Tekil Mesaj gösterimi
Eski 16 Eylül 2023, 21:26   #23
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

108 – Janaka’nın hareketlerini izlerken, Tanrısal bilge Narada bile Janaka’nın, kendini lükse adamış sefih bir dünyaperest olduğunu sanıyordu. Ruhu göremezsen, birinin özgür mü, köle mi olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Bu her türlü soruya yol açıyor. Mesela, nasıl oluyordu da Narada ruhu göremiyordu?

Bence çok basit. Narada bir yarı tanrıydı, Akılüstü dünyasındandı ve materyalize olabiliyordu – böyle bir imkanı vardı – bu varlıkların psişiği yok. Tanrıların psişiğin merkezi olan tanrısal kıvılcımı yok, çünkü sadece YERYÜZÜNDE (maddi evrenden söz etmiyorum bile), sadece Dünyada, maddenin merkezindeki tanrısal Mevcudiyetin orijini olan Tanrısal Aşk’ın bu İnişi oldu. Ve tabii, tanrıların psişik varlığı olmadığı için psişik varlığı bilmiyorlar, tanımıyorlar. Hatta bu yaratıkların bazıları, psişik varlık deneyimini yaşamak için fiziksel bir vücuda bürünmek bile istedi – ama sayıları pek fazla değil.

Genellikle bunu sadece kısmen, bir “emanasyon” aracılığıyla yaptılar, tam bir inişle değil. Mesela Vivekananda’nin, Shiva’nın bir

67 Shiva: İyi; “Hayırlı”; “Kutsanmış”; Ebedi’nin Kuvvet kişiliği; Tanrısal'ın yok etme gücü. Hindu üçlüğünde, üçüncü tanrısallık Shiva’nın adı enkarnasyonu, bir vibhuti’si68 olduğu söyleniyor. Ama Shiva’nın, kendisi...

Onunla çok yakın ilişkilerim oldu... yeryüzüne ancak süpraakılsal dünyayla gelme isteğini açıkça ifade etti.

Dünya süpraakılsal hayat için hazır olduğu zaman, gelecek. Ve neredeyse bütün bu varlıklar ortaya çıkacak – o anı bekliyorlar, şimdiki mücadeleyi, şimdiki karanlığı istemiyorlar. Şu kesin, Narada’nın buraya gelme nedeni...

aslında eğlence olsun diye geliyordu! Şartlarla çok oynuyordu. Ama psişik varlığın irfanına sahip değildi, bu da psişik varlığı var olduğu yerde tanımasına muhtemelen engel oluyordu. Bütün bu şeyler izah edilemez: bunlar kişisel deneyim... öğretilmek için yeterince objektif bir bilgi değil. Bu bilgi benim tüm bu varlıklarla olan ilişkilerimden, teatilerden kaynaklanıyor – onları Hindu geleneğini bilmeden önce tanıyordum. Ama kişisel bir deneyime bağlı olan ve sadece o deneyimi yaşayan kişi için bir değeri olan bir fenomen hakkında hiçbir şey söylenemez. Çünkü herkesin şunu söylemeye hakkı var: “Evet, tabii, SİZ öyle düşünüyorsunuz, SİZ öyle bir deneyim yaşadınız, ama deneyiminizin sadece SİZİN için bir değeri var”. Ve bu çok doğru. Sri Aurobindo'nun söylediği, Hindistan geleneğinin alimliği üzerine kuruluydu, ve kendi deneyimiyle uyuşan şeyi söyledi, ama sahip olmadığım bir alimliğe ve bilgiye dayanıyordu.


Sadece Sri Aurobindo'nun söylediklerini tekrarlayabilirim. Sorulabilecek tek şey, ruhu nasıl görebiliriz? Ruhu görebilmen için, kendi ruhunu bilmen gerekir, değil mi?

Tabii, ruhla, yani psişik varlıkla ilişkide olabilmen için psişik bir varlığın olması lazım; sadece insanların – evrim insanlarının, dünyevi yaratılış insanlarının – psişik varlığı var. Bu tanrıların hiçbirinin psişik varlığı yok; ancak inerek, bir insanın psişik varlığıyla birleşerek psişik varlıkları olabilir, yoksa kendi psişik varlıkları yok.


12 Ocak 1965

Veda’larda Shiva olarak değil Rudra olarak geçiyor, sonraları zamanla Shiva’ya dönüştü. Shiva, Hara, Mahadeva, Maheshwara, Shankara adlarıyla da anılıyor.

68 Vibhuti: Tanrısal’ın güçlerinin, enerjilerinin, bilgisinin, sevgisinin, neşesinin bir serpilmesi, bir emanasyonu

109 – Ulaştığın seviyeyi aşan her şey zor gelir, ve zordur da yardımsız, kendi çabanla; ama kendi içindeki Tanrı işi Ele Alınca her şey anında kolaylaşır ve basitleşir. Mükemmel. Söylenecek hiçbir şey yok. İki üç gün önce bir soruya cevaben bir şey yazdım, aşağı yukarı şöyle dedim:

“Sri Aurobindo Efendi'nin Ta Kendisidir, ama Efendi'nin sadece bir Kısmı, Hepsi değil, çünkü Efendi her şeydir – tezahür etmiş ve tezahür etmemiş her şeydir.”

Bu özlüsöz harika. Söylenecek hiçbir şey yok, öyle değil mi, her şeyi açıklıyor.

3 Mart 1965

110 – Güneşin bileşimini ya da Mars’ın çizgilerini görmek şüphesiz büyük başarı; ama sana bir resim gösterir gibi insanın ruhunu gösteren alete sahip olduğunda, işte o zaman fizik biliminin harikalarına çocuk oyuncağıymış gibi gülümseyeceksin. Ramakrishna’nın Vivekananda’ya: “Efendi'yi beni gördüğün gibi görebilirsin, Sesini de sesimi duyduğun gibi duyabilirsin” dediği söyleniyor. Bazı insanlar bunun, Efendi'nin Bizzat Kendisinin yeryüzünde olduğu yönünde bir açıklama olduğunu sandı! “Yo” dedim “Öyle değil! Demek istediği, eğer hakiki, doğru bilinçte olursanız Efendi'yi duyabilirsiniz... ben diyorum ki fiziksel olarak duyduğunuzdan ve gördüğünüzden çok daha net duyarsınız ve görürsünüz”. İnsanların gözleri hemen faltaşı gibi açılıyor: “Ya, öyle mi!...” gerçekdışı bir şey haline geliyor!

Fizik biliminin harikaları seni gülümsetiyor mu? “Harikalar” çok iyi, bu onların meselesi! Beni asıl gülümseten, küstahlığa kaçan aşırı özgüvenleri. Bildiklerini sanıyorlar.


Anahtarın kendilerinde olduğunu sanıyorlar, insanı gülümseten bu. Sanıyorlar ki bütün öğrendikleriyle Doğa’ya hakimler – bu çocukça. Yaratıcı Kuvvetle, yaratıcı İradeyle ilişkide olmadıkları sürece anlayamadıkları bir şey hep olacak.

Bu deneyi çok kolayca yapabilirsin: bir bilim adamı görünen bütün fenomenleri açıklayabilir, hatta fiziksel kuvvetleri kullanıp onlara istediğini yaptırabilir; maddi açıdan şaşırtıcı sonuçlara ulaştılar; ama onlara sadece şu basit soruyu: “Ölüm nedir?” diye sorsan, aslında bu konuda hiçbir şey bilmiyorlar. Fenomeni sana maddi olarak geliştiği şekliyle anlatırlar ama eğer içtenseler bunun hiçbir şeyi açıklamadığını söylemek zorunda kalırlar. Artık hiçbir şeyin açıklanamadığı bir an hep var. Çünkü bilmek... bilmek kadir olmaktır.

(Sessizlik)

Aslında, materyalist düşünce için, bilimsel düşünce için en ulaşılabilir şey, öngörememeleri olgusu. Birçok şey öngörüyorlar, ama dünyasal olayların gelişmesi öngörülerini aşıyor. Sanırım bu, kabul edebildikleri tek şey: bütün hesaplarından kaçan bir öngörülmezlik alanı, bir belirsizlik var. En modern bilgi sahibi tipik bilim adamıyla hiç konuşmadım, bu yüzden öngörülmezi ya da hesaplanamayanı hangi ölçüde kabul ettiklerinden tam olarak emin değilim, bilmiyorum. Sanırım, Sri Aurobindo'nun demek istediği, insan, ruhuyla bir olup da ruhunun irfanına sahip olduğu zaman bu, maddi bilgiden öylesine daha harika bir bilgi ki, bu neredeyse bir küçümseme gülüşü gibi. “Maddi hayat hakkındaki bilimle öğrenilmeyen şeyleri ruhun irfanı öğretir” demek istediğini sanmıyorum. Tek nokta, (bilmiyorum bilim bu noktaya ulaştı mı) geleceğin öngörülmezliği. Ama şunu diyebilirler: aletler ve yöntemler konusunda mükemmelliğe henüz ulaşamadıkları için geleceği öngöremiyorlar! Mesela, eğer şimdi sahip oldukları aletlere, insan yeryüzünde ortaya çıktığı zaman sahip olsalardı, hayvanın insana dönüşmesini, veya hayvandaki “bir şeyin” sonucunda insanın ortaya çıkışını öngörebilirlerdi diye düşünüyorlardır belki de – (Anne gülümsüyor) bilimcilerin en modern iddialarından haberim yok.

Öyleyse bu durumda şimdi, daha önce atmosferde olmayan “bir şeyin” girişiyle atmosferdeki farkı ölçebilmeleri, algılayabilmeleri gerekir, çünkü bu “şey” hala maddi alana giriyor. Ama Sri Aurobindo'nun bunu demek istediğini sanmıyorum; sanırım demek istediği, ruhun dünyası ve iç gerçekler, fiziksel gerçeklerden öylesine daha harika ki, bütün fiziksel “harikalar” insanı gülümsetiyor – daha ziyade demek istediği bu.

Şu “bir şey” acaba süpraakılsal kuvvet mi? Onu adlandırmamayı tercih ederim çünkü bundan bir dogma yaparlar. 1956’da “ilk süpraakılsal tezahür” meydana geldiğinde aynı şey oldu. Bundan bir dogma yapmamaları için elimden geleni yaptım. Ama eğer: “Şu tarihte şu oldu” dersem, büyük puntolarla yazılır, ve biri başka bir şey derse ona: “Heretikin tekisiniz, kabul edilmiş doktrine karşısınız” derler. Bu yüzden istemiyorum. Ama atmosferin değiştiği su götürmez: atmosferde yeni bir şey var – bunu “süpraakılsal hakikatin inişi” olarak adlandırabiliriz çünkü bu kelimelerin bizim için bir anlamı var, ama bunu bir deklarasyona dönüştürmek istemiyorum, çünkü bunun, olayı tarif etmenin TEK klasik ya da “doğru” şekli olmasını istemiyorum. Bu yüzden cümlemi kasten müphem bırakıyorum. Bahsettiğin anahtar, onlarda olmayan şu anahtar zaten ruh değil mi? Ruhun madde üzerindeki gücü, ruhun maddeyi değiştirme gücü – fiziksel harikalar gerçekleştirme gücü: ruhta bu güç var mı? Ruhta bu güç var, ruh bu gücü SÜREKLİ kullanıyor, SÜREKLİ uyguluyor ama insan bilinci bunun farkında değil! Büyük fark burada: insan bilinci bunun bilincine varıyor, ama HEP var olan ve başkalarının inkar ettiği çünkü göremediği bir şeyin bilincine varıyor! Mesela, şunu inceleme fırsatım oldu. Bana göre, durumlar, karakterler, bütün olaylar, bütün varlıklar deyim yerindeyse bazı “kanunlara” göre hareket ediyor: algıladığım bu esnek “kanunlar” sayesinde görüyorum ki “Bu şuna yol açacak, şu şuna yol açacak, şu şöyle olduğu için de, başına şunlar gelecek...” Gittikçe netleşiyor. İsteseydim, gerekseydi bu sayede kehanette bulunurdum. Bu alandaki neden-sonuç ilişkisi benim için tamamen bariz, olaylar tarafından teyit ediliyor – onlar ki Sri Aurobindo'nun dediği gibi ruhun o görüşüne ve bilincine sahip değiller, onlar için olaylar yüzeysel kanunlara göre, olayların doğal sonuçları olarak gördükleri başka kanunlara göre, tamamen yüzeysel, derin analize dayanmayan kanunlara göre gelişiyor; ama iç kapasiteleri yok, dolayısıyla bu onları rahatsız etmiyor, onlara bariz geliyor.

Demek istediğim, bu iç bilgi onları ikna edemiyor, bunu neredeyse her gün görüyorum. Öyle ki, ben, herhangi bir olay konusunda: “Ohooh! Gün gibi ortada (benim için), apaçık ortada: Efendi'nin kuvvetinin orada işlediğini gördüm, falan şeyin olduğunu gördüm, doğal olarak da filan şey meydana gelmesi gerekir” diye gördüğüm zaman – bu benim için apaçık ortada; ama bildiklerimi söylemiyorum, çünkü bu onların deneyimlerindeki hiçbir şeye tekabül etmiyor: bu yüzden bu onlara sayıklama ya da kendini beğenmişlik gibi gelir. Yani, insan kendisi deneyimi yaşamadıkça, bir başkasının deneyimi ikna edici değil, ikna edemez. Konu o kadar da gücün maddeyi etkilemesi değil, bu SÜREKLİ olan bir şey, konu – tabii, hiçbir işe yaramayan, hiçbir yere vardırmayan hipnotik yöntemler kullanmazsan eğer – konu, anlayışı açmak (Anne başın tepesinde açılma hareketi yapıyor), öylesine zor olan da bu... Deneyimini yaşamadığın şey senin için yoktur.

İnsanlar, önlerinde bir tür mucize bile gerçekleşse maddi bir açıklamasını yaparlar, bu onlar için maddi kuvvetler ve güçler dışındaki bir kuvvetin ve gücün müdahalesi anlamında bir mucize olmaz. Kendi maddi açıklamaları olur, olay ikna edici olmaz. Ancak kendin, deneyiminde bu alana temas ettiysen anlayabilirsin. Açıkça anlıyorsun ki, görüyorsun ki ancak bir şeyler uyanmışsa kavramak, anlamak mümkün. Dayanılan nokta bu, temel bu. Kısacası, konu belki de “maddenin bir dönüşmesinden” çok, olayın gerçek akışının farkına mı varmak? Benim de demek istediğim bu zaten. İnsan farkına varmadan da dönüşüm belli bir noktaya kadar gerçekleşebilir! Değil mi, diyorlar ki büyük bir fark var: insan ortaya çıktığında, hayvan bunun farkına varma imkanına sahip değildi. Ben de diyorum ki, bu kesinlikle aynı şey: insan realize ettiği her şeye rağmen olayın farkına varma imkanına sahip değil: bazı şeyler meydana gelebilir ve insan ancak çok sonra, bunların farkına varabilmesi için içinde “bir şeyler” yeterince gelişmiş olduğu zaman bu şeyleri öğrenir. Son noktasına kadar götürülmüş bilimsel gelişmede bile, hakikaten neredeyse hiç fark olmadığı sanılan noktada, mesela maddenin birliğine vardıklarında ve sanki artık bir durumla bir diğerinin [maddi ve manevi durumlar] arasında sadece neredeyse hissedilmeyen veya fark edilmeyen bir geçiş varmış gibi göründüğünde bile, hayır, öyle değil işte! O tür özdeşliği algılamak için insan kendinde zaten DİĞER ŞEYİN deneyimini taşıyor olması lazım, yoksa algılayamaz. “Açıklayabilme” yeteneğini edindikleri için de dış fenomenleri kendilerine iç fenomenlerin gerçekliğinin inkarı içinde kalacak şekilde açıklıyorlar: iç fenomenlerin, araştırdıkları şeyin devamı niteliğinde şeyler olduğunu söylüyorlar. Yalnız, yapısından ötürü – çünkü sübtil varlığıyla, iç varlığıyla, “ruhuyla” en azından bir ilişkinin yansıması, bir ilişkinin gölgesi veya başlangıcı olmayan insan neredeyse yok – inkarlarında her zaman zayıf bir nokta var. Ama onlar bunu bir zayıflık olarak kabul ediyorlar – bu onların tek güçlü yönü!

(Sessizlik)

İnsan ancak üst güçleri gerçekten deneyimlediği zaman, üst güçler konusunda deneyimli ve bilgi sahibi olduğu zaman, üst güçlerle özdeşleştiği zaman dış bilgilerin göreliliğini görür; yoksa o ana kadar göremez, diğer gerçekleri inkar eder. Sanırım Sri Aurobindo bunu demek istiyordu: bilim adamı, ancak diğer bilinci gelişmiş olduğu zaman gülümseyecek – “Evet, iyiydi ama...” diyecek. Aslında, bir lütuf olayı hariç, biri diğerine vardıramaz; bilim adamı hakikaten içtense gözden kaçan noktayı görür, algılar, önceden sezer, mutlak içtenliği onu diğer bilinç haline vardırabilir, yoksa KENDİ YÖNTEMİYLE VARAMAZ.

İçinde bir şeylerin pes etmesi lazım... bir şeylerin pes edip yeni yöntemleri, yeni algıları, yeni titreşimi, yeni ruh halini kabul etmesi lazım. O zaman bu bireysel bir mesele; bir sınıf ya da kategori meselesi değil: bu, bilim adamı... başka şey olmaya hazır demek.


(Sessizlik)

Bir iddiada bulunabiliriz sadece: insanın bütün bildikleri ne kadar iyi, ne kadar çok olursa olsun, diğer yöntemleri kullanabildiği takdirde bilebileceklerinin yanında bir hiçtir. Öyle.

(Sessizlik)

Bu son günlerdeki çalışmamın konusuydu: bu “bilmeyi istememe, reddetme” olayını nasıl etkilesek?... Bu uzun zamandır var. Ve bu, Sri Aurobindo'nun mektuplarının birinde söylediklerinin devamı niteliğinde: diyordu ki Hindistan, yöntemleriyle, manevi hayat konusunda, Avrupa’nın tüm kuşkularından ve sorularından çok daha fazla şey yaptı. Kesinlikle. Bu bir tür red, bir inkar, tamamen maddi yöntem olmayan belli bir bilme yöntemini kabul etmeyi reddetmek,yaşanan deneyimi, deneyimin gerçekliğini inkar etmek. Onları bu konuda nasıl ikna etsek?... Bir güzel pataklamak olan Kali’nin yöntemi var tabii... ama bence bu, hasarı çok, sonucu az olan bir yöntem. Yo, bu hala büyük bir mesele. Öyle görünüyor ki bütün dirençlerin üstesinden gelebilecek tek yöntem Aşk yöntemi; ama karşıt kuvvetler Aşkı öyle çarpıttı ki, çok içten bir sürü insan, içten bir sürü arayıcı bu çarpıtma yüzünden bu yönteme karşı sanki zırhlanmış gibi. Zorluk bu. Bu yüzden bu iş bu kadar zaman alıyor. Neyse...

29 Mayıs 1965