Tekil Mesaj gösterimi
Eski 31 Ağustos 2023, 22:02   #14
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

68 – İnsanın kendi kusurlarından bıkabilmesi için günah duygusu gerekliydi. Bu, egoizme karşı Tanrı’nın düzelticisiydi. Ama insanın egoizmi kendi günahlarıyla pek az, başkalarının günahlarıyla büyük bir hevesle ilgilenerek Tanrı’nın oyununu başarısız kılıyor. (Anne gülüyor) Harika! Her neyse, böyle bir soru sormak (Anne T.’nin: & “Neden Tanrı’nın zayıf olmaya ihtiyacı var?” sorusunu kastediyor) hala Tanrısal Olanla Tanrısal olmayanın, ya da daha doğrusu Tanrı Olanla Tanrı olmayanın arasındaki ayrımı yapanların tavrını takınmak demek. “Tanrı nasıl zayıf Olabilir?... ” Bu soramayacağım bir soru. Anlıyorum, ama liladan, tanrısal işleyişten, tanrısal oyundan bahsediliyor, demek ki Tanrısal bir nevi Geride, hakikaten tamamen “işin İçinde” değil… tamamen, bütünüyle oyunun İçinde değil, oyunu Seyrediyor.

Tabii ki İçinde! Tamamen İçinde. Tanrı Oyunun Ta Kendisi. Tanrı’dan söz ediyoruz, değil mi, ama şunu unutmamak lazım, bütün şu bilinç dereceleri var; ve Tanrı’dan ve Oyunundan bahsettiğimizde, her şeyin dışındaki, bütün madde derecelerinin dışındaki transandantal Haliyle Tanrı’yı kastediyoruz, Oyundan söz ederken de Tanrı’nın maddi Halini kastediyoruz. O zaman diyoruz ki, transandantal Tanrı Kendi içinde, Kendiliğinden, Kendiyle Kendi maddi Oyununu Seyrediyor ve Oynuyor. Ama bütün lisan olduğu gibi tamamen bir cehalet lisanı. Bütün ifade şekli, söylediğimiz her şey ve her şeyi söyleme şeklimiz ister istemez cehalet. Bu yüzden somut olarak doğru bir şey söylemek bu kadar zor; bu, doğal olarak kendileri yanlışlarla dolu ve son derece uzun bir sürü açıklama gerektiriyor. Sri Aurobindo’nun cümleleri bu yüzden bazen çok uzun, bu cahilce lisanın dışına çıkmaya çalışmak istediği zaman cümleleri uzun oluyor. Düşünme şekli yanlış! Tanrı’ya inanan herkes, inancına sadık herkes (özellikle Batıdakiler), Tanrı’dan bahsederken “başka şey” olduğunu düşünüyorlar, Tanrı’nın zayıf, çirkin, kusurlu Olamayacağını sanıyorlar – yanlış düşünüyorlar, bölüyorlar, ayırıyorlar.

“Mükemmellik”, bilinçaltısal düşünce için (bilinçaltısal düşünceyle kastettiğim, düşünülmeyen bir düşünce: insan içgüdüsel olarak böyle düşünmeye alışık, düşünürken kendine bakmaz), ve genelde “mükemmellik” denildiğinde, insan erdemli, tanrısal, güzel, hayran olmaya değer olarak kabul edilen her şeyi görür, hisseder ya da varsayar – kesinlikle öyle değil! Mükemmellik, içinde hiçbir şeyin eksik olmadığı bir şeydir. Tanrısal mükemmellik bir toplamdır. Tanrısal mükemmellik, içinde hiçbir şeyin eksik olmadığı Tanrısal’ın tümüdür. Tanrısal mükemmellik, içinden hiçbir şeyin çıkarılmadığı Tanrısal’ın tamamıdır – Öyleyse ahlakçılar için bu tam tersi! Tanrısal mükemmellik, temsil ettikleri bütün erdemler demek!

Doğru bakış açısından, tanrısal mükemmellik bütündür (Anne global bir hareket yapıyor), zaten mükemmelliği yapan da bu bütünde hiçbir şey eksik olamaz olgusudur. Bir şeyin eksik olması imkansız, çünkü bu bütünün bir parçası olmayan herhangi bir şeyin var olması imkansız, bu bütün içinde olmayan hiçbir şey var olamaz. En uç, en yüksek anlamında kastediyorum. İzah ediyorum: belirli bir evren her şeyi içermeyebilir, çünkü bir evren bir tezahür şeklidir, ama olabilecek bütün evrenler var. Hep aynı şeye geri dönüyoruz: bu bütünün bir parçası olmayan hiçbir şey var olamaz. Eğer Bütün’e mesela “Tanrı” dersek, Tanrı’nın bir parçası olmayan hiçbir şey olamaz. Kelimeler çok... (Anne eliyle alçalan bir hareket yapıyor)... aşağıda. Dolayısıyla, her şeyin yerli yerinde olduğunu, tam olması gerektiği gibi olduğunu, şeyler arasındaki ilişki de tam olması gerektiği gibi olduğunu söyleyebiliriz.

Mükemmellik, Tanrısal’a yanaşmak için bir yöndür. Birlik ile Tanrısal’a başka bir yönden yanaşılır; Mükemmellik ile global olarak yanaşılır: her şey Mükemmelliğin içindedir ve her şey olması gerektiği gibidir – “olması gerektiği gibi”, yani Tanrısal'ın tam dışavurumu (İradesi bile diyemeyiz çünkü “İradesi” dersek bu hala Tanrısal’dan çıkan bir şey oluyor!) Böyle de denebilir (ama bu, seviye olarak çok çok aşağıda): Tanrısal, Olduğu şeydir ve tamı tamına Olmak İstediği gibidir (“tamı tamına Olmak İstediği gibidir” derken pek çok seviye düştük! ama bu, o “mükemmellik” açısını vermek içindi). Ve tanrısal mükemmellik, sonsuzluk ve ebediyet demek, yani her şey zamanın ve uzayın dışında bir arada var demek.

(Sessizlik)

Yukarıda, odamda japa yaparak42 yürürken, birtakım istimdat ve dua serisi geldi (onları seçmedim, bana Dikte Edildiler): Tanrı'ya mükemmelliğini Ortaya Koyması için yalvarıyorum, ifademin saçmalığının pekala farkındayım (Anne daha önce: “her şey olması gerektiği gibidir... Tanrısal, Olduğu şeydir ve tamı tamına Olmak İstediği gibidir” demişti, yani Mükemmelliğini Ortaya Koyması için insanın Tanrısal'a yalvarmasına gerek olmamalı” demişti), ama bu bir özlem’e tekabül ediyor. “Ortaya Koyması” derken bizim için bu maddi dünya, bu fiziksel dünya olan şeyde Ortaya Koymasını demek istiyorum, yani dönüşümünü kastediyorum. Ve bu istimdatların her birinde, istimdadı telaffuz ettiğim anda Tanrı'ya yaklaşma yönü var, bu yüzden şimdi Mükemmellik konusunda bütün bu konuşmaları yapabiliyorum, çünkü Mükemmellik bu yaklaşımlardan biri. Yani, Tanrısal'a şöyle sesleniyorum: “İradeni Ortaya Koy, Hakikatini Ortaya Koy, Saflığını Ortaya Koy, Mükemmelliğini Ortaya Koy (istimdat bayağı uzun, bayağı vaktimi alıyor), her “Mükemmelliğini Ortaya Koy” dediğimde Mükemmelliğin ne olduğunun farkına varıyorum: global bir şey. “Saflık” kelimesi de öyle; tanrısal saflık ile, insanların “saflık” dediği şey arasındaki fark üzerine sonsuz konuşmalar yapılabilir.

Tanrısal saflık, en alt perspektiften bakınca, sadece bir nüfuz kabul etmek demek: tanrısal nüfuz – bu çok aşağıda, en alt seviyede. Ama bu zaten korkunç çarpıtılmış oluyor. Tanrısal saflık bu: sadece Tanrısal Var, başka bir şey yok – tamamen saf, sadece Tanrısal Var, Tanrısal'ın dışında bir şey yok. Ve bu böylece devam ediyor. Bu, japa yaptığım üçüncü yıl, epeyce durulmaya, aydınlanmaya başladı.

Eee, şimdi ne yapıyoruz? Deneyimini anlat. Aynı şeyleri tekrarlayabilirim.

42 Anne japaya çok büyük önem verdi: yıllarca sabah akşam günde birkaç saat japa yaparak [bir mantrayı ya da Tanrısal'ın adlarından birini, içinden ya da sesli olarak gönülden ve neşeyle tekrarlayarak] odasında yürüdü; vücudunun hücrelerini dönüştürmenin, bilinçlendirmenin, tanrısallaştırmanın en etkili ve en kolay yolunun yürürken japa yapmak olduğunu keşfetti; Sri Aurobindo'ysa kırk yılı aşkın bir süre, günde bazen sekiz saat mantralarını tekrarlayarak yürüdü, öyle ki koridorunun mermer zemini aşındı.

Yo! Asla, bu her defasında bir deneyim, hiçbir zaman aynı şey değil. Aynı deneyimi birkaç kez yaşayan insanlara hayranım – asla başaramadım. Bir zamanlar denedim, saçma oluğunu fark ettim, bu yüzden artık denemiyorum. Ama aynı deneyimi iki kez asla yaşamadım – asla. Bir şey realize edip tutan insanlara müthiş hayranım, ben yapamıyorum. Evet, hani sana anlattığım şu deneyim var ya, “Sana anlatacaklarım var” dediğim gün, bazen o deneyimi tekrar yaşamaya çalıştım, çünkü hakikaten hoştu – asla başaramadım. Ve her zaman, denediğimde (yani içimde bir şey deneyimi tekrar yakalamak için ısrar ettiğinde), hep bir Gülümseme görüyorum, bir şey bana: “Yo, yo, akışına bırak! Göreceksin, göreceksin... ” Diyor – ben de akışına bırakıyorum. İyi, bu kadar yeter. Sana bu kadarı yeter! Ee, sen neler yapıyorsun? Savitri’yi43 tekrar okuyorum. Ne mutlu sana. Tekrar okumak isterim. Gittikçe muhteşemleşiyor.

7 Temmuz 1961

66 – Günah, bir zamanlar yerinde olmuş olup da şimdi ısrar ettiği için artık yerinde olmayan şeydir; başka günah yoktur. Kendimi ilham alacak durumda hissetmiyorum. Sormak istediğin bir soru var mı? Deniyor ki günah yerinde olmayan bir şeydir, peki mesela hiç zalimlik “yerinde olan bir şey” oldu mu? Aklıma tam da sorduğun soru geldi, çünkü insanların bütün sorularını alıyorum.

43 Savitri: a Legend and a Symbol: Sri Aurobindo’nun ölüme karşı kazanılan Zaferin anlatıldığı 23850 dizelik destansı şiiri. Savitri: Yaratıcı; Güneş; sıkça güneş tanrısı Surya’yla özdeşleştirilir; bazılarına göre güneşin doğmadan önceki adı Savitri’dir, doğuşundan batışına kadarki adı Surya’dır bunlar burada öylesine korkunç, iğrenç oldu? Bu yüzden, kendimi ilham alacak durumda hissetmiyorum dedim çünkü anında bunlar geliyor... Bu... Günah kavramını anlayamıyorum; “ilk günah” [Adem’le Havva’nın “bilgi ağacının meyvesini yemesi”] bana insanların aklına gelebilecek en canavarca fikirlerinden biri gibi geldi – günah ve ben, bir arada olamayız! Tabii bu yüzden Sri Aurobindo’yla tamamen hemfikirim, günah diye bir şey yok, anlaştık; ama... Zulüm gibi bazı şeylere “günah” denebilir, ama aklıma yalnızca bu açıklama geliyor: bu son derece kuvvetli bir his düşkünlüğünün ya da ihtiyacının çarpıtılması. Şunu fark ettim, zalim insanlar zulüm anında Ananda yaşıyor; yoğun bir sevinç duyuyorlar, dolayısıyla bu, zulmün meşrulaştırılması; yalnız, bu öylesine çarpıtılmış ki, iğrenç. Hiçbir şey yerli yerinde değil fikrine gelince, bunu daha küçükken bile anlamıştım. Daha sonra Théon’un açıklamasıyla anladım, çünkü onun kozmogonik sisteminde, çeşitli evrenlerin ardışık pralayalarını 44 açıklıyordu, diyordu ki her evrenle Yüce’nin bir yönü tezahür eder, her evren Yüce’nin bir yönüne dayanılarak Kuruldu ve birbiri ardına Yüce’nin içine geri döndü. (Peş peşe tezahür etmiş bütün yönleri bir bir sayıyordu, öyle bir mantıkla ki! Olağanüstüydü! Bunu bir yerlerde sakladım ama nerede olduğunu bilmiyorum.) Ve... serideki rakamı da tam olarak hatırlamıyorum ama diyordu ki bu sefer artık geri çekilmeyecek olan, deyim yerindeyse sonsuz bir “olacak gelişimi” izleyecek olan evrendi; ve bu evren Denge yönüydü (statik bir denge değil, progresif bir denge45) yani her şey tam olarak yerli yerinde – her şey bütüne oranla tamı tamına yerli yerinde.

44 Pralaya: Evrensel bir varoluş formunun, içindeki bütün bireysel formlarıyla geçici dezentegrasyonu; sonsuzca uzun bir zaman diliminin sonu; fiziksel ölüm. Hindu kozmolojisinde her evren oluşumu bir “hakikat çağıyla” (satya yugayla) başlayıp, hiç hakikat kalmayıncaya kadar bizimki gibi bir “karanlık çağı” (kali yuga) şekline yıldızlar gibi yavaşça dejenere olur ve sonunda kıyametle biter. Sonra bu kıyametten yeni bir evren doğar ve devir yeniden başlar. Bu bir genleşme evresinin ardından galaksilerin bir büzülmesi ya da “kendi içlerine çökmesi”, sonra da “ilk yumurtanın” yeni bir patlamasıyla (“big bang”le) yeni bir evrenin oluşumunu izah eden modern kozmolojik teorilerden birine tekabül ediyor: aynen gelişen, bir “zirveye” ulaşan, ardından çöken ve ebediyen tekrar başlayan insansal doğumlarımız gibi, sonsuzca tekrarlanan sanki amaçsız bir kozmik doğuşlar serisi gibi. Théon’a göre şu anki evrenimiz kurulan 7. evren. Peki “başlangıç” neresi?

45 Modern astronomi iki teori arasında bocalıyor: ebediyen tekrarlanan büzülme – patlama – genleşme devreleri teorisi ile ilk patlamadan itibaren titreşim, her hareket yerli yerinde; ve indikçe her form, her aktivite gerçekdışılığı deneyimiyle bağdaştırılıyor, halbuki Sri Aurobindo diyor ki, süpraakılsal bilinç için, dünyanın bu gerçekdışılığının algısının varolmasına gerek yok: bu, dünyanın gerçekdışılığı değil, sadece Yalanın gerçekdışılığı. Bu çok enteresan. Yani dünyanın, Yalandan bağımsız, kendine özgü bir gerçekliği var. Sanırım Süpraaklın ilk etkisi bu olacak – hatta belki de bireydeki ilk etkisi bu olacak, çünkü öncelikle bireyle başlayacak. Bu bilinç halinin [Yalan peçesi düştüğünde, yani süpraakılsal bilinç] muhtemelen sürekli bir hal durumuna dönüşmesi lazım, ama o zaman da bir problem ortaya çıkıyor: insan dünyanın şu anki çarpık haliyle nasıl temasta kalacak? Çünkü bir şey fark ettim: bu süpraakılsal bilinç hali bende çok kuvvetliyken, ama gerçekten çok kuvvetliyken, dışarıdan gelen tüm bombardımana dayanacak kadar kuvvetliyken bir şey dediğim zaman, insanlar HİÇBİR ŞEY anlamıyor – kesinlikle! Dolayısıyla bu hal, faydalı bir teması, bir bağlantıyı ortadan kaldırıyor olmalı.

Küçük bir süpraakılsal yaratım nasıl olurdu, mesela yeryüzünde aksyon ve yayılma çekirdeği, grubu olarak (eğer sadece dünyayı ele alırsak)? Acaba mümkün mü?... İnsanüstü bir yaratım çekirdeği, grubu – süperinsanlar – yani bir zamanlar insan olan ve, evrimle ve kelimenin gerçek anlamında dönüşmeyle süpraakılsal kuvvetleri ortaya koymayı başarmış insanlar; ama orijinleri insansal. Fakat, kökenleri insansal kaldığı sürece ister istemez bir temas var: her şey dönüşmüş olsa bile, organlar kuvvet merkezlerine dönüşmüş olsa bile yine de insansal bir şeyler kalıyor, aynen bir renklendirme gibi. Geleneklere göre, sıradan Doğa’nın sürecinden geçmeden direkt süpraakılsal yaratımın sırrını bu varlıklar keşfedecek. Süpraakılsal bir dünyada ister istemez yaşaması gereken gerçek süpraakılsal varlıklar onların aracılığıyla “doğacak”. Peki ama bu varlıklarla normal dünya arasındaki temas nasıl kurulacak? Doğalarının yeterli bir dönüşümü nasıl tasavvur edilsin ki bu süpraakılsal yaratım yeryüzünde yer alabilsin? – Bilmiyorum. Tabii, böyle bir şeyin olması için oldukça uzun bir zaman gerektiğini biliyoruz, muhtemelen de aşamalar, dereceler olacak, şimdilik bilmediğimiz ya da tasavvur etmediğimiz ve dünyanın durumunu değiştirecek olan yetenekler ortaya çıkacak – bu, birkaç bin sene ilerisini görmek demek.

Bu oldukça ilgimi çekti çünkü Sri Aurobindo daha sonra aynı şeyi söyledi, dedi ki kötü olan bir şey yok, sadece şeyler yerli yerinde değil – şeyler hem uzayda yerli yerinde değil, hem zamanda yerli yerinde değil – şeyler kendi evrensel yerinde değil, evrende kendi yerinde değil, en başta da dünyalar, yıldızlar falan. Ve en muazzamından en mikroskopiğine kadar her şey tam yerli yerinde olacağı zaman, bu bütün, yeniden yayılmak için geri çekilme gereği olmadan Yüce’yi PROGRESİF olarak yansıtacak. Sri Aurobindo tanrısal bir dünyanın, Süpraakıl adını verdiği dünyanın mükemmelliğinin bu yaratılışta, bu evrende ortaya koyulabileceği olgusunu da buna dayandırıyordu. Denge bu yaratılışın esas yasası, tezahürde bir mükemmelliğin gerçekleşmesini sağlayan da bu. Bu fikirler doğrultusunda, bireysel ve kozmik açıdan her şeyin yerli yerinde olması için, Süpraaklın çıkartmak isteyeceği ya da çıkarmaya çalıştığı ilk şey nedir? Çıkartacağı ilk şey mi? Evet, bireysel olarak ve kozmik olarak, her şeyin yerli yerinde olması için.

Acaba bir şeyleri “çıkarır” mı?... Eğer Sri Aurobindo’nun düşüncesini kabul edersek, her şeyi yerli yerine koyacak, hepsi bu. Bir şeyin mutlaka sona ermesi gerekecek, o da çarpıklık, yani Hakikatin üzerindeki Yalan peçesi, çünkü gördüğümüz her şeyin, varolan her şeyin sorumlusu bu. Peçeyi çekersek, her şey tamamen farklı olur, tamamen, ister istemez: her şey bizler bu bilinçten çıkınca şeyleri hissettiğimizdeki gibi olur. Bu bilinçten çıkıp Hakikat Bilincine girdiğinde, acının, sefaletin, ölümün ve benzer şeylerin varolabileceğine şaşıyorsun; şu anlamda şaşakalıyorsun... diğer tarafa hakikaten “geçtiğinde” bunun nasıl meydana geldiğini anlayamıyorsun. Genellikle bu bilinç hali, bildiğimiz dünyanın ebediyen genleşen bir evren teorisi. Belki de doğrusu üçüncü teoridir, Anne'nin pozisyonu, “progresif denge” pozisyonu, büzülmeyi ya da genleşmeyi bilincin ayarladığı pozisyon.

Bir de şu problem var: bu yer nosyonundan, bu uzay nosyonundan faydalanmak mümkün mü? [Daha sonra bu cümleyi açıklaması istenildiğinde Anne güldü: “Bu cümleyi “diğer taraftayken” (süpraakılsal bilinçteyken) söyledim! Cümleyi yer, uzay kavramının o kadar da somut olmadığı “tarafta” söyledim!”] Yeryüzündeki yeri, alanı kastediyorum. Gelecek süpraakılsal dünyanın embriyonunun ya da tohumunun yaratılabileceği bir yerin varolması mümkün mü?

Ben olayı şöyle görmüştüm... Plan tüm detaylarıyla gelmişti, ama bu planın ruhu ve bilinci şu anda yeryüzünde mümkün olabilecek bir şeye hiç uymuyor, fakat en maddi tezahüründe bu plan dünyanın şu anki durumuna göre kurulmuştu: şu küçük, ideal bir ülkenin çekirdeği olacak olan ve eski dünyayla sadece yüzeysel, etkilerinde son derece sınırlı temasları olacak olan ideal bir kent fikri. Ama önce hem saldırganlığa ya da kötü niyete karşı (ki bu elde edilmesi en zor koruma değil), hem sızmaya, karışmaya karşı koruma sağlayacak yeterli bir Güç gerekir (bu mümkün)... Gerekirse bunlar tasavvur edilebilir.

Sosyal açıdan, organizasyon açısından, iç dünya açısından bunlar zor problemler değil; mesele, süpraakılsallaşmamış her şeyle ilişkiler: sızmayı, karışmayı önlemek için, bu çekirdeğin, bu küçük grubun aşağı bir yaratım şekline düşmesini önlemek için – bu bir geçiş dönemi.

(Sessizlik)

Bu problemi düşünen herkes hep insanlığın geri kalanının bilmediği bir şey hayal etti, mesela Himalayalar’ın bir boğazında bir yer, insanlığın geri kalanının bilmediği bir yer. Ama çözüm bu değil, kesinlikle değil. Yok, tek çözüm okült güç. Ama bu... bu, herhangi bir şeyin yapılabilmesinden önce, daha şimdiden büyük bir realizasyon mükemmelliğine ulaşmış belli sayıdaki birey anlamına geliyor... Fakat bunun yapılabildiğini tasavvur edersek, dış dünyanın sınırladığı, dış dünyayla temasın olmadığı, her şeyin yerli yerinde olduğu bir yer olabilir, örnek olarak. Her şey tam yerli yerinde, her kişi tam yerli yerinde, her hareket tam yerli yerinde, yükselen, progresif bir hareket içinde yerli yerinde, eski duruma düşmeden (yani sıradan hayatta olanların tam tersi). Tabii bu bir tür mükemmellik, bir tür birlik anlamına da geliyor; yani bu, Yüce’nin çeşitli yönleri ortaya koyulabilir demek; ve ister istemez olağanüstü bir güzellik, tam bir ahenk demek; artı Doğa güçlerine boyun eğdirecek yeterli bir güç demek: mesela bu yer, imha kuvvetleriyle çevrilmiş olsa bile bu imha kuvvetleri etkisiz kalır, harekete geçme güçleri olmaz – korunma yeterli olur.

Tüm bunlar, böyle bir şeyi organize edecek bireylerde hakikaten aşırı bir mükemmellik gerektiriyor.

(Uzun sessizlik)

Bu, ilk insanlar ortaya çıktığında olanlarla aynı olsa gerek. Sonuçta, ilk insanların, ilk akılsal realizasyonun nasıl oluştuğu hiç bilinmiyor, değil mi? Acaba biliniyor mu, ilk insanlar yalnız bireyler miydi, yoksa gruplar mıydı? Diğerlerinin arasında mı ortaya çıktılar, yoksa inzivada mı? Bilmiyorum.

Süpraakılsal yaratımın gelecekti durumuyla bir benzerlik olabilir.
Himalayalar’ın ya da bakir bir ormanın yalnızlığında, kendi küçük süpraakılsal dünyasını kendi etrafında yaratmaya başlayan birini tasavvur etmek kolay. Ama aynı şey gerekli: öyle bir mükemmelliğe ulaşması lazım ki, gücü, dışarıdaki sızmayı engellemek için otomatik olarak etkili olsun. Bu ilk süpraakılsal varlıklar, dışarının saldırılarına otomatik olarak maruz mu kalacak?

Otomatik olarak korunmuş olmaları gerekir, yani tüm yabancı veya zıt unsurun yaklaşmasının engellenmiş olması gerekir. Yani, böyle hikayeler anlatılıyor, eskiden ideal bir yalnızlıkta yaşayan insanların hikayesi. Ama bunu tasavvur etmek imkansız değil, kesinlikle. Bu Güçle temasta olduğunda, bu gücü kendinde hissettiğinde anlıyorsun ki... çocuk oyuncağı! Öyle ki, bazı şeyleri değiştirme imkanın, bunu çevredeki titreşimlere ve hayat formlarına yayma imkanın bile var: otomatik olarak süpraakılsallaşmaya başlıyorlar. Tüm bunlar mümkün – ama birey ölçeğinde. Halbuki burada olanların örneğini ele alalım: tüm bu kaosun ortasında kalan insan – zorluk burada!... Acaba bu olgu yüzünden, bu, realizasyondaki bir tür mükemmelliğe ulaşma imkansızlığı değil mi? Ama diğer kişi için de, ormandaki yalnız kişi için de aynı: bu, geri kalanların da aynı yolu izleyebileceğini kesinlikle kanıtlamayan bir örnek.

Halbuki burada meydana gelelerin, daha şimdiden çok daha yayılan bir etkisi var. Dönüşüm belli bir zamanda meydana gelmeli – meydana GELMELİ. Ama mesele aynen duruyor: grup dönüşümü aynı anda mı, yoksa diğer dönüşümden önce mi, tek süpraakılsallaşmış birey gerçekleşmeden önce mi olabilir?

(Sessizlik)

Topluluk ya da grup ortamındaki realizasyonun, tüm bireysel realizasyondan daha eksiksiz, daha entegral, daha tam ve muhtemelen daha mükemmel olduğu apaçık ortada, çünkü bireysel realizasyon dışsal açıdan, maddi açıdan her zaman ister istemez, MUTLAKA sınırlı: çünkü sadece bir oluş şekli, bir tezahür şekli, mikroskopik bir titreşim grubu etkileniyor. Ama işin kolaylığı bakımından, sanırım mukayese bile edilemez!

(Sessizlik)

Ama tabii bir de şu mesele var. Buddha ve diğerleri gibi insanlar, ÖNCE realize etti sonra dünyayla temasa geçti. Bu yüzden olay çok basit. Ama benim tasarladıklarım için, realizasyonun tam olabilmesi için, dünyada kalmak, yani dünyadan el çekmemek vazgeçilmez bir şart mı acaba?...

(Anne uzun süre dalıyor)

Ha bire görüntüler görüyorum! Görüntü değil: canlı şeyler, sanki sorulara cevaplar. Harika bir tavus kuşu oluşuyordu; tavus kuşu burada zaferin sembolü, kuyruğu böyle açılıyordu, kuyruğunun üzerinde de bir konstrüksyon ortaya çıkıyordu, sanki ideal yerin konstrüksyonu... bu dünyanın fotoğrafını çekemeyişimiz çok yazık!

Yeterince hassas filmler olsaydı – denendi ama... Çok enteresan olurdu, çünkü sinemada gibi hareket ediyor: resim değil, hareket ediyor. Pekala. Sormak istediğin neydi? Sanırım cevap verdin! Yoo... hatırlamıyorum, “gezmeye” gittim. Şunu sormuştum... Senin Kuvvetin, ya da süpraakılsal Kuvvet şu anda öncelikle ne iş yapıyor? Ha evet! Her şeyi yerli yerine mi koyuyor?

Bunu deneyimle biliyorum, öyle ki Kuvvet yoğunlaştıkça her şey tam olması ve gelmesi gerektiği zamanda oluyor ve geliyor: insanlar tam gelmeleri gerektiği zaman geliyor, ya da tam yapmaları gereken şeyi yapıyor; etrafımdaki nesneler sanki... tamamen doğal olarak yerli yerine düzenleniyor; ve bu, en KÜÇÜK detaya kadar varıyor. Bu aynı zamanda bir ahenk duygusu, bir denge, bir neşe de getiriyor – organizasyonda çok gülümseyen bir neşe getiriyor, sanki her şey bu reorganizasyona severek katılıyor. Mesela birine bir şey söylemek istiyorsun: o kişi geliyor; bir iş için bir başka birine ihtiyacın var: geliyor; bir şey organize etmek istiyordun: organizasyon için gerekli unsurların hepsi hazır bulunuyor. Bütün bunlar hiçbir mucizevi yönü olmayan bir tür mucizevi ahenkle oluyor! Hakikaten, özünde, bu, sadece minimum engelle karşılaşan iç kuvvet; böylece olaylar iç kuvvetin etkisine göre şekilleniyor. Bu bana ÇOK sık oluyor, çok; ve bazen saatlerce sürüyor. Ama oldukça nazik, aynen çok nazik bir çark gibi, aynen bir makina gibi: en küçük şey her şeyi bozuyor. Mesela birisinde kötü bir reaksyon ya da düşünce, veya bir huzursuzluk titreşimi, ya da anksyete, herhangi bir şey oldu mu, bütün ahenk yok oluyor. Bu, benim için vücudumda hemen bir rahatsızlığa dönüşüyor, çok özel türde bir rahatsızlık; işte o zaman tam bir karmaşa oluyor: sıradan duruma geri dönüyorsun. O zaman da deyim yerindeyse Efendi'nin Mevcudiyetini tekrar toplayıp her yere yaymam gerekiyor – bu bazen çabuk oluyor, bazen uzun sürüyor. Biraz daha radikal bir dezorganizasyon olduğunda biraz daha uzun sürüyor. Mesela gözümdeki bu kanama, böyle bir düzensizliğin, birinin girmesine izin verdiği çok karanlık bir kuvvetin sonucu, isteyerek ya da bilerek değil: zayıflığı, cahilliği yüzünden; tabii zayıflığa ve cahilliğe arzu, ego gibi bu tür şeyler hep karışıyor; arzu ve ego olmasaydı bu şeyler giremezdi, ama arzuyla ego çok yaygın. Neden apaçık belliydi, hemen hissettim. Bazen düzensizlik gelip böyle yapıyor (Anne eliyle boynunu sıkıyor) insanı boğan kara bir gölge gibi. Ama iç dünyamda hiçbir şey etkilenmiyor! Öyle ki, tamamen dışsal reaksyona dikkat etmesem bir şey olduğunun farkına bile varmam, ama haricen belirti anında ortaya çıktı: yarım saat sonra gözümde bu hemoraji vardı. Nedeninin bu olduğunu biliyordum: kesinlikle istenmeyen bir zorla girişe karşı mücadele ediyordum. Ve dış açıdan sebep... tamamen önemsiz bir sebepti. En kötü etkileri olan olaylar her zaman en vahim ya da en önemli sayılan olaylar değil – tam aksine; bu bazen TAMAMEN ÖNEMSİZ bir yalan tecavüzünden dolayı, tamamen önemsiz bir nedenden dolayı oluyor: bir aptallık yüzünden. Bu, karşıt güçler en küçük açıktan içeri atılmak için fırsat kolluyor olmalarından kaynaklanıyor. Bir kuşku yüzünden (her zaman egoist bir hareketten kaynaklanan bir kuşku yüzünden) anlamamak, bu çok tehlikeli bir şey. Çok. Ve psişik bilinçte olmak bile gerekmiyor: insan sadece aydınlanmış bir nefsi bilinçte olsa bile bunun hiçbir etkisi yok – tehlike burada, kaynayan bu maddi ortamda. Ama tüm bu çalışmanın ormanın ya da Himalayalar’ın yalnızlığında yapılabileceğine inanmıyorum; her şeyin nispeten kolay olduğu şu oldukça kişiliksiz evrensel bilince geçme tehlikesi çok yüksek – oysa maddi sonuçlar aşağıda öylesine uzak ki! Bunun pek bir önemi yok. Sadece olayın İÇİNDE olduğun zaman doğrudan etkili olabiliyorsun. Her halükarda, bana şimdilik seçme hakkı Verilmiyor – zaten ben de seçmeye çalışmıyorum: durum bu, aynen olduğu gibi; ve durum bu olduğu için de işi yapmak lazım. Ve işi yapma şekli her şeyin durumuna bağlı.

Ama bu Ahenk gelince çok hoş oluyor. Biliyor musun, takılıyorsun, ufak tefek işler yapıyorsun, kağıtları falan düzeltiyorsun, bir kutunun içindekileri toparlıyorsun, her şey sanki şarkı söylüyor, çok güzel, çok neşeli, ışık dolu, öylesine... hoş ki! Ve her şey böyle, her şey. Farkına varıyorum: böyle olunca her şey, bütün maddi şeyler, bütün faaliyetler, yemek yemek, banyo, her şey hoş, her şey hoş ve... kendiliğinden ayarlanıyor. Öylesine ahenkli ki! Hiç sürtüşme yok. Kendini her şeyde, ama HER ŞEYDE gösteren neşeli, ışıldayan bir Lütuf görüyorsun, önemsiz diye düşünmeye alışık olduğumuz şeylerde bile. Ama Ahenk çekilirse, her şey, kesinlikle AYNI şartlar, AYNI şeyler, AYNI durumlar zor, sıkıcı, uzun, meşakkatli oluyor... Böyle ve böyle (Anne elini levye gibi, bir yandan diğer yana oynatıyor, sanki ince bir sınır varmış gibi). Böyle ve böyle.

Sana olayların önemli olmadığını iyice hissettiren de bu zaten. Olaylar önemli değil, kesinlikle önemli değil: önemli olan, bilincinin olaylarla olan ilişkisi. Ve bunun korkunç bir gücü var, çünkü bir durumda bir şeye dokunuyorsun, düşürüyorsun, ya da en azından iyi olmuyor, diğer durumdaysa öylesine hoş ki! Her şey ayarlanıyor, düzeliyor, halloluyor. En zor hareketler bile kolaylıkla yapılıyor. Akıl almaz bir güç! Ve görkemli etkileri olmadığı için önemsemiyoruz – görkemli etkileri yok. Elbette, büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldığında böyle lütuf halleri var: birden karşı koyacak bütün gerekli Ha bire yeni bir düzensizliği düzeltmek gerekiyor. Aslında insan çok tembel. Ha... Okuyunca biraz teselli buldum, Sri Aurobindo çok tembel olduğunu yazmış! İnsan çok tembel, (Anne gülüyor) yaptığı eforların tadını büyük bir haz içinde çıkarmak istiyor. Öyle. Vakit geldi evlat...

18 Temmuz 1961

67 – İnsanda günah yok ama, pek çok hastalık, cahillik ve imkanlarının yanlış kullanımı var.

68 – İnsanın kendi kusurlarından bıkabilmesi için günah duygusu gerekliydi. Bu, egoizme karşı Tanrı’nın düzelticisiydi. Ama insanın egoizmi kendi günahlarıyla pek az, başkalarının günahlarıyla büyük bir hevesle ilgilenerek Tanrı’nın oyununu başarısız kılıyor.

& İnsan gelişmesinin hangi safhasında egoizmden kurtulabilecek? “Egoizm, insanı bilinçli bir bireysellik yapmak için artık gerekli olmayacağı zaman.”

21 Temmuz 1961

(Sekiz yıl sonra bu özlüsöz tekrar gündeme geldiğinde Anne şu yorumda bulundu) ...Mükemmelliği başkasında bulmayı beklemektense mükemmelleşmeye çalışmak insana doğal geldiği zaman, büyük bir adım atılmış olacak... Her gerçek gelişme bilinçteki bu “altüst oluş” temeline dayanıyor. İnsan içgüdüsel olarak: “Suç şartlarda, suç insanlarda, suç şunda... O kişi öyle, şu şöyle, falan böyle... ” diyor. Ve bu sonsuza kadar sürüyor. ÖNCE, İLK ÖNCE: “Olmam gerektiği gibi olsaydım, ya da bu vücut olması gerektiği gibi olsaydı onun için her şey gayet iyi giderdi” demek lazım.

İnsan gelişme göstermek için başkalarının gelişme göstermesini beklerse ebediyen bekler.

Her tarafa yaymak gereken ilk şey bu. Suçu asla başkalarının üzerine atmamak lazım, asla şartları suçlamamak lazım, çünkü şartlar ne olursa olsun, görünüşte en kötü şartlarda bile doğru tavrı takınırsan, doğru bilinçte olursan, şartların kendi iç gelişmen için hiçbir önemi kalmaz, hiç – şunu da söyleyeyim: ölümün bile hiç önemi kalmaz.

Bu, gerçekten öğrenilmesi gereken ilk ders gibi geliyor.

(Sessizlik)

Gelişmeyi kolaylaştırmak için günah kavramı getirildi, (Gülerek) anında insan bütün herkesin günahını gördü, ama kendi günahını hiç görmedi! ... Sri Aurobindo'nun cümlesi harika...

10 Aralık 1969

69 – Günah ve erdem, Tanrı bizi mükemmelliğe doğru Çekmeye Çabalarken Onunla oynadığımız bir dayanıklılık oyunudur. Erdem duygusu günahlarımızı gizlice aziz tutmaya yarar. Ee? Herhangi bir yorumun olacak mı? Yo, benim için, üzerinde özel olarak düşünmem gereken de bu zaten: erdem duygusu... ..günahlarımızı gizlice aziz tutmaya yarar. Bu, normal insansal düşünce için kolay anlaşılır bir şey değil. ... Günahlarımızı gizlice aziz tutmaya yarar... Peki sen bir soru buldun mu? Sorum doğrudan ilgili değil. Eğer söyleyecek bir şeyin varsa... Hep aynı şeyin etrafında dönüyor, ama burada çok sübtil, çok ince bir şekilde sunulmuş.

Günahlarını gizlice aziz tutmak... Hayır, bu yaşadığım bir şey değil, şu anlamda ki öyle çok belirgin bir erdem sevdam olmadı. Zaten, bir şey fark ettim, daha küçücükken, Sri Aurobindo'nun “tanrısalca yaşamak” dediği şeyin bilincindeydim: yani şu İyilik ve Kötülük duygusunun dışında yaşamak.

Bu beni hiç terk etmeyen korkunç bir eleştiriciyle telafi edilmişti [Anne yaptığı, düşündüğü, hissettiği her şeyi eleştiren içindeki sesi, “eleştirici” varlığı kastediyor]. Ta ki Sri Aurobindo onu yolumdan çekene kadar. Ama ne günah anlayışım, ne İyilik, Kötülük anlayışım, ne de günah ve erdem anlayışım yoktu – Aman ha! Aman ha! Daha ziyade bilincim right action and wrong action’a [Doğru harekete, davranışa, eyleme ve yanlış harekete, davranışa, eyleme] odaklıydı, yani “bu yapılmamalıydı, bu yapılmalıydı”, İyilik ve Kötülük olmadan, çalışma, hareket açısından, eylemde; bilincim hep eyleme odaklıydı. Bu, izlenmesi gereken çizginin, ya da bütün çizgilerin mükemmelliğinin vizyonuydu, eylem gerçekleşsin diye. Ve bana ışıldayan çizgi, doğru çizgi (geometrik anlamda doğru değil: ışıldayan çizgi, tanrısal İradenin ifadesi olan çizgi) gibi görünen şeyin bir sapması olan bir olay olduğunda, bunun küçücük, küçücük bir sapması olduğunda... bana ıstırap veren bir tek buydu. Ve ıstırap benden kaynaklanmıyordu, bilincime yapışan, beni sürekli kamçılayan, peşimi bırakmayan, beni hırpalayan bu zattan [eleştiriciden] kaynaklanıyordu: bu, insanların genelde “vicdan” dedikleri şey, ama bunun bilinçle hiçbir alakası yok! Bu karşıt bir varlık, yani kötü yönde değiştirebildiği her şeyi değiştiriyor. Tanrısal'a ters biçimde değiştirilmeye elverişli her şeyi değiştiriyor. Ve sürekli tekrarlıyor: “Bu ters, bu ters, bu ters...” Tek şey buydu. Ama erdemli ya da günahkar olma düşüncesi hiçbir zaman aklımdan geçmedi, asla! Konu bu değil: mesele doğru şeyi yapmak ya da yapmamak. Hepsi bu. Yoksa erdemli olmak, günahkar olmak değil mesele, kesinlikle. Hiçbir zaman bu anlayışım olmadı, asla.

Bu yüzden, Sri Aurobindo'nun burada tarif ettiği “günahını gizlice aziz tutmak” duygusunu yakalamakta zorlanıyorum, içimde olan bir şeye tekabül etmiyor. Çok iyi anlıyorum! Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum ama bu duyguyu yakalamaya gelince... Peki sen ne demek istiyordun, onu söyle...

Bu son özlüsözlerde, Sri Aurobindo bize şunu göstermeye çalışıyor, günah ve erdem anlayışını aşmak lazım, bu apaçık ortada. Bu, yaşadığın deneyimlerinden birini hatırlattı bana, o zamanlar oldukça etkilenmiştim: hani şu süpraakılsal dünyaya gittiğin deneyim, süpraakılsal dünyanın kıyısına “gemi” yanaşıyordu, insanlar sınamalardan geçiriliyordu, bazıları kabul ediliyordu, bazıları da kabul edilmiyordu. Yaşadığın bu deneyimi anlattın, bu özlüsözle ilgili çok etkilendiğim bir bölüm var... Söylediklerini okuyabilir miyim? Oku, hatırlamıyorum. “19 Şubat 1958, Çarşamba dersinin ekstresi.

Süpraakılsal dünyanın varlıklarıyla insanlar arasındaki fark, aşağı yukarı insanlarla hayvanlar arasındaki fark kadar. Birkaç zaman önce, hayvansal hayatla özdeşleşme deneyimini yaşadım, şu bir gerçek: hayvanlar bizi anlamıyor; bilinçleri öyle yapılmış ki, bizleri kesinlikle anlamıyorlar. Halbuki evcil hayvanlar gördüm – kediler, köpekler gördüm, özellikle kediler – bize ulaşmak için neredeyse yogik eforlar harcıyorlardı. Ama hayvanlar genelde bizi yaşarken, hareket ederken izledikleri zaman bizi anlamıyorlar, bizi olduğumuz gibi GÖRMÜYORLAR, ve acı çekiyorlar. Bizler onlar için hep bir muammayız. Bilinçlerinin sadece çok küçük bir kısmı bizimle bağlantıda. Aynı şey süpraakılsal dünyaya bakmaya çalıştığımızda bizim için geçerli. Ancak bilinç bağlantısı, bilinç eklemi oluşturulacağı zaman süpraakılsal dünyayı göreceğiz – hatta o kadar bile değil, sadece dönüşmeye uğrayan varlığımızın kısmı süpraakılsal dünyayı olduğu gibi görebilecek – yoksa iki dünya, insansal dünyayla hayvansal dünya gibi ayrı kalır.

3 Şubatta yaşadığım deneyim bunun kanıtı. Daha önce, süpraakılsal dünyayla bireysel, sübjektif bir temasım olmuştu, oysa 3 Şubatta, süpraakılsal dünyada, bütün sübjektifliğin dışında KENDİLİĞİNDEN VAROLAN bir dünyada somut olarak, gerçekten dolaştım, aynen eskiden Paris’te somut olarak, gerçekten dolaştığım gibi. Bu aynen iki dünya arasında atılmakta olan bir köprü gibi. Yaşadığım deneyimi hemen şu şekilde dikte ettim:

(Sessizlik)

Süpraakılsal dünya sürekli var ve ben süpraakılsal dünyada süpraakılsal bir vücut içinde sürekli varım. Daha bugün bunun kanıtına ulaştım, dünyasal bilincim süpraakılsal dünyaya gittiğinde ve öğleden sonra ikiyle üç arasında orada bilinçli olarak kaldığında. İki dünyanın sürekli ve bilinçli bir ilişkide birleşmesi için neyin eksik olduğunu şimdi biliyorum: bu, şu anki haliyle fiziksel dünyayla, şu anki haliyle süpraakılsal dünya arasındaki bir ara bölge.

Bu bölgeyi hem bireysel bilinçte hem objektif dünyada inşa etmek kalıyor, ve şu anda da inşa ediliyor. Eskiden, oluşmakta olan yeni dünyadan bahsettiğim zaman bu ara bölgeyi kastediyordum. Aynı şekilde, bu tarafta olduğumda, yani fiziksel bilinç alanında olduğumda ve süpraakılsal gücün, süpraakılsal ışığın, süpraakılsal özün, maddenin sürekli içine girdiğini, nüfuz ettiğini, sızdığını gördüğümde, bu bölgenin inşa edilişini görüyorum, ve kendim bu inşaya katılıyorum. Bu çalışmanın yapıldığı yerin sembolik bir imajı olan devasa bir gemideydim. Bir şehir kadar büyük bu gemi tamamen organize edilmiş, büyük ihtimalle de epeydir işliyordu çünkü organizasyonu tamdı. Süpraakılsal hayata mukadder kişiler burada eğitiliyor. Bu kişiler (ya da daha doğrusu varlıklarının bir kısmı) süpraakılsal bir dönüşüme uğramıştı, çünkü gemi de gemideki her şey de ne maddiydi, ne sübtil fizikseldi, ne nefsiydi ne de akılsaldı: süpraakılsal bir özdü.

Bu öz en maddi Süpraakıldan, ilk tezahür edecek olan ve fiziksel dünyaya en yakın olan süpraakılsal maddeden oluşuyordu. Işık, altın ve kırmızı karışımıydı, ışıldayan bir turuncu renkte homojen bir öz oluşturuyordu. Her şey öyleydi – ışık öyleydi, kişiler öyleydi – her şey bu renkteydi ama çeşitli nüanslarla, öyle ki her şey birbirinden ayırt edilebiliyordu. Genel izlenim gölgesiz bir dünyaydı: nüanslar vardı ama gölge yoktu. Atmosfer neşeli, sakin, düzenliydi: her şey düzenli bir şekilde ve sessizce işliyordu. Aynı zamanda da, gemideki bütün kişilerin hazırlandığı, tüm alanları kapsayan bir eğitimin, bir antrenmanın detayları görülebiliyordu.

Bu devasa gemi süpraakılsal dünyanın kıyısına daha yeni yanaşmıştı, ve bu süpraakılsal dünyanın gelecek sakinleri olmaya mukadder ilk “aday” grubunun inmesi gerekiyordu. Her şey bu ilk indirme için hazırlanmıştı. Rıhtımda belli sayıda çok uzun boylu bazı varlıklar dikilmişti. İnsan değillerdi, daha önce hiç insan olmamışlardı; süpraakılsal dünyanın sürekli sakinleri de değiller.

Onları “Yukarısı” görevlendirmişti: indirmeyi kontrol edip gözetlesinler diye buraya dikilmişlerdi. Baştan beri bütün yönetim hep bendeydi. Bütün grupları kendim hazırlamıştım. Gemide, köprünün üst kısmında durup grupları teker teker çağırarak kıyıya indiriyordum. Orada dikilen uzun boylu varlıklar gemiden inenleri deyim yerindeyse teftiş ediyordu: hazır olanların inmelerine izin veriyorlardı; hazır olmayanları antrenmanlarını gemide devam etmeleri için geri gönderiyorlardı. Orada bulunduğum için ve herkese baktığım için, buradan gelen bilincimin o kısmı son derece ilgilenir oldu: herkesi görmek, tanımak, nasıl değiştiklerini görmek istiyordu, hemen alınanları ve antrenmanlarını sürdürmek için kalması gerekenleri kontrol etmek istiyordu.

Belli bir süre sonra, etrafı gözlemlerken, geriye çekildiğimi hissetmeye başladım, vücudum uyansın diye – bu, buradaki bir bilinç ya da bir kişiydi [Anne’nin yardımcılarından biri] – bilincimde: “Yo, yo, daha değil! Henüz değil, insanları görmek istiyorum!” diye itiraz ediyordum. Gördüklerimi büyük ilgiyle kaydediyordum... olaylar buradaki duvar saati birden üçü çalıncaya kadar devam etti, bu beni sert bir şekilde geri çağırdı. Aniden vücudumun içine düştüğümü hissettim. Bir şokla geri döndüm, ama tüm hafızamla birlikte, çünkü çok ani bir şekilde geri çağırılmıştım.

Rahatça, kımıldamadan durdum, ta ki bütün deneyimi geri getirip tutabilene kadar. Bu gemide, nesnelerin niteliği dünyada bildiğimiz cinsten değildi; mesela giysiler kumaştan değildi, kumaşa benzeyen bu şey imal edilmemişti: insanların vücutlarının bir parçasıydı, çeşitli şekiller alan aynı özden oluşuyordu, ve bir tür plastikliğe sahipti. Bir değişiklik yapılması gerektiğinde bu, yapay, dış bir yolla değil, bir iç işlemle, öze bir şekil ya da bir görünüm veren bilincin bir işlemiyle yapılıyordu. Hayat kendi formlarını yaratıyordu. Her şeyde TEK öz vardı: bu öz, titreşimlerinin niteliğini ihtiyaca ya da kullanıma göre değiştiriyordu. Yeni bir antrenman için geri gönderilenlerin rengi homojen değildi: sanki vücutlarında, dünyasal öze benzeyen bir özde şeffaf olmayan gri lekeler vardı; renkleri donuktu, sanki ışık içlerine tamamen işlememişti, sanki tamamen dönüşmemişlerdi. Her tarafları öyle değildi, sadece bazı yerleri. Kıyıdaki uzun boylu varlıklar aynı renkte değildi, en azından bu turuncu renkte değillerdi, daha soluk, daha şeffaftılar. Vücutlarının bir kısmı hariç sadece dış hatları görülüyordu. Çok uzun boyluydular, sanki iskeletleri yoktu ve ihtiyaçlarına göre şekil alabiliyorlardı.

Sadece ayaklarından bellerine kadar daimi bir yoğunluk hissediliyordu, vücutlarının geri kalan kısmında sanki bir yoğunluk yoktu. Renkleri çok daha soluktu ve çok az kırmızı içeriyordu, daha çok altına, hatta beyaza kaçıyordu. Beyazımsı ışıklı kısımları yarı saydamdı: tam şeffaf değildi ama daha az yoğundu, turuncu özden daha sübtildi.

“Henüz değil” dediğimde ve geri çağırıldığımda kendimi gördüm, yani süpraakılsal dünyadaki vücudumu gördüm: uzun boylu varlıklarla gemideki varlıkların bir tür karışımıydım. Üst kısmım, özellikle de baş kısmım içi beyaz, kenarı turuncu bir siluetti. Ayaklarıma doğru indikçe rengim gemideki insanların rengine benziyordu, yani turunculaşıyordu; yukarı doğru çıktıkça şeffaflaşarak beyazlaşıyordu, kırmızısı azalıyordu. Başım sadece bir siluetti, içinde bir güneş parlıyordu, iradenin sonucu olan ışınlar yayıyordu.

Gemide gördüğüm ‘insanlara’ gelince, hepsini tanıyordum. Bazıları buradan, Ashram’dandı, bazıları başka yerlerden gelenlerdi, ama onları da tanıyordum. Herkesi gördüm, ama geri döndüğümde herkesi hatırlayamayacağımı bildiğim için isim vermemeye karar verdim. Zaten isim vermeye de gerek yok. Üç dört sima çok açıkça görünüyordu, onları gördüğümde, gözlerinin içine bakınca burada, yeryüzünde hissettiğim duyguyu anladım: gözlerinin içi gülüyordu...

İnsanlar genelde gençti; çok az çocuk vardı ve yaşları yaklaşık on dörtle on beş arasında değişiyordu, kesinlikle on, on iki yaşın altında değildi (bütün detayları görmek için yeterince uzun süre kalmadım). Birkaç istisna hariç çok yaşlı insan da yoktu. Kıyıya inenlerin büyük çoğunluğu, birkaç kişi hariç orta yaşlıydı. Zaten, bu deneyimden önce, bazı bireysel vakalar, süpraakılsallaştırılabilir kişilerin incelendiği yerde birkaç kez incelenmişti; birkaç kez benim için sürpriz oldu, onları da kaydettim, bazılarına da söyledim. Ama bugün indirdiklerimi çok net gördüm: orta yaşlıydılar, çok nadir istisnalar hariç ne çocuktular ne de ihtiyardılar, bu da beklentime tekabül ediyordu.

Hiçbir şey söylememeye, isim vermemeye karar verdim. Sonuna kadar kalmadığım için net bir tablo çizmem mümkün değildi, çünkü tablo iyice net ve tam değildi. Olayları bazılarına anlatıp bazılarına anlatmama durumuna düşmek istemiyorum. Şunu söyleyebilirim, bakış açısı, yargı SADECE insanları oluşturan öze göreydi, yani tamamen süpraakılsal dünyadan olup olmadıklarına göreydi, öylesine özel bu özden oluşup oluşmadıklarına göreydi. Benimsenen bakış açısı ne ahlakiydi ne de psikolojikti.

Muhtemelen, vücutlarını oluşturan öz, o zamanlar söz konusu olmayan bir iç kanunun ya da bir iç hareketin sonucuydu. En azından değerlerin farklı olduğu apaçık ortada. Geri dönünce, yaşadığım deneyimi hatırladığım gibi, süpraakılsal dünyanın sürekli varolduğunu, orada sürekli varolduğumu, bilinçte ve özde birleşmeyi sağlamak için sadece eksik bir bağın gerekli olduğunu, bu bağın inşa edilmekte olduğunu da biliyordum. O zamanlar, epeyce uzun bir süre… neredeyse bütün bir gün kalan bir izlenim edinmiştim: aşırı bir görelilik izlenimi – yo, tam olarak görelilik değil: bu dünyayla öteki dünya arasındaki ilişki, her şeyin değerlendirilmesi ya da yargılanması gereken bakış açısını tamamen değiştiriyordu – izlenim buydu. Bu bakış açısının hiçbir akılsal yönü yoktu, ve “iyi” veya “kötü” olarak gördüğümüz bir sürü şeyin aslında öyle olmadığını tuhaf şekilde hissettiriyordu. Şu çok açıktı: her şey, olayların süpraakılsal dünyayı ifade etme, yansıtma kapasitesine, ya da süpraakılsal dünyayla ilişkide olma kapasitesine bağlıydı. Her şey öylesine tamamen farklıydı ki, normal değerlendirmemize bazen öylesine tersti ki! Genelde kötü olarak gördüğümüz küçük bir şey hatırlıyorum, bu şeyin aslında harika bir şey olduğunu görmek ne komikti! Ve önemli olarak gördüğümüz başka şeylerin de aslında kesinlikle hiç önemi yok: o şeyler ister öyle olsun ister böyle, hiç önemli değil. Şu apaçık ortada, tanrısal olanla tanrısal olmayan şeyler konusundaki değerlendirmemiz doğru değil. Hatta bazı şeylere güldüm bile... Olayları antitanrısal olarak değerlendirmemize neden olan alışılmış duygumuz yapay görünüyor, doğru olmayan, yaşamayan bir şeye dayandırılıyor gibi görünüyor (zaten burada hayat diye adlandırdığımız şey, o dünyaya kıyasla bana canlı gibi gelmiyordu); her halükarda, olayların antitanrısal olduğu duygusu, iki dünya arasındaki ilişkimize ve “şeyler, olaylar bu ilişkiyi kolaylaştırıyor mu yoksa zorlaştırıyor mu” olgusuna dayandırılması gerekir. O zaman bu bizi Tanrısal'a yaklaştıran ya da Tanrısal'dan ayıran şeyleri değerlendirişimizi tamamen farklı kılar. İnsanlarda da bunu fark ettim, süpraakılsallaşmalarına yardım eden veya engel olan şey, her zamanki ahlaki kavramlarımızın hayal ettiğinden çok farklı. Ne kadar... komik olduğumuzu, saçmaladığımızı hissettim. Bunun bir devamı var, 3 Şubat deneyiminin bilincimdeki sonucu gibi, ama bunu şimdi okumak için bence erken. Bu deneyimin devamı olarak Nisan Bülteninde yayınlanacak. Bunu size söylemekte ısrar ediyorum, bir tek şey, dünyamızla süpraakılsal dünya arasında şimdilik en önemli fark gibi geldi bana (insan ancak bilinçli şekilde, genelde burada işleyen bilinçle oraya gitmiş olduktan sonra bu fark deyim yerindeyse tüm çıplaklığıyla göze çarpıyor): burada her şey, iç dünyamın çok derininde yaşadıklarım hariç, bana tamamen yapay gibi geldi. Normal fiziksel hayatın değerlerinin hiçbiri hakikate dayanmıyor. Nasıl ki giyinmek için kumaş tedarik edip kendimize giysi dikmek zorundaysak, giyinmek istediğimizde üstümüze bir şey giymek zorundaysak, beslenmek için de, dış şeyleri alıp vücudumuzun içine sokmak zorundayız. Hayatımız her konuda yapay.

Süpraakılda olduğu gibi gerçek, içten, spontane bir hayat, bilinçli iradenin olgusuyla şeylerin bir fışkırmasıdır, öz üzerinde bir güçtür, Ayın on ikisinde söylerim. Bakmam lazım bunu nasıl ifade edebilirim. (Gülerek) Evlat, peynir vereyim mi? Bir ihtiyacın var mı? Sıhhatli olman lazım.

(Satprem’in süpraakılsal dünyaya ulaşmak için gerekli kapasiteler konusunda 9 Ocak’ta sorduğu soruya cevaben Anne şu notu yazdı) Maddi düzlem dahil bilincin bütün düzlemlerde sonsuzca genişleme kapasitesi.

Olacak’ın hareketini izleyebilmek için sınırsız plastiklik. Egonun tüm tepki imkanını ortadan kaldıran tam bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı47. Evlat, notumu aldın mı? Bundan bir yerlerde biraz bahsettim: hani şu Madras’ta [Chennai’da] oturan bey vardı ya, soru sormuştu, hatırladın mı? ... Orada bir işaret vardı.

47 “Fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı, sakin ve etkilenmemiş bir akıl ve bir nefs demek, size olan veya size yapılan ya da size söylenen şeylerin size dokunmaması, sizi etkilememesi, sizi rahatsız etmemesi demek, aksine bu şeylere kişisel duyguların yarattığı distorsyonlardan kurtulmuş bir şekilde içtenlikle bakmak, ve arkalarında ne olduğunu, niçin meydana geldiklerini, onlardan ne öğrenilmesi gerektiğini, insanın içinde olan o üzerine atıldıkları şeyin ne olduğunu ve onlardan hangi iç kazancı sağlayabileceğini anlamaya çalışmak demek; “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı kızgınlık, duyarlılık, gurur, arzu ve diğer nefsi hareketler üzerinde bir özhakimiyet demek, heyecansal varlığı ele geçirmelerine ve iç huzuru bozmalarına izin vermemek, bu şeylerin telaşıyla, dürtüsüyle konuşmamak, hareket etmemek, daima ruhun sakin iç dengesiyle konuşmak ve hareket etmek demektir (Fr: égalité d’âme; En: equality of soul; Skr: samata).

Çünkü işin ucunu takip ettim, yaşadığım deneyimle – süpraakılsal gemi deneyimiyle – tekrar temasa geçtim ve bunun pozisyon konusunda KESİN SONUCA GÖTÜREN bir etkisi olduğunun farkına vardım; bu deneyim gerekli şartları tamamen açık, kesin ve net bir şekilde tespit etmişti. Bu bakımdan enteresandı. Sadece sıradan ahlak kavramlarını değil, burada, Hindistan’da manevi hayat için gerekli gözüyle bakılan her şeyi nihai bir şekilde silip süpürdü. Bu bakımdan oldukça eğiticiydi. En başta da bu sözde riyazetsel saflığı. Riyazetsel saflık basitçe nefsin bütün hareketlerini defetmek, dışlamak, es geçmek demek, bu hareketleri alıp Tanrısal’a doğru çevireceğine, yani bu hareketlerde yüce Mevcudiyeti göreceğine ve Yüce’nin nefse özgürce Etki Etmesine izin vereceğine, Tanrısal’a: (Gülerek) “Yo, bu Seni ilgilendirmez! Nefsin içine Girmeye Hakkın yok” demek. Fiziğe gelince, bu bilinen eski bir hikaye – riyazetçiler eskiden beri fiziği hep dışladı, hep es geçti ama buna nefs de ekleniyordu. Burada herkes böyle... Sadece klasik olarak kutsal kabul edilen şeyler, ya da dini geleneklerin tanıdığı şeyler, mesela evliliğin kutsallığı ve bunun gibi şeyler kabul edilirdi, ama özgürce yaşamaya gelince, sakın ha! Bu hiçbir dini hayatla bağdaşmazdı. Yani tüm bunlar nihai bir şekilde tamamen silinip süpürülmüş oldu. Ama istenenler daha kolay demek istemiyorum! Muhtemelen çok daha zor.

Öncelikle, psikolojik açıdan, o beye48 verdiğim cevapta sözünü ettiğim durum gerekli: “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, 48 Sri Aurobindo'nun tüm kitaplarını okumuş bir Amerikalı, Anne’ye Süpraakıl hakkında enteresan bir soru sormuştu: Su içmeye giden bir geyik ormandan geçiyor, peki geçtiğini ne kanıtlar? İnsanların çoğu hiçbir belirti görmez; belki de geyiğin ne olduğunu bile bilmez; bilenler bile geyiğin oradan geçtiğini söyleyemez. Ama özel sürek avı eğitimi görmüş kişi, bir av sürücüsü belirgin izler bulur ve hangi tür geyiğin geçtiğini söyleyebilmekle kalmaz, boyunu, yaşını, cinsiyetini v.s. de söyleyebilir. Aynı şekilde, av sürücülerinin bilgisine benzer bir irfana sahip ve bir kişinin Süpraakıl’la ilişkide olduğunu keşfedebilecek, farkına varabilecek durumda olan manevi irfan sahibi kişiler vardır, halbuki akıllarını eğitmemiş sıradan insanlar bunun farkına varamaz.

Süpraakıl yeryüzüne indi, tezahür etti deniyor. Bu konuyla ilgili olarak yazılan her şeyi okudum, ama ben hiçbir şey görmeyen, hiçbir şey hissetmeyen cahillerden biriyim. Algısını daha fazla eğitmiş bir kişi, birinin Süpraakıl’la ilişkide umurumda değil” tavrı. Bu OLMAZSA OLMAZ bir şart. O günden beri, senelerce şunu gözlemledim, insan bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrını takınmazsa hiçbir süpraakılsal titreşimi alamıyor, geçmiyor. Eğer en küçük şey bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrıyla çelişirse – aslında, en küçük ego hareketi, egonun en küçük tercih hareketi çelişirse – titreşim geçmiyor, alamıyorsun. Bu da zaten yeterince büyük bir zorluk. Buna ilaveten, realizasyonun tam olması için iki de şart var ki, bunlar kolay şeyler değil. Çünkü entelektüel bakımdan çok zor değil (burada herhangi birinden söz etmiyorum, yoga yapmış, bir disiplin izlemiş insanlardan söz ediyorum), nispeten kolay; psikolojik açıdan da öyle, bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı devreye girerse çok zor değil. Ama maddi düzleme, yani fiziksel düzleme, daha sonra da vücutsal düzleme gelince kolay değil.

İki şart şunlar: ilk önce deyim yerindeyse sonsuz bir genleşme, bir genişleme gücü, öyle ki, insan, total olan süpraakılsal bilincin boyutunda genişleyebilsin. Süpraakılsal bilinç, Yüce’nin bütünlüğünün bilincidir – “bütünlüğü” ile, Yüce’nin Tezahür yönünü kastediyorum. Tabii ki, üst bakış açısından, özün bakış açısından, tezahürde Süpraakıl haline gelen şeyin özü bakımından Yüce’yle tam bir özdeşleşme yeteneği gerekli, sadece Tezahür yönüyle değil, Tezahür dışındaki statik ya da nirvanik yönüyle de, Olmayış’la da özdeşleşmek lazım. Buna ilaveten, Yüce’yle Olacak’ta özdeşleşebilmek lazım. Bu da iki şey demek: öncelikle sonsuz bir genişleme yeteneği, ve aynı zamanda da tam bir plastiklik, Yüce’yi Olacağında izleyebilmek için – sadece “belli bir zaman” değil, olduğunu hangi işaretlere bakarak anlayabileceğimi acaba bana söyleyebilir mi?

Anne
Birinin Süpraakıl’la ilişkide olduğunu su götürmez iki gösterge kanıtlar:
1. Sürekli ve mükemmel bir iyi keyif; keyfin mükemmel olması için, ister maddi olsun ister psikolojik, karakteri ve verdiği şok ne olursa olsun her durum, her olay, her temas karşısında “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı spontane, eforsuz olması lazım.

2. İnsanın bildiği şeylerden mutlak şekilde emin olması lazım, yani özdeşleşerek edinilen yanılmaz bilgi konusunda kesin olarak ve tartışılmaz şekilde emin olmak lazım.

Olacak’ta sonsuz bir şekilde evren kadar engin olmak lazım. Bunlar iki şart. Potansyel olarak var olmalılar. Nefse kadar, tüm bunlar hala yapılabilir şeyler – yapılmış şeyler. Ama maddi açıdan, bu doğruca geçen gün başıma gelen aksiliklere vardırıyor [Anne o gün bayıldı]. Tüm bu aksilikleri baştan kabullensen bile zor, çünkü çift bir hareket var: hücresel bir dönüşüm, ve aynı zaman çoğalmayı sürekli bir hücrelerarası reorganizasyonla veya yer değiştirmeyle değiştirebilecek “bir şey”in kapasitesi; izah ediyorum: görüyordum ki Yüce’yi Olacak’ta izlemek için çoğalabilmek gerekiyor, çünkü evren Olacak’ta genişliyor: genişlemeyi telafi eden eşit bir yok olma miktarı yok. Dolayısıyla, aynen bir çocuğun büyümesi gibi gerçekten büyüyebilmek, çoğalabilmek gerekiyor; ama aynı zamanda, her şeyin gelişmesi için çoğalma, sürekli bir iç reorganizasyonu gerekli kılıyor. Miktarı artırırken (tabii eğer buna miktar denebilirse), kaliteyi de hücrelerin birbirileriyle olan bütün ilişkilerinin bir iç reorganizasyonu sayesinde aynı seviyede tutmak gerekiyor.

Tabii vücutlarımız şu anki halleriyle esnemez, ağır şeyler – yani, şu anki halleriyle adi şeyler, yoksa yaşlanmazdık. Nefsi varlığım yirmi yaşındaykenden daha çok enerjiyle dolu, dolayısıyla da gençlikle, büyüme gücüyle dolu.

Mukayese mümkün değil. Gücüm SONSUZCA daha fazla – halbuki vücudum dökülüyor, iğrenç bir şey. Dolayısıyla nefsi varlıkla maddi varlık arasındaki bu ayarı bulmak gerekiyor. Problem kısmen çözülmedi değil, çünkü hathayogiler sorunu çözdü... kısmen – tabii sırf vücutla ilgilenmek şartıyla (işin zorluğu bu). Ama insan mademki bilgiye sahip, bunun eksklüzif, münhasır bir meşgale olmadan gerekeni yapma gücüne sahip olması gerekir. Tabii bu hiç bilinmeyen bir alan değil, çünkü odama inzivaya çekildiğimde, dışarıyla tüm ilişkileri kestiğim ilk aylarda çok iyi gidiyordu – muhteşemdi. Vücudumda bir sürü rahatsızlık vardı, hepsinin üstesinden geldim; bir de eğer yeterince devam edersem, kaybedilen her şeyi tekrar yakalayabilirim, dengem de düzelir şeklinde oldukça net pek çok belirti vardı. Yani işleyişin dengesi çok daha üstündü. Ama dünyayla temasa geçince durdu ve bozuldu; üstelik, uyguladığım genişleme disipliniyle SÜREKLİ yuttuğum, sürekli absorbe ettiğim çözülmesi gereken dağlar kadar sorun yüzünden durum kötüleşiyordu. Ama... Akılsal açıdan, oldukça kolay – beş dakikada her şeyi yoluna koyabilirsin, zor değil. Nefsi açıdan olay birazcık daha fazla sıkıntı veriyor, biraz daha fazla zaman alıyor. Ama maddi açıdan... mesele, kötü hücresel işleyişin BULAŞMASI, ve kalması gerektiği yerde kalmayan şeylerin iç dezorganizasyonu: dışarının her absorbsyonu anında bir düzensizlik yaratıyor, her şeyi yerinden oynatıyor, sahte ilişkiler kuruyor, organizasyonu dağıtıyor, öyle ki bazen her şeyi yeniden düzene koymak SAATLER alıyor. Bu yüzden, vücudum takip edemiyor diye vücut değiştirme gereğiyle karşı karşıya kalmadan vücudumun imkanlarını gerçekten kullanmak isteseydim, beni senelerce gerileten her türlü şeyi mümkün olduğu ölçüde maddi olarak artık yutmamam gerekirdi. Zor, çok zor. Fiziksel dönüşme söz konusu olmadığı sürece, psikolojik bakış açısı, büyük ölçüde de sübjektif bakış açısı yeterli. Bu nispeten kolay. Ama bu dünyadaki haliyle maddeyi işe dahil etmek söz konusu olunca, ki üstelik başlangıç noktası yanlış: işe bilinçsizlikten ve cahillikten başlıyoruz, o zaman çok zor. Çünkü zaten, kaybedilen Bilince yeniden kavuşmak için gerekli olan bireyselleşmeye ulaşabilsin diye bu madde, vazgeçilmez olan belli bir sabitlikte yapıldı, formun sürmesini sağlamak ve özellikle de bu bireysellik imkanını muhafaza etmek için. Süpraaklı alabilmek için gerekli olan bu genişlemenin, bu plastikliğin, bu esnekliğin önündeki başlıca engel de bu sabitlik. Hep bu problemle karşılaşıyorum, insanın bu hücrelerle işi olunca ve hücre olarak kalmaları, artık fiziksel olmayan bir realitede buharlaşmamaları gerekince, ve aynı zamanda da sonsuzca genişlemelerini mümkün kılan bu esnekliğe, bu sabitlik eksikliğine sahip olmaları gerekince, bu, tamamen somut, tamamen maddi bir problem. En maddi aklın, öze dahil edilmiş aklın içinde çalışırken sanki beynimin böyle şiştiğini, ha bire şiştiğini hissettiğim oldu, sanki başım o kadar büyüktü ki patlayacaktı! İki kez ara vermek zorunda kaldım; acaba bu sadece bir izlenim miydi, yoksa gerçekten öyle miydi? Çünkü bana tehlikeli gibi geldi, başım sanki patlayacaktı, çünkü başımın içi çok muazzam oluyordu (bu, maddenin içindeki şu güçtü, şu öylesine güçlü koyu mavi ışık, öylesine güçlü titreşimleri var ki iyileştirebilir, mesela organların işleyişini değiştirebilir) – bu maddi olarak gerçekten çok güçlü bir şey. Kafamın içini gittikçe daha fazla dolduran buydu, ve bana öyle geliyordu ki kafatasım – kafatasım çok ağrıyordu – kafatasım sanki içten dışa doğru her şeyi sürekli iten bir basınca maruzdu... neler olacak diye merak ediyordum. Hareketi takip edeceğime, harekete yardım edip eşlik edeceğime hareketsiz, pasif kalıyordum, neler olacak diye görmek için, ve her iki durumda da durdu; artık harekete yardım etmiyordum, sadece pasif kalıyordum... durdu, bir tür stabilizasyon oldu.

(Sessizlik)

Sri Aurobindo bu hücresel genişlemeyi yaşamış olmalı, “bundan kesinlikle eminim, YAPILABİLİR” demişti. Tabii, söz konusu olan MADDENİN süpraakılsallaşması – bilincin süpraakılsallaşması zor değil. Bunu deneyimleyen insanların çoğu bunu akıllarında yaşadı – bu nispeten kolay. Nispeten kolay: egonun sınırlarını ortadan kaldırmak, sonsuzca genişlemek ve Olacak’ın ritmini izleyen hareket. Tüm bunlar, aklen çok kolay. Nefsi olarak... inzivaya çekildiğimde, birkaç ay sonra deneyimi nefsi olarak yaşadım – harikaydı, müthişti! Tabii, deneyimi yaşayabilmek için aklın değişmiş olması lazım, Tanrısal'la tam birleşmiş olmak lazım, yoksa yeterli bir akılsal baz diye adlandırılabilecek bir şeyle hazırlanmamış tüm bireysel nefs paniğe kapılır – herhangi bir küçük deneyimin korkuttuğu şu zavallı insanlar bundan kesinlikle uzak dursun, bu onların aklını başından alır. Ama deyim yerindeyse Tanrısal Lütuf sayesinde, bu enkarnasyonun [Anne kendini kastediyor] şu anki nefsi özgür ve muzaffer doğmuş. Nefsim nefsi alemde hiçbir zaman hiçbir şeyden korkmadı: en fantastik deneyimler neredeyse çocuk oyuncağı gibiydi. Ama o zaman, deneyimi yaşadığımda, hakikaten enteresandı, o derece ki, birkaç hafta boyunca az kalsın orada kalma ayartmasına uyuyordum... Sana bir defasında bir deneyimin küçük bir kısmını anlatmıştım (uzun zaman önceydi, en az iki sene önceydi), sana demiştim ki gündüz bile sanki Dünya’nın üzerinde oturuyordum – nefsi alemdeki şu realizasyondu. Akıl almaz geceler yaşıyordum! Kimseye asla anlatamadığım gecelerdi, asla bahsetmedim; ama geceyi harika bir şeyi bekler gibi bekliyordum. İsteyerek vazgeçtim, daha ileri gitmek için. Bunu yaptığım zaman, burada he surrendered his experience [deneyimini feda etti] dediklerinde ne demek istediklerini anladım. Bunun tam olarak ne demek olduğunu hiçbir zaman anlayamamıştım. Yapınca anladım.

“Hayır, burada durmak istemiyorum; sonuna kadar gitmek için Sana her şeyi sunuyorum” dedim. O zaman, bunun ne anlama geldiğini anladım. Bu realizasyonu tutsaydım, üf! dünya tarihini altüst eden dünyanın fenomenlerinden biri olurdum. Bu, muazzam, akıl almaz bir güç. Yalnız bu orada durmaktı. Bunun nihai nokta olduğunu kabul etmekti. Devam ettim. İşte böyle. Söyle bakalım, sana enteresan ne anlatabilirim, çünkü sana şimdi söylediklerim tam bir karışım, dörtte üçü kullanılamaz. Ama tatlı Annem... Bunları bir makale yazmak fikriyle söylemedim! Bana gönderdiğin o notu okuyunca, deneyime “asıldım” ve olay anında açıklığa kavuştu. Sana durumu aynen aktardım...

(Sessizlik)

O gemideki “insanlarda” bu iki kapasite vardı:
1. Maddi düzlem dahil bütün düzlemlerde bilincini sonsuzca genişletme kapasitesi.

2. Olacak’ın hareketini izleyebilmek için sınırsız plastiklik. Olay sübtil fizikte geçiyordu. Ve lekesi olan ve geri alınmak zorunda olan kişiler hep iki hareket için gerekli olan esneklikten yoksun kişilerdi. Ama, söz konusu olan, Olacak’ı izlemek için gelişme hareketinden ziyade özellikle genişleme hareketiydi – bu, indirilenler için, gemiden indikten sonraki, karaya ayak bastıktan sonraki tasaymış gibi görünüyordu. Ama gemideki hazırlık bu genişleme yeteneğine yönelikti. Bir de, sana deneyimi anlattığımda bahsetmediğim bir şey vardı: geminin makinası yoktu. Her şey, her şey, insanlar, bütün her şey iradeyle hareket ettiriliyordu – insanların giysisi bile iradelerinin bir sonucuydu. Ve bu, her şeye, bireylerin şekline büyük bir esneklik veriyordu; çünkü oradakiler bu iradenin bilincindeydi, yani akılsal olmayan bir irade, benliğin iradesi ya da manevi diyebileceğimiz bir irade, eğer ruh kelimesine bu anlamı verirsek ruhun iradesi. Bu deneyimi burada yaptım: insan tam bir spontanelikle hareket edince, yani eylem (mesela söz ya da hareket) akıl tarafından belirlenmeyince, düşünceyi, entelekti kastetmiyorum, hatta genelde bizi hareket ettiren aklı bile kastetmiyorum; genelde, bir şey yapınca, o şeyi yapma iradesini içimizde algılarız (bilinçli olduğumuzda ve bir şey yaparken kendimize baktığımızda, bunu görürüz; her zaman – bu çok hızlı olabilir – yapma iradesi vardır), bu, aklın müdahalesidir, alışılmış müdahaledir, olay bu sırayla olur. Halbuki süpraakılsal eylem akıl atlanarak kararlaştırılır; akıldan geçmek gerekmez, eylem direkttir. Bir şey nefsi merkezlerle direkt temasa geçip onları hareket ettirir, düşünceden geçmeden – ama tamamen bilinçliyken. Bilinç alışılmış sırayla işlemez: manevi irade merkezinden doğrudan maddeye işler. Ve aklını tamamen hareketsiz tutabildiğin sürece aldığın ilham kesinlikle saf olur – ilham saf gelir. Bu durumu yakalayıp konuşurken sürdürebildiğin zaman, gelen şey de karışık olmaz, saf kalır. Bu son derece hassas bir işleyiş, muhtemelen alışılmış bir işleyiş olmadığı için; küçücük bir akılsal hareket, küçücük bir akılsal titreşim her şeyi bozar; ama işleyiş sürdüğü sürece tamamen saftır.

Süpraakılsallaşmış bir hayatın SÜREKLİ hali de bu olması gerekir. Akılsallaşmış irade artık müdahale etmemeli – çünkü manevi bir iradeye pekala sahip olabilirsin, hep manevi iradeyi yansıtarak yaşayabilirsin (içlerindeki Tanrısal’ın kendilerini yönettiğini hisseden bütün insanlar böyle yaşar), ama irade akılsal bir transkripsyondan geçer. Eh böyle olduğu sürece bu süpraakılsal hayat değil.

SÜPRAAKILSAL HAYAT ARTIK AKILDAN GEÇMEZ. Akıl hareketsiz bir iletişim bölgesidir. Küçücük bir hareket bozmaya yeter.

(Sessizlik)

Şöyle diyebiliriz, Süpraaklın dünyasal bir bilinç aracılığıyla kendini ifade edebilmesi için, Yüce’yle manevi özdeşleşmenin verdiği “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrının mükemmel ve sürekli olması şart: mükemmel, otomatik bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrıyla her şey Yüce’nin Kendisi olur – bilinçli iradeyle, entelektüel eforla elde edilen, söz konusu halden önce gelen bir kavrayışla elde edilen bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı değil; öyle değil. “Fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı spontane ve otomatik olmalı, dışarıdan gelen her şeye cevap verme şekli, sanki dışarıdan gelen bir şeye cevap veriliyormuş gibi olmasın artık. Şu bir tür “alış ve cevap” olayının yerini sürekli ve aynı diyemeyeceğim çünkü her şey özel cevabını çeker ama, deyim yerindeyse tüm yeni gelişmeden kurtulmuş bir algılama hali alması lazım. Bu, dışarıdan gelen ve sana vuran ve senin de buna cevap verdiğin şey ile, dolaşan ve genel aksyon için gerekli titreşimlere çok doğal olarak neden olan bir şey arasında varolan fark gibi. Bilmem anlatabildim mi... Bu, AYNI etki alanında dolaşan titreşimsel bir hareket ile, dışarıdaki bir şeyden gelen ve dışarıdan etkileyip bir tepki alan bir şey arasında varolan fark gibi (bu, insan bilincinin her zamanki hali). Halbuki bilinç Yüce’yle özdeşleşince hareketler deyim büzüşmüş, sertleşmiş, katılaşmış; ışıksız, sıcaklıktan yoksun – üstelik neşeden hiç söz etmiyorum. Halbuki bazen akan bir su, ya da ağaçlardaki bir güneş ışınını gördüğün zaman, ooo, her şey şarkı söylüyor – hücreler şarkı söylüyor, hücreler mutlu. İşte böyle, evlat, tüm söyleyebileceğim bu. Bundan bir şey çıkarabilirsen... Ama deneyim yeni, enteresan, değil mi? Bunu yaşanmış deneyim şeklinde ifade etmek zorundayım, aksi takdirde böyle bir şey yok – sadece bu şekilde var.

Söylediklerime mümkün olduğunca az bir kişisel form vermeye bak! Buna ihtiyacın var mı? (Anne süpraakılsal dünyaya ulaşmak için gerekli kapasiteler hakkında yazdığı notu kastediyor)

Al kağıdını o zaman, önemsiz bir şey, entelektüel bir notasyon.
(Daha geç, Anne gitmek üzereyken)

Eğer bu yolda devam edersek zahmetine değecek şeyler yapabiliriz, çünkü olay yeni, tamamen yeni, Sri Aurobindo'yla bundan hiç söz etmedik çünkü bu deneyimleri o zaman yaşamamıştım. Aklın, hatta en maddi aklın, nefsin ya da FİZİKSEL BİLİNCİN bütün psikolojik deneyimlerini yaşıyordum, ama bu, vücudun deneyimleri değildi. Bu yeni, üç dört senedir oluyor. Gerisi kolay.

Gerisi ayarlandı, hem de çok iyi ayarlandı. İnsan şunu düşünebilir: eğer fiziksel dönüşümün zorluğu bu kadar büyükse, okült olarak harekete geçip bir şey “materyalize etmek”, okült yöntemlerle yeni bir vücut yaratmak daha avantajlı değil mi? Fikir buydu: önce bazı varlıkların kendilerine süpraakılsal bir varlık yaratma gücünü veren belli bir realizasyona burada, fiziksel dünyada ulaşmış olması gerekir.

Nefsin bir varlığına bir vücut “giydirdiğimi” sana anlatmıştım49, ama o vücudu maddi hale getirmeyi asla başaramadım – mümkün değil: bir şey eksik. Bir şey eksik. Vücudu görünür hale getirsen bile muhtemelen sürekliliğini koruyamaz – ilk fırsatta demateryalize olur. Süreklilik elde edilemiyor.

49 Anne o sıralar Cezayir’in Tlemcen kentindeydi, okültizmi olağanüstü okült güçleri olan gizemli Max Théon’la eşi Alma’dan öğreniyordu. Sri Aurobindo’yla bunu tartışmıştık... yani tartışmıştık derken konuşmuştuk, bu konuda hemfikirdik, yani formu burada, Dünyada SABİTLEŞTİRME gücü diye bir güç var, evet, doğru ama bu güce sahip değiliz.

Materyalizasyon kapasitesi olanlar bile, mesela bayan Théon gibi insanlar bile... materyalize ettikleri şeyler kalmıyor – kalamıyor, fiziksel şeylerin özellikleri o şeylerde yok. Bu özelliklere sahip bir şey olmazsa yaratımın devamlılığı sağlanamaz. Evet, böyle bir şey söylenebilir, çünkü enteresan. Acaba olabilir mi diye merak edilebilir. Bütün okült süreci detaylı olarak biliyordum ama o varlığı daha maddi yapamazdım, deneseydim bile – onu görünür yapabilirdim tabii, ama süreksiz, gelişemeyen bir varlık olurdu. Dikkatini çekerim, boşa zaman harcadığımı sanmıyorum, değil mi, çünkü şöyle denebilir, eğer şimdi bildiklerimi mesela kırk yıl önce yaşasaydım – tüm bunları seksen yaşındayken yaşayacağıma kırk yaşındayken yaşasaydım – insana zamanı varmış gibi geliyor. Ama ben zaman kaybetmedim. Zaman kaybetmedim, geldiğim noktaya gelmek için bütün bu zaman gerekliydi. Yavaş gittiğimi de sanmıyorum – şartlar muhteşemdi, sana geçenlerde de anlattığım gibi, Sri Aurobindo'yla bu otuz sene, olabilecek en harika şartlardı. Zamanımı boşa harcamadım, anbean bir çalışmaydı.

Bu uzun bir çalışma. Sri Aurobindo süpraakılsal dönüşüm için en az üç yüz sene lazım diyordu, demek ki boşa giden zaman yok. Vücuda önce üç yüz sene dayanmasını sağlayacak bir şey vermek lazım.

9 ve 12 Ocak 1962

70 – Kendini acımasızca incele, böylece başkalarına karşı daha sevecen ve daha merhametli olursun. Çok iyi! (Anne gülüyor) Çok iyi. Bu herkes için geçerli, öyle değil mi? Özellikle de kendini çok üstün sananlar için. Bu hakikaten çok derin bir şeye tekabül ediyor. Bunu birkaç gündür yaşıyorum, önceki gün sanki doruk noktasına ulaştı; dünya bakımından da genel bir vizyon gördüm bu sabah. Bu neredeyse tavırda bir altüst oluş, radikal bir değişiklik gibi.

Aslında insanlar kendilerini hep karşıt kuvvetlerin hırpaladığı bir tür kurban olarak gördü; cesur olanlar savaşıyor, diğerleriyse sızlanıyor. Ama zaman geçtikçe somut bir vizyon gittikçe netleşiyor: karşıt kuvvetlerin yaratılışta oynadığı rol, ve gerekli gelişme olsun diye, yaratılış tekrar kendi Orijini olsun diye karşıt kuvvetlerin deyim yerindeyse mutlak gerekliliği. Ve vizyon öylesine açık ki, insan karşıt kuvvetlerin değişmesini ya da ortadan kalkmasını isteyeceğine bizzat kendisi dönüşmeyi başarması lazım, kendi dönüşümü için dua etmesi lazım, kendisi dönüşmesi lazım.

Bu, dünya açısından; bireysel açıdan demiyorum – bireysel açıyı biliyoruz – dünya açısından. Birden, karşıt varlıkların ve karşıt kuvvetlerin varolmasının sürmesinden kendini sorumlu hisseden ve yok olabilsinler, artık varolma nedenleri kalmasın, değişmesi gereken her şeyin göstergeleri olarak artık var olmasınlar diye karşıt varlıkları ve karşıt kuvvetleri büyük bir özlemle, özlemden de öte, bir tür adak olarak sunan dünyasal bilincin tüm yanlışlarının, tüm yanlış anlamalarının, tüm cahilliklerinin, tüm karanlıklarının, hatta, daha da beteri, tüm isteksizliklerinin vizyonunu görüyordum. Tanrısal hayatın negatifliği olan, inkarı olan bütün bu şeyler karşıt kuvvetlerin varlığını mecbur kılıyordu; ve dünyasal bilincin Yüce’ye doğru bu hareketi, bütün bu şeylerin olağanüstü yoğun sungusu, bir kendini affettirme gibiydi, karşıt kuvvetler yok olabilsin diye. Çok yoğun bir deneyimdi; anlatılması için fazla kişisel bir deneyimler merkezi etrafında somutlaşıyordu (demek istediğim işin içinde başkaları da vardı), ve şu şekilde tezahür ediyordu: “Yaptığım bütün bu yanlışları Al, hepsini Al, hepsini Kabul Et, hepsini Sil ki bu kuvvetler yok olabilsin.” Bu özlüsöz, bunun diğer ucu, özünde bu. İnsansal bir bilincin içinde, büyük tanrısal Olacak’a ters şekilde hissetme, ters hareket etme veya ters düşünme ya da ters olma imkanı olduğu sürece, başka birini suçlamak mümkün değil; katedilecek yolu gösterme ve hissettirme yöntemi olarak yaratılışta tutulan karşıt kuvvetleri suçlamak mümkün değil.

(Sessizlik)

Bu bir anı gibiydi – ebediyen var olan bir anı: Efendi’nin, Dünyayı Kendine Geri Getirmek için Dünyaya, Dünyanın içine – Dünyanın İÇİNE – Yaydığı o yüce Aşk Bilincinin anısı gibiydi, çünkü bu hakikaten tanrısal Mizacın özünün en tanrısal Negatifliğinin, İnkarının içine İnişiydi, dolayısıyla dünyevi karanlığı kabul Etmek ve dünyayı tanrısal hale geri Getirmek için tanrısal halin Bırakılmasıydı. Ve bu yüce Aşk burada, yeryüzünde mutlak güçlü bir şekilde bilinçli olmadıkça dönüş asla kesin olamaz. Bu deneyim büyük tanrısal Olacak vizyonundan sonra geldi, “Mademki bu dünya progresif, mademki dünya gittikçe Tanrısal’ın Ta Kendisi oluyor, acaba, olması gereken hale, olması gereken şeye kıyasla şu tanrısal olmayan şeyin, şu tanrısal olmayan halin öylesine derin şekilde acı veren duygusu hep mi hissedilecek? Acaba ‘karşıt kuvvetler’ denilen şeyler, yani hareketi ahenkli şekilde izlemeyen şeyler her zaman mı var olacak?” diye merak ediyordum. İşte o zaman cevap geldi, vizyon geldi: “Hayır, tam da bu İmkanın zamanı yakın, bu bilinçsizliği, bu cehaleti ve onun sonucu olan bu isteksizliği ışık saçan, neşeli, mükemmelliğe susamış, safi anlayış olan bir ilerleyişe dönüştürebilen bu mükemmel Aşk özünün tezahür anının zamanı yakın.” Çok gerçekti. Ve bu, varolan her şeyle öylesine MÜKEMMELCE özdeşleştiğin bir hale tekabül ediyor ki, antitanrısal olan ne varsa o oluyorsun, somut bir biçimde, böylece o antitanrısal şeyi sunabiliyorsun, ve sungu sayesinde o antitanrısal şeyi hakikaten dönüştürebiliyorsun.

Aslında, kendini gerçekten adamanın önündeki BÜYÜK ENGEL, sıradan zihniyete erdemli olma ihtiyacı olarak yansıyan insanlardaki şu bir tür saflık, İyilik isteği. Bu, Yalanın kökeni, özellikle de ikiyüzlülüğün kaynağı: kendi payına düşen zorlukların yükünü üzerine almayı kabul etmeyi reddetmek. Sri Aurobindo buna bu özlüsözde doğruca, çok basit bir şekilde temas etmiş. Erdemli olmaya çalışmayın50. Antitanrısal olanla ne kadar birleşmiş olduğunuzu, ne kadar bir olduğunuzu görün, kendi payınıza düşen yükü alın, saf olmamayı, yalancı olmayı kabul edin, böylece Gölgeyi alıp verebilirsiniz. Ve gölgeyi alıp verebildiğiniz ölçüde her şey değişir.

50 Anne daha sonra bu cümleyi değiştirtti: “Erdemli olmaya çalışmayın” yerine “Erdemli görünmeye çalışmayın” koydurdu ve ekledi: “Bunun bir dezavantajı var. İnsanlar hiçbir zaman hiçbir şey anlamıyor, ya da daha doğrusu kendilerine göre anlıyorlar. Bunu aptallık yapmaya, kötü olmaya, kötü duygular beslemeye bir teşvik olarak anlarlar ve “Biz Efendi'nin sevgili kullarıyız!”derler... Hatırlarsan Sri Aurobindo'nun, içlerindeki kötü olan her şeyi dışavurmak isteyenlere yazdığı böyle mektupları var – onlara bunun kesinlikle doğru yol olmadığını söyledi.”

Saflardan biri olmaya çalışmayın. Karanlığın içinde olanlarla olmayı kabul edin; ve tam bir aşkla bütün bunları sunun.

(Sessizlik)

Olay GÖRÜLDÜĞÜ ve YAPILDIĞI andan itibaren tam Güç, büyük yaratıcı Güç geri geldi.

(Sessizlik)

Muhtemelen, deneyim ancak tüm bunları adama vakti geldiği için gelebildi.

Deneyim bu şeyleri devam ettirmek için değil, sunmak için geldi. Çünkü bu Gücü, bu Aşk gücünü ortaya koyma vakti geldi; bu sadece bir özdeşleşme gücü değil, bu bir AŞK gücü, mükemmel bir Sevgi gücü; sadece bu mükemmel Aşk gücü verebilecek durumda. Bu sabahtı, deneyim büyük bir sadelikle geldi, fakat aynı zamanda öylesine engin ve mutlak güçteydi ki, sanki evrensel Anne, Efendi'ye dönüp: “Nihayet Hazırız!” diyordu.

Sabah yaşadığım deneyim bu. Yani Dünya bir gelişme gösterdi mi demek istiyorsun? Evet; Dünya gelişti, söz konusu olan Dünya tarihi. Şimdi mi? Biliyor musun, bu alanlardaki “şimdiler” bazen pek çok yıla yayılır. Hemen olur demiyorum, bilmiyorum; bilmiyorum, muhtemelen birkaç gün sonra anlarım. Hani, bir kapıyı aralayınca aradan görürsün ya.... Sri Aurobindo'ya Hindistan’ın özgür olduğunu söylediğimde aynı deneyimdi, evrensel Anne’nin orijini konuşuyordu, konuşan evrensel Anne’ydi; gördüğüm vizyon, Dünyaya otuz beş yılda geldi. Süpraakılsal kuvvetin Dünyaya inme vaktinin geldiğinin deneyimini yaşadığımda, bilincimde etkilerini ve sonuçlarını izledim, ama sıradan bir görüş için bu Hindistan’ın kurtuluşunda olanlarla aynıydı: yani süpraakılsal kuvvet inmiş olabilir, ama şimdilik etkileri peçelenmişin de ötesinde.

Az çok elle tutulur ilk tezahür, şu gemi vizyonuydu; yani daha somut oldu, tavırda radikal bir değişikliğe yol açtı. Şimdi, bambaşka bir safha.

(Sessizlik)

Bütün bu son zamanlar çok zordu. Şimdi anlıyorum, hazırlamak içindi, bunu hazırlamak içindi. Yaratılışta antitanrısal olan her şeyin üstesinden gelmek, her şeyi yenmek, her şeyi yok etmek için mücadele eden tavrı alaşağı etmek içindi. Bu, her şeyi hazırlamak için başlangıçtan şimdiye kadar muhtemelen – muhtemelen değil, kesinlikle – gerekliydi. Ama şimdi, bir tür ani tersine dönüş var, sanki yaratıcı Prensip için, Kuvvet için, evrenin yaratıcı Kuvveti için tam da: “Bu da Ben’im. Çünkü artık bunun yok olmasının sırasıdır. Bu da Ben’im; ona Defetmem, Dışlamam gereken bir düşman muamelesi yapmıyorum, onu

Ben olarak Kabul Ediyorum ki hakikaten Ben olsun” deme vakti gelmişti. Öncesinde bir endişe vardı: “Olması gerekene kıyasla her zaman antitanrısal görünecek bir şey hep olacak mı?” – Hayır, uzun bir hazırlıktan sonra bu şeyler kendini tanrısal hissedebilir, dolayısıyla da tanrısal olabilir. Dışarıdan bakınca, bu yeni tezahürün şu anki maddi gerçekte gerçekleşmiş bir olgu olması için çok yol katetmek gerekiyor. Ama şimdi burada olan, muhtemelen Olayın tohumu, aynen Hindistan’ın özgürlüğünün daha sonra çiçeklenen tohumunun o zamanlar burada olduğu gibi... Savitri’de bir bölüm okumuştum, söylediklerinle tamamen bağlantılı gibi geliyor bana... Ya... oku bakayım. Senin okumanı tercih ederim, çünkü İngilizce’m pek... Bu bölüm beni çok etkilemişti. Şu dizeler...

(Anne okuyor)

Not only is there hope for godheads pure:
The violent and darkened deities
Leaped down from the one breast in rage to find
What the white gods had missed: they too are safe;
A Mother’s eyes are on them and her arms
Stretched out in love desire her rebel sons51.

Evet, aynen. “Beyaz tanrıların kaçırdığını...” Unutmuşum. Ama aynen bu. Tuhaf, okuyunca sadece o an gerekli olanı görüyorum. Gerisi sanki dikkatimi çekmiyor. Ve gerekli olduğu anda geri geliyor, aynen az önce gösterdiklerin gibi. Evet, aynen öyle, olanlar bu. Sanki bir perde açılıyormuş ve arkasında da her şey hazırmış gibi. Bu deneyimlerde konuşmakta zorlanıyorum çünkü Fransızca bana daha spontane geliyor, ama şiiri İngilizce – şiiri Sri Aurobindo'nun gücünü öylesine içeriyor ki... Oldu, evlat, ne zaman görüşüyoruz?

*
Geçen gün gösterdiğim Savitri’nin bölümü hakkında bir soru sormak istiyordum. Bilmem hatırlıyor musun, “the white gods” hakkındaki bölüm. Sormak istediğin neydi? “Beyaz tanrılar neyi mi kaçırdı”? Sri Aurobindo açıkça yazdı, özlüsözlerinde. Hepsini izah etti, her şeyi tek tek ele aldı: “bu olmasaydı şu olmazdı, şu olmasaydı şu olmazdı... vesaire, vesaire [88, 89, 90, 91 ve 92. özlüsözlere bakın].” Bir de şunu hatırlıyorum, Sri Aurobindo'yla tanışmadan önce, “Geleneği” okuduğumda, çünkü Théon buna Gelenek diyordu, romantik bir hikayeydi, roman gibiydi, yani tamamen epizodik, ama 51 Sadece saf tanrısallıklar için değil, Beyaz tanrıların kaçırdığını bulma hışmıyla Tek sineden fırlamış şiddet dolu karanlık tanrılar için de umut var: Onlar da kurtuldu;

Bir Anne'nin gözü üzerlerinde, Kollarını sevgiyle açmış asi evlatlarını istiyor. Savitri, X.2(Cent. Ed. XXIX, 613)

dünyanın yaratılışının hakikaten oldukça çağrıştırıcı bir hikayesiydi; evrensel Anne'nin ilk dört emanasyonunun belirtisini Gelenek’te bulmuştum, hani Efendi, yaratma gücünü Anne'ye Devrettiğinde. Ve bu, eski Hint geleneğiyle tamı tamına aynıydı, yalnız neredeyse çocukça anlatılmıştı, herkes anlayabilirdi, bir imajdı, aynen bir sinema görüntüsü gibi, oldukça canlıydı. Evrensel Anne ilk dört emanasyonunu yapar. İlki Bilinç ve Işıktı (Satchidananda’dan kaynaklanıyordu). İkincisi Ananda ve Aşktı. Üçüncüsü Hayattı; dördüncüsü de Hakikatti. Ee, hikayeye göre, kendi sonsuz güçlerinin farkında olan bu dört emanasyon, yüce Anne'nin “dalga boyunda” ve yüce Anne'nin aracılığıyla Yüce’nin “dalga boyunda” kalacağına, ve böylece hareketin işaretini Yüce’den alacağına, yani her şeyi sırasıyla yapacağına, bu dört emanasyonun her biri bağımsız şekilde yapmak istediğini yapmaya gitti – güçlerinin bilincindeydiler, kadirdiler ve yaptılar.

Kökenlerini unuttular. Ve bu ilk unutma yüzünden, Bilinç Bilinçsizlik, Işık Karanlık oldu. İkincisi, Ananda, acı oldu, Aşk da nefret oldu. Üçüncüsü, Hayat, Ölüm oldu. Ve dördüncüsü, Hakikat, Yalan oldu. Anında, madde haline gelen şeyin içine atıldılar. Théon’a göre bizim bildiğimiz dünyanın nedeni bu. Ve bu, ilk tezahüründeki Yüce’nin Ta Kendisiydi.

Ama hikaye çok açık, kolayca anlaşılıyor. Dışarıdan, entelektüeller için hikaye çocukça, ama deneyimi yaşadığın zaman iyice anlıyorsun – anında anladım, olayı anında hissettim. Ve dünya bir kez bu hale geldikten sonra, karanlık bir nefsi dünya haline geldiğinde ve bu nefsi dünyadan maddeyi yarattıklarında, (Gülerek) Yüce Anne ilk dört emanasyonun sonucunu görünce Yüce’ye doğru dönerek yalvarıyor: “Dünya bu korkunç halde olduğuna göre, Dünyayı kurtarmak lazım! Dünyayı bırakamayız, öyle değil mi, Dünyayı kurtarmak lazım, Dünyaya tanrısal bilinci geri vermek lazım. Ne yapsak?” O zaman Yüce: “Kendini Aşk’ın yeni ama ESAS bir emanasyonu şeklinde en maddi maddenin içine at”, “Dünyanın içine dal” Diyor; dünya bütün bu dramın bir sembolü ve temsili olmuştu. “Maddenin içine dal” Diyor Tanrısal. Evrensel Anne maddenin içine dalıyor, ve bu, özün içindeki Tanrısal'ın ilk kaynağı oluyor, ve oradan, içerden, maddenin içinden, aynen Savitri’de öylesine güzelce anlatıldığı gibi Anne maddeyi kaldırmaya, işlemeye, kabartmaya başlıyor. Ama Anne dünyanın içine dalarken ikinci bir emanasyon serisi olur: tanrılar, Satchidananda’yla Dünya arasındaki ara bölgeler için. Bu tanrıların mükemmel olmalarına iyice özen Gösterilir ki (Gülerek) Budizm ve bütün bu tür düşünce çizgileri en kısa yolu izledi: “Bütün suç varolma arzusunda”, eğer Efendi varolmak İstemeseydi dünya var olmazdı! Bu çocukça, problemin gerçekten fazla insansal bir görüşü, yani. Varolma sevincinin bakış açısı kalite olarak çok daha üstün, ama ortada yine şu problem var: dünya neden bu hale geldi? Çünkü her şey mümkündü, bu da olasılıklardan BİRİYDİ. Bu pek tatmin edici değil, insanlar “Evet, tabii, durum böyle, bu bir gerçek” diyor. Bazen de Théon’a soruyorlardı: “Neden böyle oldu? Neden... ” – Théon da: “Öteki tarafta olunca anlarsınız; öteki tarafta oluncaya kadar bekleyin; ve öteki tarafta olmak için gerekeni yapın, bu daha acil” diyordu. Ama bir üstünlük var: bu varlıklar olmadan, dünyanın bu çarpıklığı olmadan pek çok şey eksik olurdu. Bu varlıklar potansiyel olarak eşsiz elementler içeriyordu – bu anlaşılıyor çünkü ilk dalgaydılar. Zaten bu yüzdendi, hala o kadar çok Efendi'nin Kendisiydiler ki kendilerini Efendi'nin Ta Kendisi gibi hissediyorlardı, sonra olanlar oldu. Ama ne var ki bu yeterli değil – çünkü zaten dörde bölünmüşlerdi, her şeyin ters gitmesi için bir tek bölünme bile yeter. İyice anlaşılıyor: olay esasında kötü değil, kötü olan İŞLEYİŞ, öz değil. Kötü olan öz değil, bu bir işleyiş hatası. Ama eğer bu şekilde anlarsan... Kelimeler öylesine çocukça ki, bunu akıllı insanlara anlatsan sana şöyle acıyarak bakarlar, ama olayı öylesine somut şekilde kavrıyorsun ki! Bu bana çok yardım etti. Gelenek İngilizce yazılmıştı, Fransızca’ya ben çevirdim – iğrenç bir Fransızca’ya çevirdim, kesinlikle iğrençti, çünkü içine Théon’un hayal gücünün bütün kelimelerini koyuyordum: insandaki bütün potansiyel yetenekler vardı, bütün yetenekleri detaylı bir şekilde tarif etmişti, harikaydı, ama öyle barbarca kelimeler kullanmıştı ki! İngilizce’de yeni kelimeler kullanabilirsin, hoş görülebilir, ama Fransızca yeni kelimeler çok saçma geliyordu, gülünç geliyordu; ve ben yeni kelimeleri büyük bir özenle yazıyordum! Ama deneyim bakımından harikaydı. Zaten yazılanlar deneyimdi: bayan Théon’un vücudunun dışında yaşadığı deneyimlerdi. Théon’un bana öğrettiklerini o da öğrenmişti: yedinci gökteyken [çok derin transtayken] konuşmak (vücut konuşmaya devam eder, biraz yavaşça, biraz alçak sesle, ama idare eder). Bayan Théon konuşurdu, ve sekreterleri olan İngiliz bir bayan arkadaşı da trans sürdükçe not alırdı, (sanırım steno biliyordu) her şeyi yazardı. Sonra bunlar hikayeyi oluştururdu, hikaye haline getirilirdi. Sri Aurobindo'ya hepsini gösterdik: epeyce ilgisini çekti. Bazı kelimeleri terminolojisinde bile benimsedi. Varlığın bölümleri, alt bölümleri en küçük detayına kadar tarif ediliyordu, her şey mükemmel bir şekilde ayırt edilmişti! Çünkü deneyimi tekrar aynen yaşadım, bağımsız olarak, ön yargısız: vücutlarının içinden birer birer, birer birer çıkıyorsun, on iki kez, ve yaşadığım deneyim, muhtemelen alıcı beynin farklılığından kaynaklanan önemsiz farklar dışında kesinlikle aynıydı.

(Duvar saati çalıyor) Gitmem lazım...
Bu deneyimlerin notasyonu var mı bilmiyorum, hiç okumadım, Hint edebiyatını hiç bilmem, hiç. Sadece Sri Aurobindo'nun dediklerini biliyorum, ve onun bunun yazdığı birazı biliyorum, ama onların terminolojileriyle karşılaştığım her defasında ööö! Çok itici geldi.

Vücudundan çıkmaktan söz ediyorsun, öğrenmem için bunun basit bir yolunu gösteremez misin? Yalnız yapılamaz, tehlikeli. Bazı insanlar vücutlarından spontane olarak çıkıyor, ve bir kez bunu yaptılar mı spontanedir, onlara “Tehlikelidir” diyemezsin.

Tehlikeli şu anlamda, eğer bunu öylesine yaparlarsa, gözetilmeden, biri ya da herhangi bir olay, herhangi bir durum onları aniden geri çağırırsa, bağ kopabilir (Anne fiziksel vücutla kesilen bağın hareketini gösteriyor).

Bilmeyen birini asla bırakmam. Spontane olarak çıkabiliyorsa bu önceki hayatlardan geliyor demektir, dolayısıyla eski bir alışkanlık var. Yine de biraz riskli, vücudu gözetmek için yanında hep biri olmalı. Ama birine öylesine öğretmek, yok hayır. Fransa’da bir keresinde denedim... Şu Hollenberg’le, [Sri Aurobindo'nun profilden resmini yapan] şu ressamla, hani savaşta buraya geldi sonra dönmek zorunda kaldı ya... Fransa’ya gelmişti, Théon’un bütün eserlerini okumuştu, konu hakkında bilgiliydi ama oldukça endişeliydi. Ona vücudundan çıkmayı öğrettim (üstelik yanındaydım, ben varken çıkıyordu vücudundan); evlat, vücudundan çıktığında öyle bir panikledi ki! ödlek değildi, çok cesurdu, ama bu onun için öylesine korkutucuydu ki!...

Öyle bir paniğe kapıldı ki, yok, hayır olmaz dedim. Ama gece mesela, vücudumdan gayet iyi çıkıyorum. Aynı şekilde değil. Aynı değil mi?... Üstelik kavga da ediyorum, üf! Nerelere gidiyorsun? Her türlü yere, P.’yle mesela, deneyimler yaşadım... ...Yatarken beni çağır.

21, 24 ve 27 Ocak 1962