|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
26 – Sir Philip Sydney, darağacına götürülen bir suçlu için: “Al işte, Tanrı’nın Lütfu olmadan gidiyor sir Philip Sydney” demiş. Daha bilge olsaydı: “Al işte, Tanrı’nın Lütfuyla gidiyor sir Philip Sydney” derdi.
Bu özlüsözü anlamadım.
Sir Philip Sydney bir devlet adamıydı, bir şairdi, ama hayattaki başarısına rağmen alçakgönüllü karakterini korumuştu. Darağacına götürülen bir suçlunun geçtiğini görünce, Sri Aurobindo’nun özlüsözünde alıntıladığı ve şu şekilde tercüme edebileceğimiz ünlü cümlesini söylediği sanılıyor: “Bu benim de başıma gelebilirdi, Tanrı’nın Lütfu OLMASAYDI.” Sri Aurobindo da belirtiyor, sir Philip Sydney daha bilge olsaydı: “Tanrı’nın LÜTFUYLA bu benim de başıma gelebilirdi” derdi. Çünkü tanrısal Lütuf her zaman her yerde, her şeyin ve her olayın gerisinde, bizim o şeyin ya da o olayın karşısındaki tepkimiz ne olursa olsun, o şey ya da o olay bize ister iyi ister kötü, ister felaket ister hayırlı görünsün. Sir Philip yogi olsaydı, insan birliğinin deneyimini yaşardı, darağacına bu şekilde gönderilenin kendisi ya da kendisinin bir parçası olduğunu somut olarak hissederdi, ve aynı zamanda bilirdi ki, olan her şey Efendi’nin Lütfuyla olur.
30 Mart 1960
27 – Tanrı büyük ve zalim bir İşkenceci, çünkü Seviyor. Siz bunu anlamazsınız çünkü Krishna’yı görmediniz, Krishna’yla oynamadınız.
“Krishna’yla oynamak” ne demek? “Tanrı büyük ve zalim bir İşkenceci” ne demek?
Krishna içkin Tanrısaldır, herkesteki ve her şeydeki Tanrısal Mevcudiyettir. Krishna aynı zamanda Yüce’nin egemen neşe ve aşk yönüdür, Krishna gülümseyen şefkat ve oyunbaz neşedir; Krishna hem oyuncu, hem oyun, hem oynadığı arkadaşların tümüdür. Oyunla birlikte oyunun sonuçları da tamamen Bilindiği, Tasarlandığı, İstendiği, Düzenlendiği için, oyun bilinçli olarak Oynandığı için, oyunun neşesinden başka hiçbir şeye yer olamaz.
Böylece, “Krishna’yı görmek” iç Tanrı’yı bulmak demek, “Krishna’yla oynamak” iç Tanrı’yla özdeşleşip iç Tanrı’nın Bilincine katılmak demek. Bu hale ulaştığınızda anında tanrısal oyunun mutluluğunu yaşarsınız; ve özdeşleşme ne kadar tamsa, hal o kadar mükemmel olur.
Ama eğer bilincinizin herhangi bir köşesinde sıradan algıyı, sıradan anlayışı, sıradan hissi tutarsanız, o zaman başkalarının ıstırabını görürsünüz, böylesine acı verebilen bir oyunu epeyce zalim bulursunuz, ve böyle bir oyundan zevk alan bir Tanrı’nın korkunç bir işkenceci olduğu sonucuna varırsınız. Halbuki Tanrısal’la özdeşleşme deneyimini yaşamış olduğunuz zaman Tanrısal'ın, Oyununa Kattığı engin Aşkı, harika Aşkı unutamazsınız; görüşünüzün sınırlılığı yüzünden böyle yargıladığınızı anlarsınız; Tanrısal, gönüllü bir İşkenceci olmaktan uzaktır, Tanrısal, mükemmelliğe doğru – hep göreli, hep aşılan bir mükemmelliğe doğru – progresif ilerleyişindeki dünyayı ve insanı en hızlı yoldan Güden Hayırlı Büyük Aşktır. Bir gün gelecek, bu sözde acı, ilerleyişi teşvik etmek için artık gerekli olmayacak ve gelişme gitgide daha fazla ahenk ve neşe içinde olabilecek.
6 Nisan 1960
28 – Napoleon’a tiran da dendi, emperyal boğaz kesici de dendi; bense Avrupa’da at Koşturan Silahlanmış Tanrı’yı gördüm.
Bütün bu savaşlar dünyanın evrimi için gerekli mi? İnsani gelişmenin belli bir aşamasında savaşlar kaçınılmazdır. Tarihöncesi çağlarda bütün hayat bir savaştı; ta günümüze kadar da insan tarihi uzun bir savaşlar tarihidir.
Savaşlar, hayat mücadelesinin ve egoist saldırganlığın egemen olduğu bir bilinç halinin doğal sonucudur. Şu anda bile, barışa yönelen bazı insansal çabalara rağmen, bize savaşın artık kaçınılmaz bir felaket olmadığını garanti edecek henüz hiçbir şey yok. Aslında, ister açık olsun ister gizli olsun, dünyanın birçok noktasında şu anda savaş hali yok mu? Zaten yeryüzünde olan her şey ister istemez dünyanın gelişme göstermesini sağlar. Böylece savaşlar bir cesaret, bir dayanıklılık, bir gözüpeklik okuludur; yeni şeylere yer açmak için, zamanı dolmuş ama yok olmayı reddeden bir geçmişi yok etmeye yarayabilirler. Savaşlar Kurukshetra’da olduğu gibi, hak ve adalet hüküm sürebilsin diye dünyayı hükmedici ya da yok edici bir ırktan temizleme yöntemi olabilir. Savaşlar, tehlikenin varlığı sayesinde, fazlaca tamasik [karanlık, cehalet, atalet prensibi tamas dolu] bilinçlerin apatisini silkeleyebilir, uyuklamış enerjileri uyandırabilir. Son olarak savaşlar, kontrast sayesinde ve savaşlara eşlik eden, savaşları izleyen iğrençlikler yüzünden, insanları bu barbarca ve şiddet dolu dönüşme şeklini gereksiz hale getirmenin etkili bir yöntemini bulmaya itebilir. Çünkü dünyanın evrimi için gereksiz olan her şeyin varlığı otomatik olarak sona erer.
13 Nisan 1960
“Savaşlar yeni şeylere yer açmak için, zamanı dolmuş ama yok olmayı reddeden bir geçmişi yok etmeye yarayabilir” diye yazdın. Süpraakıl yeryüzüne indiğine göre, dünyanın şu anki halini değiştirmek için savaş gerekli olacak mı? Her şey ulusların alırlığına bağlı.
Kendilerini yeni kuvvetlerin etkisine genişçe ve çabukça açarlarsa, kavramlarını, hareketlerini ve eylemlerini yeterince çabuk değiştirirlerse savaş önlenebilir. Ama savaş hep bir tehdit, hep askıda; yapılan her hata, bilincin her kararması bu tehlikeyi artırıyor. Halbuki sonuçta her şey aslında tanrısal Lütfa bağlı. Bizler mümkün olduğu kadar çabuk gelişme göstererek geleceğe güvenle ve huzurla bakmalıyız.
15 Nisan 1960
29 – Kötülüğün de erdemin de ne olduğunu unuttum; sadece Tanrı’yı, dünyadaki Oyununu ve insanlıktaki İradesini görebiliyorum.
Her şey Tanrı’nın İradesiyse, kişisel irade ne işe yarıyor? Evrende, özellikle de dünyada, her şey Doğa tarafından uygulanan tanrısal planın bir parçası, bu planın gerçekleşmesi için de her şey gerekli. Kişisel irade, Doğa’nın, işleyişi için vazgeçilmez aksyon yöntemlerinden biridir. Böylece, kişisel irade bir bakıma Tanrı’nın İradesinin bir parçasıdır. Böyle olmakla birlikte, iyice anlamak için, önce irade kelimesine verilen anlamda anlaşmak lazım.
İrade, genelde anlaşıldığı şekliyle oluşan bir fikirdir, bu fikre bir yapma kuvveti, bir yapma gücü eklenir ve bu bir uygulama, bir icra dürtüsüyle devam eder. Bu, insan iradesinin tarifidir. Tanrısal İrade bambaşkadır. Tanrısal İrade, bir gerçekleştirme gücüyle birleşmiş bir vizyondur.
Tanrısal İrade her şeyi bilir ve her şeye kadirdir; anında gerçekleşir ve karşı konulmazdır. İnsan iradesiyse kararsızdır, sıkça değişkendir, zıt iradelerle hep çatışma halindedir; sadece herhangi bir nedenden ötürü Doğa’nın iradesiyle uyum içindeyse – ki o da tanrısal İradenin bir transkripsyonudur – ya da Lütfun veya yoganın sonucu olarak tanrısal İradeyle uyum içindeyse etkili olabilir. Şöyle diyebiliriz: kişisel irade, Tanrı’nın bizleri Kendine Geri Getirmek için Kullandığı yöntemlerden biridir.
20 Nisan 1960
30 – Bir çocuğun çamurda yuvarlandığını, sonra annesi tarafından temizlenip pırıl pırıl olduğunu gördüm, ama her defasında tam saflığı karşısında ürperdim.
Bir çocuk büyüdükten sonra bile bu saflığı koruyabilir mi? Teorik olarak bu mümkün; kentlerden, medeniyetlerden ve kültürlerden uzakta doğmuş bazı insanların, dünyevi vücutlarının bütün ömrü boyunca bu spontane saflığı, akılsal işleyişin karartmadığı bir ruh saflığını koruyabilir.
Çünkü Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği saflık, Doğa’nın dürtüsüne spontane olarak, hesaplamadan, sorgusuz sualsiz, bunun iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, erdem ya da günah olup olmadığını merak etmeden, sonuçların olumlu ya da olumsuz olup olmadığını merak etmeden itaat eden içgüdünün saflığı.
Akılsal ego ortaya çıkıp bilinçte baskın bir konum almaya ve ruhun spontaneliğini peçelemeye başladığı zaman, bütün bu nosyonlar işin içine girer. Modern “uygar” hayatta, ana babalar ve eğitimciler, pratik ve rasyonel “iyi tavsiyeleri” ile, bilinçsizlik olarak niteledikleri bu spontaneliği yok edip yerini suç, günah, ceza, ya da kişisel çıkar, hesap, kar nosyonlarıyla tıkıştırılmış pek küçük, pek dar, kendi içine büzülmüş sınırlı bir akılsal egoyla doldurmakta hiç vakit kaybetmezler; tüm bunların kaçınılmaz sonucu olarak da nefsin arzuları, baskı yüzünden, korku ya da kendini haklı gösterme yüzünden artar.
Konuyla ilgili eksik nokta bırakmamak için şunu da eklemek lazım, insan akılsal bir varlık olduğuna göre, evriminde hayvanlarınkine çok benzeyen bu bilinçsiz, spontane saflığı ister istemez bırakması ve kaçınılmaz bir akılsal sapkınlık ve saf olmama dönemi geçirdikten sonra aklın üstüne, Tanrısal bilincin üstün, ışıldayan saflığına çıkıvermesi gerekiyor.
27 Nisan 1960
|