Forumel.Com

Geri Git   Forumel.Com > Eğitim > Dersler > Felsefe - Sosyoloji

Felsefe - Sosyoloji Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.


Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
Konudaki Cevap Sayısı
41
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
1656

Kullanıcı Etiket Listesi

  
 
LinkBack Seçenekler Stil
Eski 30 Ağustos 2023, 20:31   #1
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
mum Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri



Sri Aurobindo 1950’de Pondichéry’de

Birçok insan için yoga lotüs pozisyonunda oturup derin meditasyona dalmak, kundaliniyi uyandırmak, ya da sirkvari akrobatik burkulmalar demek.

Sri Aurobindo'yla Anne'nin süpraakılsal yogası bu değil. Süpraakılsal yoga öteki yogaların bittiği yerde başlar. Bu, formda olma yogası, diyet yogası, daha iyi, daha sağlıklı, daha mutlu yaşama yogası değil; hayatta daha başarılı olma, stres atma, cinsel gücü artırma yogası hiç değil.

SÜPRAAKILSAL YOGA “BAŞKA ŞEYE” SUSAYANLARIN, “BAŞKA” OLMAK İSTEYENLERİN YOGASI, YENİ GÜNEŞİ DOYASIYA İÇMEK İSTEYENLERİN,

GELECEK YENİ NEFESİ, YENİ OKSİJENİ İÇİNE ÇEKMEK, YENİ GERÇEĞİ YAŞAMAK İSTEYENLERİN YOGASI.


Süpraakılsal yoga yeni türü, insandan sonra gelecek varlığı şekillendiren dönüşme yogası, işleyişi de tamamen farklı: sadece kundalininin aşağıdan yukarı uyandığı klasik yogaların aksine,süpraakılsal güç duyulan özleme cevaben HER TARAFTAN NÜFUZ EDER ve vücudun tüm bilinç merkezlerini, tüm hücrelerini uyandırır, aydınlatır ve dönüştürür.

Bu yeni yogayı, bu Yeni Bilinci yaşamak, bu titreşim olmak için “manevi atlet” olmaya gerek yok, büyük konsantrasyonlara, zor asanalara, yüksek meditasyonlara, sıkı riyazete, vejetaryenliğe ya da özel erdemlere hiç gerek yok. “Yeni Bilince” çocukça güvenmeniz, “başka bir Şeye” ihtiyaç duymanız, “Yeni bir Hava solumak” istemeniz, “Yeni bir Güneşin” içinizi ısıtmasını istemeniz yeterli, kendinizi Yeni Işığa, Hakikat Bilincine, Süpraakla açıp içinizdeki tanrısal kıvılcımın, gönül alevinizin, psişik varlığınızın aracılıyla Süpraakılla temasa geçmeniz yeterli.

Kuvvetlerin, insan aklını yok etmek için ya da Anne'nin deyimiyle insanları “akılsızlaştırmak” için işbaşında olduğu apaçık ortada. İşin garip ve ironik yönü, insan beyninin övünç kaynağı bilimin, kolektif zekanın bu kendi kendini yok edişinde başrol oynaması.

Bu, balıkların solungaçlarının ya da yüzgeçlerinin yok olmasına benzer evrimsel bir fenomen: merkezi organ zarar görüyor.

Başlıca işlevi gözlemlemek ve ayırt etmek – yani dünyadaki yüzgeçlerimiz – olan insan aklı, televizyonun, İnternetin, radyonun, gazetelerin, dergilerin, CD’lerin, VCD’lerin, DVD’lerin her yere yankılanan yoğun, hipnotik gürültüsü hepsi birbirinden harika “bilgi”, “haber”, “keşif”, “fikir”, hepsi birbirini sıfırlayan, etkisizleştiren, fesheden, birbirine karışan birbirinden aldatıcı slogan bombardımanıyla sistematik ve bilimsel bir biçimde bulandırılıyor, sislendiriliyor, karartılıyor, bozuluyor; bilinçler aynen ormanlar gibi harap ediliyor. Astrofiziğin, biyolojinin, arkeolojinin son keşifleri maneviyatın, mezheplerin, yogilerin, şifacıların son buluşlarına karışıyor: her şey “bulundu-keşfedildi” ama hiçbir şey iyileşmedi, hiçbir şey düzelmedi, hiçbir şey anlaşılmadı.

Her teori, her fikir aynı değerde ama hiçbir şeyin değeri kalmadı, ve kimse ne yön, ne de anlam bulamıyor.

İnsani yüzgeçlerini yitiren insanlar artık anlayamadıkları, hakim olamadıkları binlerce akımın altında çaresiz: her şeyi anladılar ama artık hiçbir şey anlamıyorlar. Mağara adamından daha az zekaya ve gözlemleme yeteneğine sahipler: mağara adamı en azından ilkel ormanda yol biliyordu.

Yol mol kalmadı, artık milyonlarca yol var, hepsi birbirinin eşdeğeri, hepsi aynı şekilde doğru, hepsi aynı şekilde yanlış, hepsi sıfır, hiçbiri işe yaramaz. Artık hakikat diye bir şey de kalmadı: her şey şüpheli. Artık din min de kalmadı, binlerce din var; kötü Kremlin iyi Beyaz Saray diye bir şey de kalmadı:

iyilikler kötü oldu, bazen de kötülüklerin iyi tarafı var. Kısacası çaresiz ex insanların aklı iyice karışmış durumda. Kıyamet nükleer savaşla ya da doğal afetle gelmeyecek, çünkü KIYAMETİ ZATEN ŞU AN YAŞIYORUZ: KIYAMET AKILSAL.

İnsanlar artık kıyametin farkına varabilecek zekadan bile yoksun; temel eksikliklerini gizlemek için ha bire süper imkanlar, süper sloganlar, süper makinalar icat etmeye devam ediyorlar: boş beyinler için hiç bu kadar milyonlarca boş kitap yazılmadı! Kim bilir, belki de beyinleri boşaltmak içindir! Zekaları “akılsızlaştırmak” için hiç bu kadar bilgi bombardımanına başvurulmadı!

Bir tür, ana organını yitirirse, bu ya yenisini icat etmesi gerekiyor, ya ölmesi gerekiyor, ya da yeni organı icat etmeyi bilecek türe yer vermesi gerekiyor demektir.

Akılsal hapishanemizin duvarları yıkılıyor. Zaten, genellikle bir evrim aşamasının sonu, evrimden çıkması gereken her şeyin güçlü bir artışıyla, azgın şiddetlenmesiyle kendini gösterir. Doruk noktasına ulaşan eski formların bu parçalanmasını etrafımızda her yerde görüyoruz:

SİSTEM HER YERDE ÇÖKÜYOR, HER YERDE SINIRLAR ÇÖKÜYOR, DİNLER ÇÖKÜYOR, AHLAK ÇÖKÜYOR, POLİTİKA ÇÖKÜYOR, BÜROKRASİ ÇÖKÜYOR, TOPLUM ÇÖKÜYOR, DEĞERLER ÇÖKÜYOR.

Kötü, ahlaksız, dinsiz olduğumuz için çökmüyor; yeterince insan olmadığımız için çökmüyor, rasyonel olmadığımız için çökmüyor, bilge olmadığımız için çökmüyor...

ÇÖKÜYOR ÇÜNKÜ İNSAN OLMA VAKTİ ARTIK BİTTİ! Dünya ahlaki bir kriz yaşamıyor, BAŞKA ŞEYE GEÇİYORUZ, EVRİMSEL BİR KRİZ YAŞIYORUZ.

Daha iyi ya da daha kötü bir dünyaya doğru yol almıyoruz, TAMAMEN FARKLI BİR DÜNYAYA, BAMBAŞKA BİR DÜNYAYA DOĞRU MÜTASYON GEÇİRİYORUZ.

Yeni arayışlar içindeyiz… Göç ediyoruz… uyuşturucu, uyarıcı, macera, X, seks, zevk peşindeyiz… Şurada grev, orada reform, falan yerde gösteri, burada savaş, orada eğlence, başka yerde çılgınlık, filan yerde rehine krizi, terör… Sürekli devrim yapıyoruz, ama aslında bunların hiçbirini yapmıyoruz: YENİ VARLIĞIN, YENİ TÜRÜN PEŞİNDEYİZ, BİLMEDEN, İNSAN DEVRİMİNİN TAM İÇİNDEYİZ.

Olduğumuz akılsal insanın ötesinde, evrimin başına geçecek yeni bir varlığın imkanı açılıyor önümüzde, aynen insanın, maymunların arasında evrimin başına geçtiği gibi. Eğer hayvan, Doğa’nın insanı şekillendirdiği canlı bir laboratuarsa, belki insan da, üstelik bilinçli işbirliği yaparak, Doğa’nın yeni türü, yeni yaratımı, süpraakılsal varlığı şekillendireceği canlı ve düşünen bir laboratuardır.

Süpraakıl kelimesi sizi yanıltmasın. Sri Aurobindo bu yeni bilince “Süpraakıl” dedi diye Süpraakla aklın çok yüksek, çok saf, çok asil entelektüel faaliyetiyle, üstün akılsal soyutlamalarla ulaşabileceğinizi sanmayın. Gerçek çok farklı. Süpraakıl, doğal zirvesine ermiş insan değil, insan yüceliğinin, insan bilgisinin, insan gücünün, insan iradesinin, insan zekasının, insan dehasının, insan azizliğinin, insan erdeminin, insan ahlakının, insan aşkının, insan saflığının ya da insan mükemmelliğinin bir üst derecesi değil...

SÜPRAAKIL BAMBAŞKA...
BAMBAŞKA BİR OLUŞ TİTREŞİMİ,
BAMBAŞKA BİR BİLİNÇ.


Eskinin, varolanın ömrünü uzatmayı, geliştirmeyi, yüceltmeyi, rafineleştirmeyi isteyerek kendi dönüşmemizin anlamını kaçırıyor olabiliriz. Maymun da belki insanı “üretmek” için maymunsal evrimin ortasındayken aynı hatayı yapardı: belki ağaca daha iyi tırmanabilen, daha iyi avlanan, daha iyi koşan, daha çevik, daha muzip bir süper maymun yapmak isterdi.

Nietzsche’yle sadece bir süperinsan olan bir “üstüninsan” yapmak istedik; maneviyatçılarımızla, mistiklerimizle daha erdemli, daha bilge bir süper aziz yapmak istedik.

Ama insan erdemiyle, insan bilgeliğiyle işimiz yok, en uç noktalarına götürülseler bile bu hala eskinin yaldızlı zavallılığı, inatçı sefaletimizin diğer şanlı yüzü.

Mesele, kapatıldığımız akılsal hapishaneyi daha konforlu hale getirmek değil, ya da insanı fantastik güçlerle donatmak değil; cepli, laptoplu, gadget’li cüce insan sonuçta sadece cüce. Aya, uzaya gidebiliyoruz diye gururlanıyoruz, yakında Mars’a da gideriz ama dünyada hala birbirimizi barbarca katlediyoruz.

Ee? Bu süpraakılsal bilinç insansal doruklarda değilse NEREDE? Akılsal evreye girdiğimizden beri en çok ihmal ettiğimiz şeyde:

VÜCUDUMUZDA.


Vücut, fiziksel öz, hücresel öz bütün ışıklara, bütün sonsuzluklara sahip suskun bir bilinç; kadiri mutlak güçler içeriyor.

TANRISAL'I ANCAK VÜCUT GERÇEKTEN ANLAYIP HİSSEDEBİLİR, GERÇEKTEN YAŞAYABİLİR;

gerisi “Tanrısal hakkında felsefe”, “duygusallık”, “romantizm”, yani boş iş.

Pratik olarak, Süpraakılla nasıl temasa geçebiliriz?
Çok basit: kalbimizin gerisinde özlemle yanan sakin, parlak aleve odaklanarak... yani padmasanada oturmadan, derin meditasyona dalmadan, bir süper yogi olmadan, dünyayı, hayatı terk etmeden.

Süpraakılla temas öyle sıcak, öyle yoğun, öyle güçlü, öyle gerçek, öyle somut ki, bilinç altüst oluyor, radikal bir değişikliğe uğruyor. Bilincin kalitesi sanki değişiyor...

Farklı olan kalite, şu anlamda ki bilinçte bir tamlık, bir zenginlik, bir güç var. Yanında “manevi doruklar” donuk, soğuk, soluk kalıyor; nirvanayı, cenneti bulmanın Süpraakılla temasa geçmekte faydası yok, çünkü Süpraaklın ipucu “yukarıda” değil, dışarıda ya da dünya dışında kesinlikle değil: kendi alev kapasitemizde.

Bir tek derin ve gerçek bir aşk anı, aşk atılımı, tanrısal Lütufla bir anlık bir birleşme bile insanı hedefe, olabilecek bütün akılsal açıklamadan çok daha fazla yaklaştırıyor. Yeni bilince, hakikat bilincine, Süpraakla çıkıvermek için ilk şart, bildiğinizi zannettiğiniz her şeyin, henüz öğrenilmesi gerekenlerin yanında bir hiç olduğuna inanmak için yeterli bir akılsal alçakgönüllülük…

KAFANIZDAKİ BÜTÜN İZM’LERİ ATIN. Sri Aurobindo 15 Ağustos 1872’de Calcutta’da doğdu.

Yedi yaşından yirmi bir yaşına kadar İngiltere’de önce Londra’da Saint Paul’s School’da, ardından Cambridge’de, King’s College’de eğitim gördü. Oğullarının tamamen Avrupai bir eğitim görmesini isteyen doktor babası, Sri Aurobindo'yla iki kardeşini bir papaz ailenin yanına yerleştiriyor; kesin direktifler vererek, çocuklarının Hintlilerden ve Hint kültüründen kesinlikle uzak tutulması konusunda papaz aileyi iyice tembihliyor. Böylece İngiliz ve Fransız edebiyatına, şiire ve Avrupa tarihine merak saran Sri Aurobindo İngilizce’yi, Fransızca’yı, Latince’yi, Grekçe’yi mükemmel öğreniyor; Dante’yi İtalyanca, Calderon’u İspanyolca, Goethe’yi Almanca okuyabiliyor ama 1893’te Mumbai’a ayak bastığında ne Hindistan, ne de Hindistan’ın halkı, inançları, kültürü hakkında hiçbir şey bilmiyor.

On üç yıl Baroda eyaletinde iskan bakanlığında, pullar ve gelirler departmanında çeşitli resmi görevlerde çalışıyor; Baroda mihracesinin konuşmalarını ve diğer yazı işlerini sıkça kaleme alıyor. Baroda kolejinde Fransızca ve İngilizce hocalığı yapıyor.

Bu arada zengin Hint kültürünü, edebiyatını, tarihini, politik problemleri derinlemesine inceliyor; Bengalice, Sanskritçe, Hindice, Gujaratice, Marathice öğreniyor.

1906’da Bengal’e geçerek Hindistan’ın bağımsızlık hareketini başlatıyor; günlük gazetesi Bande Mataram kısa sürede Hindistan’ın milliyetçi hareketinin en güçlü sesi oluyor.

Sri Aurobindo Vedanta’nın çevirisini okuyana kadar ateistti; 1908’de komplo suçlamasıyla tutuklanıyor; cezaevinde hayatını değiştiren pek çok manevi deneyim yaşıyor, realizasyonlar ediniyor: “...İngiliz hükümetinin öfkesinin tek sonucu Tanrı’yı bulmam oldu...” (Tales of Prison Life, Sri Aurobindo).

Calcutta’da Alipore hapishanesinde bir yıl yattıktan sonra mahkeme tarafından serbest bırakılıyor; sadece İngiliz sömürgeciliğine karşı gelmenin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, TÜM DOĞA KANUNLARINA KARŞI GELMEK GEREKTİĞİNİ, ÖLÜME KARŞI GELMEK GEREKTİĞİNİ ANLIYOR; içinde yankılanan Tanrısal çağrıya uyuyor; kendini tamamen yogaya adamak için aktif politikadan çekiliyor ve 1910’da, o zamanlar Fransız sömürgesi olan Pondichéry’ye yerleşiyor; Tamilce öğreniyor.

Yaşadığı yoğun yogayla gelen İrfan sayesinde Vedaların, Upanishad’ların, Bhagavadgita’nın gerçek anlamını ortaya çıkarıyor; geçmiş manevi deneyimleri yaşayıp esas hakikatlerini harmanlayarak insanın doğasını, vücudunu, hücrelerini DÖNÜŞTÜREN, tanrısallaştıran süpraakılsal yogayı geliştiriyor.

1914’te Paris’ten gelen Anne'yle tanışıyor; birlikte Arya dergisini yayınlıyorlar; yıllar sonra, süpraakılsal bilinci vücudunun, hücrelerinin içine indirebilmek, dönüşebilmek amacıyla odasına çekiliyor ve 1926’da kendiliğinden doğan Ashram’ın bütün maddi ve manevi yönetimini Tanrısal Anne olarak kabul ettiği Anne’ye bırakıyor.

SRİ AUROBİNDO 5 Aralık 1950’de fiziksel vücudunu bir kabuk gibi terk etti ama HALA ARAMIZDA, insandan sonraki aşamayı, yeni türü, yeni yaratımı, süpraakılsal varlığı düzlemimize paralel olan “gerçek fizik” dediği sübtil fiziksel düzlemde geliştirmeye ve dünyaya yön vermeye devam ediyor.

SRİ AUROBİNDO EVRİMSEL BİR MAYA; yazdığı, söylediği asla “ akılsal aşikarlıklar” seviyesine düşmüyor. Kullandığı her cümle bir deneyimi yansıtıyor; cümle sanki birkaç kelimenin içine sıkıştırılmış koca bir dünya gibi olmakla kalmıyor, aynı zamanda deneyimin titreşimini de, ışığını da içeriyor: isteyen, kelimeler aracılığıyla deneyimle, titreşimle, ışıkla temasa geçebilir.

SRİ AUROBİNDO’YLA ANNE AVATAR.

Tanrısal, her Büyük Devirde, her Yüce Çağda Evlatlarına Bizzat Kılavuzluk Etmek için, “Yeni Yolu” Göstermek için, “Yeni Tür” Olmak için yeryüzünde bir insan vücuduna Bürünür:

Avatar kelimesinin anlamı bu. Ama maalesef insanların çoğu tembel olduğundan “YENİ TÜR”

OLMAK, “YENİ ŞEY” OLMAK, GELECEK OLMAK yerine sadece Avatara tapmak istiyor... e tabii, çünkü tapmak, CANLI BİR EVRİM GÜCÜNÜ dinleştirmek, tanrısal olmaya çalışmaktan çok daha kolay.

EVRİM VİZYONERLERİ SRİ AUROBİNDO’YLA ANNE ONLARA TAPASINIZ DİYE DÜNYAYA GELMEDİ, BİR DİN GELİŞTİRMEYE YA DA ESKİ DİNLERİ BİRLEŞTİRİP YENİ BİR DİN KURMAYA DA GELMEDİ. DİNLERİN DEVRİ KAPANDI. SRİ AUROBİNDO’YLA ANNE YENİ YOLU AÇMAYA, GÖSTERMEYE, YENİ TÜR OLMAYA GELDİLER VE DE OLDULAR. ŞİMDİ YENİ TÜR OLMA SIRASI SİZDE. TEMBEL OLMAYIN, TANRISAL’A TAPACAĞINIZA TANRISAL OLMAYA ÇALIŞIN, DÖNÜŞMEYE ÇALIŞIN. BIRAKIN BAŞKASI TANRISAL’A TAPSIN, TÜTSÜ YAKSIN, KONUŞSUN, KİTAP YAZSIN. SİZ CESUR OLUN, SRİ AUROBİNDO’YLA ANNE’NİN AÇTIĞI YENİ YOLDAN YÜRÜYÜN; BU DAHA ZOR AMA...

YAŞANMAYA DEĞER TEK ŞEY BU. KENDİNİZDEN BAŞKA KİMSE SİZE YARDIM EDEMEZ, UZAYLILAR BİLE! CEVAP UZAYDA YA DA BAŞKA YERDE VEYA BİR BAŞKASINDA DEĞİL, CEVAP KENDİ İÇİNİZDE YUKARILARDA BÜYÜLÜ DEĞNEĞİ OLAN BİRİ YOK Kİ SİZİ SİHİRLİ BİR HAREKETLE DÖNÜŞTÜRSÜN! HAYAL KURMAYIN! BU UZUN VE ZOR YOGAYI SİZİN İÇİN BAŞKASI YAPMAZ, ÖNÜNÜZE HAZIR KONMAZ KENDİNİZ YAPACAKSINIZ! AMA ATTIĞINIZ HER ADIMDA SRİ AUROBİNDO’YLA ANNE’NİN YANINIZDA OLDUĞUNU, YARDIM ETTİĞİNİ, KILAVUZLUK ETTİĞİNİ, ELİNİZDEN TUTTUĞUNU FİZİKSEL OLARAK HİSSEDECEKSİNİZ.

Bir tek şey gerekli: HEDEFİNİZ KONUSUNDA İÇTEN OLACAKSINIZ. ELİNİZDEKİ KİTABIN İÇERDİĞİ DÖNÜŞTÜRÜCÜ GÜÇLE TEMASA GEÇİN, TANRISAL'I YAŞAYIN! YENİ BİLİNCİ YAKALAMAYA ÇALIŞIN! GELECEK YENİ NEFESİ, YENİ OKSİJENİ İÇİNİZE ÇEKİN ! YENİ GÜNEŞİ DOYASIYA İÇİN! YENİ GERÇEĞİ YAŞAYIN!


 
Eski 30 Ağustos 2023, 20:52   #2
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri





Anne, 1960’ta Pondichéry’de

Anne, Mira Alfassa adıyla, tam pozitivist, tam materyalist Mısırlı bir anneyle Edirneli bir babanın kızları olarak 21 Şubat 1878’de Paris’te doğdu. İlk öğrenimini evde ve özel bir okulda gördü; daha o yaşlarda son derece gelişmiş bir bilinci var; dünya kadar psişik deneyim yaşıyor; her yönden, her alanda mükemmelliğin peşinde. DİNLERDEN HEP İĞRENEN, “Tanrı”ya aklen inanmayı kesinlikle reddeden ANNE, kendi içindeki ve her şeydeki Tanrısal’ı yirmili yaşlarda keşfedene kadar TAM BİR ATEİSTTİ.

TANRI DENİNCE İNSANLAR SIKÇA DİN ANLIYOR, ya da DİNLERİN cezalandıran ve ödüllendiren, ciddi, ağır başlı, gülmeyen TANRISI ANLIYOR, bu yüzden Anne Tanrı kelimesinin yerine Tanrısal, Yüce, Efendi, Ebedi gibi sıfatları ad şeklinde kullanmayı tercih ediyor. Anne “TANRISAL” derken dinlerin Tanrısını değil, “GELECEK OKSİJENİ”, “GELECEK GÜNEŞİ” “GELECEK GERÇEĞİ” kastediyor.

“Efendi” derken bile Kutsal Kitapların Efendisini değil, DÜNYANIN GELECEK EFENDİSİNİ, ya da GELECEK DÜNYANIN EFENDİSİNİ kastediyor. Tanrısal’ı sanki yaratılıştan “ayrı”, “başka” bir Transandantal Varlıkmış gibi dar bir akılsal formülle sınırlamıyor, her şeyin içinde ve gerisinde Olan Kozmik ruhu, her şeyin geldiği, içinde yaşadığı ve O’na döndüğü Satchidananda’yı, kendi varlığımızın Ruhunu, Efendisini, kişilikli, kişiliksiz, var olan, var olmuş ve var olacak her şeyin Bütünlüğünü, Ebediyeti, Hakikati, Anandayı, Sonsuzluğu, Yüce Bilinci kastediyor.

Üstün bir matematikçi, çok yetenekli bir piyanist ve yazar, başarılı bir ressam: kısacası Anne gerçek bir Sanatçı. Daha 1904’ten itibaren, bir Hindu tanrısallığı zannettiği Sri Aurobindo’yu rüyalarında görüyor. Okültizme büyük ilgi duyuyor, 1905 yılında bu konuda çalışmak üzere Cezayir’in Tlemcen kentine, olağanüstü okült güçleri olan gizemli Max Théon’un ve eşi Alma’nın yanına gidiyor.

1914’te, Hindistan’a yolculuğu sırasında, Pondichéry’de Sri Aurobindo’yu gördüğü anda, yıllar boyunca manevi gelişimini yönlendiren varlıkla tanıştığını anlıyor. Pondichéry'de bir, Japonya’da dört yıl kaldıktan sonra 1920'de Çin üzerinden temelli olarak Pondichéry’ye, Sri Aurobindo’nun yanına dönüyor.

24 Kasım 1926’da, Sri Aurobindo kendini tümüyle süpraakılsal yogaya adamak için odasına çekildiğinde o tarihlerde kendiliğinden doğal olarak doğan Ashram’ın bütün maddi ve manevi yönetimini Tanrısal Anne olarak kabul ettiği Anne’ye bırakıyor; Anne 1951’de Sri Aurobindo Uluslararası Eğitim Merkezi’ni açıyor; 1968’de uluslararası kent Auroville’in temelini atıyor.


Seksen dört yaşına kadar Ashram’ın günlük faaliyetlerini şahsen yönetiyor.
Mart 1962’de O da çekiliyor ve süpraakılsal bilinci hücrenin içine indirerek vücudu dönüştürebilen hücresel yogayı yaşamaya başlıyor, ama yine de odasından Ashram’ı yönetmeye ve insanları düzenli olarak kabul etmeye devam ediyor.


Fiziksel vücudunu terk ettiği 17 Kasım 1973’ten bu yana, insandan sonraki aşamayı, yeni türü, yeni yaratımı, süpraakılsal varlığı Sri Aurobindo’yla birlikte “gerçek fizikte”, yaşadığımız fiziksel düzleme en yakın olan sübtil fiziksel düzlemde geliştirmeye ve dünyaya yön vermeye halen devam ediyor.

EDİTÖRÜN NOTU
Sri Aurobindo özlüsözlerini 1913’le 1919 yılları arasında 2 ayrı deftere yazmış. “Thoughts and Glimpses” adlı eserde yayınlanan 10 özlüsözü “Düşüncelerim, Gördüklerim” başlığıyla sunuyoruz. Jnana (İrfan, Bilgelik), Karma (Çalışma) ve Bhakti (Tanrısal’a duyulan aşk, kendini Tanrısal'a adama) olarak üç ayrı grupta topladığı 541 özlüsözünü 2. bölümde kalın puntolarla sunuyoruz. Anne bu özlüsözleri yaklaşık 12 yılda İngilizce’den Fransızca’ya çevirip yorumladı. İlk 12 özlüsözü, her yaştan onlarca öğretilinin katıldığı Ashram’ın Oyun Alanı’nda yer alan ve 5 Aralık 1958’de sona eren “cuma dersleri” esnasında yorumladı; daha sonra sağlık nedeniyle odasına çekildi. Bazı öğretililer, defterlerine Sri Aurobindo'nun özlüsözleri hakkında Anne’ye  sembolüyle işaretlediğimiz sorular yazıp defterini Anne’ye gönderirdi, Anne de defterlere genellikle kısa bir cevap yazdıktan sonra defterleri sahiplerine geri yollardı.


Satprem adlı öğretili ve sırdaş, Anne'yle yüz yüze görüşerek, Anne'ye şifahi sorular sorarak, Anne'nin yaşadığı deneyimi açıklamak için zaman zaman özlüsözlerden uzaklaşan yorumlarını teybe kaydetti.

Teybe alınan bu görüşmeler 6000 sayfayı aşan 13 ciltlik “ANNE'NİN AJENDASI” adı altında insandan sonraki YENİ TÜRE GEÇİŞİN GÜNLÜĞÜNÜ oluşturuyor. Son bölümdeyse Anne'nin “Pensées et Aphorismes de Sri Aurobindo: traduction et commentaires” de yorumlamadığı ancak Sri Aurobindo'nun “Thoughts and Aphorisms”adlı eserinde yer alan 7 özlüsözü sunuyoruz.

DÜŞÜNCELERİM
GÖRDÜKLERİM
Amaç


Bilgiyi aştığımız zaman İrfan1 sahibi oluruz. Akıl yardımcıydı; akıl köstektir. Gelip geçici istekleri aştığımız zaman Güç sahibi oluruz. Efor yardımcıydı; efor köstektir. Zevki aştığımız zaman Mutlu oluruz. Arzu yardımcıydı; arzu köstektir.


Bireyselleşmeyi aştığımız zaman gerçek Kişi oluruz. Ego yardımcıydı; ego köstektir. İnsanlığı aştığımız zaman İnsan oluruz. Hayvan yardımcıydı; hayvan köstektir.

Usavurma yeteneğini düzenli sezgiye dönüştür; tüm benliğin ışık olsun. Amacın bu.

Eforu düzenli bir egemen manevi kuvvet akımına dönüştür; tüm benliğin bilinçli kuvvet olsun. Amacın bu. Hazzı amaçsız, değişmez bir ekstaza dönüştür; tüm benliğin mutluluk olsun. Amacın bu. Bölünmüş bireyi evrensel kişiliğe dönüştür; tüm benliğin tanrısal olsun. Amacın bu.

Hayvanı, sürüleri güden çobana dönüştür; tüm benliğin Krishna2 olsun. Amacın bu. Şimdi yapamadıklarım, ileride yapacaklarımın göstergesidir.

İmkansızlık duygusu bütün imkanların başlangıcıdır. Çünkü bu zamansal evren bir paradoks, bir imkansızlık olduğu için, Ebedi onu Kendi Varlığından Yarattı.

1. İrfan: Arifin içine doğan hakikatin, essahın sezgisel, içgüdüsel bilgisi.

2. Krishna: Ebedi’nin Mutluluk kişiliği; Mutluluğun, Aşkın ve Bhakti'nin kendini Tanrısal'a dama, Tanrısal'a tapma, Tanrısal aşkı) Tanrısı.

İmkansızlık sadece henüz gerçekleştirilmemiş daha büyük mekanların bir toplamıdır. Daha ileri bir aşamayı, henüz edilmemiş bir yolculuğu peçeler. İnsanlığın gelişmesini istiyorsan, bütün önyargıları yık. Böylece darbe yemiş düşünce uyanır ve yaratıcı olur. Yoksa doğru faaliyetiyle karıştırdığı mekanik bir tekrarlamada kalır.

Kendi ekseninde dönmek insan ruhu için tek hareket değil. Bitmez tükenmez bir aydınlanmanın güneşi etrafında dönmek de var.

Önce deruni benliğinin bilincinde ol, sonra düşün ve harekete geç. Her yaşayan düşünce hazırlık aşamasında bir dünyadır; her gerçek hareket ortaya koyulmuş bir düşüncedir. Maddi dünya, tanrısal bilinçte bir fikir oynamaya başladı diye var.

Düşünce, varoluş için ne esastır ne de varoluşun nedenidir, gelecekte olmak için bir alettir: kendimde ne görüyorsam o olurum. Düşüncenin bana telkin ettiği her şeyi yapabilirim; düşüncenin bende açığa çıkardığı her şey olabilirim. Bu olmalı, insanın kendine olan sarsılmaz inancı, çünkü Tanrı insanın içinde İkamet Eder.

İşimiz, insanın zaten yaptığını hep tekrarlamaya devam etmek değil, işimiz yeni realizasyonlara 3, henüz hayal edilmemiş hakimiyetlere.

3 Realizasyon:
[Sri Aurobindo’yla Anne bu gibi kavramlara çoğu zaman üst üste gelen birkaç anlam verir] derin ve manevi anlamda somut bir realizasyon, realize edilen şeyi bilinç için herhangi bir maddi şeyin olabileceğinden daha gerçek, daha dinamik, daha yakın bir şekilde var eden şeydir; “realizasyon”, kelimenin tam anlamıyla Benliği, transandantal ve evrensel Tanrısal’ı kendimize ve kendimizde gerçek yapmaktır. İki tür şey olur yogada, realizasyonlar ve deneyimler.

Realizasyonlar Tanrısal’ın, Daha Yüksek Doğanın veya Tanrısal Doğanın, dünya bilincinin ve onun kuvvetlerinin işleyişinin, insanın kendi benliğinin, gerçek doğasının ve şeylerin iç doğasının temel hakikatlerinin bilincine alışı ve orada yerleşmeleridir, insanın iç dünyasının ve varoluşunun bir parçası olana kadar içinde büyüyen bu şeylerin gücüdür – mesela Tanrısal Mevcudiyetin realizasyonu, daha yüksek Huzurun, Işığın, Kuvvetin, Ananda’nın bilince inmesi ve bilinçteki işleyişi, tanrısal veya manevi Aşkın realizasyonu, insanın kendi psişik varlığını algılayışı, kendi Hakiki akılsal varlığını, Hakiki nefsi varlığını, Hakiki fiziksel varlığını keşfedişi, akılüstüsel veya süpraakılsal

ulaşmak. Zaman, ruh ve dünya bize çalışma alanı olarak verilir; vizyon4, ümit ve yaratıcı hayal gücü bize ilham verir; irade, düşünce ve çalışmaysa çok etkili aletlerimizdir. Daha başarmamız gereken yeni ne var ki? Aşk var, çünkü şimdiye kadar sadece nefret etmeyi ve tatmin olmayı başardık; İrfan var, çünkü şimdiye kadar sadece yanılmayı, algılamayı ve tasavvur etmeyi başardık; Mutluluk var, çünkü şimdiye kadar sadece zevki, acıyı ve ilgisizliği başardık; Güç var, çünkü şimdiye kadar sadece zayıflığı, eforu ve yenilgiye uğratılan zaferi başardık; Hayat var, çünkü şimdiye kadar sadece doğmayı, büyümeyi ve ölmeyi başardık; Birlik var, çünkü şimdiye kadar sadece savaşı ve ortaklığı başardık.

Tek kelimeyle tanrısallığı başarmamız gerekiyor, kendimizi Tanrısal’a göre yeniden şekillendirmeyi başarmamız gerekiyor. bilinci realize edişi, bütün bu şeylerin şu anki aşağı doğamızla olan ilişkisinin ve bu şeylerin bu aşağı doğayı değiştirmek için etkilerinin algılanışı.

Liste elbette sonsuzca daha uzun olabilirdi. Bu şeyler sıkça deneyim olarak da adlandırılabilir, sadece flaş gibi patladıklarında, kısa süre veya nadir ziyaretler için geldiklerinde; yalnızca çok kesin veya sık ya da devamlı veya normal olduklarında tam realizasyon olarak adlandırılabilirler; bir şeyin bilincine varma; gerçekleşme, gerçekleştirme (Fr: réalisation; En: realization).

4 Vizyon:
İçsel görme, daha geniş hakikatin ve deneyimin girip akla etki etmesi için fiziksel aklın ötesinde olan daha yüksek bilinç düzlemlerine açılan kapı. Mesela Işığı gönül gözüyle gördüğünüzde bu bir vizyondur; Işığın içinize girdiğini hissettiğinizde bu bir deneyimdir; Işık içinize yerleştiğinde, aydınlanma ve irfan getirdiğinde bu bir realizasyondur. (Fr&En: vision)

Varolma bilinciyle varolma sevinci ilk ana babadır. Aynı zamanda da son transandanslardır. Bilinçsizlik, bilincin sadece bir baygınlık arası ya da karanlık uykusudur; acı ve yok oluş, sadece kendini başka yerde ya da başka türlü bulmak için kendinden kaçan varolma sevincidir.

Varolma sevinci zamanla sınırlı değildir; başı ya da sonu da yoktur. Tanrı bir şekli ancak başka bir şekle Bürünmek için Bırakır. Sonuçta, Tanrı ne ki? Ebedi bir bahçede ebedi bir oyun Oynayan ebedi bir Çocuk. İnsan, Purusha7

Tanrı Doğaya Eğilmeden Edemez, insan da tanrısallığa özlem duymadan edemez. Bu, sonlunun Sonsuzla olan ebedi ilişkisidir. Birbirlerine sırt çeviriyorlar gibi göründükleri zaman, bu, daha samimi bir buluşmaya atılmak için geri çekiliyorlar demektir. İnsanın içindeki dünyanın doğası, Sahibine8 doğru daha büyük bir atılım yapmak için yeniden kendinin bilincinde oluyor. Bu “Sahip” tir doğasının bilmeden sahip olduğu, hayatın ve hissin sahip olup da sahip olduğunu inkar ettiği, aradığını inkar etmesine rağmen aradığı.

Dünyanın doğası sırf kendini bilmediği için Tanrı’yı bilmiyor; kendini bildiğinde karışımsız bir varolma sevinci yaşayacak. Sır, birlik içinde sahip olmakta, birlik içinde kaybolmakta değil. Tanrı ve insan, dünya ve gaip birbirlerini tanıyınca bir olurlar. Bölünmüşlükleri cehaletin nedenidir, aynen cehalet, acının nedeni olduğu gibi.

İnsan önce körü körüne arar, ve tanrısal benliğini aradığını bile bilmez, çünkü maddi Doğanın karanlığından başlar, ve görmeye başladığı zaman bile, kendi içinde büyüyen ışık uzunca bir süre gözlerini kamaştırır. Tanrı da insanın arayışına anlaşılmaz bir şekilde Cevap Verir: insanın körlüğünü Amaçlar, insanın körlüğünden, annesini el yordamıyla arayan küçük bir çocuğun ellerinden gibi Zevk Alır.

Tanrı’yla Doğa, oyun oynayan birbirlerine aşık bir çocukla bir kız gibidir. Birbirlerini görür görmez kaçıp saklanırlar, birbirlerini arayabilmek, kovalayabilmek ve yakalayabilmek için.

7 Purusha:
temel bilinç, hakiki varlık, veya en azından hangi düzlemde tezahür ederse hakiki varlığı temsil eder. Bilinçli varlık; bilinçli ruh; kişi; ruh; prakritinin (Doğanın) işleyişini destekleyen esas varlık; efendi ve tanık olan, bilen, sahip olan, destekleyen ve Doğanın işleyişini onaylayan gerideki bilinç.

8 Sri Aurobindo burada “Enjoyer” demiş, yani zevkini Çıkaran, tadını Çıkaran, Kullanan, Sahip İnsan, Doğa’dan Saklanan Tanrıdır, Doğa’ya mücadeleyle, ısrarla, şiddetle, gafil avlayarak sahip olabilsin diye. Tanrı, insandaki kendi bireyselliğinden saklanan evrensel ve transandantal İnsandır.

Hayvan, kıllı bir posta bürünmüş ve dört ayak üzerinde olan İnsandır; solucan, kendi insanlığının evrimine doğru kıvrılıp sürünen İnsandır. Maddenin kaba formları bile gelişmemiş vücudundaki birer İnsandır. Her şey purusha olan İnsandır .

Çünkü İnsanla neyi kastederiz? Kendi elementlerinden yapılmış bir aklı ve bir vücudu mesken tutmuş, yaratılmamış, imha edilemez bir ruh

Son


İnsanla Tanrı’nın buluşması her zaman, tanrısalın insanın içine nüfuz etmesi, içine girmesi, insanın da Tanrısallığın içine dalması anlamına gelmeli. Ama bu dalış bir tür yok oluş değil. Yok oluş bütün bu arayışın, bu tutkunun, bu acının, bu ekstazın ergisi değil. Oyun hiç başlamış olmazdı eğer sonu bu olacak olsaydı.

Sır sevinç. Saf sevinci öğren , böylece Tanrı’yı öğrenirsin. Bütün hikayenin başlangıcı neydi peki? Sırf varolma sevinci uğruna çoğalmış ve kendini sayısızca bulabilmek için sayısız şekle bürünmüş bir varoluş. Peki ortası ne? Çoklu bir birliğe yönelen bölünme, rengarenk bir ışık seline meşakkatle ilerleyen cehalet, hayal edilemez bir ekstazın dokunuşuna doğru sancıyan acı. Çünkü tüm bu şeyler karanlık formlar ve sapkın titreşimlerdir. Ya bütün hikayenin sonu ne olacak? Eğer bal hem kendini hem bütün damlalarını aynı anda tadabilseydi, bütün damlalar da birbirlerini ve her bir damla da bütün peteği kendiymiş gibi tadabilseydi, Tanrı’nın, insanın ruhunun ve evrenin sonu bu olurdu.

Aşk ana nota, Sevinç melodi, Güç akor, İrfan icracı, sonsuz Bütün hem besteci hem dinleyici. Sadece armoninin hazırlık akordsuzluklarını biliyoruz; armoni ileride ne kadar büyük olacaksa hazırlık akordsuzlukları da şu an o kadar korkunç; ama tanrısal mutlulukların fügüne mutlaka ulaşacağız.

Zincirler

Bütün dünya özgürlüğü özlemle diliyor, halbuki her yaratık zincirlerine aşık; bu, doğamızın ilk paradoksu, ilk çözülemez düğümü. İnsan doğumun bağlarına aşık; bu yüzden ölümün ikiz bağlarına kapılmış. Bu zincirler içinde, varlığının özgürlüğünü ve kendi ergisine hakim olmayı canı gönülden istiyor.

İnsan güce aşık; bu yüzden zayıflığa maruz. Çünkü dünya sürekli çarpışıp birbirlerinin üzerine atılan bir kuvvet dalgaları denizidir; tek bir dalganın zirvesine binmek isteyen, yüzlerce dalganın darbesiyle yıkılmak zorunda.

İnsan zevke aşık; bu yüzden üzüntünün de acının da boyunduruğuna katlanmalı. Çünkü karışımsız haz sadece tutkusuz özgür ruh içindir; ama insanda, zevk peşinde koşan şey acı çeken ve ıkınan bir enerjidir.

İnsan sakinliğe aç, ama huzursuz bir aklın, tedirgin bir kalbin deneyimlerinin de susuzluğunu hisseder; insanın aklı için zevk bir hummadır, sakinlikse atalettir, monotonluktur.

İnsan fiziksel varlığının sınırlamalarına aşık, ama sonsuz aklının, ölümsüz ruhunun özgürlüğüne de sahip olmak ister. İnsanın içinde bir şey bu kontrastların cazibesine tuhafça kapılır; akılsal varlığı için bunlar hayatın sanatsal yoğunluğunu oluşturur.

Sadece nektar değil, zehir de beğenisini, merakını cezbeder. Bütün bu şeylerin bir anlamı var, bütün bu çelişkilerden bir kurtuluş var. Doğanın kombinezonlarının her çılgınlığında bir metodu var, en çözülemez düğümleri için bir çözüm var.

Ölüm, Doğanın hayata, kendi kendini bulamadığını hatırlatmak için sürekli sorduğu sorudur. Ölümün kuşatması olmasaydı, yaratık mükemmel olmayan bir hayat şekline ebediyen bağlı olurdu. Ölümün kovalamasıyla yaratık mükemmel hayat fikrine uyanır ve mükemmel hayatın yolunu, imkanını araştırır.

Zayıflık, övündüğümüz kuvvetleri, enerjileri ve büyüklükleri aynı testten geçirerek onlara aynı soruyu sorar. Güç, hayatın oyunudur; hayatta neler yapılabileceğini gösterir ve hayatın ifadesinin değerini ortaya çıkarır. Zayıflık, hayatı hareketinde kovalayıp edindiği enerjinin sınırlarını hissettiren ölümün oyunudur. Doğa, acı ve üzüntü aracılığıyla ruha şunu hatırlatır: tattığın zevkler, gerçek varolma sevincinin sadece cılız bir yansımasıdır.

Varlığımızın her acısı, her işkencesi, yanında en büyük hazlarımızın loş, titrek birer ışıltı gibi kaldığı bir ekstaz alevinin sırrını barındırır. Sinirsel aklımızın nefret ettiği, kaçındığı hayatın büyük sınamalarının, ıstıraplarının ve zorlu deneyimlerinin ruhu cezbedişinin sırrı budur.

Aktif varlığımızın ve aletlerinin ajitasyonu ve çabuk yorulması, asıl temelimizin sakinlik olduğu, heyecanın, ruhun bir hastalığı olduğu yönünde Doğanın bir işaretidir.

Tam sakinliğin kısırlığı ve monotonluğu, Doğanın bizden faaliyetin bu sağlam temel üzerinde işlemesini istediğinin bir işaretidir. Tanrı ebediyen Oynar ama Rahatsız Olmaz.

Vücudun sınırlamaları bir kalıptır; ruh ve akıl, vücudun sonluluğuyla kendi sonsuzlukları arasındaki uyuşma formülü bulunana kadar kendilerini bu sınırlamaların içine dökmeli, bu sınırlamaları aşmalı ve kendilerini sürekli daha engin sınırlarda yeniden şekillendirmelidir. Özgürlük, bütün Doğanın gizli efendisi olan varlığın sınırlanamaz birliğinin yasasıdır. Kölelikse, diğer benliklerinin çokluktaki oyununa hizmet etmek için kendini isteyerek veren varlıktaki aşkın yasasıdır.

Özgürlük zincirler içinde çalıştığında ve kölelik, Aşkın değil de Kuvvetin bir kanunu olduğunda, her şeyin gerçek doğası bozulur ve yalan, ruhun varoluşla olan ilişkilerini yönetir.

Doğa, bu bozulmadan yola çıkar ve düzeltilmesine izin vermeden önce bu bozulmadan doğabilen bütün kombinezonlarla oynar. Sonra bütün bu kombinezonların özünü yeni, zengin bir aşk ve özgürlük ahenginde toplar.

Özgürlük sınırsız bir birlikten gelir, çünkü gerçek varlığımız budur. Bu birliğin özünü kendimizde bulabiliriz; işleyişini bütün diğer varlıklarla birlik içinde realize edebiliriz9. Bu çift deneyim, Doğadaki ruhun tam niyetidir.

Sonsuz birliği kendimizde realize ettik mi, o zaman kendimizi dünyaya vermek, tam özgürlük ve mutlak hakimiyettir. Sonsuz olunca ölümden muafız, çünkü hayat, ölümsüz varoluşumuzun bir oyunu haline gelir. Zayıflıktan muafız, çünkü on binlerce dalgasının şokundan zevk alan denizin tümüyüz. Üzüntüden ve acıdan muafız, çünkü varlığımızı etkileyen her şeyle nasıl ahenkleşeceğimizi, varolma sevincinin etkisini ve tepkisini her şeyde bulmayı öğreniriz. Sınırlamalardan muafız, çünkü vücut sonsuz aklın bir oyuncağı olur ve ölümsüz ruhun iradesine itaat etmeyi öğrenir.

Sinirsel aklın ve gönlün hummasından muafız, ama yine de hareketsiz kalmaya mecbur değiliz. Ölümsüzlük, birlik ve özgürlük içimizde, keşfedilmeyi bekliyorlar; ama aşkın sevinci için, içimizdeki Tanrı hep Çokluk olarak kalacak.

Özgürlük sınırsız bir birlikten gelir, çünkü gerçek varlığımız budur. Bu birliğin özünü kendimizde bulabiliriz; işleyişini bütün diğer varlıklarla birlik içinde realize edebiliriz9. Bu çift deneyim, Doğadaki ruhun tam niyetidir. Sonsuz birliği kendimizde realize ettik mi, o zaman kendimizi dünyaya vermek, tam özgürlük ve mutlak hakimiyettir. Sonsuz olunca ölümden muafız, çünkü hayat, ölümsüz varoluşumuzun bir oyunu haline gelir. Zayıflıktan muafız, çünkü on binlerce dalgasının şokundan zevk alan denizin tümüyüz. Üzüntüden ve acıdan muafız, çünkü varlığımızı etkileyen her şeyle nasıl ahenkleşeceğimizi, varolma sevincinin etkisini ve tepkisini her şeyde bulmayı öğreniriz.

Sınırlamalardan muafız, çünkü vücut sonsuz aklın bir oyuncağı olur ve ölümsüz ruhun iradesine itaat etmeyi öğrenir. Sinirsel aklın ve gönlün hummasından muafız, ama yine de hareketsiz kalmaya mecbur değiliz.

Ölümsüzlük, birlik ve özgürlük içimizde, keşfedilmeyi bekliyorlar; ama aşkın sevinci için, içimizdeki Tanrı hep Çokluk olarak kalacak. 9 Realize etmek: [Sri Aurobindo’yla Anne bu gibi kavramlara çoğu zaman üst üste gelen birkaç anlam verir] bir şeyi kendi bilincinde gerçek yapmak, bir şeyin bilincine varmak, farkına varmak, kavramak, anlamak; gerçekleştirmek, sadece akılda var olanı somut biçimde var etmek (Fr: réaliser; En: to realize).

Bazılarına göre özel bir Kısmete inanmak ya da kendini Tanrı’nın Elindeki bir alet olarak görmek kendini beğenmişliktir, halbuki bence herkesin özel bir Kısmeti var; anladım ki Tanrı, işçinin kazmasını Kullandığı gibi, küçük çocuğun ağzıyla da Aguluyor.

Kısmet, sadece herkesin öldüğü deniz kazasından beni kurtaran değildir. Herkes kurtulmuşken son can simidimi elimden kapıp beni ıssız okyanusta boğan da Kısmettir. Zaferin sevinci bazen mücadelenin ve acının çekiciliğinden daha azdır; yine de fatih insan ruhunun amacı acı değil zafer olmalıdır. Özlem duymayan ruhlar Tanrı’nın başarısızlıklarıdır; ama Doğa memnundur, onları çoğaltmayı sever çünkü hem istikrarını garantilerler hem egemenliğini uzatırlar. Ayaktakımı, fakir, cahil, kötü huylu veya terbiyesiz olanlar değil; küçüklükten, vasat bir insanlıktan memnun olan herkes ayaktakımıdır. İnsanlara yardım et ama enerjilerini zayıflatma; insanlara liderlik et, insanları eğit ama inisiyatiflerine ve orijinalliklerine müdahale etmemeye özen göster; diğer insanları kendi içine al ama, karşılığında da doğalarının tam tanrısallıklarını ver. Böyle davranabilen liderdir, gurudur.

Tanrı dünyayı bir muharebe alanına Çevirip savaşanların tepinmeleriyle, büyük bir çatışmanın, büyük bir mücadelenin çığlıklarıyla Doldurdu. Yoksa Biçtiği bedeli ödemeden Huzurunu çalmak mı istiyorsun? Mükemmel görünen bir başarıya güvenme, ama başardıktan sonra hala yapacak çok şey buluyorsan, sevin ve ilerle, çünkü gerçek mükemmelliğe kadar iş uzundur. Bir aşamayı amaç sanmaktan ya da bir molada çok fazla oyalanmaktan daha çok uyuşturan hata yoktur.

Büyük bir son gördüğün her yerde büyük bir başlangıçtan emin olabilirsin. Korkunç ve ağrılı bir imha aklını dehşete düşürdüğünde, aklını engin ve büyük bir yaratımın emin oluşuyla teselli et. Tanrı sadece sakin küçük sesin İçinde değil, ateşin de İçinde, hortumun da İçinde. İmha ne kadar büyükse yaratma şansı o kadar özgürdür; ama imha sıkça uzun, yavaş ve bunaltıcı olur, yaratım gelmekte gecikir, ya da yaratımın zaferi yarıda kesilir. Gece tekrar, tekrar geri gelir ve gün gecikir, hatta sanki sahte bir şafakmış gibi görünür. Dolayısıyla umutsuzluğa kapılma, uyanık ol ve çalış. Şiddetle umut edenler umutsuzluğa çabuk kapılır; ne umut et ne de kork ama, Tanrı’nın amacından ve kendi gerçekleştirme iradenden emin ol. Tanrısal Sanatçının Eli sıkça Dehasından ve Malzemesinden Emin Değilmiş gibi İşler. Sanki Dokunuyormuş, Deneyip Bırakıyormuş, yeniden Ele Alıyormuş, Fırlatıp tekrar Ele Alıyormuş, Emek Verip başarısız Oluyormuş, Bozup Yamalıyormuş gibi gelir.

Her şey hazır olmadan, Çalışmasında sürprizler, hayal kırıklıkları normaldir.

Seçilmiş olan, dipsiz kınanma kuyusuna Atılır. Atılmış olan, güçlü bir yapının köşe taşı olur. Bütün bunların gerisinde, aklımızı aşan İrfanın emin Bakışı, sonsuz bir Yeteneğin acelesi olmayan Gülümseyişi vardır. Tanrı’nın önünde ebediyet var, hep Acele Etmesine hiç gerek yok. Amacından ve başaracağından Emin, Eserini mükemmelliğe yaklaştırmak için yüz kez Parçalasa da Umurunda değil. İlk gerekli büyük dersimiz sabırdır; utangacın, şüphecinin, bıkkının, tembelin, zayıfın, hırsı olmayanın kasvetli hareket etme yavaşlığı değil: teyakkuzda olan ve kendini sayıca az ama kaderi değiştirmeye yetecek hızlı büyük darbelerin vaktine hazırlayan, sakin ve yoğun kuvvetle dolu bir sabır.

Tanrı neden Dünyasını böylesine sertçe Dövüyor, neden üzerinde Tepinip hamur gibi Yoğuruyor, neden dünyayı öylesine sıkça kan gölüne Çevirip kızgın ocağın cehennem ateşine Atıyor? Çünkü insanlık genelinde hala başka türlü eritilip şekillendirilemeyen sert, ham ve adi bir maden; böyle materyele böyle yöntem. Maden daha asil, daha saf bir metale dönüştürülmesine izin versin, Tanrı’nın ona karşı Kullanacağı yöntemler de daha yumuşak, daha tatlı olur ve ondan daha yüce, daha güzel kullanımlarda Yararlanır.

Tanrı sonsuz imkanların arasından Seçebilirken neden böyle bir materyel Seçti ya da İmal Etti? Çünkü tanrısal Fikri sadece güzelliği, tatlılığı ve saflığı değil, kuvveti de, iradeyi de büyüklüğü de Amaçlıyordu. Kuvveti küçümseme, bazı yönlerinin çirkinliği yüzünden kuvvetten nefret de etme, ya da sadece aşk Tanrı’dır diye de düşünme. Tüm mükemmel mükemmellik kahramandan, hatta devden bile bir şeyler içermelidir. En büyük kuvvet en büyük zorluktan doğar. Her şey değişirdi eğer insan manevileştirilmesine bir kez olsun razı olsaydı; ama akılsal, nefsi ve fiziksel doğası daha üst kanuna isyan ediyor. İnsan kusurluluğunu seviyor.

Ruh, varlığımızın hakikatidir; akıl, nefs10 ve fizik, kusurluluklarıyla ruhun maskeleridir, ama mükemmelliklerinde ruhun kalıpları olmaları gerekir.

Sadece manevi olmak yetmez; bu birkaç ruhu cennete hazırlar ama yer’i11 aynen olduğu gibi bırakır. Bir uzlaşma da selamet yolu değil.

10 Nefs: Asıl nefs, kendi doğasıyla, dürtüleriyle, heyecanlarıyla, duygularıyla, arzularıyla, hırslarıyla hareket eden hayat gücüdür, bütün bunların en yüksek merkezi de heyecanın dış kalbi olarak adlandırabileceğimiz yerdedir; bununla birlikte, ruhun daha yüksek duygularının veya psişik duyguların ve duyarlılıkların, heyecanların veya sezgisel özlemlerin ve dürtülerin bulunduğu bir iç kalp vardır. Tabii ki nefsi kısmımız bütünlüğümüz için gerekli ama, sadece duyguları ve eğilimleri psişik dokunuş tarafından arındırıldığı zaman, manevi ışık, manevi güç tarafından ele geçirilip yönetildiği zaman gerçek bir alet olur (Fr: le vital; En: the vital). 11 Sri Aurobindo burada “earth” ile hem dünyayı... hem maddeyi, fiziksel vücudu kastediyor.

Dünya üç tür devrim bilir. Maddi devrimin güçlü sonuçları vardır, ahlaki ve entelektüel devrimlerin ufku sonsuzca daha engindir, meyveleri de daha zengindir, ama manevi devrimler büyük ekimlerdir. Eğer bu üçlü değişim mükemmel bir uyum içerisinde çakışabilseydi, kusursuz bir eser gerçekleştirilmiş olurdu; ama insanın aklı ve vücudu güçlü bir manevi akımın tamamını içeremez; çoğu israf edilir, geri kalanın büyük kısmıysa saptırılır. Toprağımızın entelektüel ve fiziksel olarak pek çok kez sürülmesi gerekir ki, engin bir manevi ekimden zayıf bir hasat elde edilebilsin.

Her din insanlığa yardım etti. Paganizm insandaki güzelliğin ışığını, hayatının enginliğini ve yüceliğini, çok yönlü bir mükemmelliğe olan meylini artırdı. Hristiyanlık insanlığa tanrısal aşktan, insan sevgisinden ve hayırseverlikten bir görüş bahşetti. Budizm insanlığa daha bilge, daha tatlı, daha saf olmanın asil bir yolunu gösterdi.

Musevilik ve İslamiyet, insanın hareketlerinde nasıl dinen sadık olacağını, Tanrı’ya ibadet ederken ve kendini adarken nasıl gayretli olacağını gösterdi. Hinduizm insanlığa en geniş, en derin manevi imkanları açtı; büyük bir iş başarılmış olurdu eğer bütün bu Tanrı’ya bakışlar birbirlerini kucaklayıp birbirleriyle kaynaşabilseydi; ama entelektüel dogmalar ve kültlerin egoizmi yolu tıkıyor.

Bütün dinler birkaç ruhu kurtardı ama, henüz hiçbir din insanlığı manevileştiremedi. Bunun için kült ya da ilke değil, bireysel manevi evrim konusunda her şeyi kapsayan sürekli bir çaba lazım. Bugün dünyada gördüğümüz değişiklikler, ideallerinde ve niyetlerinde entelektüel, ahlaki, fizikseldir: manevi devrim vaktini bekliyor, bu arada da dalgalarını oraya buraya savuruyor. Manevi devrimin vakti gelene kadar diğer değişimlerin anlamı anlaşılamaz, ve o ana kadar da, güncel olaylar hakkındaki yorumlamalar ve insanlığın geleceğiyle ilgili bütün tahminler boş iştir.

Çünkü manevi devrimin niteliği, gücü ve sonucu, insanlığımızın bir sonraki devrini belirleyecek şeylerdir.


 
Eski 30 Ağustos 2023, 21:41   #3
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri


ANNE SRİ AUROBİNDO'NUN ÖZLÜSÖZLERİNİ YORUMLUYOR
Eğitici kitaplar okumak hiçbir işe yaramaz eğer kitapların öğrettiğini yaşamakta kararlı değilseniz. Hayır dualarımla.

Anne
1 – İnsanda iki müttefik güç vardır: bilgi ve Bilgelik. Bilgi, aklın, çarpık bir ortamda görülen hakikatten el yordamıyla kavrayabildiğidir; Bilgelikse, tanrısal görüşün ruhta gördüğüdür.

Biri: “Neden güçler müttefik?” diye sordu. Sanırım insanda bütün kavga eden şeyleri görmeye alışığız, öyle ki güçlerin müttefik oluşu hayret uyandırıyor! Ama kavgalar sadece kavga gibi görünüyor. Aslında üst bölgelerden gelen tüm güçler ister istemez müttefik. Sri Aurobindo da, anlayan için yeterince açık bir şekilde diyor ki, biri aklın gücü, diğeriyse ruhun gücü. Sri Aurobindo’nun özlüsözünde açığa vurmak istediği derin hakikat tam olarak bu: eğer akıl ikinci gücü elde etmeye çalışırsa, onu elde edemez, mademki bu ruhun bir gücü, manevi bilinçle doğan bir güç. Bilgi, aklın birçok efor sarfederek elde edebileceği bir şeydir, elde ettiği şey gerçek İrfan değil de İrfanın akılsal bir görünüşü olmasına rağmen; halbuki Bilgelik, Bilgeliği katiyen elde edemeyen aklın kesinlikle bir gücü değildir, çünkü aslında akıl, Bilgeliğin ne olduğunu bile bilmez. Tekrar ediyorum, Bilgelik esasen ruhun gücüdür ve sadece manevi bilinçle doğar. Sorulsaydı enteresan olurdu diye düşündüğüm bir soru var: Sri Aurobindo “Çarpık bir ortamda görülen hakikat”ten söz ettiğinde ne demek istiyor? Önce bu çarpık ortam nedir ve çarpık bir ortamda Hakikat ne olur? Her zaman olduğu gibi, Sri Aurobindo’nun söylediğinin üst üste gelen birkaç anlamı olabilir: biri daha spesifik, diğeri daha genel En spesifik anlamda, çarpık ortam, cehalette işleyen, dolayısıyla da hakikati saflığında ifade edemeyen akılsal ortamdır. Ama hayatın tümü cehalette yaşandığı için, çarpık ortam aynı zamanda yerküresel atmosferin arasından kendini ifade etmeye çalışan hakikati çarpıtan yerküresel atmosferin tamamıdır. Bu cümlenin en sübtil, en ince noktası da bu. Akıl el yordamıyla ne kavrayabilir?

Aklın daima el yordamıyla, tereddüt ederek arayıp ilerlediğini, bilmeye çalıştığını, yanılıp eski denemelerine geri döndüğünü ve tekrar denediğini biliyoruz; yani... bu çok tökezleyen bir ilerleyiş, ama akıl Hakikatten ne kavrayabilir? Bir fragman mı, bir parça mı, yine de Hakikat olan ama kısmi, eksik olan bir şey mi, yoksa artık Hakikat olmayan bir şey mi? Enteresan nokta bu. Şunu duymaya alıştık, belki de pek çok kez tekrarladık: insan sadece kısmi, eksik, parçalı bilgiler, dolayısıyla doğru olamayan bilgiler edinebilir. Bu oldukça banal bir bakış açısı, bunun farkına varmak için hayatta biraz eğitim görmüş olmak yeterli, ama Sri Aurobindo’nun “Çarpık bir ortamda görülen hakikat” ile kastettiği bundan çok daha enteresan. Hakikatin görünümü değişiyor, bu ortamda bu artık Hakikat değil Hakikatin bir çarpıtılması, bir deformasyonu; dolayısıyla Hakikatten kavranabilen şey, doğru olan bir parça değil, kendisi yitip gitmiş bir hakikatin sahte görünümü.


Bir imajla anlatmaya çalışacağım. Bu sadece bir imaj, başka bir şey değil, bunu harfiyen, dar anlamında anlamayın. Esas Hakikati göz alıcı ve lekesiz bir beyaz ışık küresine benzetirsek, diyebiliriz ki akılsal ortamda, akılsal atmosferde bu beyaz, tam ışık, her biri ayrı renkte olan binlerce ve binlerce nüansa dönüşür, çünkü birbirlerinden ayrılar: ortam ışığı çarpıttı, ve ışığın kırmızı, yeşil, sarı, mavi, sayısız ve bazen hiç uyuşmayan farklı renklerde algılanmasına neden olur; akıl, beyaz kürenin beyaz ışığından bir parça kavramaz, az çok sayıdaki farklı renklerde küçük ışıkları kavrar, üstelik onlarla beyaz ışığı bile yeniden oluşturamaz; dolayısıyla Hakikate ulaşamaz.

Aklın sahip olduğu şey hakikat parçaları değil, ayrışmış bir hakikattir. Bu bir ayrışma durumudur.

Hakikat bir bütündür, ve her şey gereklidir. İçinde gördüğünüz çarpık ortam, akılsal atmosfer, bütün unsurları ortaya koymaya, yansıtmaya, ifade etmeye, hatta algılamaya uygun değil, diyebiliriz ki “en iyisi” algılanmaz.

Buna artık Hakikat değil, esasen doğru olan ve burada, akılsal atmosferde artık hiç doğru olmayan bir şey diyebiliriz, bir cahillik diyebiliriz.

Özetleyecek olursak, İrfan, insan aklının onu kavrayabildiği haliyle, mutlaka cahillik içerisinde bir bilgidir, neredeyse şöyle diyebiliriz: cahilce bir bilgidir.

Bilgelik, Hakikatin öz halinin, asıl halinin vizyonudur, ve tezahürde uygulanışıdır.

12 Eylül 1958

2 – İlham, engin ve ebedi bir İrfandan fışkıran incecik bir aydınlık akıntısıdır, aklı, aklın duyuların bilgisini aşmasından daha mükemmel aşar.

“Niye Sri Aurobindo öyle demiş?” şeklinde birkaç soru soruldu.

“Öyle demiş çünkü öyle görmüş” de diyebilirim ama önce bir şeyi iyice anlamak lazım; bunlar Sri Aurobindo’nun verdiği tanımlamalar; Sri Aurobindo bu tanımlamaları sıkça paradoksal bir şekilde veriyor, bizi düşündürmek için.

Sözlüklerdeki tanımlamalar kelimelerin sıradan açıklaması, sıradan anlaşılma şekli, insanı düşündürmüyorlar. Sri Aurobindo söylediğini, alışılmış konsepti yıkmak amacıyla söylüyor, insanı daha derin bir hakikate temas ettirmek için. Birçok soru böylece giderilmiş oluyor.

Yapılması gereken efor bu: Sri Aurobindo’nun bu biçimde, yani bir kelimeyi tanımlamanın bildik şekli olmayan bir şekilde ifade ettiği daha derin İrfanı, daha derin Hakikati bulmaya çalışmak lazım. Birkaç soru ayırdım; öncelikle ilgilendiğim bir soru ayırdım çünkü düşünceli birinden geliyor: sual “bilgi” kelimesiyle ilgili, Sri Aurobindo’nun bu özlüsözde kelimeyi kullanma şekliyle, geçen hafta okuduğumuz özlüsözdeki kullanımını mukayese ediyor.

Geçen hafta Sri Aurobindo bilgi ile Bilgeliği deyim yerindeyse karşı karşıya getirdiğinde, bilginin genel insan bilinci tarafından uygulanış şeklinden, akılsal eforla, akılsal gelişmeyle edinilen bilgiden bahsediyordu, halbuki burada aksine sözünü ettiği bilgi esas bilgi, yani İrfan12, tanrısal süpraakılsal İrfan, özdeşleşerek edinilen İrfan.

12 Aklın mantık yürüterek, analiz ederek, hesaplayarak, dedüksyonla, karşılaştırmayla, usavurmayla meşakkatle ulaştığı bilgi ile arifin, hakimin, bilgenin içine doğan doğru, ruhun doğrudan, sezgisel olarak, içgüdüsel olarak edindiği, vizyon şeklinde gördüğü hakikat, yani İrfan Fransızca’da ve İngilizce’de aynı kelimeyle, (Fr: connaissance; En: knowledge) ile ifade edilir.

Zaten burada İrfanı bu yüzden “engin ve ebedi” diye tanımlıyor, bu da bunun genelde onu anladığımız şekliyle insansal bilgi olmadığını açıkça gösteriyor. Birçok kişi “Neden Sri Aurobindo akıntının ‘incecik’ olduğunu söylemiş?” diye sordu. İlhamın sonsuz kökeni olan tanrısal İrfanın, süpraakılsal İrfanın uçsuz enginliği ile insan aklının bu İrfandan algılayabildiği, alabildiği miktar arasında anlatımsal bir imaj oluşturmak için, çarpıcı bir karşıtlık oluşturmak için. Bu alanlarla temasta olduğunuzda bile, bu alanların çok azını, minimumunu algılarsınız; bu incecik, küçücük bir dere gibidir, ya da düşen birkaç damla gibidir; ve bu damlalar öyle saf, öyle parlak, doğaları itibarıyla öyle tamdır ki, harika bir ilham aldınız, sonsuz alanlara temas ettiniz, normal insan halinin çok üstüne yükseldiniz izlenimini verirler – oysa algılanması gerekene kıyasla bu hiçbir şey. “İlham, psişik varlığın ya da psişik bilincin aracılığıyla mı algılanır?” diye de soruldu. Genellikle evet.

Üst bölgelerle edinilen ilk temas psişik bir temastır. Tabii, içsel bir psişik açılış edinmeden önce ilham almak zordur. İstisnai olarak ve istisnai durumlarda, bir lütuf olarak ilham alınabilir, ama gerçek temas psişiğin aracılığıyla olur çünkü psişik bilinç, tanrısal Hakikatle en çok ilişkide olan ortamdır. Daha sonra, insan akılsal bilinçten yüze çıkıp aklın ötesinde, hatta üst aklın bile ötesinde olan bir bilince ulaştığında ve kendini Akılüstü’nün13 bölgelerine açtığında, Akılüstü’nün arasından da kendini Süpraakla açtığında, ilhamları doğrudan alabilir; tabii bu noktada ilhamlar daha sık, deyim yerindeyse daha zengin, daha tamdır. Bir an gelir insan ilhamı istediğinde alabilir, ama tabii bu oldukça büyük bir içsel gelişme gerektirir.

Az önce de söylediğimiz gibi, aklın çok üstündeki bölgelerden gelen ilham, kalite ve değer açısından, aklın, usavurma yeteneği gibi üretebileceği en ulvi şeylerin hepsini aşar. Usavurma yeteneği tabii insanın akılsal faaliyetinin doruğudur; bilgiyi duyular aracılığıyla edinildiği şekliyle eleştirip kontrol edebilir. Bu pek çok kez söylendi:

13 Akılüstü: Sri Aurobindo düzlemleri şu şekilde derecelendiriyor: madde, nefs, akıl, üst akıl, aydınlanmış ya da ışıldayan akıl, sezgisel akıl, Akılüstü (Fr: le Surmental; En: the Overmind), Süpraakıl (Fr: le Supramental; En: the Supramental) ve son olarak Yüce Yaratıcı Sevinç, veya Ananda, ya da Tanrısal. duyular, bilme aracı olarak çok kusurludur, olayları olduğu gibi algılayamazlar; duyuların istihbaratı yüzeyseldir ve çok sıkça yanlıştır.

Aklı tam gelişmiş insan bunu iyi bilir, duyuların bilgisine güvenmez; insan ancak deyim yerindeyse akılsızsa gördüğü, duyduğu, dokunduğu her şeyin kesinlikle doğru olduğuna inanır. İnsan “üst aklını” geliştirmiş olduğunda, tüm bu kavramların neredeyse tamamen yanlış olduğunu, bu kavramlara hiçbir şekilde dayanamayacağını bilir. Ama bu süpraakılsal ya da tanrısal bölgeden alınan İrfan, aklın tasavvur edebileceği ve anlayabileceği her şeyi aşar, en az aklın, duyuların bilgisini aştığı kadar aşar. Birkaç soruysa uygulamaya yönelik: “İlham alma yeteneği nasıl geliştirilebilir? İlham almanın şartları nedir, sürekli ilham almak mümkün mü?” Buna daha önce cevap verdim. Kendinizi süpraakılsal bölgelere açtığınızda, sürekli ilham almak için gereken duruma geçersiniz. Şu ana kadar bilinen en iyi yöntem bu: aklınızı mümkün olduğu kadar susturup yukarıya yönelterek sessiz, dikkatli bir alırlık durumunda olmanız lazım. Aklınızda ne kadar sessiz, ne kadar mükemmel bir sakinlik tesis edebilirseniz o kadar ilham alabilecek duruma gelirsiniz. “İlhamlar farklı kalitede mi?” diye de soruldu. Orijinlerinde hayır. İlham her zaman saf İrfan bölgelerinden inen ve insanın en reseptif, yani en alır kısmına, ilhamı almaya en uygun kısma nüfuz eden bir şeydir, fakat bu ilhamlar farklı aksyon alanlarına uygulanabilir; bunlar saf İrfan ilhamları olabilir, ilerleme eforuna yardım etmek için ilhamlar da olabilir, gerçekleştirilmesi gereken eylemler için ilhamlar da olabilir, pratik realizasyonda, dış gerçekleştirmede yardım etmek için ilhamlar olabilir. Ama burada söz konusu olan, ilhamın kalitesinden çok, ilhamın kullanımı – ilham her zaman insanın bilincine girmeyi başaran bir ışık, bir hakikat damlası gibidir.

İnsani bilincin bu ilhamla ne yapacağı tavra, ihtiyaca, duruma, şartlara bağlı; bu, ilhamın esas niteliğini değiştirmez ama kullanımını, pratik kullanımını değiştirir.

Birkaç soru ilhamla sezgi arasındaki farkla ilgili. İlhamla sezgi aynı şey değil; ama sanırım okumamız esnasında bu konuya geri dönme fırsatımız olacak; Sri Aurobindo neyi sezgi olarak kabul ettiğini söylediğinde bundan tekrar bahsederiz.


Genel olarak, eğer Sri Aurobindo’nun tüm diğer eserlerinden olduğu gibi bu okumadan da gerçekten faydalanmak istiyorsanız, en iyi yöntem şu: bilincinizi toplayıp dikkatinizi okuduğunuza odakladıktan sonra aklınızda minimum bir rahatlık, bir sakinlik tesis etmeniz lazım .

– Aklınızda mükemmel bir sessizlik elde edebilirseniz çok iyi – ve öyle bir beyinsel kımıldamazlık haline ulaşmalısınız ki, dikkatiniz tamamen durgun bir suyun yüzeyine benzesin. O zaman okuduklarınız bu yüzeyi geçip varlığınıza en az çarpıtılmayla alındığı yere derince nüfuz eder; sonra, bazen uzunca bir süre sonra, alınanlar derinliklerden çıkıverip beyninizde tam anlaşılma gücüyle ortaya çıkar, dışarıdan edinilen bir bilgi olarak değil, kendinizde taşıdığınız bir ışık şeklinde.

Bu şekilde, anlama yeteneğiniz maksimumuna ulaşır, halbuki eğer okurken aklınız ajite olursa, usavurmaya çalışırsa, okuduğunu hemen anlamaya çalışırsa, kelimelerin içerdiği kuvvetin, bilginin ve hakikatin dörtte üçünden daha fazlasını kaybedersiniz. Ve eğer, ancak bu absorbsyon ve içsel uyanış süreci tamamlandıktan sonra soru sormayı başarırsanız, soracak çok daha az şey olduğunun farkına varırsınız, çünkü okuduğunuzu daha iyi anlamış olursunuz.

19 Eylül 1958

3 – Konuştuğum zaman aklım: “Şöyle diyeceğim” diyor ama Tanrı kelimeleri ağzımdan Alıyor ve dudaklarım, insanın aklını ürperten başka bir şey söylüyor. Sri Aurobindo “konuştuğum zaman” derken, kendini, yaşadığı deneyimi kastediyor. Bunun sembolik olduğunu ve birçok kişi için geçerli olabileceğini söyleyebilmeyi çok isterdik, ama maalesef öyle değil.

Şu insanın konuştuğu zaman söylemek istediğini değil de başka şey söylemesi deneyimi çok sık yaşanır, ama burada olanın tersi olur; yani insan evinde rahatça otururken, aklının maksimumuyla şöyle ya da şöyle demeye karar verir, makul olanın, akla yakın olanın bu olduğuna karar verir, ama çok sıkça, konuşmaya başladığında, aşağı dürtüler, akılsızca heyecanlar, nefsi tepkiler dili ele geçirir ve denilmemesi gereken şeyler dedirtir. Burada fenomen aynı, ama dediğim gibi tersine. Akıldışı alt dürtüler sizi heyecanla, tutkuyla konuşturacağına, aksine yukardan gelen bir ilham, aklınızınkinden daha büyük bir ışık, daha büyük bir irfan, konuşma yeteneğinizi ele geçirir ve en aydınlanmış aklınızla bile söyleyemeyeceğiniz şeyleri size dedirtir.

Sri Aurobindo “insanın aklını ürperten” diyor çünkü bu üstün hakikatler insani alanda hep akılla çelişen birer paradoks gibi, birer vahiy gibi görünür; üst bölgelerden gelen şeyleri akıl anlayamaz diye bir durum söz konusu değil, bu vahiyler hep ileride, aklın anladığının ve kabul ettiğinin çok ilerisinde. Günümüz insanın aklının makul, akla yakın bulduğu, geçmiş zamanlarda paradoksaldı ve deliceydi; ve muhtemelen, hatta kesinlikle diyebiliriz ki, şimdi ortaya çıkan ve insanın aklını ürperten bu beklenmedik, paradoksal, devrimci vahiyler gelecek zamanlarda gayet makul, gayet akla yakın ama yeni vahiylerin karşısında ürperecek bir bilgi olacak.

Sri Aurobindo, anlayışımızı bir süre sendeleten bu kısa cümleleri söylediği zaman, daima harekette, daima gelişmekte, daima dönüşmekte olan bir şeyin o hissini iletmeye çalışıyor, bizi hızla ileriye itmek için, dünyada ifade edilen ve ortaya çıkan her şeyin tam göreliliğinin duygusunu bize yaşatmak için, bu evrenin ilerlemekte olduğunu, daha yüksek, daha büyük bir Hakikate doğru sürekli ilerlediğini bize hissettirmek için. Bizim için şu anda süpraakılsal dönüşüm, en yüksek Hakikatin ifadesi, yansıması, yeryüzünde gerçekleştirmemiz gereken devrim; tabii, insanların büyük çoğunluğunun bu devrimdeki mutlaklık duygusunu hissetmesi lazım, yoksa bu devrimi gerçekleştiremezler.

Ama Sri Aurobindo bu mutlaklığın hala göreli olduğunu ve tezahürün, daha geç tezahür edecek Tezahür Etmemiş daha mutlak bir Mutlaklığa kıyasla daima göreli olacağını unutmayalım diye ısrar ediyor.

26 Eylül 1958

4 –
Jnani değilim çünkü Tanrı’nın, Kendi İşi için Verdiği İrfan dışında bilgim yok. Nasıl bilebilirim, gördüğüm akla yakın mı, delice mi? Yo, hiçbiri, ne akla yakın ne de delice, çünkü
gördüğüm şey sadece doğru. Jnani değilim... jnani arif demek, İrfan yolunu izleyen kişi demek, yogayı sadece İrfanla realize etmek isteyen, öteye geçip artık entelektüel değil, manevi bilgiye, yani İrfana ulaşma isteğiyle tamamen entelektüel bir yola koyulan kişi demek. Sri Aurobindo da diyor ki: “Jnani değilim... Arif değilim... İrfan peşinde değilim. Eserini gerçekleştirmek için kendimi Tanrısal'a verdim, tanrısal Lütuf sayesinde de bu eseri gerçekleştirmek için her an bilinmesi gerekeni bilirim.”

Bu hayran olunacak bir hal, aklın mükemmel huzuru. Artık edindiğiniz bilgileri, öğrendiğiniz ve hatırlamanız gereken şeyleri biriktirmenize gerek yok, yapmanız gereken iş için, vermeniz gereken eğitim için, çözmeniz gereken problem için gerekli bilginin istediğiniz anda emrinizde olması için beyninize binlerce şey tıkıştırmanıza artık gerek yok. Kafanız sessiz, beyniniz hareketsiz, her şey bembeyaz, rahat, huzurlu; ve gerektiğinde, tanrısal Lütfun olgusuyla bir ışık damlası bilincinize damlar ve bilmeniz gerekeni bilirsiniz. Bu bilgiyi hatırlamayı dert etmeye, saklamaya çalışmaya ne gerek var? O bilgiyi edinmeniz gerektiği gün veya an, o bilgiyi bir daha edinirsiniz.

Mükemmel bir alırlığın huzurunda, dinlenmesinde ve sessizliğinde, bilmeniz gereken şeyin yazıldığı beyaz sayfasınız her an. Bilmeniz gerekeni bilirsiniz, ve görmeniz gerekeni görürsünüz; bilinmesi ve görülmesi gerekenler doğrudan Yüce’den geldiğine göre bu Hakikatin ta kendisidir: akla yakınlık ya da delilik kavramlarından tamamen sıyrılır. Doğru olan doğrudur – hepsi bu. Ve bu delice mi, akla yakın mı diye merak etmek için epeyce alçalmak lazım. Sessiz olmak lazım, alçakgönüllü, dikkatli bir alırlıkta olmak lazım. Hiçbir kendini gösterme kaygısı olmamalı, hatta olma kaygısı bile olmamalı: sadece hiçbir şey olmayan, hiçbir şey bilmeyen ama her şeyi almaya, her şeyi iletmeye hazır olan bir alet olmak lazım. İlk şart kendini unutmak, kendini tamamen vermek, ego yokluğu. O zaman vücut Yüce Efendi’ye: “Olmamı İstediğin şey olurum; bilmemi İstediğin şeyi bilirim; yapmamı İstediğin şeyi yaparım” der.

3 Ekim 1958

5 – Keşke insanlar hayvansal evrimimizin henüz fethetmediği enginliklerde ne sonsuz hazların, ne mükemmel kuvvetlerin, ne ışıldayan spontane İrfan ufuklarının, varlığımızın ne engin sakinliklerinin bizi beklediğini şöyle bir görseydi, her şeyi bırakır bu hazineleri elde edinceye kadar hiç durmazlardı. Ama yol dar, kapıların zorlanması güç; hem korku, güvensizlik ve şüphecilik, Doğanın nöbetçileri gibi dikilmişler, sıradan otlaklarının dışına adım atmamızı yasaklamak için.

Sri Aurobindo’nun “Caught a glimpse” dediği ve Fransızca’ya “entrevoyaient” olarak çevrilen, “tamamını çok kısa bir an için, şöyle bir görmek” demek. Tabii bütün bu şeylerin vizyonunu sürekli görmek sizi otomatik olarak yola koyulmaya mecbur ederdi. Şu kesin ki, bu şeylerden küçük, kısmi bir fikir edinmek de yetersiz; bunun sizi yolu izlemeye mecbur etmek için yeterli ağırlığı olmaz. Ama insan, ne kadar kısa süreli olursa olsun bu şeylerin vizyonunun tamamını görebilseydi, realize etmek için gerekli eforu yapma ayartmasına dayanamazdı; ama aslında tamamını görebilmek nadirdir.

Bu yüzden Sri Aurobindo bize “Keşke...” diyor. Doğrusu, hazır olanların, realizasyona hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde mukadder olanların, bu realizasyonun ne olduğu konusundaki deneyimi hayatlarının belli bir anında birkaç saniye için bile olsa yaşamaması çok nadirdir. Ama onların bile, kaderi belli olanların bile, solunan havayla sanki yutulan şu şeyle, şu endişeyle, şu olabileceklerin korkusuyla korkunç şekilde ve inatla mücadele etmesi lazım. Bu öylesine aptalca ki, çünkü sonuçta herkesin kaderi aynı: insan doğar, az çok iyi yaşar ve ölür; sonra az çok bekler, tekrar doğar, az çok iyi yaşar ve ölür, ve bu sonsuzca böyle devam eder, ta ki bundan bıkmaya hazır olana kadar.

Bu ne korkusu böyle? Rutinden çıkma korkusu mu? Özgür olma korkusu mu? Artık bir tutsak olmama korkusu mu? İnsan tüm bunların üstesinden gelecek kadar cesur olunca, kendi kendine: “Amaaan. Ne olacaksa olsun! Nasılsa pek fazla tehlike yok, değil mi?” deyince işte o zaman güvenmiyor, acaba bu makul mu, akla yakın mı, doğru mu, tüm bunlar illüzyon mu, yoksa hayal mi görüyorum, tüm bunlar gerçekten bir şeye tekabül ediyor mu diye merak ediyor... Dikkatinizi çekerim, bu güvensizlik aptalca görünüyor ama bu güvensizliğe en akıllılarda bile, defalarca tekrarlanan kesin deneyimler yaşamış kişilerde bile rastlanıyor – diyorum size, bu, yenilen yiyeceklerle, solunan havayla, başkalarıyla kurulan ilişkiyle yutulan bir şey, bu yüzden de “Doğanın dokunaçları”14 diyebiliriz, her yerde olan, her yere sızan ve insanı yakalayıp bağlayan bir ahtapot gibi. Ve bu iki engelin, korkuyla güvensizliğin üstesinden geldikten sonra bile, deneyimler artık şüpheye yer bırakmayacak kadar kuvvetli olduğunda bile, şüphe etmenin imkansız hale geldiğinde bile (bu kendi hayatından şüphe etmek gibidir) işte o zaman o korkunç, adi, kupkuru, kemirici şey kalıyor: şüphecilik; bu, insanın gururuna dayanıyor, bu Anne’ye verilen ve çevirisi için esas aldığı 5. özlüsözün basılı metninde “tentacles of Nature” (Doğanın dokunaçları) basılmış, ama Sri Aurobindo’nun el yazısının yeni bir okunuşu sonucunda aslında “sentinels of Nature” (Doğanın nöbetçileri) yazdığı anlaşıldı. Bu yüzden bu kadar uzun sürüyor. İnsan kendini bütün bu şeylerden üstün sanmak istiyor: “Ben bu tuzaklara düşmem! Makulüm, aklım başımda, olaylara pratik açıdan bakarım, aldanmam.” Korkunç bir şey! İğrenç; tehlikeli de. İnsan en coşkulu anlarında bile, yaşadığı istisnai, olağanüstü, harika bir deneyimle dopdolu olduğunda bile şüphecilik en alttan yükseliyor; bu çirkin, yapış yapış, itici şey yükseliyor ve her şeyi mahvediyor.

Bunu yenmek için müthiş bir savaşçı olmak lazım, Doğanın tüm karanlıklarıyla, tüm muziplikleriyle, tüm ayartmalarıyla mücadele etmek lazım. Doğa bunu niye yapıyor? Bu sanki kendi amacına ters hareket ediyormuş gibi. Yalnız bunu size daha önce çok sıkça açıkladım: Doğa neye doğru gittiğini, sonucun ne olacağını gayet iyi biliyor, ve bunu istiyor da... ama onun istediği gibi olmasını istiyor. Doğa zaman kaybedildiğini düşünmüyor. Önünde ebediyet var. Yoluna keyfine göre, canı istediği kadar dolambaçlarla, geriye dönüşlerle, doğru yoldan ayrılarak, ne olacağını görmek için aynı şeye birkaç kez tekrar başlayarak devam etmek istiyor; ve hemen, mümkün olduğu kadar çabuk varmak isteyen, hakikate, ışığa, güzelliğe, dengeye susamış meczup delişmen insanlar... onu rahatsız ediyor, peşini bırakmıyor, ona vaktini boşa harcadığını söylüyor. Vaktini boşa harcıyormuş! O da hep: “Ama önümde ebediyet var, ben hiç acele ediyor muyum?

Niye bu kadar acelecisiniz?” diye cevap veriyor; gülümseyerek de ekliyor: “Aceleniz fazla insanca; genişleyin, sonsuzlaşın, ebedileşin, böylece artık aceleniz olmaz.”

Doğaya göre, yol boyunca öyle bir eğlence var ki – ama bu herkesi eğlendirmiyor. Olaylar çok yüksekten, çok uzaktan görüldüğünde, çok engin, neredeyse sonsuz şeyler görüldüğünde böyledir: insanı huzursuz eden, acı veren her şey yok olur; ve o zaman, çok bilge olanlar, çok yüksek bir bilgelik uğruna dünyadan el çekmiş olanlar gülümseyerek size: “Neden acı çekiyorsunuz? Çıkın içinden, böylece artık acı çekmezsiniz!” derler. Bireysel olarak bu çok iyi, ama başkalarını düşünürsek, biraz trajik bu komedinin daha erken bitmesini isteyebiliriz. Bir otlaktaki bir hayvan gibi yaşamaktan bıkmak, bir otlaktan bir diğerine dolaşmaktan bıkmak, yutulanı bir köşede geviş getirmekten bıkmak, çok dar ufuklu olmaktan bıkmak, hayatın bütün güzelliklerinden mahrum olmaktan bıkmak da gayet meşru. Bizim böyle olmamız Doğanın belki de hoşuna gidiyordur, ama bizler artık bundan bıktık, başka türlü olmak istiyoruz.

Nitekim, ancak gerçekten “Yeter, burama geldi” dediğiniz zaman ve her şeyin başka türlü olmasını istediğiniz zaman bu üç korkunç düşmanı, korkuyu, güvensizliği ve şüpheciliği yenme cesaretiniz, kuvvetiniz ve imkanınız olur. Ama tekrar ediyorum, bir gün oturup kendinizle yüzleşmeniz ve içinizdeki bu üç düşmanla nihai bir şekilde mücadele etmeniz yetmez; onlardan kurtulduğunuzdan emin olmak için mücadele etmeniz lazım; tekrar tekrar mücadele edeceksiniz, sanki neredeyse sonu yokmuşçasına mücadeleye devam edeceksiniz.

Doğrusunu söylemek gerekirse, belki de bu üç düşmandan hiçbir zaman gerçekten kurtulamazsınız, ama bir an gelir içiniz öylesine farklı olur ki, size artık dokunamazlar. Onları görebilirsiniz, ama onlara gülümseyerek bakarsınız; ve basit bir hareketinizle giderler, belki biraz değişmiş olarak, belki daha az kuvvetli, daha az inatçı, daha az agresif olarak geldikleri yere geri dönerler; ta ki ışık tüm karanlığı yok etmek için yeterince kuvvetli oluncaya kadar.

Sri Aurobindo’nun bize sözünü ettiği şu harikalara gelince, onları anlatmamak daha iyi, çünkü zaten herkes onları kendi yöntemiyle seziyor, hissediyor, yaşıyor; ve herkes için en iyi yöntem bu. Başkalarının yöntemini benimsemeyin, kendi yönteminiz olsun, o zaman yaşadığınız deneyimin tam değeri, paha biçilmez değeri olur. Son olarak, hepinizin bu deneyimleri yaşamasını diliyorum.

Bunun için inanç, güven, epeyce alçakgönüllülük ve muazzam bir iyi niyet gerek. Kendinizi açın; özlem duyun ve bekleyin. Mutlaka gelir. Lütuf burada, tek istediği, herkes için çalışabilmek.

10 Ekim 1958


 
Eski 30 Ağustos 2023, 22:24   #4
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

6 – Geç de olsa anladım ki akıl ölünce Bilgelik doğarmış; bu kurtuluştan önce sadece bilgi sahibiydim. Bir kez daha şunu iyice anlamak lazım, bu özlüsözlerin şekli kasten paradoksal, akla küçük bir şok verip aklı yeterince uyandırsın ki, akıl anlamak için çaba harcasın. Bu harfiyen anlaşılmamalı. Bazıları, bilge olabilmek için aklın yok olması gerekir fikri yüzünden sanki endişeleniyor. Öyle değil, kesinlikle öyle değil. Aklın artık zirve olmaması, efendi olmaması lazım.

Hayatta epeyce uzun bir süre, İrfana benzer bir şeye sahip oluncaya kadar aklın efendi olması vazgeçilmez, yoksa dürtülerinizin, fantezilerinizin, az çok düzensiz duygusal hayallerinizin oyuncağı olursunuz ve sadece bilgelikten değil, doğru dürüst davranmak için vazgeçilmez bilgiden bile mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. Ama sıradan insan zekasının zirvesi olan aklın sayesinde, varlığınızın tüm aşağı kısımlarını yönetmeyi başarmış olduğunuzda, bu noktayı aşmak istiyorsanız, sıradan hayattan, sıradan düşünceden kurtulmak istiyorsanız, her şeyi sıradan şekilde görmekten kurtulmak istiyorsanız, deyim yerindeyse aklın tepesine çıkmanız lazım – aklı küçümseyerek ayaklar altına alarak değil, daha yükseğe, aklın ötesine tırmanmak için aklı bir basamak olarak kullanıp aklın buyruklarını pek az umursayan, akılsız olmakta, makul, akla yakın olmamakta sakınca görmeyen çünkü üstün ışıklı bir akılsızlık olan, sıradan bilginin ötesinde olan ve ilhamlarını yukardan, çok yukardan, tanrısal Bilgelikten alan bir şeye ulaşmanız lazım.

Özlüsözün anlamı bu. Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği bilgiye gelince, sıradan bilgi söz konusu; özdeşleşerek edinilen İrfan değil; entelektle, düşünceyle, sıradan yöntemlerle elde edilebilen bilgi söz konusu. Ama tekrar ediyorum, ayrıca bu konuya sonraki özlüsözlerle dönme fırsatımız da olacak, hemen bilge olurum inancıyla aklı bırakmakta acele etmeyin, çünkü bilge olmak için hazır olmak lazım, aksi halde aklı bırakırken akılsızlığa düşme riski oldukça yüksek, bu da oldukça tehlikeli.

Sri Aurobindo, eserlerinde, özellikle de “Yogaların Sentezi”nde, kendine sıkı bir şekilde hakim olmadan sadhana15 yapabileceklerini sananların ve onları, sıradan görgü kurallarından, sıradan akıldan kurtulma bahanesiyle bütün bastırılmış saklı, gizli arzularının ortaya çıktığı tehlikeli bir dengesizliğe sürükleyen her türlü ilhamı dinleyenlerin fantezilerine karşı bizleri sıkça uyarıyor.

Ancak yükselerek, insansal tutkuları iyice aşarak özgür olabilirsiniz. Ancak egoist olmayan üstün bir özgürlüğe sahip olduğunuz zaman, her türlü arzudan, her türlü dürtüden kurtulduğunuz zaman özgür olma hakkına sahip olursunuz.


15 Sadhana: Yoganın yaşanması, uygulanması; siddhiye (mükemmelliğe, hedefe, gizli güce) ulaştıran uygulama; manevi kişisel disiplin ve egzersis. Ama çok makul, çok uslu, çok aklı başında, sıradan sosyal kurallara göre çok ahlaklı insanlar da kendini bilge sanmasın, çünkü bilgelikleri kuruntudan ibaret, bilgeliklerinin hiçbir derin hakikati yok. Kanunları ihlal edebilmek için kanunları aşmış olmak lazım, adetlere, görgü kurallarına aldırmamak için adetleri, görgü kurallarını aşmış olmak lazım, bütün kuralları küçümseyebilmek için kuralları şmış olmak lazım, ve bu kurtuluşun güdüsü asla bir hırsı tatmin etmek için olmamalı, kişiliğini genişletmek için ya da üstünlük duygusu yüzünden olmamalı, veya başkaları küçümsendiği için, ya da sürüyü aşmış olmak ve sürüye küçümsemeyle, kibirle bakabilmek için egoist, kişisel bir güdü olmamalı.

Kendinizi üstün hissedip de başkalarına ironiyle, “Ben artık öyle değilim” havasıyla baktığınız zaman dikkatli olun, o an raydan çıktınız demektir, uçuruma yuvarlanabilirsiniz. Bilgeliğe, gerçek bilgeliğe, Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği bilgeliğe hakikaten erdiğiniz zaman, ne üstünlük kalır ne de aşağılık, her şeyin kendi yeri, kendi önemi olduğu bir kuvvetler işleyişi olur sadece, ve bir hiyerarşi varsa, bu bir Yüce’ye tevekkül hiyerarşisidir, altta olana karşı duyulan bir üstünlük hiyerarşisi değil.

Ve insansal anlayışla, insansal usavurmayla, insansal akılla, insansal bilgiyle bu hiyerarşi ayırt edilemez; sadece uyanmış bir ruh başka bir uyanmış ruhu tanıyabilir, o zaman da üstünlük duygusu tamamen yok olur. Gerçek Bilgelik ancak ego yok olduğu zaman gelir; ego da ancak kendinizi yüce Efendi’ye tamamen ve hiçbir kişisel neden olmadan, hiçbir çıkar beklemeden, aşka türlü edemediğiniz için bırakmaya azır olduğunuz zaman yok olur.

17 Ekim 1958

7 – İnsanların bilgi dediği, sahte görünüşlerin usavurulmuş abulüdür. Bilgelik peçenin gerisine bakar ve görür. Akıl böler, detayları sabitleştirip kontrastlarını ortaya çıkarır.

Bilgelikse birleştirir, kontrastları tek bir ahenkte bağdaştırır. Sri Aurobindo’nun bilgi, akıl, bilgelik üzerine yazdığı her şey bizi sıradan düşünme şeklinin rutininden kurtarmak ve mümkünse, görünüşlerin gerisindeki gerçeği görmemizi sağlamak için söyleniyor.

Genel olarak, çok nadir istisnalar dışında insanlar etraflarında ve bazen kendi içlerinde olup biteni az çok düzgünce gözlemlemekten ve bütün bu gözlemleri yüzeysel bir mantığı olan bir sisteme ya da bir başka sisteme göre sınıflandırmaktan memnun; “bilgi” dedikleri de bu organizasyon, bu sistemler. Gördükleri, dokundukları, sezdikleri, hissettikleri her şeyin, gerçeğin ta kendisi değil de sahte görünüşler olduğu fikri bile, algı başlangıcı bile akıllarına gelmedi.

Bu genel, değişmez bir argüman: “Ama onu görüyorum, ama ona dokunuyorum, ama onu hissediyorum, dolayısıyla doğru, gerçek.” Tam aksine, aslında kendi kendilerine: “Onu görüyorum, ona dokunuyorum, onu hissediyorum, dolayısıyla yanlış, yalan” demeleri gerekir. İki karşıt uçtayız, anlaşma zemini yok. Sri Aurobindo için hakiki bilgi de tam olarak özdeşleşerek edinilen İrfandır, Bilgelik de insanın bu İrfanın içinde olduğunda, yani irfan sahibi olduğunda geldiği haldir; bunu burada söylüyor: Bilgelik, sahte görünüşler peçesinin gerisine bakıp gerisinde olan gerçeği görür. Ve Sri Aurobindo şunun altını çiziyor: bu yüzeysel dış bilgiyle bir şey tanımlandığında, hep bir başka şeye karşıt olarak tanımlanır; görülen, hissedilen, dokunulan – ve anlaşılmayan – şeyler hep bir kontrast oluşturularak izah edilir.

Akıl her zaman şeyleri birbirleriyle karşı karşıya getirip insanı seçmeye zorlar. Zihni açık insanlar, şeyler arasındaki bütün farkları görür. Aklın sadece farklılıklarla işlemesi oldukça dikkate değer; insan şununla şunun, şu davranışla şu diğer davranışın, şu nesneyle şu diğer nesnenin arasındaki farkı gördüğü için kararlar alır ve akıl işler. Ama gerçek bilgi, özdeşleşerek edinilen İrfan ve ondan doğan Bilgelik, tüm bu çelişkili gibi görünen şeylerin ahenkleştiği, birbirini tamamladığı, mükemmelce tutarlı, koordine bir bütün oluşturduğu noktayı her zaman görür. Tabii bu da bakış açısını, algıyı ve eylemdeki sonuçları tamamen değiştirir. Mutlaka yapmanız gereken ilk şey, kendi kendinize az çok mekanik bir şekilde ve ne dediğinizi tam olarak bilmeden “görünüşler sahte” diye tekrarlamak değil; “görünüşler sahte” diyorsunuz çünkü Sri Aurobindo öyle diyor, ama sonuçta anlamıyorsunuz, ve her şeye rağmen, bir şey bilmek istediğiniz zaman bakmaya, gözlemlemeye, dokunmaya, tatmaya, koklamaya devam ediyorsunuz çünkü başka gözlem imkanınızın olmadığını sanıyorsunuz.

Ancak bilincinizin altüst olma deneyimini yaşamış olduğunuz zaman, ancak bu şeylerin gerisine geçmiş olduğunuz zaman, ancak bu görünüşlerin illüzyonunu tamamen somut bir şekilde hissettiğiniz, yaşadığınız zaman anlayabilirsiniz; ama deneyimi yaşamadıkça bütün özlüsözleri okuyabilir, tekrarlayıp ezberleyebilirsiniz, güvenebilirsiniz ama algıyı edinemezsiniz, bu sizin için bir gerçek olmaz. Bütün bu görünüşler dış dünyayla temasa geçmenizin, dış dünyanın ne olduğunun farkına varabilmenizin tek yolu olmaya devam eder. Ve bazen her şeyin, görünüş bakımından nasıl olduğunu öğrenmek için tüm bir ömür harcarsınız, ve tüm bunları detaylarıyla gözlemlediğiniz zaman, gözlemlediğiniz ya da öğrendiğiniz her şeyi hatırladığınız zaman insanlar sizi pek kültürlü, pek zeki, pek bilgili sanır. Aslında, çok çalışınca bu görünüşler üzerinde bir etkiniz olabilir, bu görünüşleri birazcık değiştirebilirsiniz – bilim insana maddeyi işlemeyi bu şekilde öğretir – ama bu gerçek bir değişiklik değil, gerçek bir güç de değil. Ve bu haldeyken kendi karakterinizi değiştirme konusunda da kesinlikle hiçbir şey yapamayacağınız kanısına varırsınız; nasıl ve neden ağır geldiğini bilmediğiniz bir tür kaderde kıstırılmış hissedersiniz kendinizi: böyle doğmuşsunuzdur, bu yerde ya da bu ortamda bu karakterle doğmuşsunuzdur ve olaylar üzerinde pek etkiniz olmadan, olaylara razı olarak, kendi karakterinizi dönüştürme gücünden yoksun bir şekilde, kendi karakter kusurlarınızı hafifletmeye çalışarak hayatta elinizden geldiği kadar yol alırsınız; kendinizi bir ağın içinde kıstırılmış hissedersiniz, bilmediğiniz bir şeyin kölesi olursunuz, bilmediğiniz kuvvetlerin, boyun eğmediğiniz ama sizi zorlayan bir iradenin, şartların oyuncağı olursunuz. En isyankarlar bile köledir, çünkü özgürleştiren tek şey tam da peçenin gerisine geçip gerisinde olanı görmektir. Gördükten sonra özdeşleşebilirsiniz, özdeşleştikten sonra da gerçek dönüşümün anahtarına sahip olursunuz. Okuyoruz, anlamaya çalışıyoruz, izah ediyoruz, bilmeye çalışıyoruz ama bir tek dakikalık gerçek deneyim, bu konuda milyonlarca kelimeden, yüzlerce izahattan daha çok şey öğretir.

Öyleyse birinci mesele şu: “Deneyimi nasıl yaşayabiliriz?” Yapmanız gereken ilk şey: kendi içinize dalacaksınız. İçinizdeki şeyin gerçekliğini hissedebilmek için yeterince derine dalmayı bir kez başardınız mı, sistematik olarak gitgide genişlemeniz lazım, evren kadar engin olmak ve sınır anlayışını yitirmek için. Bunlar ilk iki hazırlık hareketi. Ve bu iki şeyi de mümkün olduğu kadar tam bir sakinlikte, bir huzurda, bir rahatlıkta yapmak lazım. Bu huzur, bu rahatlık, bu sakinlik akılda sessizliğe, nefste de hareketsizliğe yol açar. Bu eforu, bu girişimi çok düzenli olarak ve ısrarla tekrarlamak lazım, ve kısa ya da uzun olabilen belli bir sürenin sonunda, sıradan dış bilinçte algıladığınız gerçek’ten farklı bir gerçek algılamaya başlarsınız. Tabii, Lütfun etkisiyle peçe içerden de yırtılabilir ve gerçek hakikate birden girebilirsiniz; ama bu olduğunda bile, kendinizi içsel bir alırlık halinde tutmanız lazım, bunun için de her gün mutlaka kendi içinize dalmanız lazım.

24 Ekim 1958

8 – Bir tek kendi inanışlarına bilgi, başkalarınkine de yanlış, cahillik veya şarlatanlık deme, ya da mezheplerin dogmalarıyla ve hoşgörüsüzlüğüyle alay etme. Mezheplerin dogmaları ve dinlerin hoşgörüsüzlüğü, mezheplerin ve dinlerin sadece kendi inanışlarını bilgi, başkalarının inanışlarını yanlış, cahillik ya da şarlatanlık olarak görmelerinden kaynaklanır. Bu basit hareket onların doğru olduğunu düşündükleri şeyi dogma haline getirmelerine, başkalarının doğru olduğunu düşündükleri şeyi de şiddetle kınamalarına yol açar. Cümlenin anlamı bu. Sadece kendi bilgisinin, kendi inancının doğru olduğunu düşünmek, başkalarının inancının doğru olmadığını düşünmek, aynen bütün mezheplerin, bütün dinlerin yaptığını yapmaktır. O zaman, eğer aynen mezhepler ve dinler gibi yaparsanız, onlarla alay etmeye hakkınız yoktur. Farkına varmadan da aynı şeyi yaparsınız, çünkü bu size çok doğal gelir. Sri Aurobindo’nun anlatmak istediği tam olarak bu: “Biz hakikate sahibiz, ve bu hakikat olmayan şey yanlıştır” dediğiniz zaman, gerçi bunu bu kadar açık seçik söylemeye cüret etmezsiniz ama, aynen bütün dinler, bütün mezhepler gibi yaparsınız.

Biraz objektif olursanız, görürsünüz ki öğrendiğiniz ya da düşündüğünüz ve size özellikle doğru olduğu, çok önemli olduğu duygusunu veren her şeyi spontane biçimde, farkına varmadan bilgi haline getirdiniz, ve size: “Yo hayır, bu öyle değil, şöyle” diyenlerin görüşündeki farklı bir kavramın aksini iddia etmeye çoktan hazırsınız. Kendinizi incelerseniz, hoşgörüsüzlüğünüzün mekanizmasını anlarsınız ve tüm yararsız tartışmalara anında son verebilirsiniz. Size daha önce söylediklerime geri dönüyoruz: her şeyin hakikatiyle ilgili edindiğiniz temas, kişisel temasınız – az çok açık, az çok derin, az çok engin, az çok saf temasınız – özellikle SİZE enteresan ve bazen kesin sonuca vardıran bir deneyim yaşatmış olabilir, ama bu temas size kesin sonuca vardıran önemde bir deneyim yaşattı diye, bunun evrensel bir temas olduğunu ve bu aynı temasın başkalarına da aynı deneyimi yaşatacağını sanmayın. Bunu anlarsanız, yani bunun tamamen kişisel, bireysel, sübjektif bir şey olduğunu anlarsanız, kesinlikle mutlak, genel bir kanun olmadığını anlarsanız, başkalarının bilgisini artık küçümsemezsiniz, ya da kendi görüş açınızı, kendi deneyiminizi başkasına empoze etmeye kalkmazsınız.
Bu her zaman tamamen gereksiz olan bütün akılsal münakaşaları önler. Tabii, özlüsözün bu ilk cümlesi tavsiye olarak alınabilir, ama Sri Aurobindo onu o anlamda yazmadı; cümleyi insanın kendisinin yapıp başkasında alaya aldığı yanlış konusunda bizi bilinçlendirmek için yazdı. İnsan bunu hep yapar, sadece bu özel konuda değil, her konuda.

Mesela bir zaafınız, gülünç bir yönünüz, bir kusurunuz olduğu zaman, huyunuzun az çok bir parçası olduğundan onu çok doğal, normal karşılamanız oldukça dikkate değer, size şok edici gelmez; ama aynı zaaf, aynı kusur, aynı gülünç yön bir başkasında olduğu zaman tamamen şok olursunuz: “Ne! O öyle mi?” dersiniz ama kendinizin de “öyle” olduğunuzun farkına varmazsınız. Üstelik zaafa ve kusura da, bunun farkına varamama komikliğini, saçmalığını eklersiniz.

Bundan çıkarılması gereken bir ders var: başkasındaki bir şey size kesinlikle kabul edilemez geldiğinde, ya da komik, saçma geldiğinde, kendi kendinize “Ne! Falanca öyle mi? Öyle mi davranıyor, öyle mi diyor, şey mi yapıyor?” diyeceğinize: “Hm, belki de farkına varmadan aynı şeyi kendim yapıyorum. Başkasını eleştirmeden önce, hafif bir farklı nüansla tamamen aynı şeyi yapmadığımdan iyice emin olmam için kendime bakmamda fayda var” demelisiniz. Ve başkasının davranışı sizi her şok ettiğinde kendinize bakacak kadar sağduyulu ve zekiyseniz, farkına varırsınız ki hayatta başkalarıyla olan ilişki bize sunulan bir ayna gibidir, kendimizde taşıdığımız zaafları daha kolayca, daha açıkça görmemiz için. Genel ve neredeyse mutlak bir şekilde, başkasında sizi şok eden şey, tam da kendi kendinizi kandırmanıza neden olan az çok örtülü, az çok gizli bir şekilde, belki biraz farklı bir görünüş altında içinizde taşıdığınız bir şeydir; sizce kendinizde fazla şok edici görünmeyen şeyi başkasında gördüğünüzde, o şey korkunç görünür.

Bir deneyin, göreceksiniz, bu değişmenize çoook yardım eder, hem aynı zamanda başkalarıyla olan ilişkilerinize gülümseyen bir hoşgörü, anlayıştan kaynaklanan bir iyi niyet katar ve çok gereksiz münakaşalara sıkça son verir. İnsan münakaşa etmeden yaşayabilir... Söylemesi bile komik geliyor, garip geliyor, çünkü şu anki duruma bakılırsa hayat sanki aksine münakaşa için yaratılmış, şu anlamda ki beraber olan insanların başlıca meşgalesi açıkça ya da gizlice münakaşa etmek. İş daima hakarete ya da yumruklaşmaya kadar varmıyor, Tanrı’ya şükür, ama insanın içinde sürekli bir kızgınlık var çünkü kendi gerçekleştirmek istediği ve gerçekleştirmeyi epeyce zor bulduğu mükemmelliğe tüm çevresinde rastlayamıyor, ama başkalarının bu mükemmelliği gerçekleştirmesini çok doğal buluyor. “Nasıl oluyor da öyleler?”... İnsan “öyle” olmamak için kendinde bulduğu zorlukları unutur Bir deneyin, görürsünüz! Her şeye gülümseyen bir iyi niyetle bakın, sizi kızdıran şeylerden ders alın, böylece hem çok daha huzurlu, hem daha etkili bir şekilde yaşarsınız, çünkü insan enerjisinin büyük bir yüzdesini gerçekleştirmek istediği mükemmelliği başkalarında bulamadığı için duyduğu kızgınlıkta israf eder, kesinlikle. Başkalarının gerçekleştirmesi gerektiği mükemmelliğin üzerinde dururuz, oysa kendimiz peşinden koşmamız gereken amacın sıkça bilincinde değiliz. Amacınızın bilincindeyseniz, öyleyse size verilen işi yapmakla başlayın, yani yapmanız gerekeni gerçekleştirin, başkalarının yaptıklarıyla ilgilenmeden – çünkü, sonuçta başkasının ne yaptığı sizi ilgilendirmez. Ve doğru tavrı takınmanın en iyi yolu, kendi kendine sadece: “Beni çevreleyen herkes, hayatımdaki bütün şartlar, yanımda olan bütün insanlar, göstermem gereken gelişmeyi görmemi sağlamak için tanrısal Bilincin bana sunduğu aynadır. Başkasında beni şok eden her şey, kendimde yapmam gereken çalışmadır” demektir. Belki de insanın kendinde gerçek bir mükemmelliği olsaydı, bu mükemmelliği başkalarında daha sıkça keşfederdi.

7 Kasım 1958

9 – Ruh gördüğünü ve yaşadığı deneyimi bilir; gerisi görünüş, önyargı ve görüştür. Bu şu demek, ruhun gördüğü vizyonun ya da yaşadığı deneyimin sonucu olmayan bütün bilgi, gerçek değeri olmayan bir bilgidir. Ama anında “Ruhun ne gördüğünü nasıl bilebiliriz?” meselesi ortaya çıkıyor ki nitekim soru bana soruldu. Tabii tek çözüm var, o da kendi ruhunun bilincine varmak; bu da özlüsözü tamamlıyor: insan kendi ruhunun bilincinde olmadıkça gerçek bilgiyi edinemez. Dolayısıyla yapmamız gereken ilk efor, kendi içimizdeki ruhumuzu bulmaktan, kendi ruhumuzla birleşmekten ve ruhumuzun hayatımızı yönetmesine izin vermekten ibaret olması gerekir.
Bazıları soruyor: “Onun ruh olduğunu nasıl bilebiliriz?” Bu soruya daha önce birkaç kez cevap verdim. Soruyu soranlar, soruyu sorma olgusuyla, ruhlarının bilincinde olmadıklarını kanıtlıyor, çünkü insan kendi ruhunun bilincinde olduğu zaman, ruhuyla özdeşleştiği andan itibaren bunu pozitif olarak bilir, ve artık nasıl bilinebileceğini sormaz. Bu, taklit edilebilen ya da hayal edilebilen bir deneyim değil, ruhunuzla temastaymışsınız gibi yapamazsınız, bu uydurulamayan, taklit edilemeyen bir şey. Ruhunuz hayatınızı yönettiği zaman bunu mutlaka bilirsiniz ve artık soru sormazsınız. Az önce okuduğumuz özlüsözün faydası şu, bildiğinizi zannettiğiniz, öğrendiğiniz ya da kişisel gözlemlerle, kişisel dedüksyonlarla, mukayeseyle size hayat süresince intikal eden her şeyin çok göreli bir bilgi olduğunu, üzerinde kalıcı ve gerçekten etkili bir yaşam sistemi kuramayacağınız bir bilgi olduğunu anlamanızı sağlar.

Bunu daha önce kaç kez tekrarladık: akıldan kaynaklanan her şey tamamen görelidir, akıl ne kadar eğitimliyse, ne kadar disiplin gördüyse, iddia ettiği veya dediği şeyin doğru olduğunu o kadar çok kanıtlayabilir. Usavurmayla her şeyin doğruluğu kanıtlanabilir, ama yine de bu o şeyi doğru yapmaz. Bunlar hala görüş, önyargı, kendisi şüpheli olmaktan da öte olan bir görünüş üzerine kurulu bir bilgi.

Böylece, tek çıkış yolu var gibi görünüyor, o da kendi ruhunun arayışına koyulup kendi ruhunu bulmak. Ruh yerinde duruyor, kasten saklanmıyor, size zorluk çıkarmak için sizinle oynamıyor; aksine onu bulasınız diye, sesini duyurmak için epeyce çaba sarfediyor; yalnız, ruhunuzla aktif bilinciniz arasında çok gürültü yapmaya alışık iki şahsiyet var: nefsiniz ve aklınız. Ve ikisi çok gürültü yaptığı için, ruhunuz da hiç gürültü yapmadığı için, ya da mümkün olduğu kadar az gürültü yaptığı için, nefsinizin ve aklınızın gürültüsü ruhunuzun sesini duymanızı engeller.

Ruhunuzun bildiğini bilmek istediğiniz zaman içinizden efor yapabilirsiniz, dikkat kesilebilirsiniz; aslında, dikkatli olursanız, aklın ve nefsin bu pek dışsal gürültüsünün gerisinde çok sübtil, çok rahat, çok huzurlu, bilen ve bildiklerini söyleyen bir şey ayırt edebilirsiniz. Ama aklın ve nefsin ısrarı öylesine buyurgan, ruh öylesine rahat ve sakin ki, insan çok kolayca yanılır ve en çok gürültü yapanı dinler, ötekinin haklı olduğunu da çoğunlukla sonra fark eder. Ama ruh kendini empoze etmez, sizi kendisini dinlemeye zorlamaz çünkü ruhta şiddet yoktur. Tereddüt ettiğinizde, şu veya bu durumda ne yapsam diye merak ettiğinizde, hem akılsal hem nefsi arzu ve tercih ortaya çıkıp baskı yapar; ısrar edeler, kendilerini empoze edeler, dünyanın en iyi nedenleriyle bütün bir argüman uydururlar, ve eğer tetikte değilseniz, çok disiplinli değilseniz, eğer kendinize hakim olmaya alışık değilseniz, sonunda haklı olduklarına sizi ikna ederler ve, demin de dediğim gibi, öylesine bir gürültü çıkarırlar ki, “Bunu yapma” diyen ruhun çok sakin küçücük sesini ya da belirtisini duymazsınız bile.

Şu “Bunu yapma” olayı çok sık olur, insan onu bir anda kuvvetten yoksun bir şey gibi kenara atıp fevri kaderini izler. Ama eğer gerçekten hakikati bulmayı, hakikati yaşamayı içtenlikle istiyorsanız, o zaman gitgide daha iyi dinlemeyi, daha çok ayırt etmeyi öğrenirsiniz, ve bu bir efora, bir acıya bile mal olacaksa itaat etmeyi öğrenirsiniz.

Bir kez bile itaat ettiyseniz, bu güçlü bir yardımdır, ruh olanla ruh olmayanı ayırt etme yolunda oldukça büyük bir gelişmedir; bu ayırt etme yeteneğiyle ve gerekli içtenlikle, hedefe varacağınızdan emin olabilirsiniz.

Ama acele etmemek lazım, sabırsız olmamak lazım, çok sebatkar olmak lazım. On defa yanılırsınız, bir defa yapılması gerekeni yaparsınız, ama yanılınca her şeyi bırakıp ümitsizliğe kapılmayın, kendi kendinize “Lütuf beni asla terk etmeyecek, bir dahaki sefer daha iyi olacak” deyin. Sonuç olarak şunu demek istiyorum, her şeyi olduğu gibi bilmek için ilk önce ruhunuzla birleşmeniz lazım, ruhunuzla birleşebilmeniz için de, birleşmeyi ısrarla ve sebatla istemeniz lazım. Sadece hedefe odaklanma derecesi yolun uzunluğunu kısaltabilir.

14 Kasım 1958

10 – Ruhum ölümsüz olduğunu biliyor, ama siz bir cesedi kesip parçalıyorsunuz ve zafer edasıyla: “Nerede şu ruhunuz, nerede şu ölümsüzlüğünüz?” diye bağırıyorsunuz.

Bu çok tekrar edildi – ama birkaç durum hariç pek anlaşılmadı: sadece benzer benzeri tanıyabilir. Eğer bu anlaşılsaydı, pek çok cahillik ortadan kalkardı. Sadece ruh ruhu tanıyabilir, varlığın her derecesinde sadece eşdeğer derece diğerini tanıyabilir.

Sadece Tanrısal Tanrısal'ı tanıyabilir. Tanrısal'ı içimizde taşıdığımız için de Tanrısal'ı görebiliriz, Tanrısal'ı tanıyabiliriz. Ama eğer duyularımızı ve dış yöntemler kullanarak iç dünyadan bir şeyler anlamaya çalışırsak, tam bir başarısızlığa uğramaktan ve kendimizi hepten kandırmaktan da emin olabiliriz. Yani, tamamen fiziksel bir bilinçte kalarak Doğanın sırlarını öğrenebileceğinizi sanıyorsanız tamamen yanılıyorsunuz. Bir şeyin gerçekliğini kabul etmek için somut, maddi kanıt isteme alışkanlığı, cahilliğin en bariz sonuçlarından biridir; bu tavırla herhangi bir embesil en yüce şeyleri yargılayabileceğini, en derin deneyimleri yalanlayabileceğini sanır.

Şu kesin ki, ruh o vücuttan çıktığı için ölmüş bir vücudu kesip inceleyerek o ruh bulunmaz. Ruh gitmeseydi, vücut zaten ölmezdi! Sri Aurobindo bu iddianın saçmalığına parmak basmamızı sağlamak için bu özlüsözü yazdı.

Bu özlüsöz, hem eleştirel insan aklının bütün yargıları için, hem tamamen maddi şeyler dışındaki şeyleri yargılamak istediklerinde bütün bilimsel yöntemler için geçerli. Vargı hep aynı: takınılması gereken tek doğru tavır, bilmediğiniz şey karşısında sessiz bir saygı tavrıdır, kendi cahilliğinizden kurtulmak için içsel bir özlem, bir alçakgönüllülük tavrıdır.
Bu, insanlığı en çok ilerleten şey olur: insanın bilmediği şeye saygı göstermesi; bilmediğini, dolayısıyla da hüküm veremeyeceğini, değerlendiremeyeceğini, yargılayamayacağını paşa paşa kabul etmesi. İnsan hep tersini yapar: hiç bilmediği şeyleri kesin biçimde yargılar, tartışmaya yer vermeyen bir havayla: “Bu mümkün; bu mümkün değil” der, halbuki neyin söz konusu olduğunu bile bilmez; ve hiç bilmediği şeyler konusunda kuşku duyduğu için de üstünlük taslar.

Şüphe etmenin bir üstünlük göstergesi olduğu sanılır, halbuki şüphe etmek bir aşağılık göstergesidir. Şüphecilik gelişmeye en büyük engeldir, cahilliğe küstahlığı ekler.

21 Kasım 1958

 
Eski 30 Ağustos 2023, 22:37   #5
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

11 – Ölümsüzlük, akılsal kişiliğin ölümden sonra sağ kalması değildir, ki bu da bir bakıma doğrudur; ölümsüzlük, doğmamış ölümsüz Benliğin uyanık sahipliğidir, vücut da bu Benliğin sadece bir aleti, bir gölgesidir. Sorulara neden olan üç iddia var burada. İlk önce: “Akılsal kişilik nedir?

Her insanda vücut nefsi varlık16 tarafından canlandırılır ve akılsal bir varlık tarafından yönetilir ya da kısmen yönetilir. Bu genel bir kuraldır, ama akılsal varlığın yetişme ve bireyselleşme derecesi bireylere göre değişir. İnsanların büyük çoğunluğunda akıl, kendine özgü bir organizasyonu olmayan akışkan bir şeydir, dolayısıyla da bir kişilik değildir.

Ve akıl böyle olduğu sürece, yani akışkan olduğu sürece, organize olmadığı sürece, kişiliksiz olduğu sürece, kendine özgü kohezif hayatı olmadığı sürece ölümden sonra sağ kalmaz.

Vücut, vücudu oluşturan öz fiziksel özün içinde çözülüp eridiği zaman, akılsal varlığı oluşturanlar da akılsal halin içinde çözülüp erir. Ama akılsal varlık oluştuğu, organize olduğu, bireyselleşip bir kişilik olduğu andan itibaren, varolmak için vücuda bağlı olmaz, artık bağlı olmaz, dolayısıyla da vücuttan sonra sağ kalır. Yeryüzünün akılsal atmosferi, vücut yok olduktan sonra bile tamamen bağımsız yaşayan ve ruh, yani gerçek Benlik reenkarne olduğunda yeni bir vücutta reenkarne olabilen varlıklarla, akılsal kişiliklerle dopdolu.

Böylece, gerçek Benlik geçmiş hayatlarının anısını yanında taşır. Ama Sri Aurobindo’nun ölümsüzlük dediği bu değil. Ölümsüzlük, ne başlangıcı ne de sonu olmayan, doğmayan ve ölmeyen, vücuttan tamamen bağımsız olan bir hayattır: bu, her bireyselliğin esas varlığı olan Benliğin hayatıdır; ve bu bireysellik evrensel Benlikten ayrı değildir. Bu esas varlık, evrensel Benlikle bir olduğunu hisseder; aslında esas varlık evrensel Benliğin kişiselleşmiş, bireyselleşmiş bir ifadesidir, bunun da ne başlangıcı ne de sonu, ne yaşaması ne de ölmesi diye bir şeyi yoktur, bu Benlik ebediyen vardır, ölümsüz olan da bu Benliktir. Bu Benliğin tamamen bilincinde olduğumuz zaman ebedi hayatına katılırız, dolayısıyla da ölümsüz oluruz.

16 Nefsi varlık: Nefsi varlığın dört kısmı vardır: heyecanlara, arzulara, tutkulara, duyumlara ve nefsi varlığın diğer hareketlerine düşünce ve konuşma aracılığıyla akılsal bir ifade veren akılsal nefs; sevgi, neşe, keder, nefret vesaire gibi çeşitli duyguların odağı olan duygusal nefs; hırs, gurur, korku, şöhret aşkı, cazibe ve iğrenme gibi daha kuvvetli nefsi özlemlerin ve tepkilerin, çeşitli arzuların, tutkuların ve daha pek çok nefsi enerjinin odağı olan merkezi nefs; ve son olarak da yiyecek arzusu, seks arzusu, küçük beğenmeler, hoşlanmamalar, kendini beğenmişlik, münakaşa, övülme aşkı, suçlamanın neden olduğu öfke, her çeşit küçük dilek gibi günlük hayatın büyük kısmını oluşturan küçük arzular ve duygularla meşgul olan aşağı nefs (Fr: l’être vital; En: the vital being; Skr: pranamaya purusha).

Fakat bu ölümsüzlük kelimesi yanlış anlaşılıyor – bu yeni bir şey değil, bu çok sık meydana gelen bir yanlış anlaşılma. Ölümsüzlükten söz edildiğinde insanların büyük çoğunluğu bunu vücudun sonsuzca sürmesi olarak anlıyor. Vücut ancak önce bu ölümsüz Benliğin tamamen bilincine varırsa, evrensel hareketi izlemeyi sağlayan aynı sürekli dönüşme yeteneğine, sürekli dönüşme kapasitesine sahip olacak kadar ölümsüz Benlikle birleşirse, özdeşleşirse sonsuzca sürebilir; bu, vücudun dayanması için kesinlikle olmazsa olmaz bir şart. Vücut, sabit ve esnemez olduğu için, hareketi takip etmediği için, evrensel evrimle sürekli özdeşleşmek için yeterince hızlı dönüşemediği için bozulur ve ölür. Sertliği, sabitliği, esnemezliği, dönüşme yeteneksizliği yüzünden vücut imha edilmek zorunda bırakılır ki, özü fiziksel özün genel alanına geri dönsün ve yeniden gelişecek durumda olsun, yeni biçimlerde yeniden biçimlensin. Ama genelde ölümsüzlükten söz edildiğinde insanlar fiziksel ölümsüzlüğün söz konusu olduğunu sanır; tabii, fiziksel ölümsüzlük bu güne kadar henüz realize edilemedi. Sri Aurobindo bunun mümkün olduğunu, hatta olacağını söylüyor, ama bir şart koyuyor: vücut süpraakılsallaştırılmalı ve süpraakılsal varlığın plastiklik ve sürekli dönüşme yeteneklerini paylaşmalı. Ve Sri Aurobindo “vücut da bu Benliğin sadece bir aleti ve gölgesidir” diye yazdığında, vücudun şu anki halinden ve muhtemelen çok uzun süre kalacağı halinden söz ediyor. Vücut, Benliğin sadece aleti, bu Benliğin kesinlikle uygun olmayan ifadesi, yansıması, gölgesi, ebedi Benliğin ışığına ve netliğine kıyasla belirsiz, karanlık bir şey, bir gölge.

Bu gölge, bu alet ruhun gelişimine nasıl yarayabilir, nasıl hizmet edebilir, insan, aletini geliştirerek sonraki hayatlarına nasıl faydalı olabilir soruları oldukça enteresan sorular. Ruh yeni bir vücutta her reenkarne olduğunda, gelişiminde ona yardım edecek ve kişiliğini mükemmelleştirecek yeni bir deneyim yapma niyetiyle gelir; psişik varlık hayattan hayata böylece oluşur ve tamamen bilinçli, bağımsız bir kişilik olur; bu bağımsız kişilik gelişmesinin maksimumuna ulaştığı zaman sadece enkarnasyonunun zamanını değil, yerini de, amacını da, gerçekleştirilecek eseri de seçebilir.

Ruhun fiziksel bir vücudun içine inişi mutlaka karanlığın, cahilliğin, bilinçsizliğin içine bir iniştir, ve ruh, yaşamaya geldiği deneyimi yaşamak için vücudu kullanabilmeden önce, vücudun maddesini sırf birazcık bilinçlendirmek için oldukça uzun bir süre çalışması gerekir.

Böylece, eğer vücudu rasyonel, öngörülü bir metodla geliştirirsek, aynı zamanda ruhun büyümesine, gelişmesine, aydınlanmasına da yardım ederiz.

Kültürfizik, vücudun hücrelerine bilinç aşılamaktan ibarettir. İnsan bunu bilir ya da bilmez ama, bu bir gerçek. Kaslarımızı irademizle uyumlu biçimde hareket ettirdiğimiz zaman, uzuvlarımızı esnetmek için konsantre olduğumuz zaman, uzuvlarımıza doğal olarak sahip olmadıkları bir çeviklik, bir kuvvet, bir direnç, bir plastiklik kazandırmak için efor yaptığımız zaman, vücudun hücrelerinde daha önce olmayan bir bilinci hücrelere aşılarız, böylece vücudu homojen, reseptif, yani alır, eylemde ve eylemi sayesinde gelişen bir alet haline getiririz.

Fiziksel gelişimin hayati önemi bundan kaynaklanır. Tabii, vücudun içine bilinci getiren tek şey bu değil, ama bu tamamen genel bir biçimde etki eden bir şeydir, bu da oldukça nadirdir. Size daha önce pek çok kez söyledim: entelektüel beynine, sanatçı ellerine çok büyük bir bilinç aşılar, ama bu, deyim yerindeyse lokal bir şeydir, oysa kültürfiziğin daha genel bir etkisi vardır. Kültürfiziğin kesinlikle harika sonuçlarını gördüğünüz zaman, vücudun ne derecede mükemmelleşebildiğini gördüğünüz zaman, kültürfiziğin, bu maddenin içine gelmiş psişik varlığın eylemine, faaliyetine, işine ne kadar yararlı olduğunu anlıyorsunuz; tabii, çünkü psişik varlık organize, ahenkli, kuvvetli, esnek, imkan dolu bir alete sahip olduğu zaman bu işini epeyce kolaylaştırır.

Kültürfizik yapan insanlar kültürfiziği bu amaçla yapar demiyorum, çünkü pek azı kültürfiziğin sonucunun bu olduğunu bilir, ama bunu bilseler de bilmeseler de sonuç ortada. Zaten biraz duyarlıysanız, rasyonel, metodik bir kültürfizik yapmış birinin hareketlerini izlerseniz başkalarında olmayan bir ışık, bir bilinç, bir hayat görürsünüz.

Olaylara tamamen dışsal açıdan bakıp “İşçiler mesela, kuvvet gerektiren işler yapmak zorundalar, meslekleri gereği oldukça ağır yükler taşımasını öğreniyorlar, onlar da kas yapıyor, aristokratlar gibi vakitlerini pek de faydalı dış sonucu olmayan egzersisler yapmaktansa, en azından bir şeyler üretiyor...” diyen insanlar var.

Bu cahillik, çünkü özel, lokal, kısıtlı bir kullanımla geliştirilmiş kaslarla, hiçbir şeyi çalışmasız, egzersissiz bırakmayan, hepsi kapsamlı bir programa göre, isteyerek, ahenkle geliştirilen kaslar arasında temel bir fark var Özel uğraşı olan ve bazı kasları özellikle geliştiren işçiler ya da köylüler gibi insanların hep mesleki bir deformasyonu, bir alışkanlığı var, bu da psişik gelişmelerine hiçbir özel katkıda bulunmaz, çünkü tüm hayat psişik gelişmeye mutlaka yardım eder, ama öylesine bilinçsizce ve yavaşça ki zavallı psişik, amacına ulaşmak için tekrar tekrar, sonsuza kadar geri gelmesi gerekir. Dolayısıyla yanılma riski olmadan diyebiliriz ki kültürfizik vücudun sadhanasıdır, ve her sadhana hedefe ulaşımı hızlandırmaya mutlaka yardım eder.

Kültürfiziği ne kadar bilinçli yaparsanız o kadar hızlı ve genel bir sonuç alırsınız; kültürfiziği körü körüne, ellerinizin, ayaklarınızın ya da burnunuzun ucundan ötesini görmeden yapsanız bile, genel gelişmeye katkıda bulunursunuz.

Bitirmek için şöyle diyebiliriz, hangisi olursa olsun bir disiplin özenle, içtenlikle, isteyerek uygulanırsa, oldukça önemli bir yardımdır, çünkü dünyasal hayata hedefe daha çabuk varmasına imkan sağlar ve onu yeni hayatı almaya hazırlar. Kendini disiplin altına almak, bu yeni hayatın gelişini ve süpraakılsal gerçekle teması hızlandırmak demektir.

Şu anki haliyle fiziksel vücut, Benliğin ebedi hayatının aslında çok çarpık bir gölgesi, ama giderek gelişebilir. Fiziksel öz her bireysel formasyon aracılığıyla gelişir, ve bir gün, bildiğimiz fiziksel hayatla gelecekte tezahür edecek süpraakılsal hayat arasında bir köprü oluşturabilecek.

28 Kasım 1958

12 – Bana ikna edici nedenlerle Tanrı’nın var olmadığını kanıtladılar, ben de inandım. Sonra Tanrı’yı gördüm çünkü Gelip beni Kucakladı. Şimdi neye inanayım, başkalarının usavurmalarına mı, yoksa kendi yaşadığım deneyime mi?

Bu, Sri Aurobindo’nun sorduğu bir soru değil, ironik bir hiciv. Bu, bilmediği şeyler hakkında ahkam kesebileceğini sanan aklın usavurmalarının ahmaklığını açıkça ortaya koymak için, başka bir şey değil.

Akılla her şey kanıtlanabilir. Aklınızı kullanmayı bildiğiniz zaman, usavurmaya ve dedüksyona hakim olduğunuz zaman her şeyi kanıtlayabilirsiniz. Zaten bu, yüksek okullarda aklınızı esnekleştirmek için verilen bir egzersis: kanıtlamanız için size bir tez verilir, hemen ardından aynı inançla antitezi kanıtlamanız gerekir; bu, her ikisini aşarsanız, sentezi bulursunuz umuduyla yapılır.

Dolayısıyla, her şeyin kanıtlanabildiğini kabul ettiğiniz andan itibaren, bu şu demektir: usavurmalar hiçbir yere vardırmaz, çünkü eğer bir şeyi kanıtlayabilirseniz ve hemen ardından da aksini kanıtlayabilirseniz, bu, kanıtlarınızın hiçbir değerinin olmadığının kanıtıdır.

Tabii deneyim var. Kalbi temiz biri için, yaşadığı deneyimin içten olduğunu bilen, akılsal arzunun ya da hırsın bir tahrifatı değil de ruhtan kaynaklanan spontane bir hareket olduğunu bilen içten, dürüst biri için deneyim tamamen ikna edicidir.

Deneyime bir deneyim yaşama arzusu, ya da kendini çok üstün biri sanma hırsı karıştığı zaman deneyim ikna gücünü kaybeder. İçinizde bunlar varsa, o zaman dikkatli olun, çünkü arzular da hırs da deneyimi tahrif eder.

Akıl formatör bir güçtür, eğer çok önemli, çok enteresan bir şeyin size olmasını çok kuvvetlice isterseniz, olmasını sağlayabilirsiniz, en azından görünüşte, olaylara yüzeysel açıdan bakanların gözünde. Bu durumlar hariç, doğru, içten, spontane olduğunuz zaman, deneyimler siz özellikle çaba harcamadan size spontane biçimde, derin özleminizin ifadesi olarak gelirse, o zaman bu deneyimler mutlak bir otantikliğin kaşesini taşır, ve dünya bir araya gelip size bunların saçmalık ya da kuruntu olduğunu söylese bile, bu yine de kişisel kanaatinizi değiştirmez.

Tabii, bunun için kendinizi kandırmamanız lazım, içten ve doğru olmanız lazım, tamamen dürüst olmanız lazım. Biri bana: “Nasıl olur da Tanrı, inanmayan birine Görünür?” diye sordu. İşte bu komik, çünkü eğer Tanrı’nın, inanmayan birine Görünmek Hoşuna Gidecekse, neyin Tanrı’yı ona Görünmesini engelleyebileceğini pek göremiyorum! Aksine, Tanrısal, mizah anlayışına Sahip; Sri Aurobindo bize daha önce pek çok kez söyledi: Tanrısal, mizah anlayışına Sahip, Tanrısal'ı hep ağırbaşlı, ciddi bir Şahsiyet yapmak isteyen BİZİZ; Tanrısal Gelip inanmayan birini Kucaklamayı çok eğlenceli Bulabilir. Bir önceki gün: “Tanrı yok, ben Tanrı’ya inanmam, Tanrı saçmalık, cahillik” diyen birini Tanrısal Kucaklayıp Kalbine Basar ve yüzüne Güler.

Her şey mümkün, sınırlı küçük zekamıza saçma görünen şeyler bile. Aslında ancak bütün bu özlüsözlerin hepsini okumuş olduktan sonra anlama şansımız olabilir, çünkü Sri Aurobindo her özlüsözle keşfedilecek hakikat konusunda bizi tamamen farklı bir pozisyona sokuyor.

Perspektifler sonsuz.
Bakış açıları sonsuz.

Kendi kendimizi yalanlamadan, çelişkiye düşmeden en çelişkili şeyleri söyleyebiliriz; her şey bakış açısına bağlı. Ve merkezi Hakikatin çevresinde bize ulaşılabilir durumda olan tüm bakış açılarından her şeyi görmüş olduktan sonra bile, Hakikati ancak çok kısa bir an için görmüş oluruz, Hakikat’ten çok müphem bir fikir edinmiş oluruz – Hakikat her taraftan birden gözümüzden kaçar.

Ama dikkate değer olan şudur: eğer Tanrısal’la tek bir temas deneyimini bile yaşarsak – gerçek, spontane, içten bir deneyim – o anda yaşadığımız deneyimde her şeyi ve daha fazlasını biliriz.

Bildiğiniz azı bütün içtenliğinizle yaşamanız bu yüzden öylesine önemli: deneyim yaşayabilecek ve deneyim yoluyla bilebilecek duruma gelmek için, olayları aklen değil, yaşandıklarından dolayı bilmek için, olaylar varlığınızın, bilincinizin bir parçası oldu diye bilmek için.

Bildiğiniz azı uygulamaya koymak, daha fazla bilmenin en iyi yoludur, yolda ilerlemenin en güçlü yöntemidir: iyice içten birazcık pratik.

Mesela bir şeyin yapılmaması gerektiğini bildiğiniz zaman o şeyi yapmayın.

Kendinizde bir zaaf, bir kusur gördüğünüz zaman, bir daha olmasına izin vermeyin; nasıl olmanız gerektiğinin vizyonunu ateşli bir özlem sonucunda kısa bir an için bile olsa gördüğünüz zaman, gördüğünüzü olmayı hiçbir zaman unutmayın, asla.

Bazı insanlar var hep kusurlarından yakınıyor. Bu hiçbir yere vardırmaz. Kusurlarınızı bir kez hakikaten gördüyseniz, öyle olmamanız gerektiğini hakikaten, içtenlikle gördüyseniz, anladıysanız, bu, yakınmalarınızın sonu demektir, günlük efor demektir, iradenizi oluşturmanız demektir, her an teyakkuzda olmanız demektir – keşfettiğiniz bir hatanın bir daha olmasına asla izin vermeyin.

Cahillikten yanılmak, bilinçsizlikten yanılmak tabii ki oldukça üzücü ama, düzeltilebilir. Oysa yapılmaması gerektiğini bilerek bir yanlışı yapmayı sürdürmek namertliktir, namertliğin olmasına da izin vermemeliyiz.

“Ne yapalım! İnsanın huyu böyle, bilinçsizliğin, cahilliğin içinde yüzüyoruz” demek, tembelliktir, zayıflıktır. Bu tembelliğin, bu zayıflığın gerisinde büyük bir isteksizlik var. Gerçekten.

Bunu söylüyorum çünkü bu lafı eden epeyce insan var. Bu hep kendine bahane bulmanın bir yolu. “Elimizden geleni yapıyoruz” diyorlar. Doğru değil. Çünkü içtenseniz, kusurlarınızı bir kez gördünüz mü – görmedikçe diyecek bir şey yok, ama gördüğünüz an, Lütfu aldığınız an demektir, ve bir kez Lütfu aldınız mı, bunu unutmaya hakkınız yoktur artık.

5 Aralık 1958

Anne’nin Ashramın Oyun Alanında verdiği “Cuma dersleri” sağlığı nedeniyle sona eriyor ve Anne odasına çekiliyor. Bu arada bazı öğretililer Anne’ye Sri Aurobindo'nun özlüsözleri hakkında defterlerine  simgesiyle işaretlediğimiz sorular yazıp defterlerini Anne’ye gönderirdi, Anne de cevabını yazdıktan sonra defterleri sahiplerine geri yollardı.

13 – Bana bu şeylerin halüsinasyon olduğunu söylediler. Halüsinasyonun ne olduğunu araştırdım ve “hiçbir objektif veya fiziksel gerçeğe tekabül etmeyen sübjektif ya da psişik bir deneyim” olduğunu keşfettim. O zaman oturdum ve insan aklının mucizeleri karşısında hayretler ve hayranlık içerisinde kaldım.

 Tatlı Annem, Sri Aurobindo “insan aklının mucizeleri” ile ne demek istiyor? Bu özlüsözde Sri Aurobindo “söylediler” ile materyalistleri, bilimcileri ve genel anlamda sadece fiziksel gerçeklere inanıp insan aklını yanılmaz tek karar mercii olarak kabul eden herkesi kastediyor. Ayrıca burada sözünü ettiği şeyler, maddi dünyanın dışındaki dünyaların bütün algıları, insanın fiziksel gözleriyle değil de gönül gözüyle görebildiği her şey, sübtil alanlarda yaşayabildiği deneyimler, nefsi dünyanın duyumsal algılarından... tanrısal Varlığın mutluluğuna kadar.

Sri Aurobindo’ya bunların “halüsinasyon” olduğu, bu “şeyler”den ve benzerlerinden söz ettiğinde söylendi. Sözlükte “halüsinasyon” kelimesinde şu tanımlama vardır: “Gerçek bir nesnenin yol açmadığı hastalıklı his. Nesne olmadan algı.”

Sri Aurobindo tercüme ediyor, ya da netleştiriyor: “Hiçbir objektif ya da fiziksel gerçeğe tekabül etmeyen sübjektif veya psişik deneyim.”

İnsanı düşünen basit bir hayvandan daha fazlası yapan, insan için en değerli olan bu içsel bilinç fenomenlerini daha iyi tanımlayamazsınız.

Ama insanın aklı öylesine sınırlı, öylesine maddeci, öylesine ukalaca cahil ki, pejoratif bir kelimeyle tam da insana daha ulvi, daha iyi bir hayatın kapılarını açan bu yetenekleri gözden düşürmek istiyor...

Sri Aurobindo bu inatçı anlayışsızlığı görünce, “insan aklının mucizeleri” karşısında İRONİK BİR ŞEKİLDE hayretler ve hayranlık içerisinde kalıyor.

Çünkü doğruyu bu derece yalana çevirme gücü mutlaka bir mucize olmalı!

5 Ocak 1960

14 – Halüsinasyon, maddeyle meşgul olduğumuz için göremediğimiz hakikatlerden hala gördüğümüz şu kısa süren düzensiz vizyonları bilimin adlandırdığı terimdir; rastlantıysa, dünyayı Bilinçli Varlığında sanki bir tual üzerine Tasarlayıp Yapan o yüce ve evrensel Zekanın eserindeki tuhaf sanatçı tekniğini adlandırdığı terimdir.

 Sanatçı burada neyi temsil ediyor?

Sri Aurobindo burada, evrenin Yaratıcısı Yüce Efendi’nin eserini, sanki bir tualmış gibi Bilinçli Varlığında büyük fırça darbeleriyle dünyanın resmini Çizen bir Sanatçının yapıtıyla karşılaştırıyor. Ve “tuhaf bir tekniğin” olgusuyla iki fırça darbesini üst üste Getirdiğinde, bu bir “rastlantı” oluyor.

“Rastlantı” kelimesi genelde anlamdan yoksun bilinçsiz bir tesadüf fikrini çağrıştırır. Sri Aurobindo’nun bize tesadüfün ve bilinçsizliğin bu fenomenle hiçbir ilgisinin olmadığını, aksine bu fenomenin aynen sanatçılarda olduğu gibi, rafine bir bilincin, rafine bir zevkin bir sonucu olduğunu, derin bir niyet açığa vurabildiğini anlatmak istiyor.

12 Ocak 1960

15 – İnsanların halüsinasyon dediği, sıradan akılsal ve duyusal algılarımızın ötesinde olanların akla ve duyulara yansımasıdır.

Batıl inançsa, aklın bu yansımaları yanlış anlamasından kaynaklanır. Başka halüsinasyon yoktur.

 Tatlı Annem, halüsinasyonlar vizyonlarla mukayese edilebilir mi? Bir vizyon, gören organa tekabül eden bir dünyada gerçekten var olan şeylerin görsel organlar tarafından algısıdır. Mesela, bireysel nefsi düzleme kozmik bir nefsi dünya tekabül eder.

Yeterince gelişmiş olduğunuzda, görme, işitme, koku alma ve benzeri organlarla donatılmış bireyselleşmiş bir nefsi varlığınız olur. Böylece, nefsi varlığını iyice geliştirmiş biri, nefsi bakışı sayesinde, nefsi dünyada gördüğünü bilinçli bir şekilde ve hatırlayarak görebilir.

Bir vizyonu oluşturan budur. Bu bütün sübtil dünyalar için – nefsi, akılsal, akılüstüsel, süpraakılsal dünyalar için – varlığın bütün ara dünyaları ve düzlemleri için de aynıdır.

Böylece nefsi, akılsal, akılüstüsel, süpraakılsal ve benzeri vizyonlar görebilirsiniz.

Ayrıca Sri Aurobindo bize diyor ki, halüsinasyon denen şey, normal aklımızın ve duyularımızın ötesinde olan şeylerin akla ve fiziksel duyulara yansımasıdır. Demek ki bu direkt bir vizyon değil, genelde anlaşılmayan ve izah edilemeyen yansımış bir imaj; gerçekdışılık izlenimine yol açan ve her türlü batıl inancı doğuran da bu kesinsizlik, bu emin olmama niteliği. Bu yüzden “ciddi” olan ya da kendini ciddi sanan insanlar bu fenomenlere hiç değer vermez ve onlara halüsinasyon der. Halbuki okült fenomenlerle ilgilenenlerde bu tür algılar, oluşum aşamasında olabilen vizyon yeteneğinin ortaya çıkmasından sıkça önce gelir. Ama bunu gerçek vizyonla sakın karıştırmayın. Çünkü, tekrar ediyorum, bu fenomenler çoğu zaman neredeyse tam bir cehalet halinde olur, ve pek çok hata ve yanlış yorumlama bu fenomenlere çok sıkça eşlik eder. Tabii bir de yaşadıkları deneyimleri anlatırken, aslında deneyimlerinde olmayan birçok detayı ve açıklamayı deneyimlerine ekleyerek, bu fenomenlerin aklı başında, makul, dengeli insanlar nezdinde gördüğü itibarsızlığı böylece haklı çıkaran vicdansız insanlar da var.

Öyleyse “vizyon” terimini bilgiyle ve içtenlikle yaşanan deneyimlere ayırıyoruz. Ama her iki durumda da, “halüsinasyon”da olduğu kadar vizyonda da, görülen şeyin transkripsyonu bazen çok çarpık olsa da, görülen şey tamamen gerçek bir şeye tekabül eder.
 
Eski 31 Ağustos 2023, 18:32   #6
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

16 – Birçok modern polemikçi gibi düşünceyi çok hecelilerle boğma, banalliklerin ve samimiyetsiz sözlerin büyüsü arayışını uyutmasın. Hep ara; aceleci bir bakış için basit tesadüf ya da illüzyon gibi görünen şeylerin nedenini bul.

Tatlı Annem, olayların nedenini nasıl bulabiliriz? Aklımızla bulmayı denersek, bu hala Hakikatin önünde bir illüzyon olmaz mı? Birçok akılsal düzlem veya bölge var: hata, cehalet, yalan dolu sıradan düşüncelerin aşağı bölgesi olan fiziksel aklın düzleminden, süpraakılsal hakikatin ışınlarını sezgi şeklinde alan üst aklın düzlemine kadar. Bu iki aşırı ucun arasında, üst üste gelen ve birbirlerini etkileyen sayısız ara düzlem sıralanır. Aşağı bölgelerin birinde, insanın pek övündüğü ve hala tam cahillik alanında işlemesine rağmen sıradan zihniyetler için bilgeliğin ifadesi gibi görünen pratik akıl, sağduyu bulunur. Sri Aurobindo’nun sözünü ettiği “çok heceliler”, banallikler ve klişeler, akılsal atmosferde bir beyinden diğerine geçen ve herkesin, bilgiçlik tasladığında veya kendini bilge zannettiğinde tekrarladığı tüm bu hazır cümleler bu pratik aklın bölgesinden gelir.

Sri Aurobindo, yeni ya da beklenmedik bir olay karşısında olup da olayı izah etmeye çalıştığımızda bu banal ve aşağı düşünce tarzına karşı bizi uyarıyor. En yüksek zekamızı, bir şeyin gerçek nedenini bilmeye susamış zekamızı kullanarak bıkıp usanmadan hep aramamızı, aramaya devam etmemizi söylüyor, kolay ve sıradan açıklamayla tatmin olmadan, daha sübtil, daha doğru bir hakikat keşfedene kadar. O zaman, her şeyin gerisinde, tesadüf ve illüzyon gibi görünen şeylerin gerisinde bile yüce Vizyonu ortaya koymak için iş başında olan bilinçli bir irade olduğunu görürüz.

27 Ocak 1960

17 – Birisi “Tanrı şöyle ya da şöyle Olmalı, yoksa O Tanrı Olmaz” diye iddia etmiş. Bana öyle geliyor ki ancak Tanrı’nın ne Olduğunu bilebilirim, Tanrı’ya ne Olması gerektiğini nasıl söyleyebileceğimi göremiyorum, çünkü Tanrı’yı neye göre yargılayabiliriz ki? Bu yargılar egoizmimizin saçmalıklarıdır.

Tatlı Annem, bir kez özdeşleştik mı, Tanrı’yı fiziksel aklımızla17 bile bilmemiz mümkün mü? Tanrısal’la bilinçli özdeşleşmenin sonucunda, varlığın tamamı, dış kısımları bile, yani akılsal, nefsi ve fiziksel kısımları bile bu özdeşleşmenin sonuçlarına maruz kalır ve bazen fiziksel görünüşte algılanabilir bir değişime kadar varan bir değişim meydana gelir; bir nüfuz düşünceleri, duyguları, hisleri, hatta hareketleri bile etkiler.

Bazen varlık, hem Tanrısal Mevcudiyeti hem Tanrısal Mevcudiyetin etkisini ve hareketini dış alet aracılığıyla sanki bütün hareketlerinde somut olarak sürekli hisseder. Ama fiziksel aklın Tanrı’yı BİLDİĞİNİ söyleyemeyiz, çünkü akla özgü olan bilme şekli Tanrısal’a yabancıdır; hatta ona terstir diyebiliriz.

Fiziksel akıl tanrısal nüfuzu alabilir, tanrısal nüfuz tarafından etkilenebilir ama fiziksel akıl olarak kaldığı sürece, Tanrı’yı değil bilmek, Tanrı’yı ne izah edebilir ne de anlayabilir; çünkü Tanrı’yı tanımak için Tanrı’yla özdeşleşmek gerekir, bunun için de fiziksel aklın artık olduğu gibi olmaması gerekir, dolayısıyla da artık fiziksel akıl olmayı bırakması gerekir. Tanrı’yı bilme, Tanrı’yı tanıma yeteneği aşağı üçlükte (akılda, nefste ve fizikte) ancak süpraakılsal dönüşmeyle edinilebilir, bu süpraakılsal dönüşme de, insanın tanrısal olmasından ibaret olan nihai realizasyondan hemen önce gelir.

3 Şubat 1960

18 – Bu evrende tesadüf yoktur; illüzyon fikrinin kendisi bir illüzyondur. Bir hakikatin örtülü, çarpıtılmış hali olmayan bir illüzyon, insanın aklında henüz var olmadı.

Tatlı Annem, “İllüzyon fikrinin kendisi bir illüzyondur” ne demek? Bir illüzyonun içinde yaşıyoruz; aklı başında olan kimse bunu inkar edemez; ama bazılarına göre, algıladığımız, yaşadığımız illüzyonun gerisinde hiçbir şey yok, illüzyonun gerisi hiçlik, boşluk. Oysa başkaları diyor ki: “Gördüğünüz, hissettiğiniz, yaşadığınız her şey Bu özlüsözde “illüzyon fikri” ile Sri Aurobindo, “Maddi dünya aslında yok; bu sadece egonun ve duyuların aberasyonunun yarattığı bir görünüş; aberasyon yok olduğunda aynı zamanda dünya da yok olur” diye iddia eden felsefi teoriyi kastediyor. Sri Aurobindo aksine şunu iddia ediyor: bütün görünüşlerin, en aldatıcı görünüşlerin gerisinde bile evrenin akışını Yöneten bir Hakikat, bilinçli bir İrade Var. Bu akışta her şey, her olay, her durum hem ondan önce gelenin sonucudur, hem onu izleyecek olanın nedenidir. Tesadüf de tutarsızlık da sadece olayların hakikatini algılamak için fazlaca kısmi, fazlaca sınırlı olan insansal bilinçlerin algıladığı aldatıcı görünüşlerdir.

Sri Aurobindo bize diyor ki: dünya gerçek, sadece dünyadan edindiğimiz algı yanlış.

10 Şubat 1960

17 Fiziksel akıl: Aklın sadece fiziksel şeylerle ilgilenen kısmı; duyusal akla bağımlı olup yalnızca nesneleri, dış eylemleri görür, fikirlerini dış verilere dayanarak şekillendirip sonuç çıkarır ve yukarıdan aydınlatılana kadar başka Gerçek tanımaz (Fr: le mental physique; En: the physical mind aldatıcı, yanıltıcı bir görünüş, görünüşün gerisinde, ötesinde ve içinde, şu anki halimizle algılayamadığımız ama eğer zahmetine katlanırsak, ve uygun metodları izlersek deneyimini yaşayabileceğimiz bir Gerçek, ebedi bir Hakikat var.

19 – Bölen bir akla sahipken bir sürü şeyden iğrenirdim; bölen aklımı vizyonda kaybettikten sonra bütün dünyada çirkin, itici şey aradım ama artık bulamıyordum.

Tatlı Annem, dünyada çirkin, itici hiçbir şey yok mu? Sadece aklımız mı öyle görüyor?

Sri Aurobindo’nun burada ne demek istediğini gerçekten anlayabilmen için, aklını aşıp bilincini akılsal zekandan üstün bir dünyaya yerleştirmeyi deneyimlemiş olman lazım.

Çünkü oradan görürsün ki, birincisi: evrende varolan her şey Satchidananda’nın [Sat: Varoluş – Chit: Bilinç – Ananda: Mutluluk üçlemesinin, Tanrısal Varlığın] bir ifadesidir, dolayısıyla yeterince derine giderek, bu hangisi olursa olsun her görünüşün gerisinde yüce güzelliğin prensibi olan Satchidananda’yı algılayabilirsin.

İkincisi: tezahür etmiş evrende her şey görelidir, öyle ki, daha büyük bir güzellikle karşılaştırılırsa çirkin görünmeyecek güzellik yoktur, çok daha büyük bir çirkinlikle karşılaştırılırsa güzel görünmeyecek çirkinlik yoktur. Böyle görebildiğin ve hissedebildiğin zaman, anında bu izlenimlerin aşırı göreliliğinin ve mutlaklık bakımından gerçekdışılığının farkına varırsın. Böyle olmakla birlikte, akılsal bilinçte kaldığın sürece, mükemmelliğe doğru özlemini ve gelişme isteğini şok eden her şeyin, aşmaya, üstesinden gelmeye çalıştığın her şeyin sana çirkin ve itici görünmesi bir anlamda normal, mademki daha yüksek bir idealin peşindeyiz, mademki daha yükseğe çıkmak istiyoruz. Halbuki bu hala gerçek bilgelikten epeyce uzak bir yarı bilgelik, sadece cahillikte, bilinçsizlikte bilge görünen bir bilgelik. Hakikatin içerisinde her şey farklıdır, Tanrısal her şeyde Işıldar.

17 Şubat 1960

20 – Tanrı gözümü Açtı çünkü bayağının asaletini, iticinin çekiciliğini, sakatın mükemmelliğini, gudubetin güzelliğini gördüm.

Bu özlüsöz, bir öncekinin tamamlayıcısı ve neredeyse açıklaması. Açık terimlerle bize şunu tekrar söylüyor: görünüşlerin gerisinde, deyim yerindeyse dış çarpıtmaların ışıldayan zıddı olan yüce bir Gerçek var. Böylece, gönül gözümüz bu tanrısal Gerçeğe açık olduğu zaman, tanrısal Gerçek öylesine güçlü bir biçimde görünür ki, tanrısal Gerçeği genelde normal görüşe peçeleyen şeyi silmeyi başarır.

24 Şubat 1960
 
Eski 31 Ağustos 2023, 18:34   #7
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

21 – Hristiyan ve Vaishnava affı methediyor, bense soruyorum: “Neyi ve kimi affetmem gerekir ki?”

Tanrısal’dan af dilediğimizde bizi hep Affeder mi? Sri Aurobindo bize Tanrısal’ın cevabını veriyor: “Neyi ve kimi affetmek?” Efendi Biliyor ki her şey Bizzat Kendisidir, dolayısıyla bütün eylemler Kendi eylemleridir, ve her şey Kendisidir. Affetmek için affedilenden BAŞKASI olmak gerekir, ve affedilen şeyin insanın kendisinden başka biri tarafından yapılmış olması gerekir.

Aslında insan af dileyerek, yaptıklarının kötü sonuçlarının silineceğini umar. Ama bu ancak yapılan yanlışın nedenleri yok olduysa mümkün. Eğer cahillikten yanlış yaptıysanız, cahilliğin yok olması gerekir; eğer isteksizlikten yanlış yaptıysanız, isteksizliğin yok olup yerine hevesin geçmesi gerekir.

Basit bir pişmanlık yeterli değil, pişmanlığı, gösterilen gelişme izlemesi gerekir. Çünkü evren sürekli evrimleniyor; hiçbir şey hareketsiz değil, her şey sürekli dönüşme halinde, ilerleyen ya da gerileyen hareket halinde. Gerileten şeyler ya da hareketler bize kötü görünüyor, artı karışıklığa ve düzensizliğe neden oluyor. Bunun tek çaresi ileri doğru radikal bir atılım, bir gelişme; sadece bu yeni yönelim, gerileme hareketinin sonuçlarını sıfırlayabilir.

Bu yüzden, Tanrısal’dan müphem, platonik şekilde af dilemek değil, gerekli gelişmeyi gösterme gücünü istemek gerekir. Çünkü sadece içsel bir dönüşüm yapılan hareketin sonuçlarını silebilir.

2 Mart 1960

22 – Tanrı bana bir insan eliyle Vurdu; eee, “Küstahlığını affediyorum ey Tanrım” mı diyeceğim?

23 – Tanrı bana bir darbeyle iyilik Etti. “Kötülüğünü, zalimliğini affediyorum ey Kadiri Mutlak, ama bir daha Yapma” mı diyeceğim?

“Tanrı bana bir insan eliyle Vurdu” ne demek? Bu iki özlüsöz, her şeyde, her varlıkta Tanrısal Mevcudiyet iddiasını örneklerle açıklığa kavuşturuyor, ve daha önce ele alınan fikri geliştiriyor, yani affedilecek hiçbir şey ya da kimse yok, mademki Tanrısal her şeyin Yaratıcısı.

“Tanrı bana bir insan eliyle Vurdu” cümlesi böyle okunup anlaşılmalı. Sadece görünüşleri görürseniz, bu, birinin başka birine bir darbe vurmasıdır. Ama Hakikati gören ve bilen için bu, o insan eli aracılığıyla bir darbe Vuran yüce Efendi’dir, ve bu darbe, darbeyi yiyen kişiye mutlaka iyi gelir, yani bilincini geliştirir mademki yaratılışın nihai amacı bütün varlıkları Tanrısal’ın bilincine uyandırmak.

Bu bir kez anlaşıldı mı, iki özlüsözün geri kalan kısmı kolayca anlaşılıyor. Efendiyi, bir daha Yapmamasını istemekle birlikte, Yaptığı iyilik için affedecek miyiz? Bu ifadenin çelişkisi, saçmalığı apaçık ortada.

9 Mart 1960

24 – Talihsizlikten yakındığımda, talihsizliğe kötülük dediğimde, ya da kıskandığımda ve hayal kırıklığına uğradığımda, anlıyorum ki içimdeki ezeli embesil yine uyandı.

Bu talihsizlik ne ve neden geliyor? İnsan bir sonuç elde etmek için harekete geçtiği zaman, elde ettiği sonuç beklediği sonuç değilse buna talihsizlik der. Sıradan zihniyet genelde her beklenmedik, her korkulan olaya talihsizlik gözüyle bakar. Bu talihsizlik neden mi geliyor? Her vakada neden farklı; ya da daha doğrusu, insanın olaydan sonra olayı kendine açıklama ihtiyacı, başına gelenlerin nedenlerini araştırmasına yol açar. Ama durumlar değerlendirişimiz çoğu zaman körcesine ve yanlış. Cahilce değerlendiriyoruz; sadece daha geç, bazen çok daha geç, gerekli perspektife sahip olduğumuz zaman, durumların zincirlenmesini ve sonuçların tümünü gördüğümüz zaman olayları gerçekten oldukları gibi görürüz. O zaman da farkına varıyoruz ki bize kötü gibi gelmiş olan şey aslında çok faydalıymış ve gerekli gelişmeyi göstermemize yardım etmiş.

Sri Aurobindo cahilliğin ve arzunun içine gömülmüş kişinin her şeyi dar, sınırlı egosunun bakış açısıyla yargılayanın halini “ezeli embesil” diye niteliyor. Her şeyi düzgünce anlayabilmek ve hissedebilmek için evrensel bir görüşe sahip olmak gerekir, her şeyde ve her durumda Tanrısal Mevcudiyetin ve İradenin bilincinde olmak gerekir. O zaman biliriz ki manevi bakış açısından bakarsak ve zamanın akışı içinde pozisyon alırsak, bize olan her şey her zaman iyiliğimiz içindir.

16 Mart 1960

25 – Başkalarının acı çektiğini görünce mutsuz oluyorum, ama kendi bilgeliğim olmayan bir bilgelik gelen iyiliği görüyor ve onaylıyor.

Bu hangi bilgelik? Bu Yüce Bilgelik, Yüce’nin Bilgeliği. Bu Bilgelikle geçmiş, şimdi ve gelecek aynı şekilde görülür; bu Bilgelik bütün sonuçların nedenlerini ve bütün nedenlerin sonuçlarını bilir. Bu Bilgeliğe, bütünlüklerinde simültane olarak algılanan şartların hepsi, Doğanın Tanrısal’ı giderek ortaya koymaktaki yüce çabası olarak, Doğanın tanrısal mükemmelliğe doğru tırmanan yürüyüşü olarak görünür. “Gelen iyilik” bu; her şey buna doğru yönelir; bu yüzden gerçek Bilgelik onaylar.

Çünkü sadece fazlaca dar, fazlaca kısa görüşlülüğümüz, fazlaca sınırlı algımız ve sapkın hislerimiz bizim için bir gelişme imkanı ve fırsatı olan şeyi acıya çevirir. Kanıt ortada: anlayıp işbirliği yaptığımız andan itibaren acı yok olur.

23 Mart 1960
 
Eski 31 Ağustos 2023, 18:35   #8
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

26 – Sir Philip Sydney, darağacına götürülen bir suçlu için: “Al işte, Tanrı’nın Lütfu olmadan gidiyor sir Philip Sydney” demiş. Daha bilge olsaydı: “Al işte, Tanrı’nın Lütfuyla gidiyor sir Philip Sydney” derdi.

Bu özlüsözü anlamadım.

Sir Philip Sydney bir devlet adamıydı, bir şairdi, ama hayattaki başarısına rağmen alçakgönüllü karakterini korumuştu. Darağacına götürülen bir suçlunun geçtiğini görünce, Sri Aurobindo’nun özlüsözünde alıntıladığı ve şu şekilde tercüme edebileceğimiz ünlü cümlesini söylediği sanılıyor: “Bu benim de başıma gelebilirdi, Tanrı’nın Lütfu OLMASAYDI.” Sri Aurobindo da belirtiyor, sir Philip Sydney daha bilge olsaydı: “Tanrı’nın LÜTFUYLA bu benim de başıma gelebilirdi” derdi. Çünkü tanrısal Lütuf her zaman her yerde, her şeyin ve her olayın gerisinde, bizim o şeyin ya da o olayın karşısındaki tepkimiz ne olursa olsun, o şey ya da o olay bize ister iyi ister kötü, ister felaket ister hayırlı görünsün. Sir Philip yogi olsaydı, insan birliğinin deneyimini yaşardı, darağacına bu şekilde gönderilenin kendisi ya da kendisinin bir parçası olduğunu somut olarak hissederdi, ve aynı zamanda bilirdi ki, olan her şey Efendi’nin Lütfuyla olur.

30 Mart 1960

27 – Tanrı büyük ve zalim bir İşkenceci, çünkü Seviyor. Siz bunu anlamazsınız çünkü Krishna’yı görmediniz, Krishna’yla oynamadınız.

“Krishna’yla oynamak” ne demek? “Tanrı büyük ve zalim bir İşkenceci” ne demek?

Krishna içkin Tanrısaldır, herkesteki ve her şeydeki Tanrısal Mevcudiyettir. Krishna aynı zamanda Yüce’nin egemen neşe ve aşk yönüdür, Krishna gülümseyen şefkat ve oyunbaz neşedir; Krishna hem oyuncu, hem oyun, hem oynadığı arkadaşların tümüdür. Oyunla birlikte oyunun sonuçları da tamamen Bilindiği, Tasarlandığı, İstendiği, Düzenlendiği için, oyun bilinçli olarak Oynandığı için, oyunun neşesinden başka hiçbir şeye yer olamaz.

Böylece, “Krishna’yı görmek” iç Tanrı’yı bulmak demek, “Krishna’yla oynamak” iç Tanrı’yla özdeşleşip iç Tanrı’nın Bilincine katılmak demek. Bu hale ulaştığınızda anında tanrısal oyunun mutluluğunu yaşarsınız; ve özdeşleşme ne kadar tamsa, hal o kadar mükemmel olur.

Ama eğer bilincinizin herhangi bir köşesinde sıradan algıyı, sıradan anlayışı, sıradan hissi tutarsanız, o zaman başkalarının ıstırabını görürsünüz, böylesine acı verebilen bir oyunu epeyce zalim bulursunuz, ve böyle bir oyundan zevk alan bir Tanrı’nın korkunç bir işkenceci olduğu sonucuna varırsınız. Halbuki Tanrısal’la özdeşleşme deneyimini yaşamış olduğunuz zaman Tanrısal'ın, Oyununa Kattığı engin Aşkı, harika Aşkı unutamazsınız; görüşünüzün sınırlılığı yüzünden böyle yargıladığınızı anlarsınız; Tanrısal, gönüllü bir İşkenceci olmaktan uzaktır, Tanrısal, mükemmelliğe doğru – hep göreli, hep aşılan bir mükemmelliğe doğru – progresif ilerleyişindeki dünyayı ve insanı en hızlı yoldan Güden Hayırlı Büyük Aşktır. Bir gün gelecek, bu sözde acı, ilerleyişi teşvik etmek için artık gerekli olmayacak ve gelişme gitgide daha fazla ahenk ve neşe içinde olabilecek.

6 Nisan 1960

28 – Napoleon’a tiran da dendi, emperyal boğaz kesici de dendi; bense Avrupa’da at Koşturan Silahlanmış Tanrı’yı gördüm.

Bütün bu savaşlar dünyanın evrimi için gerekli mi? İnsani gelişmenin belli bir aşamasında savaşlar kaçınılmazdır. Tarihöncesi çağlarda bütün hayat bir savaştı; ta günümüze kadar da insan tarihi uzun bir savaşlar tarihidir.

Savaşlar, hayat mücadelesinin ve egoist saldırganlığın egemen olduğu bir bilinç halinin doğal sonucudur. Şu anda bile, barışa yönelen bazı insansal çabalara rağmen, bize savaşın artık kaçınılmaz bir felaket olmadığını garanti edecek henüz hiçbir şey yok. Aslında, ister açık olsun ister gizli olsun, dünyanın birçok noktasında şu anda savaş hali yok mu? Zaten yeryüzünde olan her şey ister istemez dünyanın gelişme göstermesini sağlar. Böylece savaşlar bir cesaret, bir dayanıklılık, bir gözüpeklik okuludur; yeni şeylere yer açmak için, zamanı dolmuş ama yok olmayı reddeden bir geçmişi yok etmeye yarayabilirler. Savaşlar Kurukshetra’da olduğu gibi, hak ve adalet hüküm sürebilsin diye dünyayı hükmedici ya da yok edici bir ırktan temizleme yöntemi olabilir. Savaşlar, tehlikenin varlığı sayesinde, fazlaca tamasik [karanlık, cehalet, atalet prensibi tamas dolu] bilinçlerin apatisini silkeleyebilir, uyuklamış enerjileri uyandırabilir. Son olarak savaşlar, kontrast sayesinde ve savaşlara eşlik eden, savaşları izleyen iğrençlikler yüzünden, insanları bu barbarca ve şiddet dolu dönüşme şeklini gereksiz hale getirmenin etkili bir yöntemini bulmaya itebilir. Çünkü dünyanın evrimi için gereksiz olan her şeyin varlığı otomatik olarak sona erer.

13 Nisan 1960

“Savaşlar yeni şeylere yer açmak için, zamanı dolmuş ama yok olmayı reddeden bir geçmişi yok etmeye yarayabilir” diye yazdın. Süpraakıl yeryüzüne indiğine göre, dünyanın şu anki halini değiştirmek için savaş gerekli olacak mı? Her şey ulusların alırlığına bağlı.

Kendilerini yeni kuvvetlerin etkisine genişçe ve çabukça açarlarsa, kavramlarını, hareketlerini ve eylemlerini yeterince çabuk değiştirirlerse savaş önlenebilir. Ama savaş hep bir tehdit, hep askıda; yapılan her hata, bilincin her kararması bu tehlikeyi artırıyor. Halbuki sonuçta her şey aslında tanrısal Lütfa bağlı. Bizler mümkün olduğu kadar çabuk gelişme göstererek geleceğe güvenle ve huzurla bakmalıyız.

15 Nisan 1960

29 – Kötülüğün de erdemin de ne olduğunu unuttum; sadece Tanrı’yı, dünyadaki Oyununu ve insanlıktaki İradesini görebiliyorum.

Her şey Tanrı’nın İradesiyse, kişisel irade ne işe yarıyor? Evrende, özellikle de dünyada, her şey Doğa tarafından uygulanan tanrısal planın bir parçası, bu planın gerçekleşmesi için de her şey gerekli. Kişisel irade, Doğa’nın, işleyişi için vazgeçilmez aksyon yöntemlerinden biridir. Böylece, kişisel irade bir bakıma Tanrı’nın İradesinin bir parçasıdır. Böyle olmakla birlikte, iyice anlamak için, önce irade kelimesine verilen anlamda anlaşmak lazım.

İrade, genelde anlaşıldığı şekliyle oluşan bir fikirdir, bu fikre bir yapma kuvveti, bir yapma gücü eklenir ve bu bir uygulama, bir icra dürtüsüyle devam eder. Bu, insan iradesinin tarifidir. Tanrısal İrade bambaşkadır. Tanrısal İrade, bir gerçekleştirme gücüyle birleşmiş bir vizyondur.

Tanrısal İrade her şeyi bilir ve her şeye kadirdir; anında gerçekleşir ve karşı konulmazdır. İnsan iradesiyse kararsızdır, sıkça değişkendir, zıt iradelerle hep çatışma halindedir; sadece herhangi bir nedenden ötürü Doğa’nın iradesiyle uyum içindeyse – ki o da tanrısal İradenin bir transkripsyonudur – ya da Lütfun veya yoganın sonucu olarak tanrısal İradeyle uyum içindeyse etkili olabilir. Şöyle diyebiliriz: kişisel irade, Tanrı’nın bizleri Kendine Geri Getirmek için Kullandığı yöntemlerden biridir.


20 Nisan 1960

30 – Bir çocuğun çamurda yuvarlandığını, sonra annesi tarafından temizlenip pırıl pırıl olduğunu gördüm, ama her defasında tam saflığı karşısında ürperdim.

Bir çocuk büyüdükten sonra bile bu saflığı koruyabilir mi? Teorik olarak bu mümkün; kentlerden, medeniyetlerden ve kültürlerden uzakta doğmuş bazı insanların, dünyevi vücutlarının bütün ömrü boyunca bu spontane saflığı, akılsal işleyişin karartmadığı bir ruh saflığını koruyabilir.

Çünkü Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği saflık, Doğa’nın dürtüsüne spontane olarak, hesaplamadan, sorgusuz sualsiz, bunun iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, erdem ya da günah olup olmadığını merak etmeden, sonuçların olumlu ya da olumsuz olup olmadığını merak etmeden itaat eden içgüdünün saflığı.


Akılsal ego ortaya çıkıp bilinçte baskın bir konum almaya ve ruhun spontaneliğini peçelemeye başladığı zaman, bütün bu nosyonlar işin içine girer. Modern “uygar” hayatta, ana babalar ve eğitimciler, pratik ve rasyonel “iyi tavsiyeleri” ile, bilinçsizlik olarak niteledikleri bu spontaneliği yok edip yerini suç, günah, ceza, ya da kişisel çıkar, hesap, kar nosyonlarıyla tıkıştırılmış pek küçük, pek dar, kendi içine büzülmüş sınırlı bir akılsal egoyla doldurmakta hiç vakit kaybetmezler; tüm bunların kaçınılmaz sonucu olarak da nefsin arzuları, baskı yüzünden, korku ya da kendini haklı gösterme yüzünden artar.

Konuyla ilgili eksik nokta bırakmamak için şunu da eklemek lazım, insan akılsal bir varlık olduğuna göre, evriminde hayvanlarınkine çok benzeyen bu bilinçsiz, spontane saflığı ister istemez bırakması ve kaçınılmaz bir akılsal sapkınlık ve saf olmama dönemi geçirdikten sonra aklın üstüne, Tanrısal bilincin üstün, ışıldayan saflığına çıkıvermesi gerekiyor.

27 Nisan 1960
 
Eski 31 Ağustos 2023, 18:54   #9
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

31 – Dilediğim ya da doğru olduğunu düşündüğüm şey olmuyor; nlaşılan dünyayı Tam Bilge iri değil, sadece kör Tesadüf ya da kaba bir Nedensellik Yönetiyor.

Bazı insanlar için olaylar hep arzuladıkları yönün tersine, özlemlerinin veya kendileri için iyi olduğunu düşündükleri yönün aksine gelişir. Sıkça umutsuzluğa kapılırlar; bu, gelişmeleri için gerekli mi? Umutsuzluk gelişme göstermek için hiçbir zaman gerekli değil, her zaman bir zayıflık, bir tamas belirtisidir; sıkça karşıt bir kuvvetin, yani sadhanaya karşı kasten hareket eden bir kuvvetin varlığını işaret eder.

Hayat şartları ne olursa olsun, umutsuzluktan her zaman özenle korunmalısınız. Zaten bu karamsar, asık suratlı, umutsuz olma alışkanlığı aslında olaylara değil insanın doğasındaki inanç eksikliğine bağlıdır. İnanç sahibi biri, sadece kendine inansa bile tüm zorluklara, tüm şartlara göğüs gerebilir, en karşıt zorluklara bile, en karşıt şartlara bile, cesareti kırılmadan, umutsuzluğa kapılmadan; sonuna kadar yiğitçe savaşır. İnançsız insanlar dayanıksız ve cesaretsiz olur.

Sri Aurobindo diyor ki, insanlar için, fiziksel hayattaki başarı oranı, birey ile evrensel fiziksel Doğa arasındaki ahenge bağlıdır. Bazı insanların iradesi Doğanın iradesiyle spontane olarak ahenklidir, giriştikleri her şeyi başarırlar; aksine, başkalarının iradesiyse kozmik Doğanın iradesiyle neredeyse hiç uyuşmaz, yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları her şeyde başarısız olurlar. Gelişme için gereklilik konusuna gelince, evrimlenen bir dünyada her şey ister istemez gelişmeye yardım eder; ama bireysel gelişme epeyce büyük bir ömür sayısına ve sayısız deneyime yayılır. Bu konu bir doğumla bir ölüm arasındaki tek bir ömür ele alınıp değerlendirilemez. Genelde, başarısızlık ve yenilgi dolu bir hayat deneyiminin, başarı ve zafer dolu bir hayat deneyimi kadar faydalı olduğu kesin; hatta insanların genelde yaşadığı nötr bir hayat deneyiminden, doğal görünen, büyük çaba gerektirmeyen, başarıyla başarısızlığın, tatminle hayal kırıklığın, zevkle acının birbirini izleyip birbirine karıştığı bir hayat deneyiminden daha faydalı olduğu şüphesiz.

4 Mayıs 1960

32 – Ateist, Kendisiyle saklambaç Oynayan Tanrı’dır; peki ya inanan, başka mı? Belki de, çünkü Tanrı’nın Gölgesini gördü ve Gölgesine sıkıca sarıldı.

“Kendisiyle saklambaç Oynayan Tanrı” ne demek? Saklambaç oyununda biri saklanır diğeri arar. Tanrı ateistten Saklanır, ateist de der ki: “Tanrı mı? Onu göremiyorum, nerede Olduğunu bilmiyorum; dolayısıyla Tanrı yok.” Ama ateist, Tanrı’nın kendi içinde de Olduğunu bilmez; böylece Tanrı, Kendi Varlığını İnkar Etmiş olur. Bu bir oyun değil de ne? Ama bir gün gelecek, ateist kendisiyle yüz yüze gelecek, böylece Tanrı’nın var Olduğunu kabul etmek zorunda olacak. Tanrı’ya inanan insan kendini ateistten çok üstün sanır ama, Tanrı’dan bütün kavrayabildiği Gölgesidir, ve bu Gölgeyi Tanrı sanarak Gölgeye sıkıca sarılır. Halbuki Tanrı’yı hakikaten tanısaydı, bilirdi ki Tanrı her şeydir, Tanrı her yerdedir; o zaman da kendini herhangi bir kimseden üstün görmekten vazgeçerdi.

3 – Ey Sen ki Seviyorsun, Vur, Vur! Bana şimdi Vurmazsan, bilirim ki beni Sevmiyorsun.

Bu özlü sözü pek anlamadım.

Tanrısal mükemmelliğe özlem duyan herkes bilir ki Efendi’nin, sonsuz Aşkından ve Lütfundan bize Vurduğu darbeler, bizi ilerletmenin en emin, en hızlı yoludur. Ve darbeler ne kadar sertse, tanrısal Aşkın o kadar büyük olduğunu hissederler.

Sıradan insanlar aksine Tanrı’dan hep kendilerine başarı dolu, kolay, hoş bir hayat İhsan Eylemesini dilerler. Her kişisel tatminde tanrısal merhametin bir işaretini görürler; ve eğer aksine, hayatta mutsuzluklarla, talihsizliklerle karşılaşırlarsa yakınırlar ve Tanrı’ya: “Beni Sevmiyorsun” derler. Bu cahilce, bayağı tavrın aksine, Sri Aurobindo tanrısal Yare diyor ki: “Vur, Vur, sıkı Vur ki bana olan Aşkının yoğunluğunu hissedeyim”.

18 Mayıs 1960

34 – Ey Talihsizlik, sana şükürler olsun, sayende Yarimin Yüzünü gördüm.

Eğer talihsizlik sayesinde Tanrı’nın Yüzünü görürsek bu artık talihsizlik olmaktan çıkar, öyle değil mi? Elbet bu talihsizlik değil, aksine bu bir nimet.

Sri Aurobindo’nun demek istediği de bu zaten. Beklemediğimiz, ummadığımız, istemediğimiz, arzularımızla çelişen olaylara cahilliğimizden talihsizlik deyip sızlanıyoruz. Biraz daha bilge olsaydık, bu söz konusu olayların derin sonuçlarını gözlemleseydik, farkına varırdık ki bizi hızla Tanrısal’a, Yare vardırıyorlar. Halbuki kolay ve hoş şartlar yolda oyalanmamızı teşvik ediyor, zayıflığımız ya da içtensizliğimiz yüzünden ilerleyişimizi geciktirmemek için bilerek reddedemediğimiz bu kendilerini bize sunan zevk çiçeklerini koparalım diye yolda durmamızı teşvik ediyor.

Başarıya ve başarının getirdiği küçük zevklere yumuşamadan karşı koyabilmek için zaten oldukça kuvvetli olmak ve yolda epeyce ilerlemiş olmak lazım. Güçlü insan başarının peşinden koşmaz; başarı peşinde olmaz, başarıyı ilgisizlikle karşılar. Çünkü mutsuzluğun ve talihsizliğin vurduğu kamçı darbelerinin değerini bilir ve takdir eder. Sonuçta, gerçek tavır, hedefe yakın olduğumuzun göstergesi ve kanıtı, aynı sakin neşeyle başarıyı da başarısızlığı da, şansı da şanssızlığı da, mutluluğu da mutsuzluğu da kabul ettiren bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrıdır. Çünkü bizim için tüm bu şeyler, Efendi’nin sonsuz şefkatli İlgisiyle üzerimize Yağdırdığı harika ihsanlar haline gelmiştir.

25 Mayıs 1960

35 – İnsanlar hala acıya aşık; acıyı da sevinci de aşmış birini gördüklerinde onu lanetleyip “Vay duyarsız!” diye bağırıyorlar. Bu yüzden İsa hala Jerusalem’de çarmıhta gerili.

36 – İnsanlar günaha aşık; ahlakı da erdemi de aşmış birini gördüklerinde onu lanetleyip “Sınırı aştın, seni ahlaksız sapık!” diye bağırıyorlar. Bu yüzden Sri Krishna artık Brindavan’da yaşamıyor.

Bu iki özlüsözü açıklar mısın?

İsa yeryüzüne geldiğinde kardeşlik, aşk ve barış mesajı getirdi. Ama mesajının duyulması için acı içinde çarmıhta ölmesi gerekti, çünkü insanlar acıyı ve nefreti aziz tutuyor, Tanrılarının da kendileriyle birlikte Acı Çekmesini istiyorlar. Bunu İsa geldiği zaman istiyorlardı, öğretisine ve kurban olmasına rağmen bunu hala istiyorlar. İnsanlar acıya öylesine bağlı ki, İsa hala sembolik olarak, insanların selameti için ebediyen acı çeker bir vaziyette çarmıhında gerili.

Krishna’ysa 18 yeryüzüne özgürlüğü ve sevinci getirmek için geldi. Doğanın kölesi insanlara, kendi tutkularının, kendi hatalarının kölesi Krishna Akılüstü’nün Avatarı; Hindu geleneğinde Krishna, Vishnu’nun 8. enkarnasyonudur. Yadava ırkından Vasudeva’yla Devaki’nin çocukları olarak dünyaya gelen Krishna’yı Nanda’yla Yasoda yetiştirdi; Krishna’nın gelişinin başlıca nedeni Kansa tiranını yok etmekti. Krishna daha birçok asura ve iblis yok etti; Bhagavadgita’da Arjuna’yla konuşan iç Tanrısal odur; hayatı ve kahramanlıkları Mahabharata’da ve Bhagavat Purana’da anlatılır insanlara, yüce Efendi’ye sığınırlarsa eğer, tüm kölelikten, tüm günahtan kurtulmuş olacaklarını müjdelemeye geldi. Ama insanlar kötü alışkanlıklarına ve erdemlerine çok bağlı (zaten kötü alışkanlık olmasaydı erdem de olmazdı). İnsanlar günahlarına aşık, birinin özgür olmasına, her türlü hatayı aşmış durumda olmasına tahammül edemiyorlar.

Bu yüzden Krishna, ölümsüz olmasına rağmen şu anda Brindavan’da vücudunun içinde değil.

3 Haziran 1960

18 Krishna: Ebedi’nin Ananda kişiliği; Ananda'nın (Mutluluğun), Aşkın ve Bhakti'nin (Tanrısal sevgisi, kendini Tanrısal'a adama, Tanrısal'a tapma) Tanrısı, iç Tanrısal.

37 – Bazıları diyor ki Krishna asla yaşamadı, Krishna bir efsane. Yeryüzünde demek istiyorlar; çünkü Brindavan19 diye bir yer olmasaydı, Bhagavat20 yazılmış olmazdı.

Dünyadan başka bir yerde Brindavan var mı?

Bütün dünya, içerdiği her şeyle birlikte, maddi gözlerle görülmeyen başka dünyalarda var olan şeylerin bir tür yoğunlaşmasıdır, bir tür kondansasyonudur. Burada tezahür etmiş her şeyin, daha sübtil alanlarda bir yerlerde prensibi, düşüncesi ya da özü var.

Bu, tezahürün olmazsa olmaz şartlarından biridir. Ve tezahürün önemi her zaman tezahür eden şeyin orijinine bağlıdır. Tanrılar dünyasında ideal, ahenkli bir Brindavan var, yeryüzündeki Brindavan da onun sadece çarpıtılması, karikatürü.

İçsel olarak, ya duyusal ya da akılsal olarak gelişmiş kişiler, sıradan insan için görünmez olan bu gerçekleri algılarlar ve bu gerçeklerden ilham alırlar.

Dolayısıyla, Bhagavat’ı yazan ya da yazanlar, bal gibi gerçek olan ve var olan bütün bir iç dünyayla mutlaka temastaydı, ve bu iç Krishna birçok isimle ve sıfatla tanınır: Achyuta, Gopal, Govinda, Hari, Srikrishna, Janardana, Keshava, Vasudeva...dünyada gördükleri ve hissettikleri her şeyi tarif ettiler ya da açığa vurdular. Krishna’nın yeryüzünde insan şeklinde yaşamış olmasının ya da yaşamamış olmasının (belki de sadece tarihsel bakımdan hariç) ancak çok ikincil bir önemi var, çünkü Krishna yaşayan ve etki eden gerçek bir varlık; etkisi de, dünyanın gelişmesinin ve dönüşmesinin büyük faktörlerinden biri oldu.

8 Haziran 1960

19 Brindavan: Ebedi Güzelliğin ve Mutluluğun vaishnava cenneti; Krishna’nın çocukluğunu çobanların arasında Gopala olarak geçirdiği ve gopilerle (kız inek çobanlarıyla) dans ettiği, Uttar Pradesh eyaletindeki Mathura bölgesinde bir orman koruluğu. Bugün koruluğun yerinde Krishna’ya tapanlar için dünyanın en kutsal yeri olan Vrindavan adında bir kent var.

20 Bhagavat: Hinduizmin en ünlü kutsal metinlerinden biri olan, 18000 dizeden ve 12 kitaptan oluşan Bhagavat Purana, ününü Krishna’nın hayatının anlatıldığı 10. kitaba borçlu.

38 – Tuhaf! Almanlar İsa’nın var olmadığını kanıtladı; oysa İsa’nın çarmıha gerilmesi, Sezar’ın ölümünden daha büyük bir tarihi olay olmaya hala devam ediyor.

İsa hangi bilinç düzlemindendi?

“Gita üzerine Denemeler”de Sri Aurobindo üç Avatarın adından söz ediyor, İsa da bu Avatarlardan biri [diğer ikisiyse Krishna ve Buddha (Essays on the Gita)]. Bir Avatar, Yüce Efendi’nin yeryüzünde bir insan vücuduna Bürünen bir Emanasyonudur. İsa’nın, Efendi’nin aşk yönünün bir Emanasyonu olduğunu Sri Aurobindo’nun bizzat kendisinden duydum.

Sezar’ın ölümü Roma’nın ve Roma’ya bağlı ülkelerin tarihinde kesin bir değişime yol açtı. Yani Avrupa’nın tarihinde önemli bir olaydı. Ama İsa’nın ölümü, insan uygarlığının evriminde yeni bir dönemin başlangıç noktası oldu.

Bu yüzden Sri Aurobindo diyor ki, İsa’nın ölümünün tarihsel önemi daha büyük, yani İsa’nın ölümünün tarihsel sonuçları Sezar’ın ölümünden daha büyük oldu. İsa’nın hikayesi, anlatıldığı şekliyle, tanrısal fedakarlığın somut ve dramatik temsilidir: safi Işık, safi İrfan, safi Güç, safi Güzellik, safi Aşk, safi Mutluluk olan yüce Efendi’nin, insanlara, içinde yaşadıkları ve onun yüzünden öldükleri yalandan çıkmaya yardım etmek için, madde içerisinde insan cehaletine ve acısına Bürünmeyi Kabul Edilişi.

39 – Bazen insan, sadece şu hiç olmamış şeylerin önemli olduğu kanısına varıyor; çünkü bu şeylerin yanında tarihi olayların çoğu neredeyse donuk, önemsiz görünüyor.

Bu özlüsözün açıklamasını alabilir miyim?

Tarihi derinlemesine araştıran Sri Aurobindo, tarihin kaleme alınmasında kullanılan verilerin ne kadar şüpheli olduğunu biliyordu. Belgelerin doğruluğu çoğu zaman şüpheli, sağladıkları bilgilerse az, eksik, sıradan ve sıkça çarpıtılmış. Resmi insan tarihi genelde neredeyse kesintisiz bir şiddetli saldırılar anlatısı: savaşlar, devrimler, cinayetler ya da sömürgeleştirmeler. Bu saldırıların, bu katliamların bazılarının gurur okşayıcı terimlerle ve sıfatlarla süslendiği doğru.

Bunlara din savaşları, kutsal savaşlar ya da uygarlaştırıcı seferler dendi; ama bunlar yine de göz dikme ya da intikam hareketleri. Tarihte kültürel, sanatsal ya da felsefi bir gelişmenin anlatımı nadiren bulunur. Bu yüzden, Sri Aurobindo’nun da dediği gibi, tüm bunlar oldukça donuk ve önemsiz bir bütün oluşturuyor. Oysa yeryüzünde belki de asla olmamış olguların, resmi bilim tarafından otantik olarak beyan edilmeyen olayların, alimlerin kupkuru bilgelikleriyle kuşku duydukları hayran olunacak şahsiyetlerin efsanevi anlatılarında, insanın bütün umutlarının, bütün özlemlerinin somutlaşması var, harika olana, yüce olana, kahramanlığa düşkünlüğü var, olmak istediği, olmaya çabaladığı her şeyin anlatımı var. Sri Aurobindo özlüsözünde aşağı yukarı bunu demek istiyor.

22 Haziran 1960

40 – Tarihte dört çok büyük olay vardır: Truva kuşatması, İsa’nın hayatı ve çarmıha gerilmesi, Krishna’nın Brindavan’a sürgünü ve Kurukshetra savaş meydanında Arjuna’yla21 yapılan konuşma. Truva kuşatması Hellad’ı22 doğurdu; Brindavan’a sürgün23 tapınma dinini yarattı, çünkü daha önce sadece

21 Arjuna: Pandava’ların oğlu okçu Arjuna, Mahabharata destanının Kurukshetra savaşında düştüğü ikilemi (akrabalarıma karşı savaşsam mı, savaşmasam mı?), iç Tanrısal Krishna’nın ona söylediği ve Bhagavadgita’nın özünü oluşturan sözler sayesinde aşıyor ve olağanüstü bilinçleniyor.

22 Hellad (Hellas): Eski Helen’de merkezi vilayetler.

23 Krishna’nın Brindavan’a sürgünü: Amcası Mathura kralı tiran Kansa’dan kaçan Krishna, Brindavan köyüne sığınıyor; çobanların arasında meditasyon ve kült vardı; İsa, çarmıhından Avrupa’yı insanlaştırdı; Kurukshetra konuşmasıysa insanlığı henüz kurtarıp özgürleştirecek. Yine de bu dört olayın hiçbirinin olmadığı söyleniyor.

Eskiden meditasyonlar ve kültler bugünkülerle aynı mıydı? “Kurukshetra konuşması insanlığı henüz kurtarıp özgürleştirecek” ne demek?

1.Bugün olduğu gibi eskiden de her dinin kendine has meditasyon ve kült şekli vardı. Meditasyon, her zaman ve her yerde özel bir akılsal faaliyet ve konsantrasyon şeklidir; sadece meditasyonun nasıl yapıldığının ayrıntıları farlılık gösterir; kült ise bir Tanrısallık onuruna titizlikle ve harfiyen yapılan bir ayinler bütünüdür. Burada Sri Aurobindo eski Hindistan’ın vedik ve vedantik zamanlarının kültünden ve meditasyonundan söz ediyor.

2.Kurukshetra konuşması Bhagavadgita’dır24. Sri Aurobindo Bhagavadgita’daki mesajın, insanlığı kurtaran ve özgürleştiren, yani yalandan ve cahillikten kurtarıp hakikate erdiren ve giderek daha fazla erdirecek olan büyük manevi hareketin temelini oluşturduğuna inanıyor.

Bhagavadgita’nın, ortaya çıktığından beri muazzam bir manevi etkisi oldu, ama Sri Aurobindo’nun yeni yorumuyla etkisi bir hayli arttı ve nihai sonuca götüren bir nitelik kazandı.

29 Haziran 1960
 
Eski 31 Ağustos 2023, 19:14   #10
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

41 – “İncil25 bir uydurmadır, Krishna da şairlerin bir icadıdır” diyorlar. Öyleyse uydurmalar için Tanrı’ya şükür, mucitleri de eğilerek selamlayın.

İncil’in insanın hayatındaki rolü ne?

büyüyor; tanrısal aşkın ya da tanrısal aşka dönüşmüş insani aşkın simgesi Radha’ya ve gopilere [kız inek çobanlarına] olan manevi aşkı, Vaishnava dininin ya da Krishna kültünün kökenini oluşturuyor.

24 Bhagavadgita, ya da kısaca Gita: Mahabharata'nın bir bölümünü oluşturan "Bhagavadgita" (Sanskritçe "Kutsanmış Pekmutlu Efendinin Şarkısı"), Kurukshetra savaş meydanında iç Tanrısal Krishna'yla Arjuna arasında diyalog şeklinde geçer.

25 İncil: Yeni Ahit’in ilk dört kitabının artı İsa’nın hayatıyla öğretisinin nakledildiği bölüm (les Évangiles, l’Évangile; the Gospels) İncil, Hristiyan dininin başlangıç noktası oldu. Dünyaya ne sağladığını söylemek için, Hristiyanlığın gelişmesinin ve hayatının, Hristiyan dininin dünya üzerindeki etkisinin tarihsel ve psikolojik bir analizini yapmak gerekir; bu hem uzun iş, hem ne yeri ne de zamanı.

Sadece şunu diyebilirim, İncil’i yazanlar İsa’nın öğrettiklerini aynen yansıtmaya çalıştı, belli bir ölçüde de mesajını iletmeyi başardılar; bu bir barış, kardeşlik ve aşk mesajı. Ama insanların bu mesajla ne yaptığı konusunda konuşmamak bence daha iyi.

6 Temmuz 1960

42 – Tanrı yerimi cehennemde Tayin Ediyorsa, neden cenneti özlemle istemem gerektiğini göremiyorum. Neyin iyiliğim için olduğunu en iyi O Bilir.

Cehennemle cennet var mı?

Cehennemle cennet hem gerçek hem değil. Hem var hem yok. İnsanın düşüncesi yaratıcıdır; akli ve nefsi öze, hatta sübtil fiziğin özüne bile az çok kalıcı formlar verir. Bu formlar birer gerçek’ten çok birer görünümdür; ama bu formları düşünenlerin gözünde, hele bu formlara inananların gözünde bu formlar, gerçekliklerinin illüzyonunu yaratmak için yeterince somut olarak vardır.

Böylece, cehennemin, cennetin ya da çeşitli göklerin varlığını iddia eden bazı dinlerin inananları için bu mekanlar objektif olarak var, ve öldüklerinde, kısa ya da uzun bir süre için bu mekanlara gidebilirler. Ama bunlar sadece ebedi hakikatten yoksun ve sürekliliği olmayan akılsal formasyon.


Bazı insanların öldükten sonra gittiği cennetleri de cehennemleri de gördüm, onlara bunun gerçek olmadığını anlatmak çok zor. Bir defasında, birini sözde cehenneminin cehennem olmadığına ikna etmem ve onu oradan çıkarmam bir yılımı aldı.

Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği cehennem, bir mekandan çok bir bilinç hali, insanın kendine yarattığı psikolojik durum.

Nasıl ki Tanrısal’la mutluluk dolu bir birleşmenin cennetini içinizde taşıyabilirsiniz, doğanızdaki asurik26 eğilimlere hakim olmak konusunda özenli davranmazsanız, bir sefalet ve acı cehennemini de bilincinizde taşıyabilirsiniz. Hayatta bazı anlar vardır, etrafınızdaki her şey, insanlar ve şartlar öylesine karanlık, öylesine karşıt, öylesine çirkin olur ki, bütün üstün realizasyon ümidi sanki yok olur; dünya zalim bir nefret gecesine, bilinçsiz ve inatçı bir cahillik gecesine, hakkından gelinmez bir isteksizlik gecesine çaresizcesine mahkummuş gibi görünür. İşte o zaman Sri Aurobindo’yla birlikte: “Tanrı yerimi cehennemde Tayin Etti” diyebiliriz. Ve onunla birlikte, durum ne kadar korkunç görünürse görünsün, her durumda kendini Tanrısal’a tamamen bırakmanın huzurlu sevincini yaşayıp Efendi’ye tam bir içtenlikle: “İstediğin olsun” demek gerekir.

13 Temmuz 1960

26 Asurik: Asurayla, asuralarla ilgili. Asura: Akılsal nefs düzleminin bölünme ve karanlık kuvvetlerini enkarne eden düşman varlığı.

43 – Tanrı beni cennete Çekiyorsa, diğer Eli beni cehennemde tutmaya Çalışsa bile yukarı doğru çıkmak için mücadele etmem lazım.

Tanrı bizim için ne İstediğini Bilmiyor mu? Öyleyse neden bizi iki farklı yöne Çekmek İstesin ki?

Tanrı bizim için ne İstediğini gayet iyi Biliyor. Mükemmel bir birlik içerisinde hepimizi Kendine Geri Getirmek İstiyor.

Amaç tek, herkes için aynı; ama hedefe ulaşmanın araçları, yöntemleri ve yolları sayısız, yeryüzündeki insan sayısı kadar; ve bu yöntemlerin her biri, entegral Vizyonuyla ve mükemmel Bilgeliğiyle herkes için gerekli olanı Yapan yüce Efendi’nin İradesinin tam ifadesi, tam yansıması. Böylece, birinin, özlemini ve eforunu yoğunlaştırması için içsel bir çelişkiye, bir karşıtlığa ihtiyacı varsa, Efendi, sonsuz Lütfuyla onu yukarı Çekerken ve ona yükselme gücünü Bahşederken, özlemini ve eforunu yoğunlaştırsın diye içinde gerekli direnci Yaratmak için onu bir taraftan da aşağıda Tutar. Ve eğer Sri Aurobindo gibi, her iki hareketin de aynı tanrısal kökene sahip olduğunu görebilirseniz, sızlanacağınıza veya telaşlanacağınıza sevinirsiniz, ve inancınızı sabit, ışıldar durumda tutarsınız.


44 – Sadece kendi zamanında ve uygulamasında tersi de doğru olan düşünceler doğrudur. Tartışılmaz dogmalar en tehlikeli yalan türüdür.

Neden tartışılmaz dogmalar en tehlikeli yalan türüdür?

Sadece uzaysal, zamansal, fragmanlı ve sınırlı olanı tasavvur edebilen akıl mutlak, sonsuz, ebedi Hakikati düşünemez. Böylece, mutlak Hakikat, akılsal düzlemde, ilk Hakikati bir bütün olarak iyi kötü yeniden oluşturmayı çabalayan bir sürü fragmanlı ve çelişen hakikate bölünür.

Bu bütünün bir unsuru ayrı olarak ele alınıp, ne kadar merkezi, ne kadar kapsamlı olursa olsun tek doğru, tek hakikat olarak iddia edilirse, ister istemez bir yalan olur, çünkü toplam, bütünsel Hakikatin bütün geri kalanını inkar eder.


Tartışılmaz dogmalar da aynen böyle oluşturulduğu için en tehlikeli yalan türüdür, çünkü her bir dogma, sayısız ve tamamlayıcı toplamlarıyla sonsuz, ebedi ve mutlak Hakikati Olacakta [Gelecekte ... olmakta, ... hale gelmekte, bir halden başka hale geçişte, değişimin sürekliliğinde (le Devenir; the Becoming)] gittikçe ifade eden bütün diğer hakikatleri dışlayarak tek Hakikat olduğunu iddia eder.

24 Ağustos 1960

45 – Mantık, Hakikatin en büyük düşmanıdır, aynen erdemli üstünlük duygusu, erdemin en büyük düşmanı olduğu gibi; çünkü biri kendi yanlışlarını, diğeri de kendi kusurlarını göremez.

Mantığın ve aklın hayatımızdaki rolü ne?

Soruna verebileceğim en iyi cevap Yogaların Sentezi’nden alınan bu alıntı: “Tamlığındaki akıl, mantıksal bir harekettir, karakteristik gücüyse öncelikle elde edilebilir bütün materyelleri, bütün verileri gözlemleyerek ve düzenleyerek onlardan emin olmak, sonra da bu materyellerden yola çıkarak, sağladıkları bilgiyi kavramak, sağlamlaştırmak ve genişletmek için önce bir düşünce gücünü kullanmak, son olarak da sonuçları düşünce ve deneyim tarafından geliştirilen iyice denenmiş bazı normlara ve süreçlere göre sınayan, reddeden ya da onaylayan daha özenli, daha biçimsel, daha dikkatli, daha temkinli, daha sıkı sıkıya mantıklı bir çalışmayla elde edilen sonuçların doğru olduğundan emin olur.

Demek ki mantıksal aklın birincil görevi, elde edilebilir materyelleri ve verileri düzgünce, özenle ve detaylı biçimde gözlemlemektir.” Ama Sri Aurobindo bu özlüsözde akıldan söz etmiyor; aklın ortağı ve aleti olan mantıktan söz ediyor.

Mantık, bir fikri diğerinden sonuç olarak düzgünce çıkarma ve bir olgudan bütün sonuçlarını çıkarma sanatıdır. Ama mantığın hakikati ayırt etme kapasitesi yoktur. Yani mantığınız tartışılmaz olabilir, ama başlangıç noktanız yanlışsa, vargılarınız da yanlış olur, mantığınızın doğruluğuna rağmen, ya da daha doğrusu bu doğruluk yüzünden. Bu, erdemli üstünlük duygusu için de geçerli; erdeminiz başkalarını küçümsemenize neden olur; ve sizce sizden daha az erdemli insanları hor görmenize neden olan bu gurur, erdeminizi tamamen değersiz kılar.


Sri Aurobindo bize bu yüzden özlüsözünde diyor ki, mantık Hakikatin en büyük düşmanıdır, aynen erdemli üstünlük duygusu, erdemin en büyük düşmanı olduğu gibi.

27 Ağustos 1960

46 – Cahilliğin içinde uyurken, ermiş dolu bir meditasyon yerine geldim; birlikteliklerini sıkıcı buldum, yer ise bana hapis gibi geldi; uyandığımda Tanrı beni hapse Gönderdi ve hapsi bir meditasyon ve Aşkıyla buluşma yerine Çevirdi.

Sri Aurobindo burada politik hayatında yaşadığı kendi hapis deneyimini mi kastediyor?

Evet, burada Alipore hapishanesinde yaşadığı deneyimi ima ediyor [Sri Aurobindo sömürgeci İngiliz hükümetinin komplo suçlamasıyla Mayıs 1908’den Mayıs 1909’a kadar Bengal’de, Calcutta Alipore hapishanesinde yattı].

Ama bu özlüsözde işaret ettiği kontrast enteresan: bütün sosyal adetlerden, önyargılardan kaynaklanan kösteklerden, doktrinel sınırdan kurtulmuş aklının Tanrısal’la direkt, bilinçli bağlantıdayken ve entegral yoganın bir ilk vahyini alırken sadece vücudunun hapsolduğu maddi hapis ile, geleneksel, dogmatik düşünceler üzerine kurulmuş manevi bir hayata kendilerini adamak için sıradan yaşamdan vazgeçenlerin sıkça kendilerini hapsettikleri, hayatın dışlandığı dar kuralların akılsal hapsi arasındaki kontrast.

Sri Aurobindo her zaman olduğu gibi burada da tüm kuralların, tüm sınırların ötesindeki gerçek özgürlüğü, yüce ebedi Hakikatle mükemmel birliğin tam özgürlüğünü savunuyor.

24 Ekim 1960

47 – Tam sıkıcılığını algılamakla beraber, sıkıcı bir kitabı baştan sona zevkle okuyabildiğim zaman aklımı fethettiğimi anladım.

Sıkıcı bir kitap nasıl zevkle okunabilir ki? Zevk artık ne yaptığınız şeye, ne de size olanlara bağlı olmadığı zaman, zevk, içinizde Tanrısal Mevcudiyetle birlikte taşıdığınız değişmez neşenin spontane dışavurumu olduğu zaman bu mümkün; o zaman da bu, her faaliyette ve her durumda bilincinizin sürekli halidir. Sıkıcı şeyler arasında en sıkıcı şeylerden biri sıkıcı bir kitap olduğu için, Sri Aurobindo bize bunu örnek olarak, aklının fethinin ve dönüşmesinin su götürmez kanıtı olarak veriyor.

10 Kasım 1960

48 – Aklımı fethettiğimi, aklım, gudubetin güzelliğini hayranlıkla seyredip yine de diğer insanların neden gudubetten ürktüğünü ya da nefret ettiğini çok iyi anlayınca anladım.

“Gudubetin güzelliği” ne demek?

Bu yine farklı açılardan sunulan, türlü deneyimlerde ifade edilen aynı realizasyon: “Her şey, bütünsel mükemmelliğinde ve mutlak gerçekliğinde değişmez olan Ebedi’nin, Sonsuz’un, Yüce’nin tezahürüdür” realizasyonu.

Bu yüzden, aklımızın ve cahil, aldatıcı algısının fethiyle, güzellik ve çirkinlik, iyilik ve kötülük ile ilgili bütün akılsal ve nefsi kavramlarımızı aşarak her şey aracılığıyla, aynı zamanda Yüce Güzellik, Yüce Aşk olan bu Yüce Hakikatle temasa geçebiliriz. Yüce Hakikat, Güzellik, Aşk derken bile, bu kelimelere entelektimizin verdiği anlamdan başka bir anlam vermemiz gerekir.

Sri Aurobindo bu olgunun altını çizmek için paradoksal bir şekilde: “Gudubetin güzelliği” diye yazmış.

14 Kasım 1960

Şu sözünü ettiğin başka anlam ne?

Entelektüel olarak Tanrısal’ı tasavvur edemiyoruz demek istiyordum. Yalnızca akılsal dünyadan çıkıp manevi dünyaya girdiğimiz zaman ve olayları düşüneceğimize olayları yaşadığımız zaman, bizzat o olaylar olduğumuz zaman olayları hakikaten anlayabiliriz.

Ama o zaman bile, deneyimimizi ifade etmek istediğimizde, elimizde sadece akılsal deneyimlerimizi ifade eden aynı kelimeler var; ve tüm çabalarımıza rağmen, bu kelimeler uygun değil, anlatmak istediğimizi ifade etmekte yetersizler. Sri Aurobindo bu yüzden bu kadar sıkça paradokslardan faydalanıyor, aklımızı sıradan düşüncenin rutininden kurtarıp söylenenin sözde saçmalığının ötesinde, hissedilenin ve algılananın ışığını algılamamızı sağlamak için.

26 Kasım 1960

Anne bu tarihten itibaren Sri Aurobindo'nun özlüsözlerini doğrudan sırdaşı Satprem’e, soruları şifahen soran ve bu görüşmeleri teybe kaydeden öğretiliye şifahen yorumlamayı tercih etti. Böylece defterlerini gönderen öğretililerinin yazılı sorularının sabit ve sınırlı akılsal çerçevesinde hapsolmadan yaşadığı deneyimlerden bahsedebildi.

Ama yine de öğretililerinin defterlerine yazıp gönderdikleri ve & simgesiyle işaretlemeyi sürdürdüğümüz sorulara cevap yazmaya devam etti.

49 – Güzellik ve iyilik Tanrısını çirkinde de, kötüde de hissedip sevmek, ve aynı zamanda çirkinliğini de kötülüğünü de tam bir aşkla iyi etmeye can atmak: gerçek erdem, gerçek ahlak bu. Sormak istediğin soru var mı?

Satprem: Her yerde gördüğümüz kötülüğün ve çirkinliğin iyi edilmesine nasıl katkıda bulunabiliriz? Severek mi?Aşkın gücü ne? Bireysel bir bilinç fenomeni, insanların geri kalan kısmı üzerinde nasıl etkili olabilir?

Kötülüğün ve çirkinliğin iyi edilmesine nasıl mı katkıda bulunabilirsin?... Bir nevi hiyerarşik işbirliği ya da eylem aşaması, negatif bir işbirliği ve pozitif bir işbirliği var denebilir. İlk önce, negatif yöntem diyebileceğimiz bir yöntem var; bu, Budik dinlerin ve benzerlerinin verdiği yöntem: görmemek. Öncelikle, çirkinliği ve kötülüğü algılamamak için yeterli bir saflık ve güzellik halinde olmak: bu sanki sana dokunmayan çünkü senin için var olmayan bir şey.

Bu, negatif yöntemin mükemmelliği. Yöntem oldukça basit: kötülüğü asla fark etmemek, başkalarının içindeki kötülükten asla söz etmemek, belirtmeyle, eleştiriyle, kötü olgu üzerindeki ısrarla bu titreşimleri devam ettirmemek. Buddha’nın öğrettiği buydu: bir kötülüğü andığın her seferde yayılmasına yardım edersin.

Bu, probleme temas etmiyor, meselenin kıyısında. Halbuki bunun çok genel bir kural olması gerekir, ama eleştirenlerin buna cevapları hazır; diyorlar ki: “Kötülüğü görmezsen asla iyi edemezsin. Birini kendi çirkinliğinde bırakırsan, içinden asla çıkamaz.” (Bu doğru değil ama davranışlarını böyle meşru gösteriyorlar). Bu yüzden, bu özlüsözde Sri Aurobindo bu itirazlara önceden cevap veriyor: kötülüğü cahillik yüzünden, bilinçsizlik ya da ilgisizlik yüzünden görmüyorsun değil, kötülüğü görebiliyorsun, hatta hissedebiliyorsun ama, fark edişinin kuvvetini ve bilincinin desteğini vererek kötülüğün yayılmasına katkıda bulunmayı reddediyorsun.

Bunun için de, kendin bu algıyı, bu hissi aşmış olman lazım; kötülüğü ya da çirkinliği acı çekmeden, şok olmadan, rahatsız olmadan görebilmen lazım. Kötülüğü ya da çirkinliği bu şeylerin var olmadığı bir yükseklikten görürsün ama kötülüğü ya da çirkinliği bilinçli olarak algılarsın, kötülükten ya da çirkinlikten etkilenmezsin, özgürsün. Bu ilk adım.

İkinci adımsa, her şeyin gerisinde olan, her şeyi destekleyen, her şeyin var olmasını sağlayan yüce İyiliğin, yüce Güzelliğin POZİTİF OLARAK bilincinde olmak lazım.

ONU gördüğünde, ONU bu maskenin, bu çarpıtmanın gerisinde algılayabilirsin – bu çirkinlik bile, bu kötülük bile esasen güzel ya da iyi olan, ışıldayan, saf olan bir Şeyin tebdili kıyafetidir, kamuflajıdır. Ve daha sonra GERÇEK işbirliği gelir, çünkü o Şeyi gördüğünde, o Şeyi algıladığında, o Şeyin bilincinde yaşadığında, bu sana o Şeyi tezahüre27, yeryüzüne ÇEKME gücünü ve Şeyi şu an için çarpıtanla, kılığını değiştirtenle temas ettirme gücünü verir, öyle ki geride bulunan Hakikatin etkisi bu çarpıtmayı, bu tebdili kıyafeti, bu kamuflajı yavaş yavaş dönüştürür.


Bu, işbirliğin en üst basamağı. Böylece açıklamada aşk prensibini devreye sokmak gerekmiyor. Ama bu dönüşmeyi mümkün kılan ve gerçekleştiren Kuvvetin ya da Gücün niteliğini bilmek veya anlamak istiyorsan (özellikle kötülük konusunda, belli bir ölçüye kadar da çirkinlik konusunda) anlıyorsun ki tüm güçlerin arasında en kudretlisi, en entegrali – entegral şu anlamda ki her vakada geçerli – tabii ki Aşk. Hatta Aşk, isteksizlikleri yok edip karşıt kuvvetlere bir anlamda egemen olan ama doğrudan dönüştürme gücüne sahip olmayan arındırma gücünden bile güçlü.

Arındırma gücü ÖNCE yok eder ki ardından dönüşmeyi mümkün kılsın, bir formu imha eder ki ondan daha iyi bir form yapsın, halbuki Aşkın dönüştürmek için yok etmesine gerek yok; Aşk direkt dönüştürme gücüne sahiptir. Aşk, sert şeyi yoğrulabilir şeye dönüştüren, ve bu aynı yoğrulabilir şeyi saflaştırılmış bir tür buhara süblimleştiren bir alev gibidir; Aşk yok etmez, dönüştürür.


Özünde, orijininde Aşk bir alev gibidir, BÜTÜN dirençlerin üstesinden gelen beyaz bir alev gibidir. Bunu kendin deneyimleyebilirsin: varlığındaki zorluk, birikmiş hataların ağırlığı, cahillikler, yeteneksizlikler, isteksizlikler ne olursa olsun, bu saf, esas, yüce Aşkın tek bir SANİYESİ bunları kadiri mutlak bir alevin içindeymiş gibi yok eder. Bir tek an ve bütün bir geçmiş yok olabilir; Aşkın özüne TEMAS ETTİĞİN bir tek an ve bütün bir yük yok olup gider. Ve bunu yaşayan insanın bunu nasıl yayabildiğini, başkalarını nasıl etkilediğini açıklamak çok kolay, çünkü deneyimi yaşamak için bütün tezahürün tek, yüce Özüne, varolan her şeyin Orijinine ve Özüne, Kaynağına ve Gerçeğine temas etmek lazım; anında Birlik alanına girersin – artık bireyler arasında ayrım kalmaz, bu, dış formda sonsuzca tekrarlanabilen tek bir titreşim.

27 Tezahür: Anne’yle Sri Aurobindo dünyasal “yaratılış”tan ziyade “tezahür”den söz etmeyi tercih ediyor, çünkü Tanrısal, dünyanın dışında değil, yaratılıştan ayrı değil; dünya, evren, Tanrısal'ın evrim aracılığıyla giderek Tezahür Ettiği yerdir.

Bu sonsuzca TEKRARLANABİLEN tek bir titreşim mi, yoksa sonsuzca TEKRARLANAN tek bir titreşim mi? Birkaç şeyi aynı anda söylemeye çalıştım. Bu tek titreşim her yerde statik, ama onu bilinçli olarak realize edince onu yönelttiğin yerde aktif hale getirme gücüne sahip oluyorsun; yani bir şeyin yerini değiştirmiyorsun, bilincinin ısrarı, titreşimi bilincini yönlendirdiğin her yerde aktif hale getiriyor. Eğer yeterince yükselirsen, her şeyin Kalbinde olursun. Ve Kalpte tezahür eden şey her şeyde tezahür edebilir. Büyük sır bu, bireysel formdaki tanrısal enkarnasyonun sırrı bu, çünkü olayların normal seyrinde, merkezde tezahür eden şey, dış formda yalnızca bireysel formun iradesinin uyanışıyla ve CEVABIYLA gerçekleşir. Oysa merkezi İrade, bireysel bir varlıkta sürekli ve değişmez biçimde temsil edilirse, bu bireysel varlık bu İradeyle bütün varlıklar arasında aracı vazifesi görebilir ve onların yerine isteyebilir. Bu bireysel varlığın kendi bilincinde algılayıp yüce İradeye sunduğu her şey, sanki her bir bireysel varlıktan geliyormuş gibi yanıtlanır.

Ve eğer bireysel unsurların, herhangi bir nedenden ötürü, bu temsili varlıkla az çok bilinçli ve istemli bir ilişkileri varsa, ilişkileri bu bireysel temsilcinin efektifliğini, etkililiğini artırır; böylece, yüce Aksyon maddede çok daha somut ve sürekli bir şekilde etki edebilir. Bu “kutuplaşmış” diyebileceğimiz bilinç inişlerinin nedeni budur, çünkü yeryüzüne daima belirli bir amaçla, özel bir realizasyon için, bir misyonla, enkarnasyondan önce kararlaştırılmış, belirlenmiş bir misyonla gelirler. Yüce enkarnasyonların yeryüzündeki büyük evreleri budur. Ve yüce Aşkın somutlaşmış, yoğunlaşmış bir inişinin ortaya çıkma, ortaya koyulma vakti geldiğinde, bu hakikaten Dönüşme anı olacak.

Çünkü buna hiçbir şey dayanamayacak. Ama Aşk mutlak güçte olduğundan, etkilerin ölümcül olmaması için yeryüzünde belli bir alırlığın hazırlanması gerekiyor. Sri Aurobindo bunu mektuplarının birinde açıkladı; biri ona “Neden yüce Aşk hemen gelmiyor?” diye sormuştu; o da aşağı yukarı şöyle cevap vermişti: “Yüce Aşk yeryüzünde özünde ortaya çıksaydı, bu bir patlama gibi olurdu; çünkü dünya bu Aşkla orantılı olarak genişlemek için ne yeterince esnek, ne de yeterince alır. Dünyanın sadece açılmaya değil, genişlemeye de, esnekleşmeye de ihtiyacı var; madde, hatta fiziksel bilincin özü bile henüz çok katı, çok esnemez. Sadece en maddi madde değil, fiziksel bilincin özü bile çok esnemez, çok katı.

10 Ocak 1961

50 – Günahkarlardan nefret etmek en büyük günahtır, çünkü bu, Tanrı’dan nefret etmektir; oysa bu günahı işleyen, üstün erdemiyle övünür. Belli bir bilinç haline girdiğimizde her şey yapabileceğimizi fark ediyoruz; sonuçta, potansyel olarak, kendi günahımız olmayan tek bir “günah” bile yok. Bu doğru bir izlenim mi? Halbuki bazı şeylere isyan ediyoruz, bazı şeylerden iğreniyoruz; her zaman bir yerde kabul etmediğimiz bir nokta var. Neden?

Kötülüğe karşı doğru, etkili tavır ne?

Kendi günahımız olmayan tek bir günah bile yok... Herhangi bir nedenden ötürü (tabii bu, duruma bağlı) evrensel bilinç haliyle (sonsuz özüyle değil, maddenin herhangi bir düzleminde) temasa geçtiğinde bu deneyimi yaşarsın. Atomik bir bilinç var, yani tamamen maddi bir bilinç var, hatta genel bir psikolojik bilinç var.

Kendi içine dalarak, egonun bir tür soyutlaşmasıyla bu bilinç bölgesiyle temasa geçtiğinde, bu yerküresel psikolojik bilinç bölgesiyle ya da kolektif insansal bilinç bölgesiyle temasa geçtiğinde (bir fark var: “kolektif insansal bilinç bölgesi” kısıtlayıcı, halbuki “yerküresel psikolojik bilinç bölgesi” birçok hayvan, hatta bitki hareketini kapsıyor; ama bu durumda, hatanın, günahın, kötülüğün ahlaki kavramı sadece insan bilincinin alanına girdiği için, sadece kolektif insansal psikolojik bilinç diyeceğiz) kendi içine dalarak kolektif insansal bilinç bölgesiyle temasa geçtiğinde, doğal olarak, bu özdeşleşmeyle herhangi bir yerde herhangi bir insansal hareketi yapabileceğini hissediyorsun ya da görüyorsun veya biliyorsun. Bu belli bir ölçüde bir Hakikat Bilinci28; şu “neyin sana ait olduğu neyin sana ait olmadığı”, “neyi yapabilirsin neyi yapamazsın” ile ilgili egoist duygu o anda yok oluyor; fark ediyorsun ki, insan bilincinin temel yapısı öyle ki, herkes her şeyi yapabilir. Ve Hakikat Bilincinde olduğundan, aynı zamanda hissediyorsun ki yargılar ya da iğrenmeler,

28 Hakikat Bilinci: Hakikatin, Doğrunun anında, doğal olarak ve doğrudan farkında olan, akıl gibi onu araması, ona ulaşması gerekmeyen çünkü ona doğası itibarıyla spontane olarak, otomatik olarak, doğal olarak sahip olan, vizyon şeklinde gören İrfan Bilinci (Skrt: rta-cit; Fr: Conscience de Vérité; En: Truth-Consciousness veya bir şeyi dışlamak, es geçmek saçmalık. HER ŞEY potansyel olarak var. Ve eğer, genellikle izleyemediğin, geldiklerini ve gittiklerini gördüğün ama orijinlerini ve yönlerini çoğu kez bilmediğin belli kuvvet akımlarından herhangi biri senin içine girerse, sana herhangi bir şey yaptırabilir.

Hep bu bilinç halinde kalırsan, belli bir sürenin sonunda – gönlünde Agni alevini, arınma ve gelişme alevini tutarsan – bu hareketlerin kendi içinde aktif bir hal almalarını ve maddeten ortaya çıkmalarını engellemekle kalmazsın, hareketin niteliğine etki edip niteliğini de dönüştürebilirsin. Ama tabii, çok yüksek bir realizasyon seviyesine ulaşmadıkça, bu bilinç halini uzun süre korumak neredeyse imkansız.

Ayrı benliğin egoist bilincine neredeyse hemen tekrar düşersin; o zaman da bütün zorluklar geri gelir: iğrenme, belli şeylere karşı duyulan isyan ve uyandırdıkları nefret... vesaire.

Kendin tamamen dönüşmüş olana kadar, bu iğrenme ve isyan hareketleri muhtemelen (hatta kesinlikle) gerekli, kapıyı kapamak için KENDİNDE gerekenleri yapasın diye, çünkü sonuçta, mesele, bu hareketlerin ortaya çıkmasına izin vermemek.

Sri Aurobindo başka bir özlüsözde şey diyor... sözlerini tam hatırlamıyorum... günah, sadece yerinde olmayan bir şeydir [66. özlüsöz]. Bu ebedi Olacak’ta hiçbir şey asla tekerrür etmez, bazı şeyler de deyim yerindeyse geçmişte yok olur; yok olmaları gerekli hale geldiği zaman, öylesine sınırlı bilinçlerimiz için bu şeyler kötü, itici hale gelir. Ve bu şeylere karşı isyan ederiz çünkü varolma süreleri dolmuştur. Ama toplu bakışa sahip olsaydık, geçmişi, şimdiyi ve geleceği içimizde (yukarıda bir yerlerde olduğu gibi) birden içerebilseydik, bu şeylerin göreliliğini ve içimize defetme, dışlama iradesini koyanın özellikle progresif evrim Gücü olduğunu, bu şeylerin, bulundukları yerde oldukça tolere edilebilir olduklarını görürdük. Yalnız, total bir vizyona, yani sadece Yüce’nin Sahip Olduğu vizyona sahip olmadıkça bunu yaşamak neredeyse imkansız! Dolayısıyla önce Yüce’yle özdeşleşmen lazım, sonra, özdeşleşmeyle, yeterince dışavuruk bir bilince geri dönerek her şeyi olduğu gibi görebilirsin. Ama prensip bu, bunu gerçekleştirebildiğin ölçüde öyle bir bilinç haline ulaşırsın ki her şeye “her şeyin olması gerektiği gibi olduğundan kesinlikle eminim” gülümsemesiyle bakabilirsin.

Tabii, yeterince derin düşünmeyen insanlar şöyle der: “Ama her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu görseydik, hiçbir şey hareket etmezdi.” Yanlış! Hareketsiz bir salise bile yok! Sürekli, total bir dönüşme var, hiç durmayan bir hareket var. Bunu böyle hissetmek bizim için zor olduğu için bazı bilinç hallerinde olunca bir şeyin değişmeyeceğini sanabiliyoruz. Ama görünürde tam bir atalete düşseydik bile, her şey değişmeye devam ederdi, ve her şeyle birlikte biz de değişirdik!

Sonuçta, iğrenme, isyan, kızgınlık, bütün bu şiddet hareketleri hepsi ister istemez cahillik hareketi, sınırlılığın temsil ettiği bütün zayıflıkla birlikte sınırlılık hareketi. İsyan bir zayıflıktır, aciz iradenin duygusudur. İstiyorsun veya istediğini sanıyorsun, hissediyorsun, görüyorsun ki bazı şeyler olması gerektiği gibi değil, ve gördüklerine uygun olmayan şeye karşı da isyan ediyorsun; ama mutlak güçte olsaydın, iraden ve vizyonun mutlak güçte olsaydı, isyan edecek hiçbir durumun olmazdı, her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu hep görürdün. En yukarı çıkıp yüce İradenin Bilinciyle birleşirsen, görürsün ki evrenin her saniyesinde, her anında her şey tam olması gerektiği gibidir, tam Yüce’nin İstediği gibidir. Bu, mutlak güç.

İki etap var. Biri, belki kısa bir gelecekte olacakların sezgisel olabilen akılsal bir vizyonu olabilir, olayları “olması gerektiği gibi” görmek dediğimiz de budur. Diğeriyse yüce İradeyle özdeşleşme, ve “her an her şeyin tamı tamına Yüce’nin İstediği gibi olduğunu” algılamak: yani Yüce’nin tam ifadesi, tam yansıması. Biri ileri olan ve “Böyle olması lazım” diyen bir vizyon. Bizler şimdi olanla olması gerekenler arasındaki mesafeyi görmeyi ihmal ediyoruz. Halbuki en üste çıkıp yüce İradenin Bilinciyle birleşirsek, evrenin her saniyesinde, her anında her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu – tamı tamına Yüce’nin Olmasını İstediği gibi olduğunu – görürüz. Mutlak güç bu. Ve bütün şiddet hareketleri gereksiz hale gelmekle kalmaz, tamamen saçma ve komik olur.

Dolayısıyla tek bir çözüm var: özlem duyarak, konsantre olarak, kendi içine dalarak ve özdeşleşerek yüce İradeyle birleşmek. Bu, hem mutlak güç, hem mükemmel özgürlük. Ve bu, tek mutlak güç ve tek mükemmel özgürlük – gerisi yaklaştırım. Yolda olabilirsin ama bu tam Olay değil.

Ve bu deneyimi yaşarsan, farkına varırsın ki bu yüce özgürlükle, bu yüce güçle birlikte tam bir huzur ve bitmeyen bir sükunet var. Bu şekilde hissetmezsen, isyan edersen, iğrenirsen, kabullenemediğin bir şey hissedersen, bu demektir ki KENDİ İÇİNDE dönüşüm tarafından etkilenmemiş, hala yolda olan bir kısım, eski bilinci korumuş bir şey var, hepsi bu.

Bu özlüsözde Sri Aurobindo günahkarlardan nefret edenlerden söz ediyordu.

Günahkarlardan nefret etmemek lazım. Bu başka bir açıdan görülen aynı problem. Ama çözüm aynı. Günahkarlardan nefret etmemek o kadar zor değil, mesele erdemlilerden nefret etmemek! Bu çok daha zor. Çünkü günahkarları anlıyorsun – zavallıları anlıyorsun, ama erdemlileri...

Aslında kibirlerinden nefret ediyoruz, hepsi bu. Çünkü ne de olsa kötülük yapmamakta haklılar – onları bunun için kınayamayız! Ama bu yüzden kendilerini üstün sanıyorlar; hoş görmekte zorlandığımız bu: hissettikleri üstünlük, aslında kendilerinden beter olmayan bütün bu zavallı garipleri tepeden bakış şekilleri! Ohoooh! Bunun öylesine örneklerini gördüm ki, acayip! Arkadaşları olan biri mesela, arkadaşlarının çok sevdiği çünkü onda özel yetenekler bulduğu, birlikteliğinden hoşlandığı, hep bir şeyler öğrenebileceği biri mesela; birden, bir tesadüf sonucu, başka bir erkeğe vardı diye, ya da resmi nikah olmadan başka bir erkeğe bağlandı diye, yani kısacası aslında değersiz olan tüm bu sosyal şeyler yüzünden bu kişi toplumun gözünden düşüyor! Ve bütün dostları (onu hakikaten sevenleri kastetmiyorum, toplumdaki dostlarından söz ediyorum), onu iyi kabul eden, iyi karşılayan, sokakta karşılaşınca gülümseyen dostları, birden bire başlarını başka yöne çeviriyor, ona bakmadan dümdüz geçiyor – burada, Ashram’da oldu bu! Detaya girmek istemiyorum ama, kabul edilmiş sosyal kurallara ters olayların birkaç kez cereyan ettiği oldu; ve bunca şefkat, bunca sempati gösteren insanlar bazen: “O mu, hayırsızın teki!” diyordu.

Böyle bir şey genelde dünyada, başka yerde olunca, bana gayet normal gibi geliyor, ama burada, Ashram’da olunca, her zaman biraz şok oluyorum, “Hayret, hala oradalar mı!?” diye söyleniyorum. Açık fikirli olduğunu, tüm bu “adetleri” aştığını iddia eden insanlar bile doğruca tuzağa düşüyor, hemen. O zaman da vicdanlarını rahatlatmak için: “Anne bunu kabul etmez. Anne buna izin vermez.

Anne bunu tolere etmez!” deyip üstüne bir de embesillik ekliyorlar. Bu durumdan çıkmak çok zor – erdemli üstünlük duygusu, şu sosyal haysiyet duygusu da hakikaten bu. Bu bir dar kafalılık, çünkü birazcık aklı olan insan aslında böyle bir duruma düşmez! Mesela dünyayı gezmiş, bütün bu sosyal kuralların tamamen iklimlere, ırklara, alışkanlıklara, özellikle de zamana, devire bağlı olduğunu gören insanlar buna bir gülümsemeyle bakar. Ama ya kabul edilmiş prensiplere göre, kurulu düzene göre düşünenler, öf!...

Bu ilkel bir aşama. İnsan bu durumdan çıkmadığı sürece, yoga için uygun değil. Çünkü gerçekten, bu haldeyken yoga için işe yaramaz – bu ilkel bir hal.

12 Ocak 1961
 

Yer İmleri


Konuyu 1 kişi okuyor: (0 üye ve 1 misafir)
 

Gönderim Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Ek dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
İfadeler Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm saatler GMT +3 biçimindedir. Şu anki saat 00:46.

Forum Bilgilendirme Künye
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.

Forumel, lisanslı vBulletin kullanmaktadır!
Forum Sahibi: Dea Dia ve Gece

Sitemiz; yer sağlayıcı bir forum sitesidir. Forumel.Com adresimizde yapılan paylaşımlar, moderasyon ekibimizin onayına dahil olmadan direkt olarak yayınlanmaktadır. 5237 sayılı TCK (Türk Ceza Kanunu) ve 5651 Sayılı Kanun'un ilgili maddelerini ihlal eden kişilerin IP adresleri de dahil olmak üzere sair kişi veya adli mercilere müzekkere (Resmi Üst Yazı), tarafımıza tanzim edildiği takdirde paylaşılacaktır. Hukuka aykırı bir paylaşımın olduğunu düşündüğünüz mesaj ya da konuyu; İLETİŞİM linkine bildirim yoluyla iletebilirsiniz. 48 saat içerisinde mevcut şikâyetiniz üzerinden tarafınıza ulaşılacak, gerekli işlemler tesis edilecektir.

Eğlenceli Genel Forum Sitesi, Genel Forum Sitesi, Genel Forum Siteleri, Genel Forum