliyorum, reddediyordu, bu karışım yüzünden. Benim deneyimim şöyle: dünyanın şu anki haliyle direkt bir (maddi ya da nefsi) mucizenin, kabul edilemez sayıdaki yalan unsurunu ister istemez hesaba katması gerekir – ki bunlar da ister istemez sahte, aldatıcı mucizelerdir. Bu da kabul edilemez. Bana gelince, “mucize” gerçekleştirmeyi hep reddettim. İnsanların mucize dediği şeyleri gördüm, bayan Théon’la gördüm mesela, ama bu bana göre kabul edilemez olan bir sürü şeyin varolmaya hakkı olduğunu kabul etmekti.

Bilmiyorum bu yüzden mi, sadece olmaması gerektiği için mi, bilmiyorum. Hepsi bu. Çok şey anlatabilirim... Her neyse, bunları belki bir gün sana anlatırım ama Bülten’de kullanılamaz – bunlar özel şeyler. Ama insanların şu an “mucize” dediği şeyleri, neredeyse hep nefsin varlıkları ya da nefsin varlıklarıyla ilişkide olan insanlar gerçekleştiriliyor, ve bu mucizeler karışık – doğru olmayan bazı şeylerin gerçekliğini, bazı şeylerin doğruluğunu kabul ediyor, ve bu bazda etki ediyor. Bu yüzden kabul edilemez. Belki başka bir gün anlatırım, ama sana özel olarak anlatacaklarım Ajenda’ya göre, hiç Bülten’e göre değil. Öyle. Bir şey soracağım. “Akılda gerçekleştirdiği mucizeler” ile ne demek istediğini pek iyi anlayamadım. Kastettiğin mucizeler neler? “Sri Aurobindo Akılda mucizeler gerçekleştiriyordu” diyordun. Akılsal bilincin içine süpraakılsal Kuvveti soktuğu zamanı kastediyordum. Akılsal bilince, bütün maddi hareketlere hükmeden akılsal bilince54, organizasyonu anında değiştiren süpraakılsal bir formasyon ya da bir güç, veya bir kuvvet sokuyordu. Ve bu, görünürde mantıksız çünkü hareketlerin seyrini akılsal mantığa göre izlemeyen hemen etki eden sonuçlar veriyordu.

Bunu kendisi söylüyordu: süpraakılsal Kuvvete, süpraakılsal Güce sahip olduğunda, süpraakılsal Gücü istediği gibi kullanabildiğinde, onu belirli bir amaçla belirli bir yere yerleştirdiğinde – sonuç değiştirilemezdi, kaçınılmazdı, mutlaktı.

Buna mucize denebilir. Yani Sri Aurobindo'nun bir insanın zihnine soktuğu, koyduğu süpraakılsal kuvvet ...

Mesela, hastalığı, hatta ağrısı olan birini düşün; Sri Aurobindo bu süpraakılsal Güce sahip olduğunda (bazı anlarda tamamen kontrolü altında olduğunu, yani süpraakılsal Güçle istediğini yaptığını, süpraakılsal Gücü istediği yere koyduğunu söylüyordu) bu İradeyi, bu üstün ahenk Kuvvetini, üstün süpraakılsal düzen Kuvvetini mesela herhangi bir fiziksel ya da nefsi (veya akılsal, tabii ki) düzensizliğin içine sokuyordu, koyuyordu, yerleştiriyordu... ve Kuvvet hemen etki ediyordu. Ve bu, doğal ahenkten üstün bir düzen, üstün bir ahenk yaratıyordu. Yani mesela, eğer söz konusu bir iyileşme idiyse, bu, fiziğin ve aklın sıradan yöntemleriyle elde edilen iyileşmeden daha mükemmel, daha tam bir iyileşmeydi.

54 Fiziksel akla, yani yer çekiminin, ölümün... kaçınılmazlığına inanarak kendimizi içinde hapsettiğimiz akılsal, yer çekimsel, medikal kafesin sorumlusuna.

Bir sürü mucize oldu. Ama insanlar öylesine kör ki, yani, sıradan bilinçlerinde öylesine kabuk bağlamış ki her zaman “izah” ediyorlar; hep açıklayabiliyorlar. Sadece inancı olanlar, özlem duyanlar, kalbi temiz olanlar, yani hakikaten bilmek isteyenler mucizelerin farkına varıyordu. Yani aklın aracılığıyla ve akılda meydana gelen mucizeyle, doğrudan fizikte ve nefste meydana gelen mucize arasında fark var. Mesela, mucize gerçekleştiren insanların yaptığı her şey, levitasyon, nesneleri hareket ettirme, ışıklar falan... (Anne bir süre sessiz durduktan sonra konuyu es geçiyor) Bu benim için pek canlı olmayan bir alan, pek ilgimi çekmiyor; bu konuyla pek uğraşmıyorum; ben bu alanı DİĞER AÇIDAN GÖRÜYORUM. Şu an konuştuklarımız, aşağıdan yukarı doğru bakış açısı, bense meseleyi öteki türlü görüyorum (Yukarıdan aşağı bakış hareketi), o zaman da olay bambaşka bir karaktere bürünüyor. Bu konudan daha sonra tekrar bahsederiz.

Ama iyileşmeler konusunda aynen öyleydi. Güç geldiği zaman, Sri Aurobindo “Efor sarfetmeme bile gerek yok” diyordu... sadece bu süpraakılsal düzen Gücünü, bu süpraakılsal ahenk Gücünü koyması gerekiyordu... ve Güç anında etki ediyordu. Aradaki farkı açıklamak zor.

(Sessizlik)

Dinle, bu hiç yayınlanacak ya da anlatılacak bir şey değil; sana anlattım mı bilmiyorum. Dokuz on yaşlarındaydım... kız arkadaşlarla Fontainebleau ormanında koşuyorduk (bunu bir yerde anlattım). Oldukça sık bir ormandır, önünü pek göremezsin. Koşarken koşumun hızıyla tam yolun kenarına geldiğimi fark edemedim; bulunduğumuz nokta yolun aşağı yukarı üç metre yükseğindeydi, bir kattan daha yüksekti, yol da taş döşeliydi – yeni döşenmiş taştı. En önde koşuyordum, arkadaşlarım arkada kalmıştı. Öylesine hızlanmışım ki duramadım – zınk! diye havalandım. Anlıyor musun, on, on bir yaşlarındaydım, ne mucize ne olağanüstü düşüncesi vardı, hiç hiç hiç – öylece, havaya fırlatıldım... Bir şeyin resmen beni taşıdığını hissettim, bir şey beni taşıdı: yere, taşların üzerine tam anlamıyla “BIRAKILDIM”. Kalktım (bu bana tamamen doğal geldi, anlıyor musun!) hiç, ne bir sıyrık, ne de toz. Bir şeyim yoktu; gayet iyiydim. Çok yavaş düştüm. Herkes bakmak için koşuştu, “Yok bir şey! Bir şeyim yok” dedim. Öylece kapandı. Ama bu izlenimi hatırlıyorum: sanki bir şey beni taşıyor gibiydi (Anne yumuşak iniş hareketi yapıyor, sanki kısa duraklamalarla yavaşça düşen bir yaprak gibi), bu yavaşlıkta düştüm. Maddi kanıtı vardı, hayal değildi çünkü yaralanmamıştım – taş döşeli bir yoldu (Fransa’nın çakmaktaşını bilirsin): tek bir sıyrığım bile yoktu, hiç. Üzerim tozlanmamıştı bile. Ruhum o zamanlar dipdiriydi, dünyanın maddi mantığının [kazaların “kaçınılmazlığına”, yer çekimine, hastalıklara, ölüme hükmeden mantığın] nüfuz edişine tüm gücümle direniyordum – bu bana tamamen doğal gibi geliyordu. Sadece içimden: “Yo, başıma kaza gelemez” diyordum. Resmen sanki havaya fırlatılmıştım! O HİSSİ uzun süre unutmadım, aynen böyle yapan (Deminki yumuşak iniş hareketi) ve beni öylece yere bırakan bir şey. Théon’la çalıştığımda hatırladım: bunun bir antite olduğunu gördüm; Avrupa’da onlara mm... şey melek... nasıl derler, koruyucu melek diyorlar evet. Bir antiteydi. Çünkü Théon bana bazı dünyalardan söz etmişti (entelektüel üst dünyalardan bahsetmişti, hatırlamıyorum, çeşitli düzlemlerin tüm adlarını vermişti), bahsettiği o dünyadan kanatlı varlıklar var; kendi hür iradeleriyle kanatlılar, çünkü onlara göre kanatlar güzel duruyormuş!... Bayan Théon da bu varlıklardan ikisini hep yanımda görmüş. Bakınca gerçekten de gördüm onları. Bir tanesi resim yapmaya bile çalışmıştı: resim çizmek için elimi kullanmak istemişti. Elimi kullanmasına izin verdim, sonra çizdiği resmi gördüm; ona “Benimkiler, sensiz çizdiğim resimler çok daha iyi!” dedim; öylece kaldı. Ne resmiydi? Komik resimler işte. Deniz... bir kaya, bir de küçük bir insan vardı (en iyisi oydu). Büyük bir falez, küçük bir insan ve deniz. Pek de ahım şahım değildi! Elimi kullanmasına izin veriyordum, başka tarafa bakıyordum – bilinçaltısal bir etkinin olmaması için ne yaptığıma bakmıyordum. Elimi hareket ettiren elini çok net hissediyordum, bir süre sonra içimden: “Bir bakayım” dedim. Baktım: “Eh, pek ahım şahım değil!”dedim. Tlemcen’deyken. Bu tür şeyler asla ilgimi çekmedi. Bana çok doğal geliyordu. Ama insanların mucize dediği bu. Başka bir olay oldu, daha az frapan... evdeydik, bu oda kadar uzun [yaklaşık on ikiye dört metre] ama daha geniş bir salonumuz vardı, oyun arkadaşlarım gelmişti, eğleniyorduk. Onlara: “Size bir şey göstereceğim: nasıl dans edilir” dedim. En uzun mesafeyi elde etmek için salonun bir köşesine geçtim ve “Tek adımla ortada” dedim ve... yaptım! (Anne gülüyor) Gücümü topladım (atlıyormuşum gibi gelmedi bile: sanki dans ediyordum, parmak uçlarında dans eder gibi), parmak ucuyla ortaya dokunarak tekrar sıçradım ve çaprazdaki köşeye atladım – bunu tek başına yapamazsın, şampiyonlar bile yapamaz. Bu, rekorları aşan bir uzunluktu, çünkü sonra sordum, burada, Ashram’da, kültürfizik egzersisleri yaptıklarında en uzun atlayışın uzunluğunu sordum – daha uzundu! Üstelik burada hız alıyorlar değil mi, koşup atlıyorlar. Ben koşmadım: köşeye geçtim, içimden hop! diyerek atladım ve... ayağımın ucuyla ortaya değerek çapraz köşeye sıçradım – “bir şey” beni taşıdı, bu besbelli. Tüm bunlar onüç on dört yaşıma basmadan önce oluyordu, sekizle onüç on dört yaşları arasındayken oluyordu. Bunun gibi bir sürü şey... bana tamamen doğal geliyordu – bana hiçbir zaman mucizevi bir şey yapıyormuşum gibi gelmiyordu. Çok doğal geliyordu. Bir defasında hatırlıyorum, (hala duruyorlar mı bilmiyorum), Bois de Boulogne’da çimleri çevreleyen çemberler vardı, üzerlerinde gezerdim! Ağabeyime meydan okurdum, aramızda on altı ay vardı, o çok daha usluydu! Ona: “Çemberlerin üzerinde yürüyebilir misin?” derdim; “Beni rahat bırak, enteresan değil” derdi... ben de ona “Seyret şimdi” derdim ve çemberlerin üzerinde yürümeye başlardım... öyle rahattım ki! Sanki hayatım boyunca bunu yapmışım. Aynı fenomendi: ağırlık hissetmiyordum.

“Bir şeyin” beni taşıdığını hep hissettim: beni destekleyen, taşıyan bir şeydi. Ve şimdi, hareketi, hissi hatırlamaya çalıştığımda... bu büyük kanat hareketiyle aynı – titreşim aynı. Onüç on dört yaşından itibaren daha zor oldu. Ama önceleri çok iyiydi.

(Sessizlik)

O Akılüstü formasyonunu yaptığımda da aynıydı (mucizeler gerçekleştirmeye başlayacaktık!), Sri Aurobindo bir gün bana yaratıcı Brahma’nın, otomatik olarak gerçekleşen yaratıcı Söz’ün bir kuvvetini Amrita’nın [Anne’nin sekreterlerinden biri] içine indirdiğimi söyledi... ne oldu bilmiyorum... artık hatırlamıyorum... ama gayet iyi gittiğini görmemi sağlayan bir şey oldu. Aklıma bir fikir geldi: “Bu gücü sivrisineklerde bir denesek: sivrisinekler artık yok desek! Ne olur?” Sivrisinekler bizi müthiş rahatsız ediyordu. Denemeden önce – meditasyon seansı bitmişti, bir dahaki sefere deneyecektim – Sri Aurobindo'ya dedim: “Cevap veren bu kuvvetle bir denesek, sivrisinekler artık yok desek, onları belli bir etki alanında yok edebiliriz, değil mi?” Bana gülümseyerek baktı... bir şey demedi; bir süre sonra bana doğru dönüp: “You are in full Overmind. That is not the Truth we want to manifest...” dedi. [“Akılüstü’nün tam içindesiniz. Bu, ortaya koymak istediğimiz Hakikat değil...”]. Bunu sana anlatmıştım, bunu o vesileyle söyledi. Bunun gibi şeyler yapabilirdik.

Bana dedi ki: (Anne ironik bir ses tonu takınıyor) “Mucizeler gerçekleştirebilirsiniz, insanlar size hayran kalır!”

(Sessizlik)

Aa, çok daha iyisini hatırladım... Tlemcen’deyken, piyanoda bir şeyler çalıyordum, unuttum, galiba Beethoven’di ya da Mozart’tı. Théon’un bir piyanosu vardı, İngiliz sekreteri piyano çalardı... piyanonun olduğu salon, dağın yamacıyla aynı seviyedeydi, neredeyse dağın tepesiydi. Yani salona ulaşmak için evin içinde iki kat merdiven çıkılıyordu, salonun kocaman kapıları vardı, aynı seviyedeki dağa açılıyordu – çok güzeldi.

Öğleden sonraları çalıyordum, kapılar ardına kadar açıktı; bir gün, parçayı bitirdiğimde kalkmak için döndüm... bir de ne göreyim: bu kadar, kocaman bir kurbağa; her tarafı kabarcıklı büyük bir kurbağa, ff! ff! diye şişinip sönüyor, bilirsin işte... şişinip sönüyor, şişinip sönüyor... Sanki cennetteydi! Sanki hiç böyle harika bir şey duymamış gibiydi! Güneşe, ışığa açılan camekanların ortasında tek başınaydı, bu kadar, yusyuvarlak, simsiyah, her tarafı kabarcıklı... büyük kapıların tam ortasında; kısa bir süre daha şişinip söndü, müziğin bittiğini görünce döndü ve zıp, zıp, zıp diye zıplayıp yok oldu. Bir kurbağanın hayranlığı! Mest olmuştum!... Çok hoştu.

(Sessizlik)

On bir on iki yaşlarındaydım, annem birilerinden ormanın kıyısında küçük bir ev kiralamıştı... şehrin içinden geçmek zorunda değildik, çıkıp ormanda tek başıma otururdum – oturup hayal kurardım. Bir gün birkaç sincap geldi (sıkça olurdu), bir sürü kuş, sonra ceylanlar... böööyle bakarlardı (Anne gözlerini kocaman açıyor)... çok güzeldi! Gözlerimi açıp baktığımda harikaydı – gittiler sonra Diyorum sana, bu, birkaç ay sonra, ya da bilmiyorum, birkaç ay veya birkaç yıl sonra belki açıklığa kavuşacak bir konuyu bozacak; belki o zaman söyleyeceğim enteresan şeyler olur. Biliyor musun, bir zamanlar... (Anne ölümle hayat arasında gidip geldiği Mart 1962’de yaşadığı deneyimi kastederek eliyle dalgalanan bir hareket yapıyor)... Şeydim, sanki tam da “ölümün ölümü” diye adlandırdığım şeyle “temasa Geçirilmiştim”. Ölümün gerçekdışılığıydı. TAMAMEN maddi açıdan. Bir hücre ve hücrelerin içindeki bilinç meselesiydi. Aynen tam bir şey keşfetmek üzereyken gibiydi: “ Hah! Tamam! Olayı çözüyorum, tamam, yakalayacağım!!...” derken... her şey yok oluyor. İzlenim halinde kaldı. En merkezi problem halledildi izlenimini veren birkaç saniyelik bir deneyimdi. Sonrasında... Böyle olduğunda enteresan olur.

6 ve 9 Mart 1963

88 – Bu dünyayı Ölüm kurdu, Ölüm yaşayabilsin diye. Ölümü ortadan kaldırmak mı istiyorsun? O zaman hayat da ölür. Ölümü ortadan kaldıramazsın ama, daha büyük bir yaşam tarzına dönüştürebilirsin.

89 – Bu dünyayı Zulüm kurdu, Zulüm sevebilsin diye. Zulmü ortadan kaldırmak mı istiyorsun? O zaman aşk da ölür. Zulmü ortadan kaldıramazsın ama, zıddına, yoğun bir Aşka ve Hazza dönüştürebilirsin.

90 – Bu dünyayı Cehalet ve Yanlış kurdu, bilebilsinler diye. Cehaleti ve yanlışı ortadan kaldırmak mı istiyorsun? O zaman bilgi de ölür. Cehaleti ve yanlışı ortadan kaldıramazsın ama, aklı tamamen ve parlakça aşan şeye dönüştürebilirsin.