Tekil Mesaj gösterimi
Eski 16 Eylül 2023, 21:29   #24
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

111 – Bilgi, başarılarıyla bir çocuk gibidir; bir şey keşfettiği zaman sokaklarda bağıra çağıra koşturur; Bilgelik kendi başarılarını düşünceli ve güçlü bir sessizlikte uzun süre saklar.

112 – Bilim bütün bilgiyi fethetmiş gibi davranıp yüksekten atar. Bilgelik, ilerlerken, yalnız adımlarının uçsuz okyanusların kıyısında yankılanmasını duyar.

Sessizlik... Sessizlikten bahsetmektense sessiz kalmak daha iyi. Bu, uzun zaman önce burada yaşadığım bir deneyim: öğrendiğini hemen yaymayı ve kullanmayı istemek ile, dönüştürücü etkisini göstermesi için mümkün olduğu kadar rahat durduğun üst bilgilerle temasın arasındaki fark. Bundan başka zaman bahsederim. Bilimsel zihniyet ancak bilgisi uygulanırsa ve faydalı sonuçlar verirse bilgisinden emin. “Bilgi” dedikleri de bu!

Bunu aşağı yukarı iki sene önce yaşadım. Sri Aurobindo'nun burada söylediğinin canlı deneyimini yaşadım – yarım gün süren canlı bir deneyim; o zaman sana çok enteresan şeyler söyleyebilirdim, ama şimdi bunlar sanki geride kaldı, çoook eski gibi geliyor.

Şunu soracağım, demin söylediklerinle ilgili olarak, hani ateşin çıkınca yatağına uzanmıştın, üstte de harika, değişmez bir Huzur vardı diyordun; bu Huzurun, bu Sessizliğin gücü ne? İnsan “üste çıktığında”, her yerde olan, donmuş bir tür büyük bir sessizliğin içine giriyor... bu sessizliğin gücü ne? Bir etkisi var mı?

İnsanların eskiden aradığı buydu, hayattan kaçmak istediklerinde: transa girerlerdi, hiç kımıldamazlardı ve sessizliğin içine dalarlardı, son derece de mutluydular. Kendini diri diri gömdüren sannyasinler, öyleydi: “Unumu eledim eleğimi astım... (güzel laflar ederlerdi), işimi bitirdim, samadhiye69 giriyorum” derlerdi ve kendilerini diri diri gömdürürlerdi. Bir odaya ya da herhangi bir yere girerlerdi, orası kapatılırdı, ve olay biterdi. Olan buydu: transa girerlerdi, tabii bir süre sonra vücutları çözülüp yok olurdu, onlar da Huzur içinde olurdu. Sri Aurobindo bu Sessizliğin güçlü olduğunu söylüyor. Evet, güçlü. Tamam işte, ben de nasıl güçlü olduğunu bilmek istiyorum. Çünkü bu sessizliğin içinde sanki çok uzun süre kalabilirsin gibi geliyor... Çok uzun süreden de öte: ebediyen kalabilirsin. .. Ama bu yine de hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Değiştirmiyor çünkü tezahür etmemiş, Tezahürün dışında. Ama Sri Aurobindo'nun istediği, sessizliğin buraya indirilmesi. Zor olan bu, zorluk bu. Sakatlığı da, embesil görünmeyi de, her şeyi de göze almak gerekiyor... buna cesaret edebilecek elli milyonda tek bir kişi bile yok; Sri Aurobindo bana buna bir tek benim cesaret edebileceğimi söyledi! .. (Gülerek) Olabilir! Dün vücuduma bakıyordum...

şey yoktu... gerçekten, “kişisel” denilebilecek reaksyonlar neredeyse algılanamaz bir minimuma indirgenmişti, yani bu evrensel bir duyguydu, evrensel bir anlayıştı diyemeyeceğim çünkü maddenin diğer evrenlerde aynı kanuna tabi olup olmadığından emin değilim, bilmiyorum (bilmiyorum derken yani bir zamanlar biliyordum, şunla bunla ilişkide olduğum için söyleyebiliyordum, ama şimdi bunlarla ilgilenmek istemiyorum, sadece dünyayla ilgileniyorum). Tabii çünkü her zaman bu da var: başka “yere” giderek kurtulma imkanı da var. Birçok insan bunu yaptı: başka “yere” gitti, az çok sübtil başka bir dünyaya.

Yani, milyonlarca kaçma şekli var. Bir tane kalma şekli var, o da gerçekten dayanmak ve cesur olmak, bütün sakatlık, güçsüzlük, anlamayış görünümünü, hatta Hakikatin inkarı olan bir görünümü göze alıp kabul etmek. Ama kabul etmezsen durum hiçbir zaman değişmez! Büyük, aydın, güçlü, kuvvetli falan kalmak isteyenler oralarda kalsın, onlar dünya için hiçbir şey yapamaz. Ve bu küçücük bir şey (küçücük çünkü bilinç bundan hiç etkilenmeyecek kadar yeterli), ama bu genel ve tam bir anlamayış! Yani küfür yiyorsun, küçümseniyorsun, bunun gibi bir sürü şey, sırf yaptığın şeylerden dolayı, çünkü onlara göre (dünyanın bütün “büyük zekalarına” göre) tanrısallığından vazgeçtin. Bunu böyle söylemiyorlar, “Ne? ‘Tanrısal bir bilincim var’ diye iddia ediyorsunuz ama...” diyorlar. Bu herkesle ve her durumda ortaya çıkıyor. Arada bir birisinin bir an için kafasında bir anlayış şimşeği çakıyor ama bu tamamen istisnai, yoksa “Tamam, öyleyse gösterin gücünüzü!” olayı her yerde.


Onlar için Tanrısal yeryüzünde mutlak güçte olmalı, tabii ki. Aynen öyle: “Gösterin gücünüzü, dünyayı değiştirin, en başta da istediğimi yapın. Değil mi, en önemlisi de: istediğimi yapın. Gösterin gücünüzü.” vizyonuyla birlikte, ama arka planda... öyle OLACAK diye bir “Teminat arka planı” yok, ne o durumda, ne de diğerinde. Bunun kasten böyle olduğunu biliyorum, çünkü bu, hücrelerin işi için gerekli.

(Uzun sessizlik)

Samadhi: Aklın kısıtlı uyanık faaliyetlerinden çıkıp daha özgür, daha yüksek bilinç hallerine girme kapasitesini edindiği yogik trans; [Gita’da:] buddhinin (zeka iradesinin, anlayışın, aklın, aklın düşünen kısmının, ayırt etme prensibinin) girdiği arzusuz ve tasasız sabitlik.

Bu söylediklerim özlüsöze yorum olmaz, Sri Aurobindo'nun dediklerine bir cevap değil! Yo, sana söyledim, eskiden yaşadığım bir deneyimdi.

Hatırlıyorum, öyle güzel, öyle net, öyle ışıl ışıldı ki, deneyimi kendime çok da iyi ifade etmiştim (!), çok iyi bir makale olurdu. Ama şimdi geride kaldı (Anne elini sallıyor), çoook gerilerde. Bu yüzden nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum.

Sormak istediğin bir şey yoksa... durumu görüyorsun!... Yoksa Savitri’mize devam edelim.

(Sessizlik)

Bu bir kısır döngü. Sanki yeryüzünde genel bir gelişme olmadan ya da reseptivite, alırlık olmadan, daha büyük bir hazırlık olmadan dönüşüm gerçekleşemezmiş gibi geliyor, ve aynı zamanda da sanki yeryüzündeki bu daha büyük hazırlık, Senin bu dönüştürücü Kuvvetinin bir hızlanması olmadan mümkün değil.

Mesela Yüce'den emir alsam... (Emrini bazen çok net aldığım oluyor, hem de çok net...) zorluklar ne olursa olsun, yol nasıl görünürse görünsün, bu vücudun dönüşmenin sonuna kadar gideceği konusunda bir güvence alsam, bir yerlerde bir gevşeme olabilir, bu da çok kötü olur. Bunu çok iyi biliyorum. Dolayısıyla devam ediyorum, yarın ne olacağını bilmeden; durumum bu. Dün: “Evet, belki de sonum geldi” diyebilirdim; X. [Tantrik guru] onu ziyarete gelen bazı kişilere kibarca aynen öyle demiş; demiş ki altı ayım kalmış, altı ay sonra gidiciymişim; (Gülerek) bu onun her zamanki “kehanetlerinden” biri; yani, dünkü deneyimden sonra: “Olabilir” dedim. Hiç umurumda değil.

Sri Aurobindo'dan bir alıntıyla: “Olabilir” dedim, “hiçbir şey Ebediyet Bilincinin ihtişamını bozamaz.” Öyle. Bu hal geçtikten sonra, diğer halde olunca kendi kendine diyorsun: “Ölmek de nereden çıktı!? Bu da neyin nesi? Böyle bir şeyi nasıl söylersin?” İki “hal” art arda... nasıl desem, zıtlıklarla art arda gelmiyor, kesinlikle değil, neredeyse simültaneler (Anne sağ elinin parmaklarını sol elinin parmaklarının arasına geçiriyor) bazen bir haldesin, bazen ötekinde. Ve bu... aynı bütünün bir şeyi... Ve bu şey de... Hakikat, ama hala sisli, (Anne elleriyle gösteriyor) böyle tam, iyice kavramış değilim. Normal hal bu, ama tabii hala hazırlanma, oluşma aşamasında. Çok da bilge bir hal. Yüce Bilgelik bizimkinden sonsuzca daha ulvi! Coşkudan bazen düşünüyoruz: “Ah, keşke şöyle olsa!” (Anne kendine vuruyor) – Rahat dur, yeter. İnsan çok düzensiz.


Evet, Bilgeliğin HEP bilge olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Her şeyi her zaman Yüce’nin Yaptığını anlamakta güçlük çekiyoruz. Öyle. Düzensiz aptallar olduğumuzu anlamakta da güçlük çekiyoruz: başka türlü olmasını istiyoruz çünkü (Anne gülüyor) hiçbir şey anlamıyoruz, hiç! Vücudum birazcık daha bilge olmaya başladı, birazcık. Dediğimgibi, dün geceki gibi bir geceden sonra biraz daha bilge oluyorsun, bazı sabahlar... birazcık daha bilge oluyorsun. Bir de çok somut olarak hissediyorsun ki... Yüce'dir... Çünkü biz böyle düşünüyoruz: “Ben olsaydım her şey anında çok iyi oluyordu...

Tabii bunu öyle demeyiz ama...!” Tanrı bilir bu “çok iyi” dediğimiz şey nasıl bir şeydir! Dün müydü, önceki gün müydü, bilmiyorum, sanırım iki gün önceydi, her yerim ağrıyordu, makul bir denge korumak için sürekli çaba harcamam gerekiyordu. Bir ara uzandım, vücudum: (Gülerek) “Of! Hiç mi bitmeyecek? Hep böyle mi olacak?” dedi. Sonra birden şöyle hissetti: “Amma da korkağım!” Kendinden utandı. Ardından içinde, her yerinde Efendi'nin Mevcudiyetini hissetti – böyle (Anne ellerini yüzüne bastırıyor), her yerde, öyle bir Mevcudiyet ki!... ışıldayan ama imha edici olabilen bir Mevcudiyet! (Anne gülüyor) İnsanı tamamen Eritebilir. Mevcudiyet vücuduma Sordu: “Tamam mı, memnun musun, bundan başka bir şey istiyor musun?!” Vücut bir şey istemiyor. İçtenlik diye buna derim: kendini her dakika eski aptallığındayken yakalayabilirsen...

Bu zaten sana göstermek için, çünkü kendine aklen tercüme ediyorsun, ama bu sanki Efendi sana şöyle Diyor: “Bak, bu böyle, çünkü böyle olmasaydı anlamazdın.” Ve bu öylesine doğru ki söylenecek hiçbir şey yok. [vücudu kastederek:] “Anlamak için buna ihtiyacın var.”


22 ve 25 Eylül 1965

113 – Nefret, kendinden kaçmak için can atan, kendi varlığını inkar ettiği için kuduran gizli bir cazibenin göstergesidir. Bu da Tanrı’nın, kulunun içindeki bir oyunudur.

114 – Egoizm tek günah, adilik tek kötü alışkanlık, nefret tek suçtur. Geri kalan her şey kolayca iyiliğe dönüştürülebilir ama bunlar tanrısallığa inatla direnir. Bu bir tür titreşime – nefret eden insanlardan alınan titreşime tekabül ediyor. Bu, aşk titreşimiyle deyim yerindeyse esasen aynı titreşim. En derininde aynı his var. Yüzeyde aşkın zıddı olmasına rağmen, aynı titreşime dayanıyor. Şöyle de diyebiliriz, insan sevdiği şeyin kadar nefret ettiği şeyin de kölesidir – hatta belki de daha fazla kölesidir. Bu, insanı bırakmayan, beynini kemiren bir saplantı, insanın aziz tuttuğu bir takıntı; insan bu hissi aziz tutar çünkü şiddetinin altında, sevilen şey için hissedilen çekim sıcaklığı kadar büyük bir çekim sıcaklığı var. Ve öyle görünüyor ki bu görünüm çarpıklığı sadece tezahürün faaliyetinde, yani tamamen yüzeyde var. Nefret ettiğin şey beynini sevdiğin şeyden daha çok kemirir. Saplantı da, takıntı da bu iç titreşimden gelir. Bütün bu “duyguların” (onlara ne diyebiliriz ki?) titreşimsel bir tarzı var, merkezlerindeyse çok esas olan bir şeyi sanki katmanlar kaplar;en merkezi titreşim aynı, ve kendini ifade etmek için “şiştiği” oranda deforme olur. Aşk içinse bu apaçık ortada: dışsal olarak, vakaların büyük çoğunluğunda içsel titreşimden çok farklı nitelikte bir şey haline gelir, çünkü bu, kendi içine kapanan, küçülüp büzüşen ve egoist bir sahiplenme hareketiyle kendine çekmek isteyen bir şeydir. İnsan sevilmek İSTER.

“Onu seviyorum” der, ama aynı zamanda istediği şey vardır; ve hissedilen duygu: “Sevilmek istiyorum” olur. Bu da neredeyse, bağlı olmamak için sevdiğin şeyi yok etmeyi istemekten ibaret olan nefret çarpıklığı kadar büyük bir çarpıklık. Çünkü sevdiğin şeyden istediğini elde edemiyorsun diye, özgür olmak için onu yok etmek istiyorsun; diğer vakadaysa neredeyse bir iç kızgınlıkta küçülüp büzüşüyorsun çünkü sevdiğin şeyi elde edemiyorsun, onu absorbe edemiyorsun. Doğruyu söylemek gerekirse, (Anne gülüyor) derin hakikat bakımından pek fark yok! Sadece merkezi titreşim saf kalınca ve kendini ilk saflığında ifade edince doğru kalıyor; bu saflık bir yayılma (bunu nasıl adlandırsak?... bu yayılan bir şey, parlayarak, zaferle yayılan ve neşeyle, mutlulukla ışıldayan bir titreşim... bu titreşim... bir serpilip açılma, evet, neşeyle, mutlulukla ışıldayan bir serpilip çiçeklenme). Ve bu, somut olarak kendini adama, kendini unutma, ruh cömertliği şeklinde ortaya çıkıyor.

Tek doğru hareket de bu. Ama insanın “aşk” olarak adlandırmaya alışık olduğu şey, gerçek Aşkın merkezi titreşiminden nefret kadar uzakta; yalnız, biri kendi içine kapanıyor, küçülüp büzüşüyor ve kemikleşiyor, diğeriyse vuruyor; bütün farkı oluşturan bu. Ve bunu, fikirlerle değil, titreşimlerle görüyorum. Çok enteresan. Zaten bunu bu son zamanlarda epeyce incelemem gerekti. Bu titreşimleri görme fırsatını yakaladım: dış sonuçlar içler acısı olabilir, pratik açıdan nefret uyandırabilirler, yani bu tür titreşim zarar verme, yok etme ihtiyacını cesaretlendiriyor; ama derin hakikat bakımından bu, diğerinden çok daha büyük bir çarpıklık değil, sadece niteliği bakımından daha agresif – hatta bu bile tartışılır.

Ama deneyimi daha ileriye ve daha derine götürürsen, bu titreşime odaklanırsan, bunun yaratılışın ilk Titreşimi olduğunun ve varolan her şeyde bu ilk Titreşimin dönüştüğünün, çarpıldığının farkına varırsın. O zaman da, içinde gülümseme kadar üzüntü olan, üzüntüden çok gülümseme olan anlayış dolu bir tür sıcaklık hissedersin (buna tam olarak bir “tatlılık”, bir “yumuşaklık” denilemez ama, bu kuvvetli bir tatlılık, bir yumuşaklık)... Bu, çarpıklığın haklı gösterilmesi değil, bu daha ziyade insan zihniyetinin, özellikle de insan ahlakının bir çeşit titreşimle bir başka çeşit titreşimin arasında yapmış olduğu seçime karşı bir reaksyon. “Kötü” olarak nitelendirilmiş bütün bir dizi çarpıklık var, ve hoşgörüyle, neredeyse iltifatla karşılanan bütün bir dizi çarpıklık var. Halbuki, esas bakımından, o çarpıklık bu çarpıklıktan çok daha iyi değil – bu bir tercih meselesi. Aslında, önce merkezi Titreşimi algılamak lazım, sonra onun TEK ve harika niteliğini takdir etmek lazım, bütün çarpıklıklardan otomatik ve spontane olarak uzaklaşacak şekilde, bu çarpıklık hangisi olursa olsun, ister erdem çarpıklıkları olsun, ister kötülük çarpıklıkları olsun.

Hep aynı şeye geri dönüyoruz, bir tek çözüm var: her şeyin hakikatine ulaşıp asılmak lazım, o esas hakikate, esas Aşkın hakikatine asılmak lazım.

115 – Dünya, tamsayısı Brahman olan sonsuzca tekrarlanan periyodik bir kesirdir. Peryod başlıyor ve bitiyor gibi görünür ama kesir ebedidir; sonu hiç olmayacak, ve gerçek başlangıcı da hiç olmadı.