|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
31 – Dilediğim ya da doğru olduğunu düşündüğüm şey olmuyor; nlaşılan dünyayı Tam Bilge iri değil, sadece kör Tesadüf ya da kaba bir Nedensellik Yönetiyor.
Bazı insanlar için olaylar hep arzuladıkları yönün tersine, özlemlerinin veya kendileri için iyi olduğunu düşündükleri yönün aksine gelişir. Sıkça umutsuzluğa kapılırlar; bu, gelişmeleri için gerekli mi? Umutsuzluk gelişme göstermek için hiçbir zaman gerekli değil, her zaman bir zayıflık, bir tamas belirtisidir; sıkça karşıt bir kuvvetin, yani sadhanaya karşı kasten hareket eden bir kuvvetin varlığını işaret eder.
Hayat şartları ne olursa olsun, umutsuzluktan her zaman özenle korunmalısınız. Zaten bu karamsar, asık suratlı, umutsuz olma alışkanlığı aslında olaylara değil insanın doğasındaki inanç eksikliğine bağlıdır. İnanç sahibi biri, sadece kendine inansa bile tüm zorluklara, tüm şartlara göğüs gerebilir, en karşıt zorluklara bile, en karşıt şartlara bile, cesareti kırılmadan, umutsuzluğa kapılmadan; sonuna kadar yiğitçe savaşır. İnançsız insanlar dayanıksız ve cesaretsiz olur.
Sri Aurobindo diyor ki, insanlar için, fiziksel hayattaki başarı oranı, birey ile evrensel fiziksel Doğa arasındaki ahenge bağlıdır. Bazı insanların iradesi Doğanın iradesiyle spontane olarak ahenklidir, giriştikleri her şeyi başarırlar; aksine, başkalarının iradesiyse kozmik Doğanın iradesiyle neredeyse hiç uyuşmaz, yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları her şeyde başarısız olurlar. Gelişme için gereklilik konusuna gelince, evrimlenen bir dünyada her şey ister istemez gelişmeye yardım eder; ama bireysel gelişme epeyce büyük bir ömür sayısına ve sayısız deneyime yayılır. Bu konu bir doğumla bir ölüm arasındaki tek bir ömür ele alınıp değerlendirilemez. Genelde, başarısızlık ve yenilgi dolu bir hayat deneyiminin, başarı ve zafer dolu bir hayat deneyimi kadar faydalı olduğu kesin; hatta insanların genelde yaşadığı nötr bir hayat deneyiminden, doğal görünen, büyük çaba gerektirmeyen, başarıyla başarısızlığın, tatminle hayal kırıklığın, zevkle acının birbirini izleyip birbirine karıştığı bir hayat deneyiminden daha faydalı olduğu şüphesiz.
4 Mayıs 1960
32 – Ateist, Kendisiyle saklambaç Oynayan Tanrı’dır; peki ya inanan, başka mı? Belki de, çünkü Tanrı’nın Gölgesini gördü ve Gölgesine sıkıca sarıldı.
“Kendisiyle saklambaç Oynayan Tanrı” ne demek? Saklambaç oyununda biri saklanır diğeri arar. Tanrı ateistten Saklanır, ateist de der ki: “Tanrı mı? Onu göremiyorum, nerede Olduğunu bilmiyorum; dolayısıyla Tanrı yok.” Ama ateist, Tanrı’nın kendi içinde de Olduğunu bilmez; böylece Tanrı, Kendi Varlığını İnkar Etmiş olur. Bu bir oyun değil de ne? Ama bir gün gelecek, ateist kendisiyle yüz yüze gelecek, böylece Tanrı’nın var Olduğunu kabul etmek zorunda olacak. Tanrı’ya inanan insan kendini ateistten çok üstün sanır ama, Tanrı’dan bütün kavrayabildiği Gölgesidir, ve bu Gölgeyi Tanrı sanarak Gölgeye sıkıca sarılır. Halbuki Tanrı’yı hakikaten tanısaydı, bilirdi ki Tanrı her şeydir, Tanrı her yerdedir; o zaman da kendini herhangi bir kimseden üstün görmekten vazgeçerdi.
3 – Ey Sen ki Seviyorsun, Vur, Vur! Bana şimdi Vurmazsan, bilirim ki beni Sevmiyorsun.
Bu özlü sözü pek anlamadım.
Tanrısal mükemmelliğe özlem duyan herkes bilir ki Efendi’nin, sonsuz Aşkından ve Lütfundan bize Vurduğu darbeler, bizi ilerletmenin en emin, en hızlı yoludur. Ve darbeler ne kadar sertse, tanrısal Aşkın o kadar büyük olduğunu hissederler.
Sıradan insanlar aksine Tanrı’dan hep kendilerine başarı dolu, kolay, hoş bir hayat İhsan Eylemesini dilerler. Her kişisel tatminde tanrısal merhametin bir işaretini görürler; ve eğer aksine, hayatta mutsuzluklarla, talihsizliklerle karşılaşırlarsa yakınırlar ve Tanrı’ya: “Beni Sevmiyorsun” derler. Bu cahilce, bayağı tavrın aksine, Sri Aurobindo tanrısal Yare diyor ki: “Vur, Vur, sıkı Vur ki bana olan Aşkının yoğunluğunu hissedeyim”.
18 Mayıs 1960
34 – Ey Talihsizlik, sana şükürler olsun, sayende Yarimin Yüzünü gördüm.
Eğer talihsizlik sayesinde Tanrı’nın Yüzünü görürsek bu artık talihsizlik olmaktan çıkar, öyle değil mi? Elbet bu talihsizlik değil, aksine bu bir nimet.
Sri Aurobindo’nun demek istediği de bu zaten. Beklemediğimiz, ummadığımız, istemediğimiz, arzularımızla çelişen olaylara cahilliğimizden talihsizlik deyip sızlanıyoruz. Biraz daha bilge olsaydık, bu söz konusu olayların derin sonuçlarını gözlemleseydik, farkına varırdık ki bizi hızla Tanrısal’a, Yare vardırıyorlar. Halbuki kolay ve hoş şartlar yolda oyalanmamızı teşvik ediyor, zayıflığımız ya da içtensizliğimiz yüzünden ilerleyişimizi geciktirmemek için bilerek reddedemediğimiz bu kendilerini bize sunan zevk çiçeklerini koparalım diye yolda durmamızı teşvik ediyor.
Başarıya ve başarının getirdiği küçük zevklere yumuşamadan karşı koyabilmek için zaten oldukça kuvvetli olmak ve yolda epeyce ilerlemiş olmak lazım. Güçlü insan başarının peşinden koşmaz; başarı peşinde olmaz, başarıyı ilgisizlikle karşılar. Çünkü mutsuzluğun ve talihsizliğin vurduğu kamçı darbelerinin değerini bilir ve takdir eder. Sonuçta, gerçek tavır, hedefe yakın olduğumuzun göstergesi ve kanıtı, aynı sakin neşeyle başarıyı da başarısızlığı da, şansı da şanssızlığı da, mutluluğu da mutsuzluğu da kabul ettiren bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrıdır. Çünkü bizim için tüm bu şeyler, Efendi’nin sonsuz şefkatli İlgisiyle üzerimize Yağdırdığı harika ihsanlar haline gelmiştir.
25 Mayıs 1960
35 – İnsanlar hala acıya aşık; acıyı da sevinci de aşmış birini gördüklerinde onu lanetleyip “Vay duyarsız!” diye bağırıyorlar. Bu yüzden İsa hala Jerusalem’de çarmıhta gerili.
36 – İnsanlar günaha aşık; ahlakı da erdemi de aşmış birini gördüklerinde onu lanetleyip “Sınırı aştın, seni ahlaksız sapık!” diye bağırıyorlar. Bu yüzden Sri Krishna artık Brindavan’da yaşamıyor.
Bu iki özlüsözü açıklar mısın?
İsa yeryüzüne geldiğinde kardeşlik, aşk ve barış mesajı getirdi. Ama mesajının duyulması için acı içinde çarmıhta ölmesi gerekti, çünkü insanlar acıyı ve nefreti aziz tutuyor, Tanrılarının da kendileriyle birlikte Acı Çekmesini istiyorlar. Bunu İsa geldiği zaman istiyorlardı, öğretisine ve kurban olmasına rağmen bunu hala istiyorlar. İnsanlar acıya öylesine bağlı ki, İsa hala sembolik olarak, insanların selameti için ebediyen acı çeker bir vaziyette çarmıhında gerili.
Krishna’ysa 18 yeryüzüne özgürlüğü ve sevinci getirmek için geldi. Doğanın kölesi insanlara, kendi tutkularının, kendi hatalarının kölesi Krishna Akılüstü’nün Avatarı; Hindu geleneğinde Krishna, Vishnu’nun 8. enkarnasyonudur. Yadava ırkından Vasudeva’yla Devaki’nin çocukları olarak dünyaya gelen Krishna’yı Nanda’yla Yasoda yetiştirdi; Krishna’nın gelişinin başlıca nedeni Kansa tiranını yok etmekti. Krishna daha birçok asura ve iblis yok etti; Bhagavadgita’da Arjuna’yla konuşan iç Tanrısal odur; hayatı ve kahramanlıkları Mahabharata’da ve Bhagavat Purana’da anlatılır insanlara, yüce Efendi’ye sığınırlarsa eğer, tüm kölelikten, tüm günahtan kurtulmuş olacaklarını müjdelemeye geldi. Ama insanlar kötü alışkanlıklarına ve erdemlerine çok bağlı (zaten kötü alışkanlık olmasaydı erdem de olmazdı). İnsanlar günahlarına aşık, birinin özgür olmasına, her türlü hatayı aşmış durumda olmasına tahammül edemiyorlar.
Bu yüzden Krishna, ölümsüz olmasına rağmen şu anda Brindavan’da vücudunun içinde değil.
3 Haziran 1960
18 Krishna: Ebedi’nin Ananda kişiliği; Ananda'nın (Mutluluğun), Aşkın ve Bhakti'nin (Tanrısal sevgisi, kendini Tanrısal'a adama, Tanrısal'a tapma) Tanrısı, iç Tanrısal.
37 – Bazıları diyor ki Krishna asla yaşamadı, Krishna bir efsane. Yeryüzünde demek istiyorlar; çünkü Brindavan19 diye bir yer olmasaydı, Bhagavat20 yazılmış olmazdı.
Dünyadan başka bir yerde Brindavan var mı?
Bütün dünya, içerdiği her şeyle birlikte, maddi gözlerle görülmeyen başka dünyalarda var olan şeylerin bir tür yoğunlaşmasıdır, bir tür kondansasyonudur. Burada tezahür etmiş her şeyin, daha sübtil alanlarda bir yerlerde prensibi, düşüncesi ya da özü var.
Bu, tezahürün olmazsa olmaz şartlarından biridir. Ve tezahürün önemi her zaman tezahür eden şeyin orijinine bağlıdır. Tanrılar dünyasında ideal, ahenkli bir Brindavan var, yeryüzündeki Brindavan da onun sadece çarpıtılması, karikatürü.
İçsel olarak, ya duyusal ya da akılsal olarak gelişmiş kişiler, sıradan insan için görünmez olan bu gerçekleri algılarlar ve bu gerçeklerden ilham alırlar.
Dolayısıyla, Bhagavat’ı yazan ya da yazanlar, bal gibi gerçek olan ve var olan bütün bir iç dünyayla mutlaka temastaydı, ve bu iç Krishna birçok isimle ve sıfatla tanınır: Achyuta, Gopal, Govinda, Hari, Srikrishna, Janardana, Keshava, Vasudeva...dünyada gördükleri ve hissettikleri her şeyi tarif ettiler ya da açığa vurdular. Krishna’nın yeryüzünde insan şeklinde yaşamış olmasının ya da yaşamamış olmasının (belki de sadece tarihsel bakımdan hariç) ancak çok ikincil bir önemi var, çünkü Krishna yaşayan ve etki eden gerçek bir varlık; etkisi de, dünyanın gelişmesinin ve dönüşmesinin büyük faktörlerinden biri oldu.
8 Haziran 1960
19 Brindavan: Ebedi Güzelliğin ve Mutluluğun vaishnava cenneti; Krishna’nın çocukluğunu çobanların arasında Gopala olarak geçirdiği ve gopilerle (kız inek çobanlarıyla) dans ettiği, Uttar Pradesh eyaletindeki Mathura bölgesinde bir orman koruluğu. Bugün koruluğun yerinde Krishna’ya tapanlar için dünyanın en kutsal yeri olan Vrindavan adında bir kent var.
20 Bhagavat: Hinduizmin en ünlü kutsal metinlerinden biri olan, 18000 dizeden ve 12 kitaptan oluşan Bhagavat Purana, ününü Krishna’nın hayatının anlatıldığı 10. kitaba borçlu.
38 – Tuhaf! Almanlar İsa’nın var olmadığını kanıtladı; oysa İsa’nın çarmıha gerilmesi, Sezar’ın ölümünden daha büyük bir tarihi olay olmaya hala devam ediyor.
İsa hangi bilinç düzlemindendi?
“Gita üzerine Denemeler”de Sri Aurobindo üç Avatarın adından söz ediyor, İsa da bu Avatarlardan biri [diğer ikisiyse Krishna ve Buddha (Essays on the Gita)]. Bir Avatar, Yüce Efendi’nin yeryüzünde bir insan vücuduna Bürünen bir Emanasyonudur. İsa’nın, Efendi’nin aşk yönünün bir Emanasyonu olduğunu Sri Aurobindo’nun bizzat kendisinden duydum.
Sezar’ın ölümü Roma’nın ve Roma’ya bağlı ülkelerin tarihinde kesin bir değişime yol açtı. Yani Avrupa’nın tarihinde önemli bir olaydı. Ama İsa’nın ölümü, insan uygarlığının evriminde yeni bir dönemin başlangıç noktası oldu.
Bu yüzden Sri Aurobindo diyor ki, İsa’nın ölümünün tarihsel önemi daha büyük, yani İsa’nın ölümünün tarihsel sonuçları Sezar’ın ölümünden daha büyük oldu. İsa’nın hikayesi, anlatıldığı şekliyle, tanrısal fedakarlığın somut ve dramatik temsilidir: safi Işık, safi İrfan, safi Güç, safi Güzellik, safi Aşk, safi Mutluluk olan yüce Efendi’nin, insanlara, içinde yaşadıkları ve onun yüzünden öldükleri yalandan çıkmaya yardım etmek için, madde içerisinde insan cehaletine ve acısına Bürünmeyi Kabul Edilişi.
39 – Bazen insan, sadece şu hiç olmamış şeylerin önemli olduğu kanısına varıyor; çünkü bu şeylerin yanında tarihi olayların çoğu neredeyse donuk, önemsiz görünüyor.
Bu özlüsözün açıklamasını alabilir miyim?
Tarihi derinlemesine araştıran Sri Aurobindo, tarihin kaleme alınmasında kullanılan verilerin ne kadar şüpheli olduğunu biliyordu. Belgelerin doğruluğu çoğu zaman şüpheli, sağladıkları bilgilerse az, eksik, sıradan ve sıkça çarpıtılmış. Resmi insan tarihi genelde neredeyse kesintisiz bir şiddetli saldırılar anlatısı: savaşlar, devrimler, cinayetler ya da sömürgeleştirmeler. Bu saldırıların, bu katliamların bazılarının gurur okşayıcı terimlerle ve sıfatlarla süslendiği doğru.
Bunlara din savaşları, kutsal savaşlar ya da uygarlaştırıcı seferler dendi; ama bunlar yine de göz dikme ya da intikam hareketleri. Tarihte kültürel, sanatsal ya da felsefi bir gelişmenin anlatımı nadiren bulunur. Bu yüzden, Sri Aurobindo’nun da dediği gibi, tüm bunlar oldukça donuk ve önemsiz bir bütün oluşturuyor. Oysa yeryüzünde belki de asla olmamış olguların, resmi bilim tarafından otantik olarak beyan edilmeyen olayların, alimlerin kupkuru bilgelikleriyle kuşku duydukları hayran olunacak şahsiyetlerin efsanevi anlatılarında, insanın bütün umutlarının, bütün özlemlerinin somutlaşması var, harika olana, yüce olana, kahramanlığa düşkünlüğü var, olmak istediği, olmaya çabaladığı her şeyin anlatımı var. Sri Aurobindo özlüsözünde aşağı yukarı bunu demek istiyor.
22 Haziran 1960
40 – Tarihte dört çok büyük olay vardır: Truva kuşatması, İsa’nın hayatı ve çarmıha gerilmesi, Krishna’nın Brindavan’a sürgünü ve Kurukshetra savaş meydanında Arjuna’yla21 yapılan konuşma. Truva kuşatması Hellad’ı22 doğurdu; Brindavan’a sürgün23 tapınma dinini yarattı, çünkü daha önce sadece
21 Arjuna: Pandava’ların oğlu okçu Arjuna, Mahabharata destanının Kurukshetra savaşında düştüğü ikilemi (akrabalarıma karşı savaşsam mı, savaşmasam mı?), iç Tanrısal Krishna’nın ona söylediği ve Bhagavadgita’nın özünü oluşturan sözler sayesinde aşıyor ve olağanüstü bilinçleniyor.
22 Hellad (Hellas): Eski Helen’de merkezi vilayetler.
23 Krishna’nın Brindavan’a sürgünü: Amcası Mathura kralı tiran Kansa’dan kaçan Krishna, Brindavan köyüne sığınıyor; çobanların arasında meditasyon ve kült vardı; İsa, çarmıhından Avrupa’yı insanlaştırdı; Kurukshetra konuşmasıysa insanlığı henüz kurtarıp özgürleştirecek. Yine de bu dört olayın hiçbirinin olmadığı söyleniyor.
Eskiden meditasyonlar ve kültler bugünkülerle aynı mıydı? “Kurukshetra konuşması insanlığı henüz kurtarıp özgürleştirecek” ne demek?
1.Bugün olduğu gibi eskiden de her dinin kendine has meditasyon ve kült şekli vardı. Meditasyon, her zaman ve her yerde özel bir akılsal faaliyet ve konsantrasyon şeklidir; sadece meditasyonun nasıl yapıldığının ayrıntıları farlılık gösterir; kült ise bir Tanrısallık onuruna titizlikle ve harfiyen yapılan bir ayinler bütünüdür. Burada Sri Aurobindo eski Hindistan’ın vedik ve vedantik zamanlarının kültünden ve meditasyonundan söz ediyor.
2.Kurukshetra konuşması Bhagavadgita’dır24. Sri Aurobindo Bhagavadgita’daki mesajın, insanlığı kurtaran ve özgürleştiren, yani yalandan ve cahillikten kurtarıp hakikate erdiren ve giderek daha fazla erdirecek olan büyük manevi hareketin temelini oluşturduğuna inanıyor.
Bhagavadgita’nın, ortaya çıktığından beri muazzam bir manevi etkisi oldu, ama Sri Aurobindo’nun yeni yorumuyla etkisi bir hayli arttı ve nihai sonuca götüren bir nitelik kazandı.
29 Haziran 1960
|