|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
81 – Tanrı’nın Gülüşü iffetli kulaklara bazen çok kaba ve uygunsuz gelebilir: O’na Molière Olmak yetmez, O Aristofanes ve Rabelais de Olmalı.
82 – İnsanlar hayatı daha az ciddiye alsaydı, hayatı kısa zamanda daha mükemmel kılardı. Tanrı İşini hiç ciddiye Almaz, bu yüzden bu harika evrenin manzarasıyla karşı karşıyayız.
Ee, soru getirdin mi? Sorulacak fazla şey yok. Hareketi başlatmak için soracağın soruya güveniyorum, çünkü şimdilik bir şey yok.
Ve bu gitgide böyle: ne yapılması gerektiğini yapılması gerektiği anda biliyorum, ne söylenmesi gerektiğini söylenmesi gerektiği anda biliyorum. Denemiyorum bile. Bir iki kez öylesine denedim, hiçbir işe yaramıyor, hiçbir şey gelmiyor. Ve gelmesi gerektiği zaman sanki musluktan akarcasına geliyor – zorlanmadan, hiçbir şey yapmadan, geliyor.
Şimdilik bir şey gelmiyor. Şu özlüsözleri bir daha bir oku bakayım. (Satprem özlüsözleri tekrar okuyor) Ee, ne soracaktın?
İnsan şunu merak edebilir, her şeyi ciddiye almak hayatın daha mükemmel olmasına nasıl engel olur?
(Uzun sessizlik)
Erdem vaktini hayattan bir şeyler eksiltmekle geçirdi, (Gülerek) eğer dünyadaki farklı ülkelerin erdemleri bir araya getirilse, hayatta pek az şey kalır!
Erdem, mükemmelliğin peşinde olduğunu iddia ediyor, ama mükemmellik bir bütündür. O zaman iki hareket birbiriyle çelişiyor: eleyen, dışlayan, küçülten, sınırlar koyan bir erdem ile her şeyi kabul eden, hiçbir şeyi dışlamayan, reddetmeyen ama her şeyi yerli yerine koyan bir mükemmelliğin hemfikir olamayacağı apaçık ortada. Hayatı ciddiye almak genellikle iki hareketten ibaret: birincisi, muhtemelen önemi olmayan şeylere önem vermek, ikincisiyse hayatın saf ve varolmaya değer olarak kabul edilen birtakım meziyetlere indirgenmesini istemek.
Bazılarında (mesela Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği bu “aşırı iffetlilerde” ya da püritenlerde, yobazlarda) bu erdem sert, kurak, gri, agresif oluyor ve neşeli, özgür ve mutlu olan her şeyde, neredeyse her yerde yanlış buluyor. Hayatı mükemmel yapmanın tek yolu – tabii yeryüzündeki hayatı kastediyorum – hayatı bütünlüğünde görecek şekilde hayata yeterince yukarıdan bakmaktır, sadece şimdiki bütünlüğünde değil, geçmişin, şimdinin ve geleceğin bütünlüğünde hayata yeterince yukarıdan bakmaktır; hayat neydi, şu anda ne, ne olması gerekir: hepsini birden görebilmek lazım. Çünkü her şeyi yerli yerine koymanın tek yolu bu. Hiçbir şey dışlanamaz, hiçbir şey DIŞLANMAMALI ama her şey her şeyle tam bir ahenk içinde olacak şekilde yerli yerinde olmalı. Ve burada, iffetli, püriten, yobaz zihniyet için öylesine “kötü”, öylesine “kınanması gereken”, öylesine “kabul edilemez” görünen bütün bu şeyler tamamen tanrısal bir hayatın neşe ve özgürlük hareketleri olur.
O zaman da hiçbir şey, Kendini sonsuzca Yaşarken Seyretmekten sonsuz bir zevk Alan Yüce’nin bu harika Gülüşünü bilmemizi, anlamamızı, hissetmemizi ve yaşamamızı engelleyemez. Bütün gölgeleri, bütün acıları, bütün ıstırapları yok eden bu neşeyi, bu harika Gülüşü... bu iç Güneşi bulmak için, seni istila etmesine izin vermek için, kendi içine yeterince derine dalman yeterli; o zaman da artık her şey, gölgeyi ve acıyı hiçbir yerde kabul etmeyen ahenkli, ışıldayan, güneşli bir gülüş şelalesi olur.
Aslında, en büyük zorluklar bile, en büyük üzüntüler bile, en büyük fiziksel acılar bile, ORADA durarak hepsine O yerden bakabilirsek, zorluğun gerçekdışılığını, üzüntünün gerçekdışılığını, acının gerçekdışılığını görürüz – ve artık her şey neşeli ve ışıldayan titreşim olur.
Bu aslında zorlukları yok etmenin, üzüntüleri aşmanın, acıları yok etmenin en güçlü yolu. İlk ikisi, yani zorluklarla üzüntüler, nispeten kolay (nispeten diyorum); sonuncusu, yani acı daha zor, çünkü vücudu ve vücudun hissettiklerini son derece somut, kesin olarak görmeye alışığız; yoksa aynı şey, bu böyle çünkü vücudumuza akışkan, plastik, kesin olmayan, şekillendirilebilir bir şey gözüyle bakmayı bize öğretmediler, vücudumuza bu gözle bakma alışkanlığını da edinmedik. Tüm gölgeleri, tüm akordsuzlukları, tüm ahenksizlikleri, gıcırdayan, bağıran, ağlayan her şeyi yok eden bu ışıl ışıl Gülüşü vücudun içine aşılamayı öğrenmedik.
(Sessizlik)
Ve bu Güneş, tanrısal gülüşün bu Güneşi her şeyin merkezinde, her şeyin hakikati – tanrısal gülüşün bu Güneşini görmeyi öğrenmek lazım, hissetmek lazım, yaşamak lazım. Bu yüzden hayatı ciddiye alan insanlardan kaçacaksın, çünkü dünyanın en sıkıcı insanları!
Hepsi bu.
Ama gerçekten öyle. Geçen gün sana şu hücresel zorluklardan bahsediyordum; şunu fark ettim, zorluk başlar başlamaz gülmeye başlıyorum! Ve biri varken, ona zorluğu ciddi bir ifadeyle söylersem durumum daha da kötüleşiyor; eğer gülmeye başlarsam, zorluğu ona gülerek söylersem zorluk yok oluyor.
Aslında hayatı ciddiye almak çok kötü! İğrenç. Bana en büyük zorluğu hep hayatı ciddiye alan insanlar çıkardı. Bunu daha bu günlerde yaşadım. Hayatlarını “manevi yaşantıya” adamış insanlar, yogayı eskiden yapıldığı gibi yapan, her yerde düşman gören, engel gören, yapılmaması gereken şeyler gören, yasaklar gören çok ciddi, ağırbaşlı insanlar üzerime amma şey yağdırıyor... öf! Hayatı nasıl da zorlaştırıyorlar, Tanrısal'dan nasıl da uzaklar. Bunu geçen gün bildiğin birinde fark ettim. Bu insanlarla bunu “yapmamak lazım”, şunu “yapmamak lazım”... şu saatte şunu “yapmamak lazım”, o gün bunu “yapmamak lazım”; bunu “yememek lazım”... “yapmamak, etmemek lazım”, “özellikle de aman ha, SAKIN ha normal, sıradan hayatınızı kutsal hayatınızla karıştırmayın... aman ha” – araya bir uçurum açıyorlar. Bu, şimdi hissettiklerimin kesinlikle tam tersi: herhangi bir şey var, vücudumda iyi gitmeyen bir şey var, insanlarla ilgili iyi gitmeyen bir şey var, durumlarla ilgili iyi gitmeyen bir şey var – anında ilk hareket: “Ey tatlı Efendim, ey Yarim!” Ve gülüyorum! Her şey yoluna giriyor. Bunu geçen gün yaptım (bu spontane, anında olan bir şey, isteyerek yapılan, düşünülmüş, ayarlanmış bir şey değil, kesinlikle, hiç hiç hiç – öylesine geldi), geçen gün oldu (detayları hatırlamıyorum ama anlaşılan bu pek de kutsal bir durum değildi) kendimi öyle görünce gülmeye başladım; içimden dedim: “Ya! Ama benim ciddi, ağırbaşlı olmam gerekmiyor!”
Ortalık ciddileşince (Anne ağırbaşlı, ciddi bir tavır takınıyor) dikkat ediyorum, içimden diyorum: “bir terslik var, burada olmaması gereken bir nüfuz, bir şey atmosfere girdi...” Bütün bu vicdan azapları, pişmanlıklar... utanç duygusu, kabahat duygusu... Aman! Öf! Ve biraz daha ileri gidersek günah duygusu – Aman!... Yok, bence bunlar başka bir çağdan, karanlık bir çağdan kalma.
Ama özellikle de bu, bütün bu yasaklar. Mesela sana X.’in [tantrik gurunun] bir beyanını aktarayım, bana üçüncü bir şahıs tarafından iletildi: “Paranın gelmesine yardım etmek için [Anne'ye, Ashram’ın giderleri için] özel bir pudja yapacağım. Para getirtmek için özel bir yantram [kuvvetleri “yakalamaya” yarayan ritüel resim] yapacağım. Ama SAKIN Anne’ye bir şey söylemeyin, bir şey yapmayın, 14 Ocak’tan önce de sakın bir şey bağışlamayın, çünkü 14 Ocak’a kadar bilmem hangi gezegen bilmem hangi başka gezegenle çelişki içinde (Anne gülüyor), her şey kötüye gider ve başarısız olur; ama sonra bu gezegen yükselişe geçecek, o zaman her şey başarılı olur”! (Anne gülüyor) İçimden bir şey, “bir şey” derken yani bir ses, spontane olarak anında: “Nedenmiş o!? İstediğim zaman öğrenirim!” dedi. Sonra güldüm. Onunla alay ettiğimi sandılar – alay etmiyorum: gülüyorum, aynı şey değil!
İşte böyle evlat, hepsi bu. Bir özlüsöz daha okuyabilirsin, bunlar tamam, halloldu!
Bir sonraki ne?
83 – Utancın takdire değer sonuçları var, estetikte olduğu kadar ahlakta da utançtan vazgeçemeyiz; ama utanç yine de bir zayıflık göstergesidir, bir cahillik kanıtıdır. Aynı şey! Bu, sonda söylediklerim: günah duygusu, pişmanlıklar, vicdan azabı, falan... Aman! Yeter, değil mi? (Anne sonraki görüşmelerinin ve kutlaması gereken doğum günlerinin listesine bakıyor) 2 Şubat C.’nin yaş günü, beraber meditasyon yapacağız, çünkü o meditasyona hala inananlardan! (Anne gülüyor) Bu oldukça eğlenceli küçük bir deneyim alanı haline geldi. Çünkü şimdi, insanlara kartlar yazıyorum, bunun için her türde bir sürü kartım var, C. onları imal etmekle meşgul; ve şimdi, otomatik olarak, birine bir kart yazmam gerektiği zaman, yazdığım şey, önceden karar verdiğim şey değil (çünkü bazen önceden karar veriyorum), son dakikada karar veriyorum: “BU kartı göndermem lazım, BUNU demem lazım.” Endişe etmiyorum: yazmam gerekenler tam vaktinde geliyor; bana da kalkıp kartı bulmak ve yazmak kalıyor sadece, ve iş bitiyor. Tam da “manevi bir hayat” yaşayan şu insanlar var ya, bana şöyle derler: “Ne! Böyle önemsiz bir şeyi manevi deneyim konusu yapmak ha!” Ve bu, EN KÜÇÜK ŞEY İÇİN BÖYLE: kullanılacak nesne, kullanılacak parfüm, kullanılacak banyo tuzları, her türlü “önemsiz”, “değersiz”, “ciddiyetten uzak” şey için. “Nasıl böyle önemsiz bir şeyi... !” Arama zahmetine bile girmiyorum... ya da... düşünmüyorum bile (Tanrı'ya şükür! düşünmüyorum), geliyor: bu, bu, bu. Ve bu sana Söylenen bir şey değil, BİLDİĞİN bir şey. Bana Söylenmiyor bile, bana: “Şunu yap” Denmiyor, asla; “BİLİYORUM”: Mm! Bu!” Ve seçiyorum, yapıyorum – çok rahat! Bu tam da (çok ama çok uzun süredir, uzun senelerdir) vücudun hücrelerindeki somut deneyim: içinde Efendi'nin var olduğu “şeyler” ve var olmadığı “şeyler” yok – öyle sanan bazı dangalaklar var! Efendi HEP var, HEP içinde; hiçbir şeyi ciddiye Almıyor, her şeyle Eğleniyor; ve seninle Oynar eğer oynamayı bilirsen – ama insanlar oynamayı bilmiyor, yok, oynamayı bilmiyorlar. Ama Efendi öyle bir oynamasını Biliyor ki! Her şeyle ne güzel de Oynuyor, küçücük şeylerle bile; masanın üzerine yerleştirmen gereken şeyler mi var? Sanma ki düşünmen ve yerleştirmen lazım, yo, dur oynayalım: şunu şuraya, bunu da buraya, şunu da şöyle koyalım. Ve başka bir gün, insanlar sanıyor ki [Anne bazı yardımcılarını kastediyor]: tamam, bu düzenlemeye karar verildi, artık böyle olacak – yo, hiç de değil! Yardım etmek istiyorlar, ortalığı toparlamak, yerli yerine koymaya yardım etmek istiyorlar, korkunç bir şey! Başka bir gün de hiç kımıldamıyorsun, rahat duruyorsun, ve oynamaya başlıyorsun: Bak! şunu şuraya koysak, bunu da böyle... Ha! (Anne gülüyor) Son görüşmemizden beri hep böyleydi, muhtemelen beni bu özlüsöze hazırlamak için! Çok eğlenceli! İşte böyle evlat. Anlaştık, değil mi, Efendi'yle birlikte gülmeyi bilmeye çalışacağız. Biliyorum, Ashram’ın harcamalarını karşılamak için bana günde
8.000 rupi bulma sorumluluğunu... “sorumluluk” doğru kelime değil... muazzam işini ciddiye almamayı Öğretmek İstiyor, biliyorum; yani bu her ay müthiş bir servet demek. Ve görüyorum (çünkü Ona birkaç kez şöyle dedim: “Biliyor musun, çok paramın olmasını isterdim, parayla oynayabilmeyi çok isterdim, bu beni çok eğlendirirdi), Güldüğünü görüyorum, ama cevap Vermiyor! ... Ve bana bu zorlukla gülebilmeyi Öğretiyor, astronomik hale gelen rakamlarla (Gülerek) 50.000 – 60.000 – 80.000 – 90.000 rupi rakamlarıyla defterini gönderen kasadarı görmeyi Öğretiyor, kasa da neredeyse bomboş! Ve buna gülebilmemi İstiyor. Buna hakikaten İÇTENLİKLE (kendimi zorlamadan, yoksa kendini zorlarsan her istediğini yapabilirsin) gülebileceğim, eğlenebileceğim gün, spontane olarak güleceğim gün sanırım durum değişecek. Çünkü mümkün değil... Değil mi yani, her türlü şey yaparak eğleniyorum; her şeyi görkemle yapabilmek için ihtiyaç duyduğumdan daha fazla paraya sahip olarak eğlenmemem için hiçbir neden yok! Bir gün mutlaka olacak – ama miktarın altında ezilmemek lazım, bunun için de parayı ciddiye almamak lazım. Parayı ciddiye almayacaksın. Bu şu an çok zor bir şey, çünkü herkes, bütün dünya parayı ciddiye alıyor, bu yüzden parayı ciddiye almamak çok zor. Özellikle de parası olanlar; Tanrım! Paralı insanlar parayı nasıl da ciddiye alıyor! Bu yüzden çok zor. Gülebilmek lazım – açık yüreklilikle, içtenlikle gülebilmek lazım, o zaman olay biter. İyi! Bundan tekrar bahsederiz. Hoşça kal evlat.
14 Ocak 1963
84 – Doğaüstü, henüz ulaşamadığımız ya da henüz bilmediğimiz, veya ona ulaşma yollarını henüz fethedemediğimiz bir doğaldır. Bunca yaygın olan mucize merakı, insanın yükselişinin henüz sona ermediğinin göstergesidir.
85 – Doğaüstüye güvenmemek rasyonel ve ihtiyatlı olmaktır; ama doğaüstüye inanmak da bir tür bilgeliktir.
|