Tekil Mesaj gösterimi
Eski 30 Ağustos 2023, 21:41   #3
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri


ANNE SRİ AUROBİNDO'NUN ÖZLÜSÖZLERİNİ YORUMLUYOR
Eğitici kitaplar okumak hiçbir işe yaramaz eğer kitapların öğrettiğini yaşamakta kararlı değilseniz. Hayır dualarımla.

Anne
1 – İnsanda iki müttefik güç vardır: bilgi ve Bilgelik. Bilgi, aklın, çarpık bir ortamda görülen hakikatten el yordamıyla kavrayabildiğidir; Bilgelikse, tanrısal görüşün ruhta gördüğüdür.

Biri: “Neden güçler müttefik?” diye sordu. Sanırım insanda bütün kavga eden şeyleri görmeye alışığız, öyle ki güçlerin müttefik oluşu hayret uyandırıyor! Ama kavgalar sadece kavga gibi görünüyor. Aslında üst bölgelerden gelen tüm güçler ister istemez müttefik. Sri Aurobindo da, anlayan için yeterince açık bir şekilde diyor ki, biri aklın gücü, diğeriyse ruhun gücü. Sri Aurobindo’nun özlüsözünde açığa vurmak istediği derin hakikat tam olarak bu: eğer akıl ikinci gücü elde etmeye çalışırsa, onu elde edemez, mademki bu ruhun bir gücü, manevi bilinçle doğan bir güç. Bilgi, aklın birçok efor sarfederek elde edebileceği bir şeydir, elde ettiği şey gerçek İrfan değil de İrfanın akılsal bir görünüşü olmasına rağmen; halbuki Bilgelik, Bilgeliği katiyen elde edemeyen aklın kesinlikle bir gücü değildir, çünkü aslında akıl, Bilgeliğin ne olduğunu bile bilmez. Tekrar ediyorum, Bilgelik esasen ruhun gücüdür ve sadece manevi bilinçle doğar. Sorulsaydı enteresan olurdu diye düşündüğüm bir soru var: Sri Aurobindo “Çarpık bir ortamda görülen hakikat”ten söz ettiğinde ne demek istiyor? Önce bu çarpık ortam nedir ve çarpık bir ortamda Hakikat ne olur? Her zaman olduğu gibi, Sri Aurobindo’nun söylediğinin üst üste gelen birkaç anlamı olabilir: biri daha spesifik, diğeri daha genel En spesifik anlamda, çarpık ortam, cehalette işleyen, dolayısıyla da hakikati saflığında ifade edemeyen akılsal ortamdır. Ama hayatın tümü cehalette yaşandığı için, çarpık ortam aynı zamanda yerküresel atmosferin arasından kendini ifade etmeye çalışan hakikati çarpıtan yerküresel atmosferin tamamıdır. Bu cümlenin en sübtil, en ince noktası da bu. Akıl el yordamıyla ne kavrayabilir?

Aklın daima el yordamıyla, tereddüt ederek arayıp ilerlediğini, bilmeye çalıştığını, yanılıp eski denemelerine geri döndüğünü ve tekrar denediğini biliyoruz; yani... bu çok tökezleyen bir ilerleyiş, ama akıl Hakikatten ne kavrayabilir? Bir fragman mı, bir parça mı, yine de Hakikat olan ama kısmi, eksik olan bir şey mi, yoksa artık Hakikat olmayan bir şey mi? Enteresan nokta bu. Şunu duymaya alıştık, belki de pek çok kez tekrarladık: insan sadece kısmi, eksik, parçalı bilgiler, dolayısıyla doğru olamayan bilgiler edinebilir. Bu oldukça banal bir bakış açısı, bunun farkına varmak için hayatta biraz eğitim görmüş olmak yeterli, ama Sri Aurobindo’nun “Çarpık bir ortamda görülen hakikat” ile kastettiği bundan çok daha enteresan. Hakikatin görünümü değişiyor, bu ortamda bu artık Hakikat değil Hakikatin bir çarpıtılması, bir deformasyonu; dolayısıyla Hakikatten kavranabilen şey, doğru olan bir parça değil, kendisi yitip gitmiş bir hakikatin sahte görünümü.


Bir imajla anlatmaya çalışacağım. Bu sadece bir imaj, başka bir şey değil, bunu harfiyen, dar anlamında anlamayın. Esas Hakikati göz alıcı ve lekesiz bir beyaz ışık küresine benzetirsek, diyebiliriz ki akılsal ortamda, akılsal atmosferde bu beyaz, tam ışık, her biri ayrı renkte olan binlerce ve binlerce nüansa dönüşür, çünkü birbirlerinden ayrılar: ortam ışığı çarpıttı, ve ışığın kırmızı, yeşil, sarı, mavi, sayısız ve bazen hiç uyuşmayan farklı renklerde algılanmasına neden olur; akıl, beyaz kürenin beyaz ışığından bir parça kavramaz, az çok sayıdaki farklı renklerde küçük ışıkları kavrar, üstelik onlarla beyaz ışığı bile yeniden oluşturamaz; dolayısıyla Hakikate ulaşamaz.

Aklın sahip olduğu şey hakikat parçaları değil, ayrışmış bir hakikattir. Bu bir ayrışma durumudur.

Hakikat bir bütündür, ve her şey gereklidir. İçinde gördüğünüz çarpık ortam, akılsal atmosfer, bütün unsurları ortaya koymaya, yansıtmaya, ifade etmeye, hatta algılamaya uygun değil, diyebiliriz ki “en iyisi” algılanmaz.

Buna artık Hakikat değil, esasen doğru olan ve burada, akılsal atmosferde artık hiç doğru olmayan bir şey diyebiliriz, bir cahillik diyebiliriz.

Özetleyecek olursak, İrfan, insan aklının onu kavrayabildiği haliyle, mutlaka cahillik içerisinde bir bilgidir, neredeyse şöyle diyebiliriz: cahilce bir bilgidir.

Bilgelik, Hakikatin öz halinin, asıl halinin vizyonudur, ve tezahürde uygulanışıdır.

12 Eylül 1958

2 – İlham, engin ve ebedi bir İrfandan fışkıran incecik bir aydınlık akıntısıdır, aklı, aklın duyuların bilgisini aşmasından daha mükemmel aşar.

“Niye Sri Aurobindo öyle demiş?” şeklinde birkaç soru soruldu.

“Öyle demiş çünkü öyle görmüş” de diyebilirim ama önce bir şeyi iyice anlamak lazım; bunlar Sri Aurobindo’nun verdiği tanımlamalar; Sri Aurobindo bu tanımlamaları sıkça paradoksal bir şekilde veriyor, bizi düşündürmek için.

Sözlüklerdeki tanımlamalar kelimelerin sıradan açıklaması, sıradan anlaşılma şekli, insanı düşündürmüyorlar. Sri Aurobindo söylediğini, alışılmış konsepti yıkmak amacıyla söylüyor, insanı daha derin bir hakikate temas ettirmek için. Birçok soru böylece giderilmiş oluyor.

Yapılması gereken efor bu: Sri Aurobindo’nun bu biçimde, yani bir kelimeyi tanımlamanın bildik şekli olmayan bir şekilde ifade ettiği daha derin İrfanı, daha derin Hakikati bulmaya çalışmak lazım. Birkaç soru ayırdım; öncelikle ilgilendiğim bir soru ayırdım çünkü düşünceli birinden geliyor: sual “bilgi” kelimesiyle ilgili, Sri Aurobindo’nun bu özlüsözde kelimeyi kullanma şekliyle, geçen hafta okuduğumuz özlüsözdeki kullanımını mukayese ediyor.

Geçen hafta Sri Aurobindo bilgi ile Bilgeliği deyim yerindeyse karşı karşıya getirdiğinde, bilginin genel insan bilinci tarafından uygulanış şeklinden, akılsal eforla, akılsal gelişmeyle edinilen bilgiden bahsediyordu, halbuki burada aksine sözünü ettiği bilgi esas bilgi, yani İrfan12, tanrısal süpraakılsal İrfan, özdeşleşerek edinilen İrfan.

12 Aklın mantık yürüterek, analiz ederek, hesaplayarak, dedüksyonla, karşılaştırmayla, usavurmayla meşakkatle ulaştığı bilgi ile arifin, hakimin, bilgenin içine doğan doğru, ruhun doğrudan, sezgisel olarak, içgüdüsel olarak edindiği, vizyon şeklinde gördüğü hakikat, yani İrfan Fransızca’da ve İngilizce’de aynı kelimeyle, (Fr: connaissance; En: knowledge) ile ifade edilir.

Zaten burada İrfanı bu yüzden “engin ve ebedi” diye tanımlıyor, bu da bunun genelde onu anladığımız şekliyle insansal bilgi olmadığını açıkça gösteriyor. Birçok kişi “Neden Sri Aurobindo akıntının ‘incecik’ olduğunu söylemiş?” diye sordu. İlhamın sonsuz kökeni olan tanrısal İrfanın, süpraakılsal İrfanın uçsuz enginliği ile insan aklının bu İrfandan algılayabildiği, alabildiği miktar arasında anlatımsal bir imaj oluşturmak için, çarpıcı bir karşıtlık oluşturmak için. Bu alanlarla temasta olduğunuzda bile, bu alanların çok azını, minimumunu algılarsınız; bu incecik, küçücük bir dere gibidir, ya da düşen birkaç damla gibidir; ve bu damlalar öyle saf, öyle parlak, doğaları itibarıyla öyle tamdır ki, harika bir ilham aldınız, sonsuz alanlara temas ettiniz, normal insan halinin çok üstüne yükseldiniz izlenimini verirler – oysa algılanması gerekene kıyasla bu hiçbir şey. “İlham, psişik varlığın ya da psişik bilincin aracılığıyla mı algılanır?” diye de soruldu. Genellikle evet.

Üst bölgelerle edinilen ilk temas psişik bir temastır. Tabii, içsel bir psişik açılış edinmeden önce ilham almak zordur. İstisnai olarak ve istisnai durumlarda, bir lütuf olarak ilham alınabilir, ama gerçek temas psişiğin aracılığıyla olur çünkü psişik bilinç, tanrısal Hakikatle en çok ilişkide olan ortamdır. Daha sonra, insan akılsal bilinçten yüze çıkıp aklın ötesinde, hatta üst aklın bile ötesinde olan bir bilince ulaştığında ve kendini Akılüstü’nün13 bölgelerine açtığında, Akılüstü’nün arasından da kendini Süpraakla açtığında, ilhamları doğrudan alabilir; tabii bu noktada ilhamlar daha sık, deyim yerindeyse daha zengin, daha tamdır. Bir an gelir insan ilhamı istediğinde alabilir, ama tabii bu oldukça büyük bir içsel gelişme gerektirir.

Az önce de söylediğimiz gibi, aklın çok üstündeki bölgelerden gelen ilham, kalite ve değer açısından, aklın, usavurma yeteneği gibi üretebileceği en ulvi şeylerin hepsini aşar. Usavurma yeteneği tabii insanın akılsal faaliyetinin doruğudur; bilgiyi duyular aracılığıyla edinildiği şekliyle eleştirip kontrol edebilir. Bu pek çok kez söylendi:

13 Akılüstü: Sri Aurobindo düzlemleri şu şekilde derecelendiriyor: madde, nefs, akıl, üst akıl, aydınlanmış ya da ışıldayan akıl, sezgisel akıl, Akılüstü (Fr: le Surmental; En: the Overmind), Süpraakıl (Fr: le Supramental; En: the Supramental) ve son olarak Yüce Yaratıcı Sevinç, veya Ananda, ya da Tanrısal. duyular, bilme aracı olarak çok kusurludur, olayları olduğu gibi algılayamazlar; duyuların istihbaratı yüzeyseldir ve çok sıkça yanlıştır.

Aklı tam gelişmiş insan bunu iyi bilir, duyuların bilgisine güvenmez; insan ancak deyim yerindeyse akılsızsa gördüğü, duyduğu, dokunduğu her şeyin kesinlikle doğru olduğuna inanır. İnsan “üst aklını” geliştirmiş olduğunda, tüm bu kavramların neredeyse tamamen yanlış olduğunu, bu kavramlara hiçbir şekilde dayanamayacağını bilir. Ama bu süpraakılsal ya da tanrısal bölgeden alınan İrfan, aklın tasavvur edebileceği ve anlayabileceği her şeyi aşar, en az aklın, duyuların bilgisini aştığı kadar aşar. Birkaç soruysa uygulamaya yönelik: “İlham alma yeteneği nasıl geliştirilebilir? İlham almanın şartları nedir, sürekli ilham almak mümkün mü?” Buna daha önce cevap verdim. Kendinizi süpraakılsal bölgelere açtığınızda, sürekli ilham almak için gereken duruma geçersiniz. Şu ana kadar bilinen en iyi yöntem bu: aklınızı mümkün olduğu kadar susturup yukarıya yönelterek sessiz, dikkatli bir alırlık durumunda olmanız lazım. Aklınızda ne kadar sessiz, ne kadar mükemmel bir sakinlik tesis edebilirseniz o kadar ilham alabilecek duruma gelirsiniz. “İlhamlar farklı kalitede mi?” diye de soruldu. Orijinlerinde hayır. İlham her zaman saf İrfan bölgelerinden inen ve insanın en reseptif, yani en alır kısmına, ilhamı almaya en uygun kısma nüfuz eden bir şeydir, fakat bu ilhamlar farklı aksyon alanlarına uygulanabilir; bunlar saf İrfan ilhamları olabilir, ilerleme eforuna yardım etmek için ilhamlar da olabilir, gerçekleştirilmesi gereken eylemler için ilhamlar da olabilir, pratik realizasyonda, dış gerçekleştirmede yardım etmek için ilhamlar olabilir. Ama burada söz konusu olan, ilhamın kalitesinden çok, ilhamın kullanımı – ilham her zaman insanın bilincine girmeyi başaran bir ışık, bir hakikat damlası gibidir.

İnsani bilincin bu ilhamla ne yapacağı tavra, ihtiyaca, duruma, şartlara bağlı; bu, ilhamın esas niteliğini değiştirmez ama kullanımını, pratik kullanımını değiştirir.

Birkaç soru ilhamla sezgi arasındaki farkla ilgili. İlhamla sezgi aynı şey değil; ama sanırım okumamız esnasında bu konuya geri dönme fırsatımız olacak; Sri Aurobindo neyi sezgi olarak kabul ettiğini söylediğinde bundan tekrar bahsederiz.


Genel olarak, eğer Sri Aurobindo’nun tüm diğer eserlerinden olduğu gibi bu okumadan da gerçekten faydalanmak istiyorsanız, en iyi yöntem şu: bilincinizi toplayıp dikkatinizi okuduğunuza odakladıktan sonra aklınızda minimum bir rahatlık, bir sakinlik tesis etmeniz lazım .

– Aklınızda mükemmel bir sessizlik elde edebilirseniz çok iyi – ve öyle bir beyinsel kımıldamazlık haline ulaşmalısınız ki, dikkatiniz tamamen durgun bir suyun yüzeyine benzesin. O zaman okuduklarınız bu yüzeyi geçip varlığınıza en az çarpıtılmayla alındığı yere derince nüfuz eder; sonra, bazen uzunca bir süre sonra, alınanlar derinliklerden çıkıverip beyninizde tam anlaşılma gücüyle ortaya çıkar, dışarıdan edinilen bir bilgi olarak değil, kendinizde taşıdığınız bir ışık şeklinde.

Bu şekilde, anlama yeteneğiniz maksimumuna ulaşır, halbuki eğer okurken aklınız ajite olursa, usavurmaya çalışırsa, okuduğunu hemen anlamaya çalışırsa, kelimelerin içerdiği kuvvetin, bilginin ve hakikatin dörtte üçünden daha fazlasını kaybedersiniz. Ve eğer, ancak bu absorbsyon ve içsel uyanış süreci tamamlandıktan sonra soru sormayı başarırsanız, soracak çok daha az şey olduğunun farkına varırsınız, çünkü okuduğunuzu daha iyi anlamış olursunuz.

19 Eylül 1958

3 – Konuştuğum zaman aklım: “Şöyle diyeceğim” diyor ama Tanrı kelimeleri ağzımdan Alıyor ve dudaklarım, insanın aklını ürperten başka bir şey söylüyor. Sri Aurobindo “konuştuğum zaman” derken, kendini, yaşadığı deneyimi kastediyor. Bunun sembolik olduğunu ve birçok kişi için geçerli olabileceğini söyleyebilmeyi çok isterdik, ama maalesef öyle değil.

Şu insanın konuştuğu zaman söylemek istediğini değil de başka şey söylemesi deneyimi çok sık yaşanır, ama burada olanın tersi olur; yani insan evinde rahatça otururken, aklının maksimumuyla şöyle ya da şöyle demeye karar verir, makul olanın, akla yakın olanın bu olduğuna karar verir, ama çok sıkça, konuşmaya başladığında, aşağı dürtüler, akılsızca heyecanlar, nefsi tepkiler dili ele geçirir ve denilmemesi gereken şeyler dedirtir. Burada fenomen aynı, ama dediğim gibi tersine. Akıldışı alt dürtüler sizi heyecanla, tutkuyla konuşturacağına, aksine yukardan gelen bir ilham, aklınızınkinden daha büyük bir ışık, daha büyük bir irfan, konuşma yeteneğinizi ele geçirir ve en aydınlanmış aklınızla bile söyleyemeyeceğiniz şeyleri size dedirtir.

Sri Aurobindo “insanın aklını ürperten” diyor çünkü bu üstün hakikatler insani alanda hep akılla çelişen birer paradoks gibi, birer vahiy gibi görünür; üst bölgelerden gelen şeyleri akıl anlayamaz diye bir durum söz konusu değil, bu vahiyler hep ileride, aklın anladığının ve kabul ettiğinin çok ilerisinde. Günümüz insanın aklının makul, akla yakın bulduğu, geçmiş zamanlarda paradoksaldı ve deliceydi; ve muhtemelen, hatta kesinlikle diyebiliriz ki, şimdi ortaya çıkan ve insanın aklını ürperten bu beklenmedik, paradoksal, devrimci vahiyler gelecek zamanlarda gayet makul, gayet akla yakın ama yeni vahiylerin karşısında ürperecek bir bilgi olacak.

Sri Aurobindo, anlayışımızı bir süre sendeleten bu kısa cümleleri söylediği zaman, daima harekette, daima gelişmekte, daima dönüşmekte olan bir şeyin o hissini iletmeye çalışıyor, bizi hızla ileriye itmek için, dünyada ifade edilen ve ortaya çıkan her şeyin tam göreliliğinin duygusunu bize yaşatmak için, bu evrenin ilerlemekte olduğunu, daha yüksek, daha büyük bir Hakikate doğru sürekli ilerlediğini bize hissettirmek için. Bizim için şu anda süpraakılsal dönüşüm, en yüksek Hakikatin ifadesi, yansıması, yeryüzünde gerçekleştirmemiz gereken devrim; tabii, insanların büyük çoğunluğunun bu devrimdeki mutlaklık duygusunu hissetmesi lazım, yoksa bu devrimi gerçekleştiremezler.

Ama Sri Aurobindo bu mutlaklığın hala göreli olduğunu ve tezahürün, daha geç tezahür edecek Tezahür Etmemiş daha mutlak bir Mutlaklığa kıyasla daima göreli olacağını unutmayalım diye ısrar ediyor.

26 Eylül 1958

4 –
Jnani değilim çünkü Tanrı’nın, Kendi İşi için Verdiği İrfan dışında bilgim yok. Nasıl bilebilirim, gördüğüm akla yakın mı, delice mi? Yo, hiçbiri, ne akla yakın ne de delice, çünkü
gördüğüm şey sadece doğru. Jnani değilim... jnani arif demek, İrfan yolunu izleyen kişi demek, yogayı sadece İrfanla realize etmek isteyen, öteye geçip artık entelektüel değil, manevi bilgiye, yani İrfana ulaşma isteğiyle tamamen entelektüel bir yola koyulan kişi demek. Sri Aurobindo da diyor ki: “Jnani değilim... Arif değilim... İrfan peşinde değilim. Eserini gerçekleştirmek için kendimi Tanrısal'a verdim, tanrısal Lütuf sayesinde de bu eseri gerçekleştirmek için her an bilinmesi gerekeni bilirim.”

Bu hayran olunacak bir hal, aklın mükemmel huzuru. Artık edindiğiniz bilgileri, öğrendiğiniz ve hatırlamanız gereken şeyleri biriktirmenize gerek yok, yapmanız gereken iş için, vermeniz gereken eğitim için, çözmeniz gereken problem için gerekli bilginin istediğiniz anda emrinizde olması için beyninize binlerce şey tıkıştırmanıza artık gerek yok. Kafanız sessiz, beyniniz hareketsiz, her şey bembeyaz, rahat, huzurlu; ve gerektiğinde, tanrısal Lütfun olgusuyla bir ışık damlası bilincinize damlar ve bilmeniz gerekeni bilirsiniz. Bu bilgiyi hatırlamayı dert etmeye, saklamaya çalışmaya ne gerek var? O bilgiyi edinmeniz gerektiği gün veya an, o bilgiyi bir daha edinirsiniz.

Mükemmel bir alırlığın huzurunda, dinlenmesinde ve sessizliğinde, bilmeniz gereken şeyin yazıldığı beyaz sayfasınız her an. Bilmeniz gerekeni bilirsiniz, ve görmeniz gerekeni görürsünüz; bilinmesi ve görülmesi gerekenler doğrudan Yüce’den geldiğine göre bu Hakikatin ta kendisidir: akla yakınlık ya da delilik kavramlarından tamamen sıyrılır. Doğru olan doğrudur – hepsi bu. Ve bu delice mi, akla yakın mı diye merak etmek için epeyce alçalmak lazım. Sessiz olmak lazım, alçakgönüllü, dikkatli bir alırlıkta olmak lazım. Hiçbir kendini gösterme kaygısı olmamalı, hatta olma kaygısı bile olmamalı: sadece hiçbir şey olmayan, hiçbir şey bilmeyen ama her şeyi almaya, her şeyi iletmeye hazır olan bir alet olmak lazım. İlk şart kendini unutmak, kendini tamamen vermek, ego yokluğu. O zaman vücut Yüce Efendi’ye: “Olmamı İstediğin şey olurum; bilmemi İstediğin şeyi bilirim; yapmamı İstediğin şeyi yaparım” der.

3 Ekim 1958

5 – Keşke insanlar hayvansal evrimimizin henüz fethetmediği enginliklerde ne sonsuz hazların, ne mükemmel kuvvetlerin, ne ışıldayan spontane İrfan ufuklarının, varlığımızın ne engin sakinliklerinin bizi beklediğini şöyle bir görseydi, her şeyi bırakır bu hazineleri elde edinceye kadar hiç durmazlardı. Ama yol dar, kapıların zorlanması güç; hem korku, güvensizlik ve şüphecilik, Doğanın nöbetçileri gibi dikilmişler, sıradan otlaklarının dışına adım atmamızı yasaklamak için.

Sri Aurobindo’nun “Caught a glimpse” dediği ve Fransızca’ya “entrevoyaient” olarak çevrilen, “tamamını çok kısa bir an için, şöyle bir görmek” demek. Tabii bütün bu şeylerin vizyonunu sürekli görmek sizi otomatik olarak yola koyulmaya mecbur ederdi. Şu kesin ki, bu şeylerden küçük, kısmi bir fikir edinmek de yetersiz; bunun sizi yolu izlemeye mecbur etmek için yeterli ağırlığı olmaz. Ama insan, ne kadar kısa süreli olursa olsun bu şeylerin vizyonunun tamamını görebilseydi, realize etmek için gerekli eforu yapma ayartmasına dayanamazdı; ama aslında tamamını görebilmek nadirdir.

Bu yüzden Sri Aurobindo bize “Keşke...” diyor. Doğrusu, hazır olanların, realizasyona hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde mukadder olanların, bu realizasyonun ne olduğu konusundaki deneyimi hayatlarının belli bir anında birkaç saniye için bile olsa yaşamaması çok nadirdir. Ama onların bile, kaderi belli olanların bile, solunan havayla sanki yutulan şu şeyle, şu endişeyle, şu olabileceklerin korkusuyla korkunç şekilde ve inatla mücadele etmesi lazım. Bu öylesine aptalca ki, çünkü sonuçta herkesin kaderi aynı: insan doğar, az çok iyi yaşar ve ölür; sonra az çok bekler, tekrar doğar, az çok iyi yaşar ve ölür, ve bu sonsuzca böyle devam eder, ta ki bundan bıkmaya hazır olana kadar.

Bu ne korkusu böyle? Rutinden çıkma korkusu mu? Özgür olma korkusu mu? Artık bir tutsak olmama korkusu mu? İnsan tüm bunların üstesinden gelecek kadar cesur olunca, kendi kendine: “Amaaan. Ne olacaksa olsun! Nasılsa pek fazla tehlike yok, değil mi?” deyince işte o zaman güvenmiyor, acaba bu makul mu, akla yakın mı, doğru mu, tüm bunlar illüzyon mu, yoksa hayal mi görüyorum, tüm bunlar gerçekten bir şeye tekabül ediyor mu diye merak ediyor... Dikkatinizi çekerim, bu güvensizlik aptalca görünüyor ama bu güvensizliğe en akıllılarda bile, defalarca tekrarlanan kesin deneyimler yaşamış kişilerde bile rastlanıyor – diyorum size, bu, yenilen yiyeceklerle, solunan havayla, başkalarıyla kurulan ilişkiyle yutulan bir şey, bu yüzden de “Doğanın dokunaçları”14 diyebiliriz, her yerde olan, her yere sızan ve insanı yakalayıp bağlayan bir ahtapot gibi. Ve bu iki engelin, korkuyla güvensizliğin üstesinden geldikten sonra bile, deneyimler artık şüpheye yer bırakmayacak kadar kuvvetli olduğunda bile, şüphe etmenin imkansız hale geldiğinde bile (bu kendi hayatından şüphe etmek gibidir) işte o zaman o korkunç, adi, kupkuru, kemirici şey kalıyor: şüphecilik; bu, insanın gururuna dayanıyor, bu Anne’ye verilen ve çevirisi için esas aldığı 5. özlüsözün basılı metninde “tentacles of Nature” (Doğanın dokunaçları) basılmış, ama Sri Aurobindo’nun el yazısının yeni bir okunuşu sonucunda aslında “sentinels of Nature” (Doğanın nöbetçileri) yazdığı anlaşıldı. Bu yüzden bu kadar uzun sürüyor. İnsan kendini bütün bu şeylerden üstün sanmak istiyor: “Ben bu tuzaklara düşmem! Makulüm, aklım başımda, olaylara pratik açıdan bakarım, aldanmam.” Korkunç bir şey! İğrenç; tehlikeli de. İnsan en coşkulu anlarında bile, yaşadığı istisnai, olağanüstü, harika bir deneyimle dopdolu olduğunda bile şüphecilik en alttan yükseliyor; bu çirkin, yapış yapış, itici şey yükseliyor ve her şeyi mahvediyor.

Bunu yenmek için müthiş bir savaşçı olmak lazım, Doğanın tüm karanlıklarıyla, tüm muziplikleriyle, tüm ayartmalarıyla mücadele etmek lazım. Doğa bunu niye yapıyor? Bu sanki kendi amacına ters hareket ediyormuş gibi. Yalnız bunu size daha önce çok sıkça açıkladım: Doğa neye doğru gittiğini, sonucun ne olacağını gayet iyi biliyor, ve bunu istiyor da... ama onun istediği gibi olmasını istiyor. Doğa zaman kaybedildiğini düşünmüyor. Önünde ebediyet var. Yoluna keyfine göre, canı istediği kadar dolambaçlarla, geriye dönüşlerle, doğru yoldan ayrılarak, ne olacağını görmek için aynı şeye birkaç kez tekrar başlayarak devam etmek istiyor; ve hemen, mümkün olduğu kadar çabuk varmak isteyen, hakikate, ışığa, güzelliğe, dengeye susamış meczup delişmen insanlar... onu rahatsız ediyor, peşini bırakmıyor, ona vaktini boşa harcadığını söylüyor. Vaktini boşa harcıyormuş! O da hep: “Ama önümde ebediyet var, ben hiç acele ediyor muyum?

Niye bu kadar acelecisiniz?” diye cevap veriyor; gülümseyerek de ekliyor: “Aceleniz fazla insanca; genişleyin, sonsuzlaşın, ebedileşin, böylece artık aceleniz olmaz.”

Doğaya göre, yol boyunca öyle bir eğlence var ki – ama bu herkesi eğlendirmiyor. Olaylar çok yüksekten, çok uzaktan görüldüğünde, çok engin, neredeyse sonsuz şeyler görüldüğünde böyledir: insanı huzursuz eden, acı veren her şey yok olur; ve o zaman, çok bilge olanlar, çok yüksek bir bilgelik uğruna dünyadan el çekmiş olanlar gülümseyerek size: “Neden acı çekiyorsunuz? Çıkın içinden, böylece artık acı çekmezsiniz!” derler. Bireysel olarak bu çok iyi, ama başkalarını düşünürsek, biraz trajik bu komedinin daha erken bitmesini isteyebiliriz. Bir otlaktaki bir hayvan gibi yaşamaktan bıkmak, bir otlaktan bir diğerine dolaşmaktan bıkmak, yutulanı bir köşede geviş getirmekten bıkmak, çok dar ufuklu olmaktan bıkmak, hayatın bütün güzelliklerinden mahrum olmaktan bıkmak da gayet meşru. Bizim böyle olmamız Doğanın belki de hoşuna gidiyordur, ama bizler artık bundan bıktık, başka türlü olmak istiyoruz.

Nitekim, ancak gerçekten “Yeter, burama geldi” dediğiniz zaman ve her şeyin başka türlü olmasını istediğiniz zaman bu üç korkunç düşmanı, korkuyu, güvensizliği ve şüpheciliği yenme cesaretiniz, kuvvetiniz ve imkanınız olur. Ama tekrar ediyorum, bir gün oturup kendinizle yüzleşmeniz ve içinizdeki bu üç düşmanla nihai bir şekilde mücadele etmeniz yetmez; onlardan kurtulduğunuzdan emin olmak için mücadele etmeniz lazım; tekrar tekrar mücadele edeceksiniz, sanki neredeyse sonu yokmuşçasına mücadeleye devam edeceksiniz.

Doğrusunu söylemek gerekirse, belki de bu üç düşmandan hiçbir zaman gerçekten kurtulamazsınız, ama bir an gelir içiniz öylesine farklı olur ki, size artık dokunamazlar. Onları görebilirsiniz, ama onlara gülümseyerek bakarsınız; ve basit bir hareketinizle giderler, belki biraz değişmiş olarak, belki daha az kuvvetli, daha az inatçı, daha az agresif olarak geldikleri yere geri dönerler; ta ki ışık tüm karanlığı yok etmek için yeterince kuvvetli oluncaya kadar.

Sri Aurobindo’nun bize sözünü ettiği şu harikalara gelince, onları anlatmamak daha iyi, çünkü zaten herkes onları kendi yöntemiyle seziyor, hissediyor, yaşıyor; ve herkes için en iyi yöntem bu. Başkalarının yöntemini benimsemeyin, kendi yönteminiz olsun, o zaman yaşadığınız deneyimin tam değeri, paha biçilmez değeri olur. Son olarak, hepinizin bu deneyimleri yaşamasını diliyorum.

Bunun için inanç, güven, epeyce alçakgönüllülük ve muazzam bir iyi niyet gerek. Kendinizi açın; özlem duyun ve bekleyin. Mutlaka gelir. Lütuf burada, tek istediği, herkes için çalışabilmek.

10 Ekim 1958