Tekil Mesaj gösterimi
Eski 30 Ağustos 2023, 22:37   #5
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

11 – Ölümsüzlük, akılsal kişiliğin ölümden sonra sağ kalması değildir, ki bu da bir bakıma doğrudur; ölümsüzlük, doğmamış ölümsüz Benliğin uyanık sahipliğidir, vücut da bu Benliğin sadece bir aleti, bir gölgesidir. Sorulara neden olan üç iddia var burada. İlk önce: “Akılsal kişilik nedir?

Her insanda vücut nefsi varlık16 tarafından canlandırılır ve akılsal bir varlık tarafından yönetilir ya da kısmen yönetilir. Bu genel bir kuraldır, ama akılsal varlığın yetişme ve bireyselleşme derecesi bireylere göre değişir. İnsanların büyük çoğunluğunda akıl, kendine özgü bir organizasyonu olmayan akışkan bir şeydir, dolayısıyla da bir kişilik değildir.

Ve akıl böyle olduğu sürece, yani akışkan olduğu sürece, organize olmadığı sürece, kişiliksiz olduğu sürece, kendine özgü kohezif hayatı olmadığı sürece ölümden sonra sağ kalmaz.

Vücut, vücudu oluşturan öz fiziksel özün içinde çözülüp eridiği zaman, akılsal varlığı oluşturanlar da akılsal halin içinde çözülüp erir. Ama akılsal varlık oluştuğu, organize olduğu, bireyselleşip bir kişilik olduğu andan itibaren, varolmak için vücuda bağlı olmaz, artık bağlı olmaz, dolayısıyla da vücuttan sonra sağ kalır. Yeryüzünün akılsal atmosferi, vücut yok olduktan sonra bile tamamen bağımsız yaşayan ve ruh, yani gerçek Benlik reenkarne olduğunda yeni bir vücutta reenkarne olabilen varlıklarla, akılsal kişiliklerle dopdolu.

Böylece, gerçek Benlik geçmiş hayatlarının anısını yanında taşır. Ama Sri Aurobindo’nun ölümsüzlük dediği bu değil. Ölümsüzlük, ne başlangıcı ne de sonu olmayan, doğmayan ve ölmeyen, vücuttan tamamen bağımsız olan bir hayattır: bu, her bireyselliğin esas varlığı olan Benliğin hayatıdır; ve bu bireysellik evrensel Benlikten ayrı değildir. Bu esas varlık, evrensel Benlikle bir olduğunu hisseder; aslında esas varlık evrensel Benliğin kişiselleşmiş, bireyselleşmiş bir ifadesidir, bunun da ne başlangıcı ne de sonu, ne yaşaması ne de ölmesi diye bir şeyi yoktur, bu Benlik ebediyen vardır, ölümsüz olan da bu Benliktir. Bu Benliğin tamamen bilincinde olduğumuz zaman ebedi hayatına katılırız, dolayısıyla da ölümsüz oluruz.

16 Nefsi varlık: Nefsi varlığın dört kısmı vardır: heyecanlara, arzulara, tutkulara, duyumlara ve nefsi varlığın diğer hareketlerine düşünce ve konuşma aracılığıyla akılsal bir ifade veren akılsal nefs; sevgi, neşe, keder, nefret vesaire gibi çeşitli duyguların odağı olan duygusal nefs; hırs, gurur, korku, şöhret aşkı, cazibe ve iğrenme gibi daha kuvvetli nefsi özlemlerin ve tepkilerin, çeşitli arzuların, tutkuların ve daha pek çok nefsi enerjinin odağı olan merkezi nefs; ve son olarak da yiyecek arzusu, seks arzusu, küçük beğenmeler, hoşlanmamalar, kendini beğenmişlik, münakaşa, övülme aşkı, suçlamanın neden olduğu öfke, her çeşit küçük dilek gibi günlük hayatın büyük kısmını oluşturan küçük arzular ve duygularla meşgul olan aşağı nefs (Fr: l’être vital; En: the vital being; Skr: pranamaya purusha).

Fakat bu ölümsüzlük kelimesi yanlış anlaşılıyor – bu yeni bir şey değil, bu çok sık meydana gelen bir yanlış anlaşılma. Ölümsüzlükten söz edildiğinde insanların büyük çoğunluğu bunu vücudun sonsuzca sürmesi olarak anlıyor. Vücut ancak önce bu ölümsüz Benliğin tamamen bilincine varırsa, evrensel hareketi izlemeyi sağlayan aynı sürekli dönüşme yeteneğine, sürekli dönüşme kapasitesine sahip olacak kadar ölümsüz Benlikle birleşirse, özdeşleşirse sonsuzca sürebilir; bu, vücudun dayanması için kesinlikle olmazsa olmaz bir şart. Vücut, sabit ve esnemez olduğu için, hareketi takip etmediği için, evrensel evrimle sürekli özdeşleşmek için yeterince hızlı dönüşemediği için bozulur ve ölür. Sertliği, sabitliği, esnemezliği, dönüşme yeteneksizliği yüzünden vücut imha edilmek zorunda bırakılır ki, özü fiziksel özün genel alanına geri dönsün ve yeniden gelişecek durumda olsun, yeni biçimlerde yeniden biçimlensin. Ama genelde ölümsüzlükten söz edildiğinde insanlar fiziksel ölümsüzlüğün söz konusu olduğunu sanır; tabii, fiziksel ölümsüzlük bu güne kadar henüz realize edilemedi. Sri Aurobindo bunun mümkün olduğunu, hatta olacağını söylüyor, ama bir şart koyuyor: vücut süpraakılsallaştırılmalı ve süpraakılsal varlığın plastiklik ve sürekli dönüşme yeteneklerini paylaşmalı. Ve Sri Aurobindo “vücut da bu Benliğin sadece bir aleti ve gölgesidir” diye yazdığında, vücudun şu anki halinden ve muhtemelen çok uzun süre kalacağı halinden söz ediyor. Vücut, Benliğin sadece aleti, bu Benliğin kesinlikle uygun olmayan ifadesi, yansıması, gölgesi, ebedi Benliğin ışığına ve netliğine kıyasla belirsiz, karanlık bir şey, bir gölge.

Bu gölge, bu alet ruhun gelişimine nasıl yarayabilir, nasıl hizmet edebilir, insan, aletini geliştirerek sonraki hayatlarına nasıl faydalı olabilir soruları oldukça enteresan sorular. Ruh yeni bir vücutta her reenkarne olduğunda, gelişiminde ona yardım edecek ve kişiliğini mükemmelleştirecek yeni bir deneyim yapma niyetiyle gelir; psişik varlık hayattan hayata böylece oluşur ve tamamen bilinçli, bağımsız bir kişilik olur; bu bağımsız kişilik gelişmesinin maksimumuna ulaştığı zaman sadece enkarnasyonunun zamanını değil, yerini de, amacını da, gerçekleştirilecek eseri de seçebilir.

Ruhun fiziksel bir vücudun içine inişi mutlaka karanlığın, cahilliğin, bilinçsizliğin içine bir iniştir, ve ruh, yaşamaya geldiği deneyimi yaşamak için vücudu kullanabilmeden önce, vücudun maddesini sırf birazcık bilinçlendirmek için oldukça uzun bir süre çalışması gerekir.

Böylece, eğer vücudu rasyonel, öngörülü bir metodla geliştirirsek, aynı zamanda ruhun büyümesine, gelişmesine, aydınlanmasına da yardım ederiz.

Kültürfizik, vücudun hücrelerine bilinç aşılamaktan ibarettir. İnsan bunu bilir ya da bilmez ama, bu bir gerçek. Kaslarımızı irademizle uyumlu biçimde hareket ettirdiğimiz zaman, uzuvlarımızı esnetmek için konsantre olduğumuz zaman, uzuvlarımıza doğal olarak sahip olmadıkları bir çeviklik, bir kuvvet, bir direnç, bir plastiklik kazandırmak için efor yaptığımız zaman, vücudun hücrelerinde daha önce olmayan bir bilinci hücrelere aşılarız, böylece vücudu homojen, reseptif, yani alır, eylemde ve eylemi sayesinde gelişen bir alet haline getiririz.

Fiziksel gelişimin hayati önemi bundan kaynaklanır. Tabii, vücudun içine bilinci getiren tek şey bu değil, ama bu tamamen genel bir biçimde etki eden bir şeydir, bu da oldukça nadirdir. Size daha önce pek çok kez söyledim: entelektüel beynine, sanatçı ellerine çok büyük bir bilinç aşılar, ama bu, deyim yerindeyse lokal bir şeydir, oysa kültürfiziğin daha genel bir etkisi vardır. Kültürfiziğin kesinlikle harika sonuçlarını gördüğünüz zaman, vücudun ne derecede mükemmelleşebildiğini gördüğünüz zaman, kültürfiziğin, bu maddenin içine gelmiş psişik varlığın eylemine, faaliyetine, işine ne kadar yararlı olduğunu anlıyorsunuz; tabii, çünkü psişik varlık organize, ahenkli, kuvvetli, esnek, imkan dolu bir alete sahip olduğu zaman bu işini epeyce kolaylaştırır.

Kültürfizik yapan insanlar kültürfiziği bu amaçla yapar demiyorum, çünkü pek azı kültürfiziğin sonucunun bu olduğunu bilir, ama bunu bilseler de bilmeseler de sonuç ortada. Zaten biraz duyarlıysanız, rasyonel, metodik bir kültürfizik yapmış birinin hareketlerini izlerseniz başkalarında olmayan bir ışık, bir bilinç, bir hayat görürsünüz.

Olaylara tamamen dışsal açıdan bakıp “İşçiler mesela, kuvvet gerektiren işler yapmak zorundalar, meslekleri gereği oldukça ağır yükler taşımasını öğreniyorlar, onlar da kas yapıyor, aristokratlar gibi vakitlerini pek de faydalı dış sonucu olmayan egzersisler yapmaktansa, en azından bir şeyler üretiyor...” diyen insanlar var.

Bu cahillik, çünkü özel, lokal, kısıtlı bir kullanımla geliştirilmiş kaslarla, hiçbir şeyi çalışmasız, egzersissiz bırakmayan, hepsi kapsamlı bir programa göre, isteyerek, ahenkle geliştirilen kaslar arasında temel bir fark var Özel uğraşı olan ve bazı kasları özellikle geliştiren işçiler ya da köylüler gibi insanların hep mesleki bir deformasyonu, bir alışkanlığı var, bu da psişik gelişmelerine hiçbir özel katkıda bulunmaz, çünkü tüm hayat psişik gelişmeye mutlaka yardım eder, ama öylesine bilinçsizce ve yavaşça ki zavallı psişik, amacına ulaşmak için tekrar tekrar, sonsuza kadar geri gelmesi gerekir. Dolayısıyla yanılma riski olmadan diyebiliriz ki kültürfizik vücudun sadhanasıdır, ve her sadhana hedefe ulaşımı hızlandırmaya mutlaka yardım eder.

Kültürfiziği ne kadar bilinçli yaparsanız o kadar hızlı ve genel bir sonuç alırsınız; kültürfiziği körü körüne, ellerinizin, ayaklarınızın ya da burnunuzun ucundan ötesini görmeden yapsanız bile, genel gelişmeye katkıda bulunursunuz.

Bitirmek için şöyle diyebiliriz, hangisi olursa olsun bir disiplin özenle, içtenlikle, isteyerek uygulanırsa, oldukça önemli bir yardımdır, çünkü dünyasal hayata hedefe daha çabuk varmasına imkan sağlar ve onu yeni hayatı almaya hazırlar. Kendini disiplin altına almak, bu yeni hayatın gelişini ve süpraakılsal gerçekle teması hızlandırmak demektir.

Şu anki haliyle fiziksel vücut, Benliğin ebedi hayatının aslında çok çarpık bir gölgesi, ama giderek gelişebilir. Fiziksel öz her bireysel formasyon aracılığıyla gelişir, ve bir gün, bildiğimiz fiziksel hayatla gelecekte tezahür edecek süpraakılsal hayat arasında bir köprü oluşturabilecek.

28 Kasım 1958

12 – Bana ikna edici nedenlerle Tanrı’nın var olmadığını kanıtladılar, ben de inandım. Sonra Tanrı’yı gördüm çünkü Gelip beni Kucakladı. Şimdi neye inanayım, başkalarının usavurmalarına mı, yoksa kendi yaşadığım deneyime mi?

Bu, Sri Aurobindo’nun sorduğu bir soru değil, ironik bir hiciv. Bu, bilmediği şeyler hakkında ahkam kesebileceğini sanan aklın usavurmalarının ahmaklığını açıkça ortaya koymak için, başka bir şey değil.

Akılla her şey kanıtlanabilir. Aklınızı kullanmayı bildiğiniz zaman, usavurmaya ve dedüksyona hakim olduğunuz zaman her şeyi kanıtlayabilirsiniz. Zaten bu, yüksek okullarda aklınızı esnekleştirmek için verilen bir egzersis: kanıtlamanız için size bir tez verilir, hemen ardından aynı inançla antitezi kanıtlamanız gerekir; bu, her ikisini aşarsanız, sentezi bulursunuz umuduyla yapılır.

Dolayısıyla, her şeyin kanıtlanabildiğini kabul ettiğiniz andan itibaren, bu şu demektir: usavurmalar hiçbir yere vardırmaz, çünkü eğer bir şeyi kanıtlayabilirseniz ve hemen ardından da aksini kanıtlayabilirseniz, bu, kanıtlarınızın hiçbir değerinin olmadığının kanıtıdır.

Tabii deneyim var. Kalbi temiz biri için, yaşadığı deneyimin içten olduğunu bilen, akılsal arzunun ya da hırsın bir tahrifatı değil de ruhtan kaynaklanan spontane bir hareket olduğunu bilen içten, dürüst biri için deneyim tamamen ikna edicidir.

Deneyime bir deneyim yaşama arzusu, ya da kendini çok üstün biri sanma hırsı karıştığı zaman deneyim ikna gücünü kaybeder. İçinizde bunlar varsa, o zaman dikkatli olun, çünkü arzular da hırs da deneyimi tahrif eder.

Akıl formatör bir güçtür, eğer çok önemli, çok enteresan bir şeyin size olmasını çok kuvvetlice isterseniz, olmasını sağlayabilirsiniz, en azından görünüşte, olaylara yüzeysel açıdan bakanların gözünde. Bu durumlar hariç, doğru, içten, spontane olduğunuz zaman, deneyimler siz özellikle çaba harcamadan size spontane biçimde, derin özleminizin ifadesi olarak gelirse, o zaman bu deneyimler mutlak bir otantikliğin kaşesini taşır, ve dünya bir araya gelip size bunların saçmalık ya da kuruntu olduğunu söylese bile, bu yine de kişisel kanaatinizi değiştirmez.

Tabii, bunun için kendinizi kandırmamanız lazım, içten ve doğru olmanız lazım, tamamen dürüst olmanız lazım. Biri bana: “Nasıl olur da Tanrı, inanmayan birine Görünür?” diye sordu. İşte bu komik, çünkü eğer Tanrı’nın, inanmayan birine Görünmek Hoşuna Gidecekse, neyin Tanrı’yı ona Görünmesini engelleyebileceğini pek göremiyorum! Aksine, Tanrısal, mizah anlayışına Sahip; Sri Aurobindo bize daha önce pek çok kez söyledi: Tanrısal, mizah anlayışına Sahip, Tanrısal'ı hep ağırbaşlı, ciddi bir Şahsiyet yapmak isteyen BİZİZ; Tanrısal Gelip inanmayan birini Kucaklamayı çok eğlenceli Bulabilir. Bir önceki gün: “Tanrı yok, ben Tanrı’ya inanmam, Tanrı saçmalık, cahillik” diyen birini Tanrısal Kucaklayıp Kalbine Basar ve yüzüne Güler.

Her şey mümkün, sınırlı küçük zekamıza saçma görünen şeyler bile. Aslında ancak bütün bu özlüsözlerin hepsini okumuş olduktan sonra anlama şansımız olabilir, çünkü Sri Aurobindo her özlüsözle keşfedilecek hakikat konusunda bizi tamamen farklı bir pozisyona sokuyor.

Perspektifler sonsuz.
Bakış açıları sonsuz.

Kendi kendimizi yalanlamadan, çelişkiye düşmeden en çelişkili şeyleri söyleyebiliriz; her şey bakış açısına bağlı. Ve merkezi Hakikatin çevresinde bize ulaşılabilir durumda olan tüm bakış açılarından her şeyi görmüş olduktan sonra bile, Hakikati ancak çok kısa bir an için görmüş oluruz, Hakikat’ten çok müphem bir fikir edinmiş oluruz – Hakikat her taraftan birden gözümüzden kaçar.

Ama dikkate değer olan şudur: eğer Tanrısal’la tek bir temas deneyimini bile yaşarsak – gerçek, spontane, içten bir deneyim – o anda yaşadığımız deneyimde her şeyi ve daha fazlasını biliriz.

Bildiğiniz azı bütün içtenliğinizle yaşamanız bu yüzden öylesine önemli: deneyim yaşayabilecek ve deneyim yoluyla bilebilecek duruma gelmek için, olayları aklen değil, yaşandıklarından dolayı bilmek için, olaylar varlığınızın, bilincinizin bir parçası oldu diye bilmek için.

Bildiğiniz azı uygulamaya koymak, daha fazla bilmenin en iyi yoludur, yolda ilerlemenin en güçlü yöntemidir: iyice içten birazcık pratik.

Mesela bir şeyin yapılmaması gerektiğini bildiğiniz zaman o şeyi yapmayın.

Kendinizde bir zaaf, bir kusur gördüğünüz zaman, bir daha olmasına izin vermeyin; nasıl olmanız gerektiğinin vizyonunu ateşli bir özlem sonucunda kısa bir an için bile olsa gördüğünüz zaman, gördüğünüzü olmayı hiçbir zaman unutmayın, asla.

Bazı insanlar var hep kusurlarından yakınıyor. Bu hiçbir yere vardırmaz. Kusurlarınızı bir kez hakikaten gördüyseniz, öyle olmamanız gerektiğini hakikaten, içtenlikle gördüyseniz, anladıysanız, bu, yakınmalarınızın sonu demektir, günlük efor demektir, iradenizi oluşturmanız demektir, her an teyakkuzda olmanız demektir – keşfettiğiniz bir hatanın bir daha olmasına asla izin vermeyin.

Cahillikten yanılmak, bilinçsizlikten yanılmak tabii ki oldukça üzücü ama, düzeltilebilir. Oysa yapılmaması gerektiğini bilerek bir yanlışı yapmayı sürdürmek namertliktir, namertliğin olmasına da izin vermemeliyiz.

“Ne yapalım! İnsanın huyu böyle, bilinçsizliğin, cahilliğin içinde yüzüyoruz” demek, tembelliktir, zayıflıktır. Bu tembelliğin, bu zayıflığın gerisinde büyük bir isteksizlik var. Gerçekten.

Bunu söylüyorum çünkü bu lafı eden epeyce insan var. Bu hep kendine bahane bulmanın bir yolu. “Elimizden geleni yapıyoruz” diyorlar. Doğru değil. Çünkü içtenseniz, kusurlarınızı bir kez gördünüz mü – görmedikçe diyecek bir şey yok, ama gördüğünüz an, Lütfu aldığınız an demektir, ve bir kez Lütfu aldınız mı, bunu unutmaya hakkınız yoktur artık.

5 Aralık 1958

Anne’nin Ashramın Oyun Alanında verdiği “Cuma dersleri” sağlığı nedeniyle sona eriyor ve Anne odasına çekiliyor. Bu arada bazı öğretililer Anne’ye Sri Aurobindo'nun özlüsözleri hakkında defterlerine  simgesiyle işaretlediğimiz sorular yazıp defterlerini Anne’ye gönderirdi, Anne de cevabını yazdıktan sonra defterleri sahiplerine geri yollardı.

13 – Bana bu şeylerin halüsinasyon olduğunu söylediler. Halüsinasyonun ne olduğunu araştırdım ve “hiçbir objektif veya fiziksel gerçeğe tekabül etmeyen sübjektif ya da psişik bir deneyim” olduğunu keşfettim. O zaman oturdum ve insan aklının mucizeleri karşısında hayretler ve hayranlık içerisinde kaldım.

 Tatlı Annem, Sri Aurobindo “insan aklının mucizeleri” ile ne demek istiyor? Bu özlüsözde Sri Aurobindo “söylediler” ile materyalistleri, bilimcileri ve genel anlamda sadece fiziksel gerçeklere inanıp insan aklını yanılmaz tek karar mercii olarak kabul eden herkesi kastediyor. Ayrıca burada sözünü ettiği şeyler, maddi dünyanın dışındaki dünyaların bütün algıları, insanın fiziksel gözleriyle değil de gönül gözüyle görebildiği her şey, sübtil alanlarda yaşayabildiği deneyimler, nefsi dünyanın duyumsal algılarından... tanrısal Varlığın mutluluğuna kadar.

Sri Aurobindo’ya bunların “halüsinasyon” olduğu, bu “şeyler”den ve benzerlerinden söz ettiğinde söylendi. Sözlükte “halüsinasyon” kelimesinde şu tanımlama vardır: “Gerçek bir nesnenin yol açmadığı hastalıklı his. Nesne olmadan algı.”

Sri Aurobindo tercüme ediyor, ya da netleştiriyor: “Hiçbir objektif ya da fiziksel gerçeğe tekabül etmeyen sübjektif veya psişik deneyim.”

İnsanı düşünen basit bir hayvandan daha fazlası yapan, insan için en değerli olan bu içsel bilinç fenomenlerini daha iyi tanımlayamazsınız.

Ama insanın aklı öylesine sınırlı, öylesine maddeci, öylesine ukalaca cahil ki, pejoratif bir kelimeyle tam da insana daha ulvi, daha iyi bir hayatın kapılarını açan bu yetenekleri gözden düşürmek istiyor...

Sri Aurobindo bu inatçı anlayışsızlığı görünce, “insan aklının mucizeleri” karşısında İRONİK BİR ŞEKİLDE hayretler ve hayranlık içerisinde kalıyor.

Çünkü doğruyu bu derece yalana çevirme gücü mutlaka bir mucize olmalı!

5 Ocak 1960

14 – Halüsinasyon, maddeyle meşgul olduğumuz için göremediğimiz hakikatlerden hala gördüğümüz şu kısa süren düzensiz vizyonları bilimin adlandırdığı terimdir; rastlantıysa, dünyayı Bilinçli Varlığında sanki bir tual üzerine Tasarlayıp Yapan o yüce ve evrensel Zekanın eserindeki tuhaf sanatçı tekniğini adlandırdığı terimdir.

 Sanatçı burada neyi temsil ediyor?

Sri Aurobindo burada, evrenin Yaratıcısı Yüce Efendi’nin eserini, sanki bir tualmış gibi Bilinçli Varlığında büyük fırça darbeleriyle dünyanın resmini Çizen bir Sanatçının yapıtıyla karşılaştırıyor. Ve “tuhaf bir tekniğin” olgusuyla iki fırça darbesini üst üste Getirdiğinde, bu bir “rastlantı” oluyor.

“Rastlantı” kelimesi genelde anlamdan yoksun bilinçsiz bir tesadüf fikrini çağrıştırır. Sri Aurobindo’nun bize tesadüfün ve bilinçsizliğin bu fenomenle hiçbir ilgisinin olmadığını, aksine bu fenomenin aynen sanatçılarda olduğu gibi, rafine bir bilincin, rafine bir zevkin bir sonucu olduğunu, derin bir niyet açığa vurabildiğini anlatmak istiyor.

12 Ocak 1960

15 – İnsanların halüsinasyon dediği, sıradan akılsal ve duyusal algılarımızın ötesinde olanların akla ve duyulara yansımasıdır.

Batıl inançsa, aklın bu yansımaları yanlış anlamasından kaynaklanır. Başka halüsinasyon yoktur.

 Tatlı Annem, halüsinasyonlar vizyonlarla mukayese edilebilir mi? Bir vizyon, gören organa tekabül eden bir dünyada gerçekten var olan şeylerin görsel organlar tarafından algısıdır. Mesela, bireysel nefsi düzleme kozmik bir nefsi dünya tekabül eder.

Yeterince gelişmiş olduğunuzda, görme, işitme, koku alma ve benzeri organlarla donatılmış bireyselleşmiş bir nefsi varlığınız olur. Böylece, nefsi varlığını iyice geliştirmiş biri, nefsi bakışı sayesinde, nefsi dünyada gördüğünü bilinçli bir şekilde ve hatırlayarak görebilir.

Bir vizyonu oluşturan budur. Bu bütün sübtil dünyalar için – nefsi, akılsal, akılüstüsel, süpraakılsal dünyalar için – varlığın bütün ara dünyaları ve düzlemleri için de aynıdır.

Böylece nefsi, akılsal, akılüstüsel, süpraakılsal ve benzeri vizyonlar görebilirsiniz.

Ayrıca Sri Aurobindo bize diyor ki, halüsinasyon denen şey, normal aklımızın ve duyularımızın ötesinde olan şeylerin akla ve fiziksel duyulara yansımasıdır. Demek ki bu direkt bir vizyon değil, genelde anlaşılmayan ve izah edilemeyen yansımış bir imaj; gerçekdışılık izlenimine yol açan ve her türlü batıl inancı doğuran da bu kesinsizlik, bu emin olmama niteliği. Bu yüzden “ciddi” olan ya da kendini ciddi sanan insanlar bu fenomenlere hiç değer vermez ve onlara halüsinasyon der. Halbuki okült fenomenlerle ilgilenenlerde bu tür algılar, oluşum aşamasında olabilen vizyon yeteneğinin ortaya çıkmasından sıkça önce gelir. Ama bunu gerçek vizyonla sakın karıştırmayın. Çünkü, tekrar ediyorum, bu fenomenler çoğu zaman neredeyse tam bir cehalet halinde olur, ve pek çok hata ve yanlış yorumlama bu fenomenlere çok sıkça eşlik eder. Tabii bir de yaşadıkları deneyimleri anlatırken, aslında deneyimlerinde olmayan birçok detayı ve açıklamayı deneyimlerine ekleyerek, bu fenomenlerin aklı başında, makul, dengeli insanlar nezdinde gördüğü itibarsızlığı böylece haklı çıkaran vicdansız insanlar da var.

Öyleyse “vizyon” terimini bilgiyle ve içtenlikle yaşanan deneyimlere ayırıyoruz. Ama her iki durumda da, “halüsinasyon”da olduğu kadar vizyonda da, görülen şeyin transkripsyonu bazen çok çarpık olsa da, görülen şey tamamen gerçek bir şeye tekabül eder.