Tekil Mesaj gösterimi
Eski 31 Ağustos 2023, 19:56   #11
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

51 – Haklı bir kızgınlıktan bahsedildiğini duyduğum zaman insanların kendini kandırma gücü karşısında hayretler ve hayranlık içerisinde kalıyorum. Söylemek istediğin bir şey var mı? İnsan aldandığında hep iyi niyetlidir; hep başkasının iyiliği için, ya da insanlık yararına, veya Sana hizmet etmek için hareket eder, tabii ki! İnsan nasıl aldanır? Ben de sana bir soru sormak istiyordum! Çünkü sorduğun soru iki şekilde anlaşılabilir: Sri Aurobindo insanların kendini kandırma gücü karşısında hayretler ve hayranlık içerisinde kaldığında özlüsözüne kattığı ironi ve mizah şekliyle anlaşılabilir. Yani sen kendini kandıran kişinin yerine koyuyorsun ve diyorsun ki: “Ama ben iyi niyetliyim! Hep başkalarının iyiliğini istiyorum, insanlığın çıkarını gözetiyorum, vesaire, vesaire, Tanrısal’a hizmet etmek istiyorum tabii ki! Nasıl aldanıyor olabilirim ki?” Aslında çok farklı iki aldanma şekli var. Mesela egoist, sadakatsiz, hain, kötü davranan insanlar gördüğün zaman bazı şeyler seni şok edebilir, kişisel nedenlerden ötürü değil, aksine, iyi niyetin ve Tanrısal’a hizmet etme isteğin yüzünden. Bu şeylere hakim olduğun, bu şeylerin KENDİNDE ortaya çıkmasına artık izin vermediğin bir safha var; ama sıradan bilinçle ilişkide olduğun ölçüde, sıradan görüş açısıyla, sıradan hayatla, sıradan düşünceyle ilişkide olduğun ölçüde bu şeyler hala mümkün, gizil olarak varlar çünkü bu şeyler edinmeye çalıştığın meziyetlerin tersi; ve bu karşıtlık hep var – ta ki bu şeyleri aşıp artık ne meziyete ne de kusura sahip olmayıncaya kadar. Erdeme sahip olduğun sürece, her zaman gizil tersine de sahipsin; ancak erdemi ve kusuru aştığın zaman aldanma yok olur.

Yani haksızlığın yol açtığı şu bir tür infial, olayı tamamen aşmamış olmandan kaynaklanır; “olayı hiç tasvip etmiyorsun, ve kendin böyle bir şey yapamazdın” safhasındasın. Buraya kadar söylenecek bir şey yok, tabii eğer bu haksızlıktan dolayı duyduğun infiali şiddetli bir şekilde ifade etmezsen. Aşırı derecede kızarsan, hissetmek istediğin duygu ile başkalarına gösterdiğin reaksyon arasında bir tür mutlak çelişki var demektir. Çünkü kızgınlık, nefsi gücün bir çarpıtılmasıdır, hiç rejenere olmamış, hala bütün sıradan etkilere ve tepkilere tabi olan karanlık bir nefstir. Bu nefsi güç, cahil, egoist bir bireysel irade tarafından kullanılıp onu çevreleyen diğer bireysel iradelerin muhalefetiyle karşılaştığı zaman, bu güç, muhalefetin baskısıyla kızgınlığa dönüşür ve sadece Kuvvetin baskısı tarafından yapılamayanı şiddet yoluyla elde etmeye çalışır.

Zaten kızgınlık, tüm diğer şiddet türleri gibi her zaman bir zayıflık, bir güçsüzlük, bir yeteneksizlik belirtisidir. Ve burada kendini kandırma, sadece şiddete verilen onaydan, ya da şiddete yakıştırılan sıfattan kaynaklanır – çünkü şiddet sadece kör, cahil ve asurik, yani ışığa ters bir şey olabilir. Ama bu henüz iyi durum. Diğer durum da var.

Bilmeden, ya da bilmek İSTEMEDİKLERİ için, hep kişisel çıkarlarının, tercihlerinin, bağlılıklarının, kavramlarının peşinde olan insanlar var, kendilerini Tanrısal’a tamamen adamamış, ahlaki ve yogik fikirleri kişisel hareketlerini örtmek için kullanan insanlar var. Bunlar kendini iki kez kandırıyor; kendilerini hem dış faaliyetlerinde, başkalarıyla olan ilişkilerinde kandırıyorlar, hem kendi kişisel hareketlerinde kandırıyorlar:


Tanrısal’a hizmet edeceklerine, kendi egoizmlerine hizmet ediyorlar. Bu hep oluyor, hep. Tanrısal’a hizmet ettiklerini iddia ederek kendi kişiliklerine, kendi egoizmlerine hizmet ediyorlar. Bu artık kendini kandırmak bile değil, bu ikiyüzlülük. Yani, aklın şu her şeye hep çok olumlu şekilde bakma, her şeyi olumlu şekilde izah etme alışkanlığı – bu bazen çok sübtil, ama bazen de öylesine incelikten yoksun ki, insan kendinden başka kimseyi kandırmıyor. Bu bir tür mazeret bulma alışkanlığı: her yaptığının, her dediğinin, her hissettiğinin lehinde akılsal bir mazeret gösterme, akılsal bir açıklamada bulunma alışkanlığı. Mesela, kendine hakim olamayan ve haksızlığa karşı duyduğu öfkeyle birine tokat atan insanlar buna neredeyse tanrısal öfke diyor! Bu özlüsöze righteous cuk oturmuş! Çünkü “righteous wrath” [haklı, doğru, erdemli kızgınlık] anında bu püriten, bu sofu ahlak unsurunu katıyor. Müthiş!

Bu kendini kandırma yeteneği müthiş, aklın herhangi bir cahilliğe, herhangi bir aptallığa harika bir haklı neden bulma becerisi müthiş. Ve bu, ara sıra olan bir şey değil, anbean tespit edebileceğin bir deneyim. Genelde bunu başkalarında çok daha kolayca görürsün! Ama kendini iyice incelersen, günde bin kez kendi kendine “Aa! Ama bu AYNI ŞEY DEĞİL” derken, kendine olumlu şekilde bakarken kendini yakalayabilirsin: Sonuçta, kendin söz konusu olduğunda HİÇBİR ZAMAN aynı şey değildir!

17 Ocak 1961

(Bu özlüsöz tekrar gündeme geldiğinde Anne şu yorumda bulundu)

... Evet, kendi hareketlerini yargılama ve kararlaştırma mercii olarak aklının üst kısmını kullanırsan “iyi niyetinden ötürü” aldanırsın. Yani akıl doğruyu, hakikati göremez, kendi sınırlı – sınırlı olmakla kalmayıp Doğrunun, Hakikatin bilincinde olmayan – kapasitesiyle yargılar; böyle olunca da akıl kendince “iyi niyetlidir”. Elinden gelen en iyisini yapar. Olay bu.

Tabii, psişiklerinin tamamen bilincinde olanlar için aldanmak imkansızdır, çünkü problemlerini psişiğe havale ederlerse, psişikte tanrısal cevabı bulabilirler. Ama psişikleriyle temasta olanlar için bile cevap aklın verdiği yanıtla aynı karakterde olmaz, çünkü aklın cevabı nettir, kesindir, mutlaktır, kendini empoze eder; psişiğin cevabıysa bir iddiadan ziyade bir EĞİLİMDİR, aklın hala farklı şekilde yorumlayabileceği bir şeydir.

Dün yaşadığım deneyime dönüyorum, olaya baktıktan sonra şu sonuca vardım, bilincine göre yapabileceğinin en iyisini yapan birine sitemde bulunamazsın, çünkü bilincini nasıl aşabilir ki?... İnsanların çoğunun yaptığı hata da bu zaten: insanlar başkalarını kendi bilinçlerine göre yargılıyor, ama diğer insanlar onların bilincine sahip değil ki! Dolayısıyla yargılayamazlar (tabii sadece iyi niyetli insanlardan söz ediyorum). Daha tam ya da üstün bir bilincin görüşüne göre, başka bir kişi yanılabilir, ama o kişiye göre, yapması gerekir diye zannettiği şeyin en iyisini yapar.

Bu da şu demek, kendi sınırlı bilincine göre içtenlikle hareket eden birini suçlamak kesinlikle mümkün değil. Aslında, böyle bakarsak, BİLİNÇ hariç herkesin bilinci sınırlı. Sadece BİLİNÇ sınırlı değil. Ama bütün tezahürler ister istemez sınırlı, tabii kendilerinden çıkıp yüce Bilinçle birleşmedikleri sürece... Tabii, mesele bu, bu hangi şartlarda yapılabilir? Bu, Yüce Bir olan, her şey olan Bir’le, Yüce’yle özdeşleşme meselesi...

25 Eylül 1968

52 – İnsanların Tanrı’yı sevebilmesi ama insanlığı sevmeyi becerememesi bir mucize. İyi de kime aşıklar?

Tanrısal’a insanseverlikle ulaşılabilir mi? Her şey insanseverlikle neyi kastettiğine bağlı. Hayır işleriyle uğraşan kişilere genellikle hayırsever, insansever denir. Sri Aurobindo burada insanseverlik kelimesini kullanmamış çünkü insanseverlik, genellikle anlaşıldığı şekliyle sosyal ve konvansyonel bir tavırdır, sevgi olmayan, küçümseyici bir acıma olan, koruyucu havalara bürünen bir tür yüceltilmiş egoizmdir. Sri Aurobindo bu özlüsözde, dünyayla ve insanlarla tüm ilişkiyi tamamen kesmeye çalışarak münzevi bir Tanrı’nın münzevi arayışında riyazet yolunu izleyenleri kastediyor. Sri Aurobindo için insanlar Tanrısal’ın bir parçası; insan eğer Tanrısal’ı hakikaten seviyorsa, nasıl olur da insanları sevmez, madem ki insanlar Tanrısal’ın Bizzat Kendisinin bir yönü?

18 Ocak 1961

53 – Dini mezheplerin kavgası, ölümsüzlük nektarını bir tek kendisi içermek isteyen testilerin kavgasına benziyor.

Bırakın kavga etsinler, bizim için önemli olan, nektarı hangi testide olursa olsun bulup ölümsüzlüğe ulaşmak.


54 – Diyorsunuz ki testinin tadı nektarı değiştirir; zevk meselesi; ama nektarı ölümsüzleştirme gücünden ne mahrum edebilir ki?

Sri Aurobindo’nun sözünü ettiği şu “ölümsüzlük nektarı” ne? Bu nektarda ne var ki bize ölümsüzlük gücünü veriyor? Bu ölümsüzlük, fiziksel ölümsüzlük mü? Bu nektarı bulduğumuzda dini mezheplere ne olur? Hedeflerine ulaşırlar mı?

Ölümsüzlük nektarı, ölümsüzlük bilincini bahşeden yüce Hakikattir, yüce İrfandır, Yüce’yle Birleşmedir. Her dini mezhebin kendine özgü Tanrısal’a yaklaşma yolu var, Sri Aurobindo bu yüzden mezhepleri farklı testilere benzetiyor.

Ama diyor ki: izlediğiniz yolun hiç önemi yok, sadece amaç önemli; ve amaç aynıdır, izlediğiniz yol ne olursa olsun; nektar aynıdır, nektarı içeren testi hangisi olursa olsun. Bazıları diyor ki testinin tadı, yani izlediğiniz yol, nektarın tadını değiştirir, yani Tanrısal’la birleşmenizi niteler. Sri Aurobindo da cevap veriyor: yaklaşım farklı olabilir, herkes tercih ettiği ya da zevkine en uygun yaklaşımı seçebilir, ama nektar, yani Tanrısal’la birleşme her durumda ölümsüzlük gücünü korur.

Şimdi, Tanrısal’la birleşince ölümsüzlük bilinci edinilir dendiğinde, bu şu demek: bilincimiz ölümsüz olanla birleşir, dolayısıyla da kendini ölümsüz hisseder. Bizleriz ölümsüzlüğün var olduğu alanların bilincine varan. Ama bu, fiziksel özün dönüştüğü ve ölümsüzleştiği anlamına gelmez; bunun için bambaşka bir yöntem izlemek gerekir: önce bu bilinci edinmek gerekir, ardından bu bilinci maddi dünyaya indirmek gerekir; sadece fiziksel bilincin dönüşmesine değil, fiziksel özün dönüşmesine de çalışmasına izin vermek gerekir ki, bu da oldukça büyük bir çalışma. Son olarak, kişisel realizasyonla genel realizasyonu karıştırmamak lazım: BİZLER nektarı bulduğumuz zaman bütün dini mezhepleri aşmış durumdayız; dini mezheplerin bizim için artık ne anlamı ne de faydası kalmadı. Ama genel anlamda, genelde insanlar için, realizasyona erinceye kadar, dini mezhepler yol olarak hala değerli ve faydalı olmaya devam ediyor.

28 Ocak 1961

55 – İçimde engin ol ey Varuna; içimde güçlü ol ey İndra; ey Güneş, çok parlak ol ve ışılda; ey Ay, cazip ve tatlı ol.

Azılı ve korkunç ol ey Rudra; şiddetli ve hızlı olun ey Marut’lar; kuvvetli ve cesur ol ey Aryama; şehvetli ve hoş ol ey Bhaga; tatlı ol, iyi ol, sevecen ve tutkulu ol ey Mitra; parlak ol ve açığa vur ey Şafak; ey Gece, görkemli ve verimli ol; ey Hayat, dolu dolu ol, hazır ve neşeli ol; ey Ölüm, adımlarımı mekandan mekana götür. Ey Brahmanaspati, hepsini ahenkleştir. Bu tanrılara tabi olmama izin verme ey Kali29 . (Anne T.’nin defteriyle geliyor; genç öğretili defterine Sri Aurobindo'nun özlüsözleri hakkında sorular yazıp defterini Anne’ye gönderirdi, Anne de genellikle kısa bir cevap yazdıktan sonra defteri genç kıza geri yollardı.) Sri Aurobindo tüm bu tanrıları çağırıyor (hepsi vedik tanrı), ve her birinden onu ele geçirmesini istiyor, SONRA da Kali’den onu bu tanrıların etkisinden kurtarmasını istiyor! Çok hoş. Burada açıkça yazılı, okuyorlar ama okuduklarını anlamıyorlar; yazık; onlara şöyle demek lazım: biliyor musunuz, bu şu demek!


T.:& “Neden tanrıların bize faydası olmaz? Neden buyruk altına girmek anlamına geliyorlar?” diye sormuş. Sri Aurobindo böyle demek istemiyor. Demek istediği, tanrılar tarafından sınırlandırılmak İSTEMİYOR, onların yetenekleriyle bile sınırlandırılmak İSTEMİYOR. Onlardan daha engin olmak istiyor, daha engin, daha entegral, daha tam olmak istiyor. Söz konusu olan, tanrıların etkilerini üzerinden çekmek değil, tanrılardan daha fazlası olabilmek.

(Sessizlik)

Sri Aurobindo için önemli olan her zaman Anne’ydi. Dediği gibi, Anne'nin birçok yönü var, üstelik Anne'nin bazı yönleri tezahür bile etmemişti. Anne'yi özellikle Kali’yle temsil ettiyse, sanırım bu, tüm bu tanrılara kıyasla. Anne adlı eserinde de yazdığı gibi, tüm bu yönler duruma, ihtiyaca, yapılacak işe bağlı... Hep derdi: insan Kali yönünü tam olarak anlamadıkça ve hissetmedikçe dünyadaki Esere hakikaten katılamaz; çünkü insanların bu korkunç yönün karşısında irkildiği, korkakça bir zayıflık hissettiği izlenimine kapılırdı hep. (Anne T.’nin sorusuna cevaben defterine şöyle yazmış

29 Kali: [Tanrısal Anne’nin korkunç, savaşçı, yok edici yönü] her şeyin, herkesin Anası ve yok edicisi; aşkından yok eder ve bağları keser.

“Bu tanrıların temsil ettiği ve simgelediği tüm tanrısal meziyetlere sahip olmak iyi ve gerekli; bu yüzden Sri Aurobindo tanrılara seslenip doğasını ele geçirmelerini istiyor. Ama Yüce’yle birliği isteyen, yüce Realizasyona özlem duyan insan için bu yeterli olamaz; bu yüzden sonunda, ona bütün tanrıları aşma gücünü vermesi için Kali’ye sesleniyor.

Çünkü Kali, evrensel Anne’nin en güçlü yönü, gücü de Yaratılışının tüm tanrılarınınkinden daha büyük. Kali’yle birleşmek, tüm bu tanrıların hepsinden daha engin, daha tam, daha güçlü hale gelmek demek; bu yüzden Sri Aurobindo Kali’yle birleşmeye, diğerlerinin üstünde ve ötesinde yer veriyor.”

2 ve 11 Şubat 1961