Forumel.Com

Geri Git   Forumel.Com > Eğitim > Dersler > Felsefe - Sosyoloji

Felsefe - Sosyoloji Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.


Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
Konudaki Cevap Sayısı
41
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
1655

Kullanıcı Etiket Listesi

  
 
LinkBack Seçenekler Stil
Eski 16 Eylül 2023, 21:21   #21
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

101 – Tanrı’nın Gözünde ne yakın var, ne uzak var, ne şimdi var ne geçmiş var ne de gelecek var. Bu şeyler O’nun dünya tablosu için pratik birer perspektiftir.

102 – Duyular için, güneşin, dünyanın etrafında döndüğü her zaman doğrudur; ama akıl için yanlıştır. Akıl için, dünyanın, güneşin etrafında döndüğü her zaman doğrudur; ama yüce görüş için yanlıştır. Ne dünya hareket eder ne de güneş; sadece güneşin bilincinde oluş ve dünyanın bilincinde oluş ilişkisinde bir değişiklik vardır.

(Uzun sessizlik)

Mümkün değil, bir şey söyleyemiyorum.

Bu şu demek: fiziksel dünyayı her zamanki algılama şeklimiz yanlış bir algı. Tabii ki.

Peki o zaman doğru algı neye benziyor... Mesele bu ya!

... Süpraakılsal bir göz için fiziksel dünyanın, ağaçların, insanların, taşların doğru algısı neye benziyor? Zaten söyleyemediğin de bu ya! Hakikat Düzeninin, DİREKT olanın bilincine ve vizyonuna sahip olduğunda, Hakikatin direkt ifadesine sahip olduğunda, ifade edilemez gibi geliyor, anında, çünkü bütün kelimeler öteki alana ait; bütün görüntüler, bütün karşılaştırmalar, bütün ifadeler diğer alana giriyor. Bu büyük zorlukla tam da 29 Şubat’ta karşılaştım: Hakikatin DİREKT tezahürünün ve ortaya koyulmasının bilincinde yaşadığım tüm bu zaman süresince hissettiklerimi, gördüklerimi formüle etmeye çalıştım, mümkün değildi. Kelime yoktu. Sırf formülasyonu bile anında diğer bilince düşürüyordu.

Bu vesileyle güneşin ve dünyanın bu özlüsözü geldi aklıma... “bilincinde oluş değişikliği” demek bile – bilincinde oluş değişikliği, bu hala bir hareket.

Sanırım bir şey söylenemez. Kendimi bir şey söyleyebilecek durumda hissetmiyorum, çünkü söylediğimiz her şey enteresan olmayan yaklaştırım.

Ama bu Hakikat Bilincindeyken, yaşadığın, “sübjektif” bir deneyim mi, yoksa gerçekten maddenin görünümü mü farklı oluyor? Her şey – bütün dünya farklı! Her şey farklı.

Ve deneyim bana halen sürekli hissetmeye devam ettiğim bir şeye inandırdı, iki hal... Hakikat ve Yalan halleri simültane, birlikte varlar; bu sadece... evet, bu sadece “bilincinde oluş değişikliği” dediği olay, yani şu bilinçtesin ya da bu bilinçtesin ama hareket etmiyorsun. Hareket eden kelimeler kullanmak zorundayız çünkü bizim için her şey hareket ediyor, ama bu bilinç değişikliği bir hareket değil – bu bir hareket değil. Eee, o zaman bundan nasıl bahsedeceğiz, bunu nasıl tarif edeceğiz?..


“Başka bir halin yerine geçen bir hal” desek bile, ... yerine geçen... anında hareketi dahil ediyoruz – bütün kelimelerimiz böyle, ne diyebiliriz ki?

Daha dün, deneyim tamamen somut ve güçlüydü: bu Hakikat Bilincinin, saptırma ya da çarpıtma bilincinin yerine geçmesi için insanın ya da herhangi bir şeyin yer değiştirmesine gerek yok. Yani bu doğru – esas ve doğru – Titreşimi yaşama ve bu titreşim olma kapasitesi, bu Titreşimi, Yalan ve Çarpıtma titreşiminin YERİNE KOYMA gücüne sahipmiş gibi görünüyor, o derece ki... Mesela, Çarpıtmanın ya da Çarpıtma titreşiminin sonucu doğal olarak bir kaza ya da bir felaket olması gerekir; ama eğer bu titreşimlerin arasında Hakikat Titreşiminin bilincinde olabilen, dolayısıyla da Hakikat Titreşimini ortaya koyabilen bir bilinç varsa, bu diğer titreşimi sıfırlayabilir – ve sıfırlamalıdır da; bu da dış olayda felaketi durduran bir müdahale şeklinde yansır. Bu artan bir izlenim: Hakikat, dünyayı değiştirmenin tek yolu, diğer ağır dönüşüm yöntemleri daima teğet geçiyor (gittikçe yaklaşıyor ama asla başaramıyor), son adım bu olmalı: doğru Titreşimle değiştirme. Kısmi kanıtlar var. Ama kısmi oldukları için kesin olarak müspet değiller; çünkü sıradan görüş ve anlayış için her zaman açıklama bulunabilir, her zaman denilebilir ki, mesela kazanın atlatılacağı “öngörülmüştü”, “mukadderdi”, dolayısıyla kazayı önleyen kesinlikle bu müdahale değil, buna karar veren “Determinizmdir”. İyi de bu nasıl kanıtlanabilir? Bunun başka türlü olduğunu kendimize nasıl kanıtlayabiliriz? Mümkün değil. Yani, olayı ifade ettiğin anda akılsal düzleme giriyorsun, ve akılsal düzleme girdiğin anda, şu korkunç olan çünkü mutlak güçte olan mantık var: her şey ezeli ve ebedi olarak önceden bir arada varsa, bir şeyi bir şeye nasıl dönüştürebiliriz?...

Herhangi bir şey nasıl “değişebilir”? Deniliyor ki, Sri Aurobindo kendisi az önce dedi ki, Efendi’nin Bilincinde ne geçmiş var, ne zaman var, ne hareket var, ne de hiç. Her şey “var”. Tercüme etmek için “ebediyen” var diyoruz ki, bu da bir saçmalık, ama sonuçta her şey VAR. O zaman her şey var (Anne kollarını kavuşturuyor) ve mesele kapandı, yapılacak bir şey yok. Yani bu tasavvur, ya da daha doğrusu bu söyleme şekli (çünkü bu sadece bir söyleme şekli) gelişme anlayışını iptal ediyor, evrimi iptal ediyor, sıfırlıyor...

İnsanlara: “Gelişmek için efor yapmanız Determinizmin bir parçasıdır” deniliyor – evet, bunların hepsi retorik keşmekeşi. Dikkatini çekerim, bu söyleme şekli sadece bir dakikalık deneyim, bütün deneyim DEĞİL. Bir anlığına öyle hissediyorsun, ama olay total değil, tam değil, kısmi. Bu sadece BİR hissetme şekli, hepsi değil. Bundan çok daha derin ve çok daha anlatılmaz bir şey var ebedi bilinçte, çok.

Bu, sıradan bilinçten çıktığında yaşadığın ilk şaşkınlık sadece, dahası var. Bu özlüsöz bu günlerde aklıma geldiğinde, bana öyle geliyordu ki bu sadece bir anlık bir bakış ve iki hal arasında hissedilen zıtlık hissi, ama hepsi bu değil – dahası var. Başka şey var. Anladığımız şeyden tamamen farklı olan AMA ANLADIĞIMIZ ŞEY ŞEKLİNDE YANSIYAN bambaşka bir şey var. Ve bunu söyleyemiyorsun.


Söyleyemiyorsun çünkü... ifade edilemez – ifade etmek mümkün değil. Bu, şunu hissetmekle aynı: sıradan bilincimizde yanlış, yalan, çarpıtılmış, dolambaçlı hale gelen her şey Hakikat Bilinci için ESASEN DOĞRU. Ama hangi şekilde doğru? Bu zaten kelimelerle söylenemeyen bir şey, çünkü kelimeler Yalanın bir parçası. Yani dünyanın maddeselliği bu Bilinç tarafından sıfırlanmıyor, iptal edilmiyor... bu Bilinç tarafından dönüştürülüyor, öyle mi?... Yoksa bu bambaşka bir dünya mı?

(Sessizlik)

Bir konuda anlaşalım... Korkarım ki “madde” dediğimiz şey, aslında dünyanın sahte, aldatıcı görünümü. TEKABÜL EDEN bir şey var ama... Yani, bu özlüsözün mutlak bir sübjektifliğe varması gerekir, ve sadece bu mutlak sübjektiflik doğru olur – öyle DEĞİL işte. Çünkü bu pralaya olur, nirvana olur. Bir tek nirvana yok işte, gerçek olan, sahte olmayan, aldatıcı olmayan bir objektiflik var – ama nasıl desem!...

Bu, gerçekliğini birçok kez hissettiğim bir şey – sadece flaş gibi değil, pek çok kez hissettim... nasıl ifade etsem? Kelimeler insanı hep aldatıyor...

Birliğin mükemmel duygusunda ve Birliğin bilincinde objektifliğe, objektif olana yer var – biri diğerini yok etmiyor, kesinlikle; bir farklılaşma duygusu hissedebilirsin; bu sen değilsin demek değil, ama bu farklı bir görüş...

Diyorum sana, söyleyebileceğimiz her şey boş, saçmalık, çünkü sözler gerçekdışı dünyayı ifade etmek için yaratılmış, ama... Evet, belki de bu, Sri Aurobindo’nun “Çokluk’taki Birlik” duygusu dediği şeydir, buna biraz tekabül ediyor; aynen kendi varlığının iç çokluğunu hissediyor olman gibi, bunun gibi bir şey... Artık ayrı benlik duygusunu hiç hissetmiyorum, kesinlikle, hiç, vücudumda bile, ama bu belli bir objektif ilişki duygusunu hissetmemi engellemiyor – evet, doğru, bu O’nun değişen “güneşle dünyanın bilincinde oluş ilişkisiyle” aynı. (Gülerek) Doğru, bu belki de bunu söylemenin en iyi yolu! Bu bir bilincinde oluş ilişkisi. Bu, kendinle “başkaları” arasındaki ilişki kesinlikle değil – kesinlikle, bu tamamen iptal, sıfırlanmış durumda – ama kendi varlığının farklı kısımlarının bilincinde oluş ilişkisine benzeyebilir. Tabii, bu da farklı kısımlara objektiflik kazandırıyor.

(Uzun sessizlik)

Çok kolayca anlaşılabilen şu atlatılan kaza örneğine geri dönersek, Hakikat Bilinci’nin müdahalesine “ebediyen” karar verildiği ve hiçbir “yeni” unsurun olmadığı pekala tasavvur edilebilir, yine de sonuçta kazaya bu müdahale engel oldu... bu da sana bu doğru Bilincin diğer bilinç üzerindeki etkisi konusunda tam bir fikir veriyor. Eğer kendi oluş biçimini Yüce’ye yansıtırsan, Yüce’nin, her şeyin nasıl oynadığını Görmek için pek çok deneyim Yaparak Eğlendiğini tasavvur edebilirsin (bu başka, bu, her şeyi ebediyen bilen bir Mutlak Bilincin varolmasına engel değil – tüm bunları hiç uygun olmaya sözlerle söylüyorum), ama yine de, sürece baktığında, kaza bu müdahalenin sayesinde atlatılıyor: doğru bir bilincin yalancı bir bilincin yerine geçmesi yalancı bilincin sürecini durdurdu. Ve bu oldukça sık oluyor gibime geliyor, sanıldığından çok daha sık.

Mesela bir hastalığın iyileştiği, bir kazanın, bir felaketin atlatıldığı her defasında (ki bu dünyasal bir felaket bile olabilir), bütün bunlar her zaman Düzensizliğin bitmesini sağlayan Ahenk Titreşiminin Düzensizlik titreşiminin içine müdahalesidir. O zaman da sürekli: “Tanrısal Lütufla şu oldu” diyen inancı bütün insanlar o kadar da yanılmıyor.

Sadece bir gerçeği tespit ediyorum: bu Düzen ve Ahenk Titreşimi müdahale etti; bunu pek çok kez yaşadım; tabii müdahalesinin nedenlerinin konuyla hiçbir ilgisi yok, bu sadece bilimsel bir saptama. Bu, dünyanın dönüşme yöntemi mi? Evet. Bu Düzen Titreşiminin gittikçe daha sürekli bir enkarnasyonu. Evet, öyle, aynen. Aynen. Hatta, bu bakımdan anladım ki... “dönüşme fenomeni ister istemez ilk önce Bilincin daha sürekli biçimde ortaya çıktığı vücutta meydana gelmesi gerekir” yönündeki sıradan fikir tamamen gereksiz ve ikincil görünüyor; aksine, en kolay ve en tam şekilde olabileceği her yerde aynı zamanda oluyor, ve bu işlem için en hazır durumda olan illa ki bu hücre aglomerası değil (Anne kendi vücudunu gösteriyor).


Dolayısıyla, vücudumun kavrayışı ve alırlığı özel olsa bile, çok uzun bir süre dışarıdan göründüğü gibi kalabilir. Demek istediğim, vücudumun farkındalığı, bilinçli algısı, temasa geçtiği diğer bütün vücutların sahip olabileceği farkındalıktan, bilinçli algısından sonsuzca üstün; tabii, diğer vücutların sanki bir lütuf sayesinde Algıyı algıladıkları dakikalar hariç; halbuki vücudum için bu doğal ve sürekli bir hal; bu, bu Hakikat Bilincinin bu hücre grubu üzerine diğerlerinin üzerinde olduğundan daha sürekli, daha doğrudan konsantre olduğu olgusunun efektif sonucu; ama olaylarda, eylemlerde, nesnelerde, bir titreşimin bir diğerinin yerine geçmesi, sonuç açısından en frapan ve etkili olduğu yerde meydana geliyor.

Bilmem anlatabiliyor muyum... bu, çok net hissettiğim bir şey, ama fiziksel ego63 var olduğu sürece bu hissedilemez, çünkü fiziksel ego, kendi öneminin farkında, ve bu hissedilenler fiziksel egoyla tamamen yok oluyor; fiziksel ego yok olduğu zaman, doğru Titreşimin müdahalesinin ya da ortaya çıkmasının, egolara veya bireyselliklere (insansal veya ulusal bireyselliklere, hatta hayvanlar, bitkiler falan gibi Doğa bireyselliklerine) bağlı olmadığı tam olarak algılanıyor; bu, Yalan Titreşiminin Hakikat Titreşimine dönüşmesini sağlayan... dönüşmesini değil, daha doğrusu Hakikat Titreşiminin Yalan Titreşiminin yerine geçmesini sağlayan özellikle elverişli aglomerasyonların bulunduğu hücrelerin ve maddenin işleyişine bağlı. Ve fenomen gruplaşmalardan ve bireyselliklerden oldukça bağımsız olabilir (bu bir parça şurada bir parça burada, bir şey şurada bir şey burada olabilir); ve bu her zaman bir kabarma... alır, reseptif bir kabarma oluşturan belli bir titreşim niteliğine tekabül ediyor, o zaman da fenomen meydana gelebiliyor. Maalesef, başta da söylediğim gibi, bütün kelimeler görünüm dünyasına ait.

(Sessizlik)

Bu, bütün bu zamanlar yaşadığım deneyim... bir de bir vizyonla bir kanaat var, deneyimden kaynaklanan bir kanaat var: iki titreşim her zaman böyle (Bir üst üste gelişi, iç içe geçişi gösteren hareket). Hep, sürekli.

Belki sızma miktarı, algılanabilecek kadar büyük olunca insan şaşkınlıkla karışık bir hayranlık duyuyor. Ama bana öyle geliyor ki – bu çok net bir izlenim – bu her zaman olan bir fenomen, sürekli, her yerde, son derece küçük bir biçimde (Nokta nokta içe sızmayı gösteren hareket); ve görünen – bu görüş için görünür durumda olan – bazı şartlarda, bazı durumlarda... bu bir çeşit ışıldayan kabarma, izah edemem, içe sızma miktarı mucize izlenimini yaratmak için yeterli oluyor. Yoksa bu, dünyada, durmadan, sürekli meydana gelen bir şey, her zaman (Nokta nokta içe sızmayı gösteren aynı hareket) sanki Yalanın yerini son derece küçük bir miktar Işık alıyor gibi... Yalanın yerine son derece küçük bir miktar Işık geçiyor... sürekli. Ve hissettiğim, gördüğüm bu titreşim bir ateş izlenimini veriyor. Vedik

63 Ego: Anne SOHBETLER’de egoyu açıkça tanımlıyor: “Ego, insanın başkalarından ayrı bir kişi olduğunun bilincinde olmasını sağlayan şeydir”. rishilerin [İç hakikatleri vizyon şeklinde gören, keşfeden, mantra haline getiren ve Vedaları yazan bilge kahinlerin] insansal bilinçteki, insanın içindeki, maddenin içindeki şu “Alev” olarak ifade ettikleri bu olmalı. Hep bir “Alev”den [Agni’den] söz ediyorlar. Bu gerçekten de üstün bir ateş yoğunluğundaki bir titreşim. Vücudum bile, Çalışma çok yoğun olduğunda, bunun bir ateşle aynı olduğunu birçok kez hissetti. İki üç gece önce bunun gibi bir şey oldu: gecenin ortasında, sabahın erken saatlerinde bu Kuvvet indi, çok özel yoğunluktaki bu Hakikat Gücü indi; bu sefer her yere indi, her zaman her yere iniyor, ama özellikle beyinde yoğunlaştı, beynimde değil, BEYİNDE. Öyle kuvvetliydi ki! İnanılmazdı. Başım sanki patlayacaktı – sanki her şey patlayacaktı – öyle ki, yaklaşık iki saat boyunca Efendi'nin Huzurunun genişlemesini diledim: “Genişlemeni ve huzurunu hücrelere İhsan Eyle Efendim.” Bilincim yerindeydi... (Anne yüksek bir bilinçte olduğunu demek isteyen bir hareket yapıyor)... şunun farkındaydım: bu iniş, hazırlanmamış bir beyinde olsa, en iyimser durumda deli etmeye ya da tamamen sersem etmeye yeter...

yoksa insan patlar... Bu deneyimi hala yaşıyorum, gitmedi, aynen diğer “Hayatta gelişme gösterme Anandası” deneyimi gibi. Kuvvet her yere iniyor. Gördüm ki (çünkü görmek istedim) Ananda deneyimi hala var, neredeyse normal, doğal hale gelmiş, halbuki bu deneyim yeni, hani şu eski duamın sonucu: “Efendim, beynimi ele geçir”.

Olanlar bu – her yerde bu oluyor, sürekli. Yeterince büyük bir aglomerada olursa, bu bir mucize olarak görünür – ama bu, BÜTÜN DÜNYANIN mucizesi.

Bütün varlıkların beyninde, genel anlamda Beyin: Anne’nin yaşadığı deneyimler çoğunlukla bireysel değil, Yeryüzü bilincinin deneyimleri. İyice dayanmak lazım, çünkü bunun sonuçları var, bu bir Güç hissi getiriyor, çok az insan dengesi az çok bozulmadan bunu hissedebilir, çünkü içlerinde yeterli bir huzur temeli yok: çok engin bir huzur, ÇOK sakin, çok rahat bir huzur olmalı. Çocuklar her yerde galeyan halinde, burada, Okulda bile... en uslu, genelde en düzenli çocuklar galeyana geliyormuş. “TEK bir cevap var” dedim, “Tek bir cevap. Rahat durmak lazım, gittikçe daha rahat durmak lazım, kafanızla bir çözüm bulmaya çalışmayın, çünkü akıl çözüm bulamaz. Sadece rahat durun – değişmeyen bir RAHATLIK içinde olun. Sakin ve huzurlu olun, sakin ve huzurlu... TEK cevap bu.”

İyileştirici olduğunu söylemiyorum ama, tek cevap bu: sakin ve huzurlu bir şekilde dayanmak lazım; sakin ve huzurlu bir şekilde dayanmak lazım.. İşte o zaman bir şeyler olur.

(Sessizlik)

Aramızda kalsın, bu, hayatımda hiç yaşamadığım bir deneyimdi: beynimde olup bitenlere hep hakim olabileceğimi sanıyordum; her zaman “beyazlık”la, sakin, hareketsiz beyazlıkla cevap verebileceğimi zannediyordum.

Bu kez değil! (Anne gülüyor) Öyle muazzam olmuştu ki, mantram bile, mantramın sözleri bile sanki top güllesi gibi geçiyordu! (Anne gülüyor) Her şey korkunç mermi gibiydi!

Yapılacak tek şey vardı: tamamen hareketsiz durdum ve Efendi'nin şu sonsuzca genişleyen Huzurunu, Sakinliğini, Efendi'nin Huzurunun Sonsuzluğunu çağırdım. İşte o zaman Titreşime dayanabildim.


Şimdi, Hakikat Gücü ne mi yapıyor, işi ne mi? – Bu bizim işimiz değil, Onun işi. Bizler anlayamayız. Ama işbaşında olduğu doğru, bu kesin. Aslında, o anda ateşimi ölçecek bir doktor olsaydı... ateşim korkunç olmalıydı... ama ortada “hastalığa” benzer hiçbir şey yoktu! Hayır, mucizeviydi, harikaydı, “Bu, dünya’nın bilmediği bir şey, dünya daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadı” izlenimini veriyordu.

Deneyim hep böyle yansıyor: bu, dünya’nın bilmediği bir şey, bu yeni. Dünya için yeni. Bu yüzden dayanılması zor!

Çünkü yeni. Şimdi bile (Anne başını elliyor) başım sanki şiş, içinde bir titreşim var (Sarsıntı hareketi) sanki başım eskisinden iki misli daha büyük. (Anne başını elliyor) Başımdaki şişler geçmiş mi diye bakıyorum! Henüz geçmemiş!


103 – Vivekananda, Sannyasa’yı yüceltirken, “Hindistan’ın bütün tarihinde sadece bir Janaka var” diyordu65. Hiç de değil, çünkü Janaka tek bir bireyin adı değil; Janaka, kendine hakim krallar hanedanı ve bir idealin zafer haykırışıdır.

104 – Sarı giysili yüz binlerce sannyasinden kaçı mükemmel? Birideali, az sayıdaki başarı ve çok sayıdaki yaklaştırımlar haklı çıkarır.

105 – Yüzlerce mükemmel sannyasin vardı çünkü Sannyasa yaygın biçimde vaaz edilip uygulandı; bırakalım ideal özgürlük için de aynısı olsun, böylece yüzlerce Janaka’mız olur.
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:24   #22
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

106 – Sannyasa’nın resmi giysisi ve dış işaretleri var, bu yüzden insanlar Sannyasa’yı kolayca tanıyabileceklerini sanıyor; ama bir Janaka’nın özgürlüğü kendini afişe etmez, üzerinde dünya giysisi var; onu Narada66 bile göremedi.

107 – Dünyada özgür olup da sıradan insan hayatı yaşamak zordur; ama zor olduğu için deneyip başarmak lazım. Çok bariz görünüyor!

Yok eden, azaltan, ya da küçülten hiçbir şey özgürleştiremez. Özgürlüğü, hayatın ve hislerin bütünlüğünde hissetmek lazım. Tam da bu konuda, tamamen fiziksel düzlemde bir dizi araştırma yaptım...

İnsanlar bütün olası hatayı aşmış olmak için hata yapma fırsatlarını yok etme eğilimindeler; mesela, gereksiz söz söylememek için artık konuşmuyorlar; kendilerini sessizliğe adayanlar bunun konuşmayı kontrol etmek olduğunu sanıyor – yanlış! Bu sadece konuşma fırsatını, dolayısıyla da gereksiz şeyler söyleme fırsatını ortadan kaldırmaktır.

Yemek için de aynı: sadece gerektiği kadar yemek yemek lazım. Bulunduğumuz bu geçiş durumunda, biz artık maddi teatiler ve yiyecek üzerine kurulu bu tamamen hayvansal hayatı yaşamak istemiyoruz, ama vücudun, varlığını hiç yiyeceksiz sürdürebileceği hale geldiğini sanmak da delilik olur... Tabii, daha şimdiden büyük bir fark var, çünkü araştırmacılar hacmi azaltmak için besinlerin besleyici özünü bulmaya çalışıyorlar; ama doğal eğilim oruç – yanlış!

Hata yapmaktan korktuğumuz için artık hiçbir şey yapmıyoruz; yanlış söz söylemekten korktuğumuz için artık hiçbir şey demiyoruz, yemek yeme zevki için yemek yemekten korktuğumuz için artık hiçbir şey yemiyoruz – bu özgürlük değil, bu sadece tezahürü minimumuna indirgemek; ve doğal olarak varılan nokta da nirvana oluyor. Ama Efendi sadece nirvanayı İsteseydi sadece nirvana olurdu! Tabii ki bütün zıtlıkların bir arada varolmasını Tasavvur Ediyor; bu, Efendi için bir bütünlüğün başlangıcı olmalı. Tabii, insan bunun için yaratıldığını hissediyorsa Efendi'nin tek bir tezahürünü, yani tezahür yokluğunu seçebilir. Ama bu hala bir sınırlama. Ve bu, Efendi'yi bulmanın tek yolu değil, tam aksine! Bu çok yaygın bir eğilim, muhtemelen eski bir telkinden, belki bir fakirlikten, bir yeteneksizlikten kaynaklanıyor: azaltıyorsun... ihtiyaçlarını azaltıyorsun, faaliyetlerini azaltıyorsun, daha az konuşuyorsun, gıdanı azaltıyorsun, aktif hayatını azaltıyorsun... her şey öylesine daralıyor ki. Artık yanlış yapmama özlemiyle yanlış yapma fırsatını yok ediyorsun – bu bir iyileşme değil. Ama diğer yol çok daha zor. Evet, mesela Batı’da yaşayan, Batılı gibi yaşayan insanları düşünüyorum da, yoğun iş, telefonlar, randevular bütün vakitlerini, bütün dikkatlerini alıyor, bunalmış durumdalar... Üzerlerine sürekli yığılan bu şeylerden arınmak ve toparlanmak için bir dakikaları bile yok. Bu şartlar altında nasıl özgür olabilirler ki? Mümkün mü?


Bu diğer uç.

(Sessizlik)

Yo, çözüm... sadece tanrısal dürtüyle harekete geçmek lazım, sadece tanrısal dürtüyle konuşmak lazım, sadece tanrısal dürtüyle yemek yemek lazım. Zor olan bu, çünkü insan doğal olarak anında tanrısal dürtüyü kişisel dürtülerle karıştırıyor! Feragati savunan herkesin fikri buydu sanırım: dıştan ya da aşağıdan gelen her şeyi yok etmeli ki, yukarıdan bir şey tezahür ederse onu alacak durumda olsun. Ama kolektif açıdan bu binlerce yıl alabilen bir yöntem. Bireysel açıdan bu mümkün; ama o zaman da doğru dürtüyü alma yönündeki özlemi tam korumak lazım: tam “kurtuluş” özlemini değil, Yüce’yle AKTİF olarak özdeşleşme özlemini tam korumak lazım, yani sadece Efendi'nin İstediğini istemek lazım, sadece Efendi'nin İstediğini yapmak lazım, sadece Efendi'nin Vasıtasıyla ve İçinde var olmak lazım.

Feragat yöntemini deneyebilirsin ama, bu, başkalarından kopmak isteyenlerin metodu. Ve bu durumda bir entegrallik olabilir mi?... Bu bana mümkün gibi gelmiyor.

Yapmak istediğini alenen afişe etmek epeyce yardım eder. Bu itirazlara, küçümsemeye, çatışmalara yol açabilir ama deyim yerindeyse genel “beklenti” tarafından, başkalarının senden beklediği şey tarafından geniş ölçüde telafi edilir. O giysilerin nedeni mutlaka buydu: insanları uyarmak. Tabii, bu bazı kişilerin horgörüsünü, kötü niyetini üzerine çekebilir, ama “En iyisi buna dokunmamak, karışmamak, beni ilgilendirmez” diye hisseden bütün insanlar da var. Nedenini bilmiyorum ama bu bana hep yapmacık gibi geldi – öyle olmayabilir, bazı durumlarda öyle değildir de, ama bu yine de insanlara: “Bak, ben buyum” deme şekli. Ben diyorum ki bu yardımcı olabilir, ama dezavantajları var.

Bence bu hala çocukça. Bunların hepsi birer yöntem, aşama, basamak ama... gerçek özgürlük, her şeyden – bütün yöntemlerden de – kurtulmuş olmaktır.


(Sessizlik)

Bu bir kısıtlama, bir daralma, halbuki Gerçek Olay serpilip çiçeklenmedir, genişlemedir, bütünle özdeşleşmedir. Kendini ha bire azalttığında kaybolup yok olduğunu hissetmiyorsun, kendini azaltmak kaybolup yok olma korkusunu alıp götürür – katı, yoğun bir şey olursun. Halbuki genişleme metoduyla... maksimum genişleme metoduyla... kaybolup yok olmaktan korkmayacaksın. Bu çok daha zor. Ne diyecektin? Ben de bunu merak ediyordum: insanı sürekli meşgul eden, sürekli yutan bir dış dünyada bu nasıl mümkün olabilir ki? Eee! Seçici davranacaksın. Şu kesin ki manastırlar, inzivalar, ormana ya da mağaraya kaçmak modern hiperaktiviteyi dengelemek için gerekli, oysa bu şeyler bin ya da iki bin yıl öncesine kıyasla şimdi daha az var. Ama bana öyle geliyor ki bunların hepsi meseleyi anlamamaktı; zaten fazla da sürmedi.

Aşırı hareketsizliği tabii ki aşırı faaliyet gerekli kılıyor. İyi de, normal şartlarda, olmamız gereken şeyi olma yolunu nasıl bulabiliriz? Şu ya da bu aşırılığa kaçmadan mı? Evet, nasıl normal yaşayıp özgür olabiliriz?

Yavrucuğum, Ashram’ı bunun için kurduk! Fikir buydu. Çünkü Fransa’da hep merak ediyordum: “İnsan kendini bulmak için nasıl vakit bulabilir? Hatta kurtuluş yolunu anlamak için bile nasıl vakti olabilir?” O zaman düşünmüştüm: maddi ihtiyaçların yeterince giderildiği öyle bir yer olsun ki, hakikaten kurtulmak, özgürleşmek isteyen kurtulabilsin, özgürleşebilsin. Ve Ashram bu fikir üzerine kuruldu, başka fikir üzerine değil: insanların, Gerçek Olayı düşünecek vakti olması için yeterli geçim imkanlarının olduğu bir yer. (Anne gülümsüyor) Ama insanın huyu öyle ki, (herkesin değil ama genelde) tembellik özlemin yerini, sefahat da, ahlaksızlık da özgürlüğün yerini aldı. Bu da şunu doğrulamaya yöneliyor: insanın sert bir manipülasyon devrinden geçmesi lazım ki, kölelikten faaliyete daha içten bir şekilde geçmeye hazır olsun.

İlk hareket gerçekten böyle: “Nihayet! Konsantre olabileceğim, kendimi bulabileceğim, kafamı maddi konularla meşgul etmeden hakikaten yaşayabileceğim yer...” Bu ilk özlem... hatta öğretililer buna göre seçiliyordu – en azından başlangıçta, ama sürmüyor! Her şey kolaylaşınca kendilerini koyuveriyorlar; ahlaki mecburiyet olmayınca da aptalca davranıyorlar. Bunun bir öğretili alma hatası olduğu bile söylenemez – böyle olduğu sanılabilir ama öyle değil; çünkü öğretililer Ashram’a oldukça açık ve net bir iç işarete dayanılarak alındı... Muhtemelen, içsel tavrı karışımsız tutmak zor. Sri Aurobindo’nun istediği, yapmaya çalıştığı da buydu zaten: “Yüz kişi bulsam yeter” diyordu. Ama bu yüz kişi olayı uzun sürmedi, şunu da belirteyim... yüz kişi olduğunda çoktan karışmıştı. Gerçek Olayın cezbettiği pek çok insan geldi, ama... insan kendini koyuveriyor. Yani, gerçek tavrı sıkıca korumayı başarmak mümkün değil.

Evet, şunu fark ettim, dünyanın dış şartlarının aşırı zorluğunda özlem çok daha yoğun. Evet! Özlem çok daha yoğun, bu neredeyse bir ölüm kalım meselesi. Evet, öyle! Yani insan öylesine yontulmamış ki aşırı uçlar gerekiyor.

Sri Aurobindo’nun dediği de bu: Aşkın gerçek olması için Nefret lazım; gerçek Aşk sadece Nefretin baskısıyla doğabilir! Öyle. Ee madem öyle, her şeyi olduğu gibi kabul edip ilerlemeye çalışacaksın, hepsi bu. Muhtemelen bu yüzden bu kadar zorluk var – burada, Ashram’da zorluklar üst üste yığılıyor: karakter, sağlık, durum zorlukları – çünkü bilinç zorlukların dürtüsüyle uyanıyor. Her şey kolay ve huzurlu olursa insan uyur. Sri Aurobindo savaşın gerekliliğini de böyle açıklıyor: barışta insan kendini bırakıp gevşer. Yazık. Bunu çok güzel bulduğumu söyleyemem ama durum öyle gibi görünüyor. Aslında, Sri Aurobindo’nun The Hour Of God’ da dediği buydu: “Gücün varsa, bilgin varsa ve fırsatı değerlendirmezsen... vay haline”.

Bunun intikamla, cezayla alakası yok ama bir gerekliliği, şiddetli bir dürtü gereğini, şiddetli bir şeye tepki verme gereğini kendine çekiyorsun.

(Sessizlik)

Deneyimi yaşadıkça netleşiyor: bu hakiki Tanrısal Aşkla temasa geçebilmek için ve ortaya çıkabilmesi için, yani kendini özgürce ifade edebilmesi için, varlıklarda, her şeyde... henüz var olmayan bir GÜÇ olması lazım. Yoksa her şey dağılır. Bir sürü çok müspet detay var, ama tabii, “detay” oldukları için, ya da çok kişisel şeyler oldukları için onlardan söz edemiyorum, ama defalarca tekrarlanan deneyimlerin kanıtına, hatta kanıtlarına dayanarak şunu demek zorundayım: bu SAF, harika, tüm ifadeyi aşan Aşk Gücü genişçe, özgürce ortaya çıkmaya başladığı anda, sanki bir sürü şey anında çöküyormuş gibi oluyor, hiçbir şey dayanamıyor. Hiçbir şey dayanamıyor, her şey çözülüp eriyor, yok oluyor. Ve... ve her şey duruyor. Ve talihsizlik sanılabilen her şeyin bu durması tam aksine sonsuz bir Lütuf! Normalde içinde neredeyse sürekli yaşadığımız titreşimle bu Titreşim arasındaki farkın birazcık somut, elle tutulur algısı bile, bu mide bulandırıcı acizliğin, zafiyetin saptanması bile her şeyi durdurmaya yetiyor; mide bulandırıcı diyorum çünkü hakikaten mide bulandırıyor.

Daha dün, bu sabah, bu Güç uzun süreler tezahür etti, sonra birden sanki bir Bilgelik sayesinde – ölçülemez bir Bilgelik sayesinde – her şey mükemmel bir rahatlıkta gevşedi: “Olması gerekenler olacak, ve gerektiği kadar da zaman alacak”. İşte o zaman her şey iyi gidiyor. Öyle olunca her şey iyi gidiyor, anında. Ama Şaşaa yok oluyor.


Sadece sabırlı olmak lazım. Sri Aurobindo bunu da yazdı: “Yoğun bir özlem duyacaksın ama sabırsızlanmadan”... Yoğunlukla sabırsızlık arasındaki fark çok sübtil, çok ince – bütün olay bir titreşme farkında; fark sübtil ama aradaki bütün farkı oluşturuyor. Yoğun şekilde ama sabırsızlanmadan özlem duymak lazım. Öyle, o durumda olmak lazım. Ve çok çok uzun bir süre iç sonuçlarla, yani kişisel ve bireysel reaksyonların sonuçlarıyla yetinmek lazım, dünyanın geri kalanıyla olan içsel temasların sonuçlarıyla yetinmek lazım; olayların gerçekleşmesini fazla erken ummamak ya da istememek lazım. Çünkü insan acele eder, bu da genellikle olayları geciktirir. Öyleyse öyle.

Bunalmış vaziyette yaşıyoruz... “yaşıyoruz” derken insanları kastediyorum, insanlar bunalmış vaziyette yaşıyor. Hayatlarının çok kısa olduğunu yarı bilinçli bir biçimde hissediyorlar; bunu düşünmüyorlar ama yarı bilinçli bir biçimde hissediyorlar; bu yüzden de, her şey kendi ebediyetinde yaşayacağına, ha bire bir şeyden çabucak bir diğerine atılmak istiyorlar, bir şeyi çabucak yapmak istiyorlar ki bir sonrakine geçsinler. Hep ileri, ileri, ileri gitmek istiyorlar... ve her şeyi mahvediyorlar. Bu yüzden bazıları, önemli olan tek anın şu an olduğunu vaaz etti – bu, uygulama açısından doğru değil, ama psikolojik açıdan doğru olması gerekir. Yani her an’ı imkanının maksimumunda yaşamak lazım, bir sonraki an’ı öngörmeden, ya da istemeden, veya beklemeden, ya da hazırlamadan. Çünkü insan hep acele ediyor, acele, acele, acele... ve hiçbir işi iyi yapmıyor; tamamen yanlış bir iç gerilimde yaşıyor, tamamen yanlış. Bilge olmaya çalışmış herkes hep der... Çinliler, Hintliler vaaz eder: Ebediyet duygusunda yaşayacaksın.

Avrupa’da da göğü, yıldızları, yani insanı genişleten, insana huzur veren bütün bu şeyleri seyredeceksin, sonsuzluklarıyla özdeşleşeceksin derler.

Bunların hepsi birer yöntem, ama vazgeçilmez yöntemler. Vücudun hücrelerinde şunu gözlemledim: hücreler, sanki yapacak zamanı bulamama korkusuyla yapmaları gerekenleri yapmakta hep acele ediyor. Bu yüzden de hiçbir şeyi doğru dürüst yapmıyorlar. Dağınık, düzensiz insanlar aşırı derecede aceleci (bazı insanlar her şeyi aceleye getiriyor, hareketleri ani ve düzensiz): çabuk yapmak, acele etmek derdindeler... Dün, biri, sırtındaki romatizmal ağrılarından şikayet ediyordu: “Öf! Amma zaman kaybettiriyor, her şeyi öylesine yavaş yapıyorum ki!” dedi (Anne gülüyor); “Eee, ne olmuş?” dedim. Hoşuna gitmedi.

Yani, ağrın olduğunda şikayet ediyorsan, ağrılara aşırı duyarlısın, canın tatlı demek, hepsi bu, ama: “Zaman kaybediyorum, her şeyi öyle yavaş yapıyorum ki” demek! Bu, insanların aceleci olduklarının çok açık bir tablosu – hayatın içinden yıldırım gibi geçiyorlar... Ee, sonra?... Gümlüyorlar! Neye yarar ki?

(Sessizlik)

Aslında, bu özlüsözlerden alınacak ders şu, OLMAK, görünmekten çok daha önemli. Taslamak değil, ...şu bu havalarında olmak değil, öyleymiş gibi görünmek değil, yaparmış gibi görünmek değil, ... şu bu olduğunu iddia etmek değil: olmak lazım, yaşamak lazım; ve bir şeyi tamamen, içtenlikle, mükemmel realize etmek, o şeyi realize ettiğini başkalarına söylemekten çok daha önemli.

Yine aynı şey: ne yaptığını söyleme gereğini duyduğun zaman, yaptığın şeyin yarısını mahvediyorsun. Halbuki bu aynı zamanda bir durum saptaması yapmana, tam olarak hangi noktada olduğunu bilmene yardım eder. Bu, Buddha’nın bilgeliğiydi “Orta yol” dediğinde: çok fazla öyle veya çok fazla böyle olmayacaksın, şu ya da bu aşırılığa düşmeyeceksin – her şeyden biraz. Dengeli... ama SAF bir yol. Saflık ve içtenlik, aynı şey.


16 Eylül 1964
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:26   #23
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

108 – Janaka’nın hareketlerini izlerken, Tanrısal bilge Narada bile Janaka’nın, kendini lükse adamış sefih bir dünyaperest olduğunu sanıyordu. Ruhu göremezsen, birinin özgür mü, köle mi olduğunu nasıl söyleyebilirsin? Bu her türlü soruya yol açıyor. Mesela, nasıl oluyordu da Narada ruhu göremiyordu?

Bence çok basit. Narada bir yarı tanrıydı, Akılüstü dünyasındandı ve materyalize olabiliyordu – böyle bir imkanı vardı – bu varlıkların psişiği yok. Tanrıların psişiğin merkezi olan tanrısal kıvılcımı yok, çünkü sadece YERYÜZÜNDE (maddi evrenden söz etmiyorum bile), sadece Dünyada, maddenin merkezindeki tanrısal Mevcudiyetin orijini olan Tanrısal Aşk’ın bu İnişi oldu. Ve tabii, tanrıların psişik varlığı olmadığı için psişik varlığı bilmiyorlar, tanımıyorlar. Hatta bu yaratıkların bazıları, psişik varlık deneyimini yaşamak için fiziksel bir vücuda bürünmek bile istedi – ama sayıları pek fazla değil.

Genellikle bunu sadece kısmen, bir “emanasyon” aracılığıyla yaptılar, tam bir inişle değil. Mesela Vivekananda’nin, Shiva’nın bir

67 Shiva: İyi; “Hayırlı”; “Kutsanmış”; Ebedi’nin Kuvvet kişiliği; Tanrısal'ın yok etme gücü. Hindu üçlüğünde, üçüncü tanrısallık Shiva’nın adı enkarnasyonu, bir vibhuti’si68 olduğu söyleniyor. Ama Shiva’nın, kendisi...

Onunla çok yakın ilişkilerim oldu... yeryüzüne ancak süpraakılsal dünyayla gelme isteğini açıkça ifade etti.

Dünya süpraakılsal hayat için hazır olduğu zaman, gelecek. Ve neredeyse bütün bu varlıklar ortaya çıkacak – o anı bekliyorlar, şimdiki mücadeleyi, şimdiki karanlığı istemiyorlar. Şu kesin, Narada’nın buraya gelme nedeni...

aslında eğlence olsun diye geliyordu! Şartlarla çok oynuyordu. Ama psişik varlığın irfanına sahip değildi, bu da psişik varlığı var olduğu yerde tanımasına muhtemelen engel oluyordu. Bütün bu şeyler izah edilemez: bunlar kişisel deneyim... öğretilmek için yeterince objektif bir bilgi değil. Bu bilgi benim tüm bu varlıklarla olan ilişkilerimden, teatilerden kaynaklanıyor – onları Hindu geleneğini bilmeden önce tanıyordum. Ama kişisel bir deneyime bağlı olan ve sadece o deneyimi yaşayan kişi için bir değeri olan bir fenomen hakkında hiçbir şey söylenemez. Çünkü herkesin şunu söylemeye hakkı var: “Evet, tabii, SİZ öyle düşünüyorsunuz, SİZ öyle bir deneyim yaşadınız, ama deneyiminizin sadece SİZİN için bir değeri var”. Ve bu çok doğru. Sri Aurobindo'nun söylediği, Hindistan geleneğinin alimliği üzerine kuruluydu, ve kendi deneyimiyle uyuşan şeyi söyledi, ama sahip olmadığım bir alimliğe ve bilgiye dayanıyordu.


Sadece Sri Aurobindo'nun söylediklerini tekrarlayabilirim. Sorulabilecek tek şey, ruhu nasıl görebiliriz? Ruhu görebilmen için, kendi ruhunu bilmen gerekir, değil mi?

Tabii, ruhla, yani psişik varlıkla ilişkide olabilmen için psişik bir varlığın olması lazım; sadece insanların – evrim insanlarının, dünyevi yaratılış insanlarının – psişik varlığı var. Bu tanrıların hiçbirinin psişik varlığı yok; ancak inerek, bir insanın psişik varlığıyla birleşerek psişik varlıkları olabilir, yoksa kendi psişik varlıkları yok.


12 Ocak 1965

Veda’larda Shiva olarak değil Rudra olarak geçiyor, sonraları zamanla Shiva’ya dönüştü. Shiva, Hara, Mahadeva, Maheshwara, Shankara adlarıyla da anılıyor.

68 Vibhuti: Tanrısal’ın güçlerinin, enerjilerinin, bilgisinin, sevgisinin, neşesinin bir serpilmesi, bir emanasyonu

109 – Ulaştığın seviyeyi aşan her şey zor gelir, ve zordur da yardımsız, kendi çabanla; ama kendi içindeki Tanrı işi Ele Alınca her şey anında kolaylaşır ve basitleşir. Mükemmel. Söylenecek hiçbir şey yok. İki üç gün önce bir soruya cevaben bir şey yazdım, aşağı yukarı şöyle dedim:

“Sri Aurobindo Efendi'nin Ta Kendisidir, ama Efendi'nin sadece bir Kısmı, Hepsi değil, çünkü Efendi her şeydir – tezahür etmiş ve tezahür etmemiş her şeydir.”

Bu özlüsöz harika. Söylenecek hiçbir şey yok, öyle değil mi, her şeyi açıklıyor.

3 Mart 1965

110 – Güneşin bileşimini ya da Mars’ın çizgilerini görmek şüphesiz büyük başarı; ama sana bir resim gösterir gibi insanın ruhunu gösteren alete sahip olduğunda, işte o zaman fizik biliminin harikalarına çocuk oyuncağıymış gibi gülümseyeceksin. Ramakrishna’nın Vivekananda’ya: “Efendi'yi beni gördüğün gibi görebilirsin, Sesini de sesimi duyduğun gibi duyabilirsin” dediği söyleniyor. Bazı insanlar bunun, Efendi'nin Bizzat Kendisinin yeryüzünde olduğu yönünde bir açıklama olduğunu sandı! “Yo” dedim “Öyle değil! Demek istediği, eğer hakiki, doğru bilinçte olursanız Efendi'yi duyabilirsiniz... ben diyorum ki fiziksel olarak duyduğunuzdan ve gördüğünüzden çok daha net duyarsınız ve görürsünüz”. İnsanların gözleri hemen faltaşı gibi açılıyor: “Ya, öyle mi!...” gerçekdışı bir şey haline geliyor!

Fizik biliminin harikaları seni gülümsetiyor mu? “Harikalar” çok iyi, bu onların meselesi! Beni asıl gülümseten, küstahlığa kaçan aşırı özgüvenleri. Bildiklerini sanıyorlar.


Anahtarın kendilerinde olduğunu sanıyorlar, insanı gülümseten bu. Sanıyorlar ki bütün öğrendikleriyle Doğa’ya hakimler – bu çocukça. Yaratıcı Kuvvetle, yaratıcı İradeyle ilişkide olmadıkları sürece anlayamadıkları bir şey hep olacak.

Bu deneyi çok kolayca yapabilirsin: bir bilim adamı görünen bütün fenomenleri açıklayabilir, hatta fiziksel kuvvetleri kullanıp onlara istediğini yaptırabilir; maddi açıdan şaşırtıcı sonuçlara ulaştılar; ama onlara sadece şu basit soruyu: “Ölüm nedir?” diye sorsan, aslında bu konuda hiçbir şey bilmiyorlar. Fenomeni sana maddi olarak geliştiği şekliyle anlatırlar ama eğer içtenseler bunun hiçbir şeyi açıklamadığını söylemek zorunda kalırlar. Artık hiçbir şeyin açıklanamadığı bir an hep var. Çünkü bilmek... bilmek kadir olmaktır.

(Sessizlik)

Aslında, materyalist düşünce için, bilimsel düşünce için en ulaşılabilir şey, öngörememeleri olgusu. Birçok şey öngörüyorlar, ama dünyasal olayların gelişmesi öngörülerini aşıyor. Sanırım bu, kabul edebildikleri tek şey: bütün hesaplarından kaçan bir öngörülmezlik alanı, bir belirsizlik var. En modern bilgi sahibi tipik bilim adamıyla hiç konuşmadım, bu yüzden öngörülmezi ya da hesaplanamayanı hangi ölçüde kabul ettiklerinden tam olarak emin değilim, bilmiyorum. Sanırım, Sri Aurobindo'nun demek istediği, insan, ruhuyla bir olup da ruhunun irfanına sahip olduğu zaman bu, maddi bilgiden öylesine daha harika bir bilgi ki, bu neredeyse bir küçümseme gülüşü gibi. “Maddi hayat hakkındaki bilimle öğrenilmeyen şeyleri ruhun irfanı öğretir” demek istediğini sanmıyorum. Tek nokta, (bilmiyorum bilim bu noktaya ulaştı mı) geleceğin öngörülmezliği. Ama şunu diyebilirler: aletler ve yöntemler konusunda mükemmelliğe henüz ulaşamadıkları için geleceği öngöremiyorlar! Mesela, eğer şimdi sahip oldukları aletlere, insan yeryüzünde ortaya çıktığı zaman sahip olsalardı, hayvanın insana dönüşmesini, veya hayvandaki “bir şeyin” sonucunda insanın ortaya çıkışını öngörebilirlerdi diye düşünüyorlardır belki de – (Anne gülümsüyor) bilimcilerin en modern iddialarından haberim yok.

Öyleyse bu durumda şimdi, daha önce atmosferde olmayan “bir şeyin” girişiyle atmosferdeki farkı ölçebilmeleri, algılayabilmeleri gerekir, çünkü bu “şey” hala maddi alana giriyor. Ama Sri Aurobindo'nun bunu demek istediğini sanmıyorum; sanırım demek istediği, ruhun dünyası ve iç gerçekler, fiziksel gerçeklerden öylesine daha harika ki, bütün fiziksel “harikalar” insanı gülümsetiyor – daha ziyade demek istediği bu.

Şu “bir şey” acaba süpraakılsal kuvvet mi? Onu adlandırmamayı tercih ederim çünkü bundan bir dogma yaparlar. 1956’da “ilk süpraakılsal tezahür” meydana geldiğinde aynı şey oldu. Bundan bir dogma yapmamaları için elimden geleni yaptım. Ama eğer: “Şu tarihte şu oldu” dersem, büyük puntolarla yazılır, ve biri başka bir şey derse ona: “Heretikin tekisiniz, kabul edilmiş doktrine karşısınız” derler. Bu yüzden istemiyorum. Ama atmosferin değiştiği su götürmez: atmosferde yeni bir şey var – bunu “süpraakılsal hakikatin inişi” olarak adlandırabiliriz çünkü bu kelimelerin bizim için bir anlamı var, ama bunu bir deklarasyona dönüştürmek istemiyorum, çünkü bunun, olayı tarif etmenin TEK klasik ya da “doğru” şekli olmasını istemiyorum. Bu yüzden cümlemi kasten müphem bırakıyorum. Bahsettiğin anahtar, onlarda olmayan şu anahtar zaten ruh değil mi? Ruhun madde üzerindeki gücü, ruhun maddeyi değiştirme gücü – fiziksel harikalar gerçekleştirme gücü: ruhta bu güç var mı? Ruhta bu güç var, ruh bu gücü SÜREKLİ kullanıyor, SÜREKLİ uyguluyor ama insan bilinci bunun farkında değil! Büyük fark burada: insan bilinci bunun bilincine varıyor, ama HEP var olan ve başkalarının inkar ettiği çünkü göremediği bir şeyin bilincine varıyor! Mesela, şunu inceleme fırsatım oldu. Bana göre, durumlar, karakterler, bütün olaylar, bütün varlıklar deyim yerindeyse bazı “kanunlara” göre hareket ediyor: algıladığım bu esnek “kanunlar” sayesinde görüyorum ki “Bu şuna yol açacak, şu şuna yol açacak, şu şöyle olduğu için de, başına şunlar gelecek...” Gittikçe netleşiyor. İsteseydim, gerekseydi bu sayede kehanette bulunurdum. Bu alandaki neden-sonuç ilişkisi benim için tamamen bariz, olaylar tarafından teyit ediliyor – onlar ki Sri Aurobindo'nun dediği gibi ruhun o görüşüne ve bilincine sahip değiller, onlar için olaylar yüzeysel kanunlara göre, olayların doğal sonuçları olarak gördükleri başka kanunlara göre, tamamen yüzeysel, derin analize dayanmayan kanunlara göre gelişiyor; ama iç kapasiteleri yok, dolayısıyla bu onları rahatsız etmiyor, onlara bariz geliyor.

Demek istediğim, bu iç bilgi onları ikna edemiyor, bunu neredeyse her gün görüyorum. Öyle ki, ben, herhangi bir olay konusunda: “Ohooh! Gün gibi ortada (benim için), apaçık ortada: Efendi'nin kuvvetinin orada işlediğini gördüm, falan şeyin olduğunu gördüm, doğal olarak da filan şey meydana gelmesi gerekir” diye gördüğüm zaman – bu benim için apaçık ortada; ama bildiklerimi söylemiyorum, çünkü bu onların deneyimlerindeki hiçbir şeye tekabül etmiyor: bu yüzden bu onlara sayıklama ya da kendini beğenmişlik gibi gelir. Yani, insan kendisi deneyimi yaşamadıkça, bir başkasının deneyimi ikna edici değil, ikna edemez. Konu o kadar da gücün maddeyi etkilemesi değil, bu SÜREKLİ olan bir şey, konu – tabii, hiçbir işe yaramayan, hiçbir yere vardırmayan hipnotik yöntemler kullanmazsan eğer – konu, anlayışı açmak (Anne başın tepesinde açılma hareketi yapıyor), öylesine zor olan da bu... Deneyimini yaşamadığın şey senin için yoktur.

İnsanlar, önlerinde bir tür mucize bile gerçekleşse maddi bir açıklamasını yaparlar, bu onlar için maddi kuvvetler ve güçler dışındaki bir kuvvetin ve gücün müdahalesi anlamında bir mucize olmaz. Kendi maddi açıklamaları olur, olay ikna edici olmaz. Ancak kendin, deneyiminde bu alana temas ettiysen anlayabilirsin. Açıkça anlıyorsun ki, görüyorsun ki ancak bir şeyler uyanmışsa kavramak, anlamak mümkün. Dayanılan nokta bu, temel bu. Kısacası, konu belki de “maddenin bir dönüşmesinden” çok, olayın gerçek akışının farkına mı varmak? Benim de demek istediğim bu zaten. İnsan farkına varmadan da dönüşüm belli bir noktaya kadar gerçekleşebilir! Değil mi, diyorlar ki büyük bir fark var: insan ortaya çıktığında, hayvan bunun farkına varma imkanına sahip değildi. Ben de diyorum ki, bu kesinlikle aynı şey: insan realize ettiği her şeye rağmen olayın farkına varma imkanına sahip değil: bazı şeyler meydana gelebilir ve insan ancak çok sonra, bunların farkına varabilmesi için içinde “bir şeyler” yeterince gelişmiş olduğu zaman bu şeyleri öğrenir. Son noktasına kadar götürülmüş bilimsel gelişmede bile, hakikaten neredeyse hiç fark olmadığı sanılan noktada, mesela maddenin birliğine vardıklarında ve sanki artık bir durumla bir diğerinin [maddi ve manevi durumlar] arasında sadece neredeyse hissedilmeyen veya fark edilmeyen bir geçiş varmış gibi göründüğünde bile, hayır, öyle değil işte! O tür özdeşliği algılamak için insan kendinde zaten DİĞER ŞEYİN deneyimini taşıyor olması lazım, yoksa algılayamaz. “Açıklayabilme” yeteneğini edindikleri için de dış fenomenleri kendilerine iç fenomenlerin gerçekliğinin inkarı içinde kalacak şekilde açıklıyorlar: iç fenomenlerin, araştırdıkları şeyin devamı niteliğinde şeyler olduğunu söylüyorlar. Yalnız, yapısından ötürü – çünkü sübtil varlığıyla, iç varlığıyla, “ruhuyla” en azından bir ilişkinin yansıması, bir ilişkinin gölgesi veya başlangıcı olmayan insan neredeyse yok – inkarlarında her zaman zayıf bir nokta var. Ama onlar bunu bir zayıflık olarak kabul ediyorlar – bu onların tek güçlü yönü!

(Sessizlik)

İnsan ancak üst güçleri gerçekten deneyimlediği zaman, üst güçler konusunda deneyimli ve bilgi sahibi olduğu zaman, üst güçlerle özdeşleştiği zaman dış bilgilerin göreliliğini görür; yoksa o ana kadar göremez, diğer gerçekleri inkar eder. Sanırım Sri Aurobindo bunu demek istiyordu: bilim adamı, ancak diğer bilinci gelişmiş olduğu zaman gülümseyecek – “Evet, iyiydi ama...” diyecek. Aslında, bir lütuf olayı hariç, biri diğerine vardıramaz; bilim adamı hakikaten içtense gözden kaçan noktayı görür, algılar, önceden sezer, mutlak içtenliği onu diğer bilinç haline vardırabilir, yoksa KENDİ YÖNTEMİYLE VARAMAZ.

İçinde bir şeylerin pes etmesi lazım... bir şeylerin pes edip yeni yöntemleri, yeni algıları, yeni titreşimi, yeni ruh halini kabul etmesi lazım. O zaman bu bireysel bir mesele; bir sınıf ya da kategori meselesi değil: bu, bilim adamı... başka şey olmaya hazır demek.


(Sessizlik)

Bir iddiada bulunabiliriz sadece: insanın bütün bildikleri ne kadar iyi, ne kadar çok olursa olsun, diğer yöntemleri kullanabildiği takdirde bilebileceklerinin yanında bir hiçtir. Öyle.

(Sessizlik)

Bu son günlerdeki çalışmamın konusuydu: bu “bilmeyi istememe, reddetme” olayını nasıl etkilesek?... Bu uzun zamandır var. Ve bu, Sri Aurobindo'nun mektuplarının birinde söylediklerinin devamı niteliğinde: diyordu ki Hindistan, yöntemleriyle, manevi hayat konusunda, Avrupa’nın tüm kuşkularından ve sorularından çok daha fazla şey yaptı. Kesinlikle. Bu bir tür red, bir inkar, tamamen maddi yöntem olmayan belli bir bilme yöntemini kabul etmeyi reddetmek,yaşanan deneyimi, deneyimin gerçekliğini inkar etmek. Onları bu konuda nasıl ikna etsek?... Bir güzel pataklamak olan Kali’nin yöntemi var tabii... ama bence bu, hasarı çok, sonucu az olan bir yöntem. Yo, bu hala büyük bir mesele. Öyle görünüyor ki bütün dirençlerin üstesinden gelebilecek tek yöntem Aşk yöntemi; ama karşıt kuvvetler Aşkı öyle çarpıttı ki, çok içten bir sürü insan, içten bir sürü arayıcı bu çarpıtma yüzünden bu yönteme karşı sanki zırhlanmış gibi. Zorluk bu. Bu yüzden bu iş bu kadar zaman alıyor. Neyse...

29 Mayıs 1965
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:29   #24
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

111 – Bilgi, başarılarıyla bir çocuk gibidir; bir şey keşfettiği zaman sokaklarda bağıra çağıra koşturur; Bilgelik kendi başarılarını düşünceli ve güçlü bir sessizlikte uzun süre saklar.

112 – Bilim bütün bilgiyi fethetmiş gibi davranıp yüksekten atar. Bilgelik, ilerlerken, yalnız adımlarının uçsuz okyanusların kıyısında yankılanmasını duyar.

Sessizlik... Sessizlikten bahsetmektense sessiz kalmak daha iyi. Bu, uzun zaman önce burada yaşadığım bir deneyim: öğrendiğini hemen yaymayı ve kullanmayı istemek ile, dönüştürücü etkisini göstermesi için mümkün olduğu kadar rahat durduğun üst bilgilerle temasın arasındaki fark. Bundan başka zaman bahsederim. Bilimsel zihniyet ancak bilgisi uygulanırsa ve faydalı sonuçlar verirse bilgisinden emin. “Bilgi” dedikleri de bu!

Bunu aşağı yukarı iki sene önce yaşadım. Sri Aurobindo'nun burada söylediğinin canlı deneyimini yaşadım – yarım gün süren canlı bir deneyim; o zaman sana çok enteresan şeyler söyleyebilirdim, ama şimdi bunlar sanki geride kaldı, çoook eski gibi geliyor.

Şunu soracağım, demin söylediklerinle ilgili olarak, hani ateşin çıkınca yatağına uzanmıştın, üstte de harika, değişmez bir Huzur vardı diyordun; bu Huzurun, bu Sessizliğin gücü ne? İnsan “üste çıktığında”, her yerde olan, donmuş bir tür büyük bir sessizliğin içine giriyor... bu sessizliğin gücü ne? Bir etkisi var mı?

İnsanların eskiden aradığı buydu, hayattan kaçmak istediklerinde: transa girerlerdi, hiç kımıldamazlardı ve sessizliğin içine dalarlardı, son derece de mutluydular. Kendini diri diri gömdüren sannyasinler, öyleydi: “Unumu eledim eleğimi astım... (güzel laflar ederlerdi), işimi bitirdim, samadhiye69 giriyorum” derlerdi ve kendilerini diri diri gömdürürlerdi. Bir odaya ya da herhangi bir yere girerlerdi, orası kapatılırdı, ve olay biterdi. Olan buydu: transa girerlerdi, tabii bir süre sonra vücutları çözülüp yok olurdu, onlar da Huzur içinde olurdu. Sri Aurobindo bu Sessizliğin güçlü olduğunu söylüyor. Evet, güçlü. Tamam işte, ben de nasıl güçlü olduğunu bilmek istiyorum. Çünkü bu sessizliğin içinde sanki çok uzun süre kalabilirsin gibi geliyor... Çok uzun süreden de öte: ebediyen kalabilirsin. .. Ama bu yine de hiçbir şeyi değiştirmiyor.

Değiştirmiyor çünkü tezahür etmemiş, Tezahürün dışında. Ama Sri Aurobindo'nun istediği, sessizliğin buraya indirilmesi. Zor olan bu, zorluk bu. Sakatlığı da, embesil görünmeyi de, her şeyi de göze almak gerekiyor... buna cesaret edebilecek elli milyonda tek bir kişi bile yok; Sri Aurobindo bana buna bir tek benim cesaret edebileceğimi söyledi! .. (Gülerek) Olabilir! Dün vücuduma bakıyordum...

şey yoktu... gerçekten, “kişisel” denilebilecek reaksyonlar neredeyse algılanamaz bir minimuma indirgenmişti, yani bu evrensel bir duyguydu, evrensel bir anlayıştı diyemeyeceğim çünkü maddenin diğer evrenlerde aynı kanuna tabi olup olmadığından emin değilim, bilmiyorum (bilmiyorum derken yani bir zamanlar biliyordum, şunla bunla ilişkide olduğum için söyleyebiliyordum, ama şimdi bunlarla ilgilenmek istemiyorum, sadece dünyayla ilgileniyorum). Tabii çünkü her zaman bu da var: başka “yere” giderek kurtulma imkanı da var. Birçok insan bunu yaptı: başka “yere” gitti, az çok sübtil başka bir dünyaya.

Yani, milyonlarca kaçma şekli var. Bir tane kalma şekli var, o da gerçekten dayanmak ve cesur olmak, bütün sakatlık, güçsüzlük, anlamayış görünümünü, hatta Hakikatin inkarı olan bir görünümü göze alıp kabul etmek. Ama kabul etmezsen durum hiçbir zaman değişmez! Büyük, aydın, güçlü, kuvvetli falan kalmak isteyenler oralarda kalsın, onlar dünya için hiçbir şey yapamaz. Ve bu küçücük bir şey (küçücük çünkü bilinç bundan hiç etkilenmeyecek kadar yeterli), ama bu genel ve tam bir anlamayış! Yani küfür yiyorsun, küçümseniyorsun, bunun gibi bir sürü şey, sırf yaptığın şeylerden dolayı, çünkü onlara göre (dünyanın bütün “büyük zekalarına” göre) tanrısallığından vazgeçtin. Bunu böyle söylemiyorlar, “Ne? ‘Tanrısal bir bilincim var’ diye iddia ediyorsunuz ama...” diyorlar. Bu herkesle ve her durumda ortaya çıkıyor. Arada bir birisinin bir an için kafasında bir anlayış şimşeği çakıyor ama bu tamamen istisnai, yoksa “Tamam, öyleyse gösterin gücünüzü!” olayı her yerde.


Onlar için Tanrısal yeryüzünde mutlak güçte olmalı, tabii ki. Aynen öyle: “Gösterin gücünüzü, dünyayı değiştirin, en başta da istediğimi yapın. Değil mi, en önemlisi de: istediğimi yapın. Gösterin gücünüzü.” vizyonuyla birlikte, ama arka planda... öyle OLACAK diye bir “Teminat arka planı” yok, ne o durumda, ne de diğerinde. Bunun kasten böyle olduğunu biliyorum, çünkü bu, hücrelerin işi için gerekli.

(Uzun sessizlik)

Samadhi: Aklın kısıtlı uyanık faaliyetlerinden çıkıp daha özgür, daha yüksek bilinç hallerine girme kapasitesini edindiği yogik trans; [Gita’da:] buddhinin (zeka iradesinin, anlayışın, aklın, aklın düşünen kısmının, ayırt etme prensibinin) girdiği arzusuz ve tasasız sabitlik.

Bu söylediklerim özlüsöze yorum olmaz, Sri Aurobindo'nun dediklerine bir cevap değil! Yo, sana söyledim, eskiden yaşadığım bir deneyimdi.

Hatırlıyorum, öyle güzel, öyle net, öyle ışıl ışıldı ki, deneyimi kendime çok da iyi ifade etmiştim (!), çok iyi bir makale olurdu. Ama şimdi geride kaldı (Anne elini sallıyor), çoook gerilerde. Bu yüzden nasıl yorumlayacağımı bilmiyorum.

Sormak istediğin bir şey yoksa... durumu görüyorsun!... Yoksa Savitri’mize devam edelim.

(Sessizlik)

Bu bir kısır döngü. Sanki yeryüzünde genel bir gelişme olmadan ya da reseptivite, alırlık olmadan, daha büyük bir hazırlık olmadan dönüşüm gerçekleşemezmiş gibi geliyor, ve aynı zamanda da sanki yeryüzündeki bu daha büyük hazırlık, Senin bu dönüştürücü Kuvvetinin bir hızlanması olmadan mümkün değil.

Mesela Yüce'den emir alsam... (Emrini bazen çok net aldığım oluyor, hem de çok net...) zorluklar ne olursa olsun, yol nasıl görünürse görünsün, bu vücudun dönüşmenin sonuna kadar gideceği konusunda bir güvence alsam, bir yerlerde bir gevşeme olabilir, bu da çok kötü olur. Bunu çok iyi biliyorum. Dolayısıyla devam ediyorum, yarın ne olacağını bilmeden; durumum bu. Dün: “Evet, belki de sonum geldi” diyebilirdim; X. [Tantrik guru] onu ziyarete gelen bazı kişilere kibarca aynen öyle demiş; demiş ki altı ayım kalmış, altı ay sonra gidiciymişim; (Gülerek) bu onun her zamanki “kehanetlerinden” biri; yani, dünkü deneyimden sonra: “Olabilir” dedim. Hiç umurumda değil.

Sri Aurobindo'dan bir alıntıyla: “Olabilir” dedim, “hiçbir şey Ebediyet Bilincinin ihtişamını bozamaz.” Öyle. Bu hal geçtikten sonra, diğer halde olunca kendi kendine diyorsun: “Ölmek de nereden çıktı!? Bu da neyin nesi? Böyle bir şeyi nasıl söylersin?” İki “hal” art arda... nasıl desem, zıtlıklarla art arda gelmiyor, kesinlikle değil, neredeyse simültaneler (Anne sağ elinin parmaklarını sol elinin parmaklarının arasına geçiriyor) bazen bir haldesin, bazen ötekinde. Ve bu... aynı bütünün bir şeyi... Ve bu şey de... Hakikat, ama hala sisli, (Anne elleriyle gösteriyor) böyle tam, iyice kavramış değilim. Normal hal bu, ama tabii hala hazırlanma, oluşma aşamasında. Çok da bilge bir hal. Yüce Bilgelik bizimkinden sonsuzca daha ulvi! Coşkudan bazen düşünüyoruz: “Ah, keşke şöyle olsa!” (Anne kendine vuruyor) – Rahat dur, yeter. İnsan çok düzensiz.


Evet, Bilgeliğin HEP bilge olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Her şeyi her zaman Yüce’nin Yaptığını anlamakta güçlük çekiyoruz. Öyle. Düzensiz aptallar olduğumuzu anlamakta da güçlük çekiyoruz: başka türlü olmasını istiyoruz çünkü (Anne gülüyor) hiçbir şey anlamıyoruz, hiç! Vücudum birazcık daha bilge olmaya başladı, birazcık. Dediğimgibi, dün geceki gibi bir geceden sonra biraz daha bilge oluyorsun, bazı sabahlar... birazcık daha bilge oluyorsun. Bir de çok somut olarak hissediyorsun ki... Yüce'dir... Çünkü biz böyle düşünüyoruz: “Ben olsaydım her şey anında çok iyi oluyordu...

Tabii bunu öyle demeyiz ama...!” Tanrı bilir bu “çok iyi” dediğimiz şey nasıl bir şeydir! Dün müydü, önceki gün müydü, bilmiyorum, sanırım iki gün önceydi, her yerim ağrıyordu, makul bir denge korumak için sürekli çaba harcamam gerekiyordu. Bir ara uzandım, vücudum: (Gülerek) “Of! Hiç mi bitmeyecek? Hep böyle mi olacak?” dedi. Sonra birden şöyle hissetti: “Amma da korkağım!” Kendinden utandı. Ardından içinde, her yerinde Efendi'nin Mevcudiyetini hissetti – böyle (Anne ellerini yüzüne bastırıyor), her yerde, öyle bir Mevcudiyet ki!... ışıldayan ama imha edici olabilen bir Mevcudiyet! (Anne gülüyor) İnsanı tamamen Eritebilir. Mevcudiyet vücuduma Sordu: “Tamam mı, memnun musun, bundan başka bir şey istiyor musun?!” Vücut bir şey istemiyor. İçtenlik diye buna derim: kendini her dakika eski aptallığındayken yakalayabilirsen...

Bu zaten sana göstermek için, çünkü kendine aklen tercüme ediyorsun, ama bu sanki Efendi sana şöyle Diyor: “Bak, bu böyle, çünkü böyle olmasaydı anlamazdın.” Ve bu öylesine doğru ki söylenecek hiçbir şey yok. [vücudu kastederek:] “Anlamak için buna ihtiyacın var.”


22 ve 25 Eylül 1965

113 – Nefret, kendinden kaçmak için can atan, kendi varlığını inkar ettiği için kuduran gizli bir cazibenin göstergesidir. Bu da Tanrı’nın, kulunun içindeki bir oyunudur.

114 – Egoizm tek günah, adilik tek kötü alışkanlık, nefret tek suçtur. Geri kalan her şey kolayca iyiliğe dönüştürülebilir ama bunlar tanrısallığa inatla direnir. Bu bir tür titreşime – nefret eden insanlardan alınan titreşime tekabül ediyor. Bu, aşk titreşimiyle deyim yerindeyse esasen aynı titreşim. En derininde aynı his var. Yüzeyde aşkın zıddı olmasına rağmen, aynı titreşime dayanıyor. Şöyle de diyebiliriz, insan sevdiği şeyin kadar nefret ettiği şeyin de kölesidir – hatta belki de daha fazla kölesidir. Bu, insanı bırakmayan, beynini kemiren bir saplantı, insanın aziz tuttuğu bir takıntı; insan bu hissi aziz tutar çünkü şiddetinin altında, sevilen şey için hissedilen çekim sıcaklığı kadar büyük bir çekim sıcaklığı var. Ve öyle görünüyor ki bu görünüm çarpıklığı sadece tezahürün faaliyetinde, yani tamamen yüzeyde var. Nefret ettiğin şey beynini sevdiğin şeyden daha çok kemirir. Saplantı da, takıntı da bu iç titreşimden gelir. Bütün bu “duyguların” (onlara ne diyebiliriz ki?) titreşimsel bir tarzı var, merkezlerindeyse çok esas olan bir şeyi sanki katmanlar kaplar;en merkezi titreşim aynı, ve kendini ifade etmek için “şiştiği” oranda deforme olur. Aşk içinse bu apaçık ortada: dışsal olarak, vakaların büyük çoğunluğunda içsel titreşimden çok farklı nitelikte bir şey haline gelir, çünkü bu, kendi içine kapanan, küçülüp büzüşen ve egoist bir sahiplenme hareketiyle kendine çekmek isteyen bir şeydir. İnsan sevilmek İSTER.

“Onu seviyorum” der, ama aynı zamanda istediği şey vardır; ve hissedilen duygu: “Sevilmek istiyorum” olur. Bu da neredeyse, bağlı olmamak için sevdiğin şeyi yok etmeyi istemekten ibaret olan nefret çarpıklığı kadar büyük bir çarpıklık. Çünkü sevdiğin şeyden istediğini elde edemiyorsun diye, özgür olmak için onu yok etmek istiyorsun; diğer vakadaysa neredeyse bir iç kızgınlıkta küçülüp büzüşüyorsun çünkü sevdiğin şeyi elde edemiyorsun, onu absorbe edemiyorsun. Doğruyu söylemek gerekirse, (Anne gülüyor) derin hakikat bakımından pek fark yok! Sadece merkezi titreşim saf kalınca ve kendini ilk saflığında ifade edince doğru kalıyor; bu saflık bir yayılma (bunu nasıl adlandırsak?... bu yayılan bir şey, parlayarak, zaferle yayılan ve neşeyle, mutlulukla ışıldayan bir titreşim... bu titreşim... bir serpilip açılma, evet, neşeyle, mutlulukla ışıldayan bir serpilip çiçeklenme). Ve bu, somut olarak kendini adama, kendini unutma, ruh cömertliği şeklinde ortaya çıkıyor.

Tek doğru hareket de bu. Ama insanın “aşk” olarak adlandırmaya alışık olduğu şey, gerçek Aşkın merkezi titreşiminden nefret kadar uzakta; yalnız, biri kendi içine kapanıyor, küçülüp büzüşüyor ve kemikleşiyor, diğeriyse vuruyor; bütün farkı oluşturan bu. Ve bunu, fikirlerle değil, titreşimlerle görüyorum. Çok enteresan. Zaten bunu bu son zamanlarda epeyce incelemem gerekti. Bu titreşimleri görme fırsatını yakaladım: dış sonuçlar içler acısı olabilir, pratik açıdan nefret uyandırabilirler, yani bu tür titreşim zarar verme, yok etme ihtiyacını cesaretlendiriyor; ama derin hakikat bakımından bu, diğerinden çok daha büyük bir çarpıklık değil, sadece niteliği bakımından daha agresif – hatta bu bile tartışılır.

Ama deneyimi daha ileriye ve daha derine götürürsen, bu titreşime odaklanırsan, bunun yaratılışın ilk Titreşimi olduğunun ve varolan her şeyde bu ilk Titreşimin dönüştüğünün, çarpıldığının farkına varırsın. O zaman da, içinde gülümseme kadar üzüntü olan, üzüntüden çok gülümseme olan anlayış dolu bir tür sıcaklık hissedersin (buna tam olarak bir “tatlılık”, bir “yumuşaklık” denilemez ama, bu kuvvetli bir tatlılık, bir yumuşaklık)... Bu, çarpıklığın haklı gösterilmesi değil, bu daha ziyade insan zihniyetinin, özellikle de insan ahlakının bir çeşit titreşimle bir başka çeşit titreşimin arasında yapmış olduğu seçime karşı bir reaksyon. “Kötü” olarak nitelendirilmiş bütün bir dizi çarpıklık var, ve hoşgörüyle, neredeyse iltifatla karşılanan bütün bir dizi çarpıklık var. Halbuki, esas bakımından, o çarpıklık bu çarpıklıktan çok daha iyi değil – bu bir tercih meselesi. Aslında, önce merkezi Titreşimi algılamak lazım, sonra onun TEK ve harika niteliğini takdir etmek lazım, bütün çarpıklıklardan otomatik ve spontane olarak uzaklaşacak şekilde, bu çarpıklık hangisi olursa olsun, ister erdem çarpıklıkları olsun, ister kötülük çarpıklıkları olsun.

Hep aynı şeye geri dönüyoruz, bir tek çözüm var: her şeyin hakikatine ulaşıp asılmak lazım, o esas hakikate, esas Aşkın hakikatine asılmak lazım.

115 – Dünya, tamsayısı Brahman olan sonsuzca tekrarlanan periyodik bir kesirdir. Peryod başlıyor ve bitiyor gibi görünür ama kesir ebedidir; sonu hiç olmayacak, ve gerçek başlangıcı da hiç olmadı.
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:32   #25
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

116 – Bir şeyin başlangıcı ve sonu, yaşadığımız deneyimin konvansyonel bir terimidir; asıl varoluşlarında bu terimlerin gerçekliği yok: ne son vardır, ne de başlangıç. Daha geçen hafta, bu deneyimin bütün bir gelişmesini yaşadım. Aslında, bireyler için neyse dünyalar için de aynıdır, ve dünyalar için neyse evrenler için de aynıdır.

Sadece süre değişir – bir birey küçücük bir şeydir; bir dünya biraz daha büyüktür; bir evren de biraz daha büyüktür! Ama başlayan şey biter.


Halbuki Sri Aurobindo “Ne son var ne de başlangıç, yaratma ve imha sadece dış bilincin bir illüzyonudur” diyor. Kelimeler kullanmak zorundayız, ama olay kavranmıyor. Bize “Ebedi Prensip”, “Yüce”, “Tanrı” olarak yansıyan Şeyin ne başlangıcı var ne de sonu. “Var durumda” demek zorundayız ama öyle değil, çünkü hem Tezahür Etmemiş’in ötesinde, hem Tezahürün ötesinde; bu, Tezahürde anlayamadığımız, algılayamadığımız bir şey; ne başlangıcı ne de sonu olan da BU. Ama “BU”, sürekli olarak ve ebediyen başlayan ve biten bir şey şeklinde Tezahür Ediyor.

Yalnız, iki “bitme” şekli var: biri bir imha, bir yok oluş gibi görünür, diğeriyse bir dönüşümdür; ve öyle görünüyor ki, Tezahür mükemmelleştikçe imha gereği azalıyor, ta ki ortadan kalkıp yerini progresif bir dönüşüm sürecine bırakıncaya kadar. Ama bu tamamen insansal ve dışsal bir söyleme şekli.


Kelimelerin yetersizliğinin iyice farkındayım, ama “Olayı” kelimeler aracılığıyla yakalamak - lazım... İnsan düşüncesi için zorluk şu, hele ki ifade için bu zorluk daha da büyük: kelimelerin hep bir başlangıç anlamı var.

(Sessizlik)

Serpilip gelişen, büzüşen... serpilip gelişen, büzüşen bu tezahürü – deyim yerindeyse bu “nabızsal” tezahürü – algıladım... ve bir an geliyor serpilip gelişme, akışkanlık, plastiklik, değişme kapasitesi öyle bir dereceye ulaşıyor ki, yeniden oluşturmak için yok etmeye artık gerek kalmıyor, dönüşüm progresif oluyor. Théon bunun yedinci evrensel yaratılış olduğunu, bundan önce altı pralaya olduğunu, bunun yedinci yaratılış olduğunu, bu yaratılışın yok olmadan dönüşebileceğini söylüyordu... sanırım bundan sana daha önce bahsettim; tabii bunun hiçbir önemi yok çünkü ebedi bilinçte olduğun andan itibaren, öyle ya da böyle olabilir, hiç önemli değil. Sınırlı insansal bilinç için şu “bitmeyen bir şey ihtirası veya ihtiyacı” var, çünkü içinde “ebediyetin anısı” olarak adlandırabileceğimiz şey var, ve bu ebediyetin anısı, tezahürün bu ebediyete katılmasını özlemle istiyor. Ama eğer bu ebediyet duygusu aktifse ve mevcutsa, insan sızlanmaz – yıpranmış bir giysi attığı için insan sızlanmaz, değil mi, insan bağlı olabilir ama sonuçta sızlanmaz. Bu da aynı, bir evren yok olursa bu şu demek: işlevini bütünüyle tamamladı, imkanlarının sonuna geldi, ve bir başka evren onun yerine geçmesi lazım.

Eğriyi izledim. İnsan gelişmemiş olduğunda ve bilinci küçücük olduğunda, dünyanın yok olmamasına, devam etmesine yoğun şekilde ihtiyaç duyar: dünya istenildiği kadar dönüşsün ama var olmaya devam etsin. Daha geç, insan biraz daha... olgun olunca buna çok daha az önem verir. Ve ebediyet duygusuyla sürekli bir olduğunda, bu sadece bir seçim meselesi olur – bu artık bir ihtiyaç olmaz çünkü aktif bilincini etkilemez. Birkaç gün önce... ne zaman hatırlamıyorum ama yakın zaman önce bütün bir sabah boyunca bu Bilinçteydim, ve varlığın gelişme eğrisinde gördüm ki bu ihtiyaç, bu dünyanın ömrünün uzaması yönündeki deruni gibi görünen ihtiyaç – dünyanın ömrünün sonsuzca uzaması ihtiyacı – deyim yerindeyse nesnelleşiyor, yani artık o kadar da deruni değil; bu, bir gösteri izlediğinde, gösteri şöyle mi olsun yoksa böyle mi olsun diye karar verdiğindeki gibi... Bu, bakış açısının değişimi bakımından enteresandı. Bu bir sanatçı gibi, ama, kendi kendini şekillendiren ve bir deneme, iki deneme, üç deneme, gerektiği kadar deneme yapan, sonra da, her şeyi tekrar karıştırıp yeniden çıkartmak için her şeyi geri çekme gereği olmayacak şekilde yeni tezahürlere, yeni tezahürlerin ihtiyaçlarına adapte olabilmek için özünde yeterince tam ve alır bir şeye ulaşan bir sanatçı gibi. Ama bu artık dediğim gibi sadece bir seçim meselesi.

Değil mi, tezahür, nesnelleşmenin sevinci için yapıldı; sevinci veya ilginçliği, merakı ya da... her neyse, ve şekillendirilen şey, tezahür eden yeni kuvvetler tarafından sürekli olarak biçimlendirilebilecek kadar yeterince plastik, yeterince reseptif, yeterince alır, yeterince esnek ve engin olduğu zaman, her şeyi tekrar yapmak için her şeyi bozmaya artık gerek kalmıyor.

Eğriye bir atasözü eşlik ediyordu: “Başlayan şey bitmeli”: bu insanın şu illa ki doğru olmayan akılsal konstrüksyonlarından biriymiş gibi görünüyor.

Ama sübjektif olarak, enteresan olan şu, meseleye daha yüksekten, ya da daha doğrusu daha merkezi bir noktadan baktıkça mesele hassasiyetini kaybediyor. Galiba bireyler, dünyalar ve evrenler için de prensip... yo, “prensip” değil çünkü bu bir prensip değil – kanun aynı.

(Uzun sessizlik)

İfade etmeye çalıştığın anda (Anne bir altüst olma hareketi yapıyor) her şey çarpıtılmış oluyor, doğru olmaktan çıkıyor... Bilinç ile Bütün arasındaki ilişki deneyimine, insan ile Bütün arasındaki ilişkiye, dünya ile (dünyanın bilinci ile) Bütün arasındaki ilişkiye, tezahür etmiş evrenin bilincinde oluş ile Bütün arasındaki ilişkiye, evrene (bütün evrenlere) hükmeden bilinç ile Bütün arasındaki ilişkiye bakıyordum; ve şu her bilinç noktası, (yer kaplamayan bilinç noktası)... her bilinç noktası BÜTÜN deneyimleri yaşayabilir şeklindeki ifade edilemez fenomeni... söylemesi çok zor. Şöyle diyebiliriz, sadece sınırlamalar farklılıkları oluşturuyor: zaman, uzay, büyüklük, güç farklılıkları.

Ve bilinç, bu tezahürün boyutu ne olursa olsun (evet, tezahürün boyutunun hiçbir önemi yok) tezahürün herhangi bir noktasında sınırlamaların dışına çıktığı andan itibaren, tezahürün herhangi bir noktasında sınırlamaların dışına çıkarsa BİLİNCE giriyor.

Bu açıdan bakıldığında, sınırlamaların kabulü tezahüre imkan verdi diyebiliriz. Tezahür, sınırlama duygusunun kabulüyle mümkün oldu... Söylenmesi imkansız. Her zaman, konuşmaya başladığın anda, sanki şöyle oluyormuş gibi geliyor (Anne aynı altüst olma hareketini yapıyor), bir tür devrilme izlenimini alıyorsun, sonra birden bitiyor, olayın esası kayboluyor. O zaman da metafizik anlam geliyor ve: “Şöyle de denebilir, böyle de denebilir...”diyor.

Kelimelere dökmek gerekirse: her nokta Sonsuzun ve Ebediyetin bilincini içeriyor (bunlar kelime, sadece kelime). Ama deneyimi yaşamak mümkün. Bu, uzayın dışına bir tür geri çekilme... eğlenmek için diyebiliriz ki taşta bile... suda kesinlikle, ateşte kesinlikle Bilincin gücü var – asli, esas, birincil, ebedi, (gelen tüm kelimeler aptalca) sonsuz Bilincin gücü var... Bunun hiçbir anlamı yok, bu bana, sanki şeffaf olmasını engellemek için camın üzerine atılan toz gibi geliyor!... Her neyse, sonuçta, bunu yaşadıktan sonra (bu günlerde bunu tekrar tekrar yaşadım, her şeye rağmen, çalışmama, faaliyetime rağmen deneyim egemen bir şekilde kalmıştı, her şeye hükmediyordu) herhangi bir formüle bağlı kalmak, insanları çağlar boyunca heyecanlandıran formüller bile bana çocuksu geliyor. O zaman da bu artık sadece bir seçim meselesi: insan böyle ya da şöyle veya öyle olduğuna karar veriyor; şunu ya da bunu veya şunu söylüyor – eğlenin çocuklar... tabii bu sizi eğlendiriyorsa. Ama şu kesin, (bu gündelik kullanım anlamda bir tespit), şu kesin: insan aklı, hareket etme dürtüsünü almak için kendine bir mekan inşa etmeye ihtiyacı var – az çok büyük, az çok tam, az çok esnek bir mekan, ama sonuçta bir mekana ihtiyacı var. (Gülerek) Ama öyle değil işte! Bu her şeyi çarpıtıyor! Tuhaf olan... tuhaf olan da şu: haricen insan otomatik olarak bazı yaşayış tarzlarına göre yaşamaya devam ediyor; bu yaşayış tarzlarında artık gerekli gibi görünme meziyeti bile, artık alışkanlık olma kuvveti bile yok, neredeyse otomatik olarak kabul edilip yaşanıyorlar, şu anlayışla, şu duyguyla, şu hisle... aslında bu ne bir duygu ne de bir his, bu çok sübtil bir algı: Bir Şey, öylesine büyük Bir Şey ki tanımlanamaz Bir Şey bunu İstiyor. “Bir Şey bunu İstiyor” veya “Bir Şey bunu Tercih Ediyor” diyorum ama doğrusu “bir Şey bunu Buyuruyor”; bu İrade insan iradesi gibi işlemiyor: İrade bunu Buyuruyor, ya da bunu Görüyor veya buna Karar Veriyor. Ve her şeyde, ışıldayan, altın renginde, emredici... ve illa ki mutlak güçte olan bu Titreşim var. Ve bu, Emin Oluşun verdiği mükemmel bir rahatlık zemini sağlıyor insana; tabii bu da, bilinçte biraz daha aşağıda, iyi niyetli ve eğlenen bir gülümseme şeklinde yansıyor. Şunu soracağım, ilerde Sri Aurobindo ne başı ne de sonu olmayan dünyalardan bahsediyor ve diyor ki “yaratılışları ve imhaları, dış bilincimizle oynanan bir saklambaç oyunudur” [117. özlüsöz]...

Bu az önce söylediklerimi söylemenin hakikaten çok şık bir şekli! Sormak istediğim şuydu, “öteki tarafta”, maddi dünya hala net olarak algılanmaya devam ediliyor mu, yoksa insan bu taraftayken “öteki tarafın” sanki uçup gittiği kadar, “öteki tarafta” da maddi şeyler uçup gidiyor mu?

(Sessizlik)

Oyun ancak insan her iki tarafta da bilinçli olursa enteresan. Bu yine bu son günlerdeki deneyimim. Bana kesin ve mutlak (ama ifade edilmesi çok zor) bir şekilde şu geldi: şu anki haliyle maddi dünyanın bu sözde “yanlışı” bu senin söylediklerin için vazgeçilmezdi; yani şeyleri maddi olarak algılama tarzı, şeylerin maddi olarak bilincinde olma tarzı veya şekli, yaratılışın bu “yanlışı” sayesinde kazanıldı, ve bu “yanlış” olmasaydı var olamazdı; ve hakiki Bilinci edindiğimiz zaman bu “yanlış”, varolmayışta yok olacak olan bir şey de değil – bu, esas Bilinçte o an algılanan, o an yaşanan, özel bir şekilde EKLENEN bir şey.

Bu, nesnelleşmede “kesinlik”, “doğruluk”, “netlik”, “noktaya yönelik olma”, “belirlilik”, “tamlık”, “duyarlılık” olarak tarif edebileceğimiz belli bir algılama tarzına imkan veren yaratılışın bir bütün o şeylerinden çok daha yakın ve derin bir şekilde olayla direkt temasa geçiriyor. (Gülerek) Al işte... aslında bir şey yapmadık, zamanımızı boşa harcadık!

(Sessizlik)

Bütün bu deneyimler nasıl geliyor, hakikaten enteresan. Bu günlerde merak ediyordum: “Neden böyle geliyorlar?” Dışarıdan birden geliyorlar; çünkü görüyorum, içerden gelmiyorlar, dalga gibi geliyorlar... “Bu deneyimlerin sırasına hükmeden kanun ne?” Bir de her şeyin gerisinde Gülümseyen şu altın Kuvvet de hep var; olay fiziksel olarak çok hoş olmayan bir şey şeklinde yansıyınca bile, devamlı Gülümsüyor, “Hadi canım, poz yapma” Diyor; tabii bu bulaşıcı, çünkü kendin de gülümsüyorsun... Öyle değil mi, vücudun, alışık olmadığı bir şey, bir titreşim oldu mu ilk temas bir rahatsızlık olarak yansıyor! Ve vücuda söylemek gerekiyor: “Rahat dur, korkma, her şey iyi gidecek...” Hakikaten komik, bizler küçücük şeyleriz – zavallı küçücük şeyleriz. Gülmek lazım. İşte böyle evlat. Ve sen bu deneyimlerle çok yakından ilgilisin, fiziksel vücudun bile; sana bu günlerde birkaç kez: “Gördün işte, merak edilecek bir şey yok” deme fırsatım oldu. Bu şeyler hakikaten insansal düşüncenin somutlaştırdığı, sertleştirdiği birer görünüm, ama onları hakiki bilincin akışkanlığıyla görürsek gelip geçerler – ve iz bırakamazlar eğer adapte olmak için yeterince esnek olursak. Durum bu. İnsanın içine girip sözde “doğal” işleyişi bozan bütün bu titreşimlere adapte olabilmek için esnek ve plastik olmak lazım. Bu, bir şey değiştiğinde şu düşüncenin, her zamanki bilinçaltısal düşüncenin [fiziksel aklın] aptallığı işte; her şey mahveden de bu.

Sormak istediğim bir soru var, aslında bunu geçen sefer soracaktım... İnsan bu ebedi Bilinçte olduğunda, bir vücudun içinde olmak ya da vücutsuz olmak pek fark etmiyor, ama sözde “ölü” olunca, maddi dünyanın algısı açık ve net mi kalıyor, yoksa insan bu taraftayken, bu dünyadayken öbür alemlerin bilincinde olduğundaki kadar müphem ve belirsiz mi? Sri Aurobindo bir saklambaç oyunundan söz ediyor, ama saklambaç oyunu bir oluş şeklinin insanı diğer oluş şekillerinin bilincinden mahrum etmezse enteresan olur. Dün ya da önceki gün, bütün gün, sabahtan akşama kadar bir şey: “Ben... yeryüzündeki bir ölünün bilinciyim... ya da yeryüzündeki bir ölünün bilincine sahibim” diyordu. Sözlerle tercüme ediyorum ama sanki bir şey “Bir ölünün bilinci, dünyayı ve fiziksel şeyleri böyle algılar... Ben dünyada yaşayan bir ölüyüm” diyordu. Bilincin pozisyonuna göre (çünkü bilinç hep pozisyon değiştiriyor), bilincin pozisyonuna göre: “Dünyaya göre ölüler böyle”, sonra “Dünyaya göre ben tamamen bir ölü gibiyim”, ardından “Dünyanın bilincinde olmadan yaşayan bir ölü gibi yaşıyorum”, “Tam yeryüzünde yaşayan bir ölü gibiyim” ve bu böyle devam etti. Tabii, her zamanki gibi konuşmaya, hareket etmeye devam ediyordum.

Bu uzun zamandır böyle. Dünyayı çok uzun bir süredir, iki yılı aşkın bir süredir böyle görüyordum (Derece derece yükselen, yukarıdan bakan hareket), ama şimdi böyle görüyorum (Derece derece alçalan hareket). Bunu nasıl izah edeceğimi bilmiyorum, çünkü bunda akılsallaştırılmış hiçbir şey yok, ve akılsallaştırılmamış hislerde tanımlanması zor olan belli bir fluluk var. Ama sözler ve düşünce belli bir mesafedeydi (Başın etrafında hareket), sanki bakan ve değerlendiren, yani gördüğünü söyleyen, etrafta olan bir şey gibi.

Ve bugün, iki ya da üç kez, bu hal son derece güçlüydü... demek istediğim, bu hal bütün bilincime hakimdi, bir tür izlenim hakimdi (izlenim ya da his veya algı, ama aslında bunların hiçbiri değil): ben yeryüzünde yaşayan bir ölüyüm.

Nasıl izah etsem? Mesela net göremiyorum, objektif netlik yok (Anne gözlerini kırparak görememe hareketini yapıyor). Bilincimin arasından ve bilincimle görüyorum. Duyduğumda, tamamen farklı şekilde duyuyorum: bir tür “ayrımcılık” var (“ayırt etme” değil), neyi duyduğumu neyi duymadığımı, neyi algıladığımı neyi algılamadığımı bir şey algılama aşamasında seçiyor, karar veriyor, ama keyfi olarak değil: otomatik olarak karar veriyor. Görürken zaten böyle görüyorum ama duyarken bu çok daha kuvvetli: bazı şeyleri sadece sürekli bir uğultu şeklinde duyuyorum; ama bazı şeyleri çok net duyuyorum, billur gibi; başka şeylerse boğuk, neredeyse duyamıyorum.

Görürken de aynı: her şey sanki ışıldayan bir sisin arkasında gibi... çok parlak bir sis, ama sonuçta bu bir sis, yani net değil, ve birden çok açık, çok net bir şey var, çok detaylı bir biçimde müthiş net görüyorum. Görme, genellikle şeylerin bilincinin ifadesi, yansıması.

Yani her şey gittikçe daha sübjektif, gittikçe daha az objektif görünüyor... Ve bunlar görmeye ya da duymaya kendini empoze eden görüntüler ya da sesler değil: bir tür bilinç hareketi bazı şeyleri algılanabilir hale getiriyor, bazılarınıysa çok belirsiz bir arka plan gibi yapıyor.

Bilinç görmek istediğini seçiyor. Bunda kişisel hiçbir şey yok – kesinlikle. Tabii bir seçim veya karar izlenimi alıyorsun ama, hiçbir kişisel seçim veya karar izlenimi yok – zaten “kişisel” dediğin, bunlarla (Anne ellerini dokunuyor) müdahale etme gereğiyle sınırlı. Mesela yemek yemek için, çok tuhaf – acayip... Bu sanki çok net olmayan, belirli bile olmayan, daha ziyade bir arada duran bir konglomera olan vücuda yardım eden ve... meydana gelen bir olaya tanık olan biri gibi! Yo, bu hakikaten çok tuhaf bir hal; bugün, kalktığımdan beri çok kuvvetli, şu an bile, bütün bilincime hakim. Hatta, bazı anlar var küçücük bir şeyin, teması kaybettirmeye yeteceğini (Vücutla olan bağın sanki koptuğunu gösteren hareket), sadece tamamen hareketsiz, tamamen ilgisiz, kayıtsız kalırsam temasın devam edebileceğini hissediyorum.

Bu, etrafımdaki insanların bilincinde bütün sabah boyunca: “Oo! Anne ÇOK yorgun” düşüncesi şeklinde yansıdı... tüm bunları çok net algılıyorum. Ama etraftaki titreşimlere reseptif olmayan ilgisiz bir tavır takınıyorum, bu da devam etmemi sağlıyor, yoksa hissediyorum ki... (Bağın koptuğunu gösteren aynı hareket) bir yerlerde ciddi sorunlar olur. Bir iki kez içime derince kapanıp tamamen hareketsiz kalmam gerekti. O zaman deneyim devam etti. Ve tam da böyle olduğunda, bir şey gelip: “Satprem burada olunca anlarsın” dedi (ama kelimelerle değil). İşte o zaman bir sakinlik, bir rahatlama indi, çünkü o an... nasıl desem... belirsiz bir andı. Sanki bir gevşeme gibi oldu: “Satprem burada olunca anlarsın, olay açıklığa kavuşur.”

Bu deneyimler hep Yüce Mevcudiyetle çok sıkı, çok derin bir tür yakınlaşmayla birlikte “Her şeye hazır mısın?” şeklindeki bir çeşit telkinden sonra meydana geliyor.

Önceki geceydi. Tabii, “Her şeye hazırım” diye cevap verdim. Ve Mevcudiyet öylesine harika bir yoğunluğa ulaşıyor ki, tüm varlığım hep böyle olsun diye can atıyor.

Varolan sadece BU var, bir varolma nedeni olan sadece BU var. Ve BU’nun içine bu telkin geliyor: “Her şeye hazır mısın?”Vücudumu kastediyorum. İç varlıklarım söz konusu değil, vücudum söz konusu.


Vücudum da hep hazırım diyor, böyle yapıyor (Tevekkül hareketi); seçmiyor, tercih etmiyor, hatta özlem bile duymuyor, tamamen tevekkül etmiş.

Ardından da bunun gibi şeyler geliyor bana. Dün bütün gün buydu:

“Dünyada yaşayan bir ölünün bilinciyim”. Bir de, henüz çok belirgin olarak olmasa bile yeterince açık şekilde algılıyordum ki bu diğer insanların yaşayış şeklinden çok farklı, herkesin yaşama şeklinden farklı: benimle konuşan, benimle yaşayan insanların yaşama şeklinden çok farklı; bu henüz belirgin değil, net, kesin değil ama çok açık. Çok. Bu çok netçe algılanan bir şey. Bu bambaşka bir yaşama şekli. Şöyle diyebilir miyiz, bilinç açısından bu bir kazanç değil mademki her şey flulaşıyor, peçeleniyor. Bilmiyorum, bu oluş şekli bir kazanç mı?

Bu ancak bir geçiş dönemi olabilir. Bir geçiş tarzı. Bilinç açısından bu muazzam bir kazanç! Çünkü dış şeylere olan bütün kölelikler, bütün bağlar, hepsi bitiyor, tamamen kopuyor – tamamen, bu tam bir özgürlük. Yani sadece BU var, Yüce Efendi var Hakim olan. Bu açıdan bakınca bu sadece bir kazanç olabilir. Bu öylesine radikal bir realizasyon ki... Bu, mutlak bir özgürlükmüş gibi geliyor...

Dünyada normal, sıradan hayatı yaşarken realize edilmesi imkansız olarak kabul edilen bir şeymiş gibi geliyor. Bu, vücuda artık hiç bağımlı olmadığında varlığının üst kısımlarında deneyimlediğin mutlak özgürlüğe tekabül ediyor. Ama dikkate değer olan şu, bu konu üzerinde çok ısrar ediyorum, bu deneyimleri


VÜCUDUMUN bilinci yaşıyor... Ve bu, gözle görülür biçimde hala burada olan bir vücut! Tabii, insana “hayat güvenliği” veren şeyden artık eser kalmadı. Dış dünyanın hiçbir desteği yok gibi, artık sadece... yüce İrade var. Bunun sıradan sözlerle tercümesi, vücut sırf Yüce Efendi yaşamasını İstediği için yaşadığını, yoksa yaşayamayacağını hissediyor. Tamam da, bana öyle geliyor ki bir mükemmellik hali her şeyi kapsamalı, yani insan yüce halde olabilir ama bu yine de maddi hali ortadan kaldırmaz.

Maddi hali ortadan kaldırmıyor ki! Kaldırmıyor ama yine de diyorsun ki “uzak”, “bir peçenin gerisinde”, netliği, kesinliği yok artık. Bu tamamen insansal ve yüzeysel bir algı. Kesinlikle bir şey kaybettiğimi hissetmiyorum. Tam aksine! Kendimi eskiden olduğumdan çok daha üstün durumda hissediyorum.

Maddi açıdan bile mi? Efendimin İstediği yapıldı – hepsi bu; olay burada başlayıp burada bitiyor. Eğer Efendim bana Deseydi ki... Efendim, vücudumun yapmasını İstediği her neyse vücudum onu yapabilir.

Vücudum artık fiziksel kanunlara bağımlı değil. Görmek istediğini görüyor, duymak istediğini duyuyor. Kesinlikle.

Ve maddi olarak görmek ve duymak istediğinde, mükemmel görüyor ve mükemmel duyuyor. Evet, mükemmel bir şekilde. Bazen hiç görmediğim kadar net görüyorum. Ama bu geçici bir hal, gelip gidiyor; çünkü bu muhtemelen olacakların bir garantisi gibi. Ama mesela insanların iç gerçeğini algılayışım... kendilerini zannettikleri ya da olduğunu iddia ettikleri veya göründükleri şeyin gerçekliği değil... bunların hepsi yok oluyor, ama iç gerçeklerini eskisinden çok daha net algılıyorum.


Mesela birinin fotoğrafına baktığım zaman artık “bir şeyin arasından” görmem söz konusu değil: o kişinin neredeyse sadece ne OLDUĞUNU görüyorum. “Bir şeyin arasından görme” olayı bazen tamamen yok denecek kadar azalıyor.


Tabii, biri vücuduma istediğini yaptırmak isteseydi, biri: “Anne şunu ya da şunu yapmalı, veya Anne şunu yapabilmeli...” deseydi büyük hayal kırıklığına uğrardı, derdi ki: “Anne artık hiçbir işe yaramaz”, çünkü vücudum artık ona itaat etmezdi... İnsanlar hep birbirlerine istediklerini yapıyorlar veya yaptırıyorlar, ya da aldıkları telkinleri kendi iradeleriymiş gibi dışavuruyorlar, bunların hepsinin dış Yalan olduğunun farkına varmadan.

(Sessizlik)

Vücudum sanki şundan iyice emin: birkaç saniyeliğine bile olsa teması kaybedersem – “kaybedersem” ile kastım vücudum, Yüce’yle teması kaybederse anında ölür. Artık bir tek Yüce, vücudumu hayatta tutuyor. Öyle. Tabii, insanların cahil, aptal bilinçleri için bu içler acısı bir durum – benim içinse hakiki, gerçek, doğru durum! Çünkü onlar için, mükemmelliğin göstergesi, içgüdüsel olarak, spontane olarak, deyim yerindeyse mutlaka hayat gücü, sıradan hayatın gücü... O güç artık hiç yok işte. Tamamen gitti.

Tabii, pek çok kez, defalarca vücudum: “Neden Gücünü, Kuvvetini içimde hissetmiyorum?” diye sordu. Ve Cevap hep Gülümseyen bir Cevaptı.


Cevabı kendine sözlerle tercüme ediyorsun ama aslında Cevap söz şeklinde değil. Hep şöyle hissediyorsun: “Sabırlı ol, acele etme, bunun için HAZIR OLMAN LAZIM”.

4 ve 9 Mart 1966
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:36   #26
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

117 - Ne benim, ne senin ne de bu kralların, eskiden var olmadığımız, ya da bundan sonra var olmayacağımız doğru değil. Sadece Brahman değil, Brahman’ın içindeki varlıklar da, şeyler de ebedidir; yaratılışları ve imhaları, dış bilincimizle oynanan bir saklambaç oyunudur.

118 – Yalnızlıktan hoşlanmak bilgiye yatkınlığın bir göstergesidir; ama bilgiye ancak kendini kalabalıkta, savaşta ve pazarda hep yanız hissettiğin zaman ulaşırsın.

119 – Eğer büyük işler yaparken bile, muazzam sonuçlar alırken ile bir şey yapmadığını hissedebiliyorsan, bil ki Tanrı gözkapaklarındaki mührü Kaldırmış.

120 – Dağın tepesinde tek başına, sessizce, hareketsiz otururken yön verdiğin devrimleri algılayabiliyorsan, tanrısal görüşe sahipsin, görünüşlerden kurtulmuşsun.

121 – Faaliyetsizlikten hoşlanmak aptallıktır, faaliyetsizliği küçümsemek de aptallıktır; faaliyetsizlik yoktur. Öylesine tekmelenen kumun üzerindeki atıl taş, yarıkürelerdeki etkisini gösterdi. Enteresan! Bu tam da bu günlerde, dün ve önceki gün yaşadığım deneyim: dünyayı, şeyleri, insanları, her şeyi... her şeyi karşı konulmaz bir Güç Yönetiyor... maddi olarak hareket etme gereği olmadan; ve bu aşırı maddi faaliyet sadece, su çok hızlı akınca yüzeyde oluşan köpük gibi, ama altında, Kuvvet mutlak güçteki bir sel gibi akıyor; böyle hissettim. Söylenecek başka şey yok. Hep buna geri dönüyoruz: bilmek, eh, şöyle böyle; söylemek, iyi; yapmak da iyi; gücü olan tek şey OLMAK.

(Sessizlik)

Yaşadığım bu deneyim bana Auroville70 ile ilgili olarak gelmişti. Yani, insanlar ajite oluyor çünkü işler “hızlı gitmiyor”; o an, mutlak güçteki karşı konulmaz tanrısal oluşumun, tanrısal yaratılışın her şeye, bütün bu dış velveleye rağmen yüzeyin altında gerçekleşmesinin vizyonunu görmüştüm.

70 Auroville: Anne’nin Sri Aurobindo adına 1968’de Pondichéry yakınlarında kurduğu Yeni Çağın örnek kenti.

... V. bana Amerikalılar ve Vietnam hakkında bir soru sordu, ona cevaben şunu yazdım:

(Anne çok eğleniyor görünüyor; notu Satprem’e uzatıyor)

Soru
Amerikalıların Vietnam’daki varlığı ve müdahalesi haklı gösterilebilir mi?

Anne’nin cevabı
“Soruyu ne bakımdan soruyorsun?

Politik bakımdan soruyorsan... politika yalan dolu, politikayla ilgilenmiyorum.

Ahlaki bakımdan soruyorsan... ahlak, sıradan insanların Hakikat’ten korunmak için kullandıkları kalkandır.

Manevi bakımdan soruyorsan... sadece Tanrısal İrade haklı gösterilebilir; insanlar da bu Tanrısal İradeyi her yaptıkları şeyde travesti edip çarpıtır.”

Son özlüsöz hakkında bir sorum olacaktı... İnsanların bütün bu gereksiz aşırı faaliyetine rağmen, her şeye rağmen, insanlara rağmen altta olan bu karşı konulmaz Güç akımı YAPIYOR demeye başlamıştın...

Ee, sorun ne? Bu büyük Güç akımı, ortaya çıkmak için alete ihtiyacı var mı? Var, bir beyne. Sadece bir beyne değil işte. Bu Güç, geçmişte olduğu gibi akılsal ya da akılüstüsel şekilde tezahür edebilir, nefsi şekilde, kuvvet aracılığıyla tezahür edebilir; kaslar aracılığıyla tezahür edebilir; pekifiziksel olarak, yani doğrudan, aracısız nasıl tezahür edebilir? Çünkü Felaket isteniyor değil, hatta öngörülmüş bile değil: felaketi direnç DOĞURUYOR. Ve mümkün olan her yerde, yani kabul edildiği her yerde sonuçları hafifletmeye gelen Lütfun etkisini de görüyorsun. Bu da dünyasal unsurun, insansal unsurun özleminin, inancının, tam güveninin bir ahenkleştirme gücüne sahip olmasını açıklıyor, çünkü Lütfun gelip kör direncin sonuçlarını düzeltmesine imkan veriyorlar. Bunu çok açık görüyorum, detaylarında bile. İsteseydim gördüklerimi söyleyerek kehanette bulunabilirdim. Ama kehanette bulunmamı engelleyen bir tür süper şefkat var, çünkü Hakikat Sözünün bir tezahür gücü var, ve direncin sonuçlarını ifade etmek bu direnci somutlaştırır ve Lütfun etkisini azaltır. Bu yüzden gördüğün zaman bile söyleyemezsin, SÖYLEMEMELİSİN.

Ama Sri Aurobindo mutlaka “Her şeyi bu Kuvvet, bu Güç yapıyor” demek istiyordu. Gücü görünce ya da Güçle bir olunca aynı anda biliyorsun... ve biliyorsun ki hakikaten etki eden ve yaratan tek şey Bu’dur; gerisiyse Gücün etkilediği alanın ya da dünyanın veya maddenin ya da özün sonucu – direncin sonucu, Aksyonun değil. Ve bu Güçle birleşmek, Aksyonla bir olmak demek; aşağıda olanla birleşmekse dirençle birleşmek demek. İnsan kıpır kıpır diye, yerinde duramıyor diye, istiyor diye, düşünüyor diye, plan yapıyor diye... bir şey yaptığını sanıyor – direnç gösteriyor!Daha sonra, küçücük şeyler için örnekler vererek gösterebilirim, Kuvvet nasıl işliyor, ne, müdahale edip karıştırıyor, ya da ne, bu Kuvvet tarafından hareket ettirilip Kuvvetin hareketini çarpıtıyor... ve sonucu, yani gördüğümüz şekliyle fiziksel görünümü. Kesinlikle hiçbir dünyasal önemi olmayan bir şeyin örneği bile, burada her şeyin nasıl olduğu ve nasıl çarpıtıldığı konusunda net bir fikir verebilir. Ve bu her şey için böyle, ama her şey... hep, her zaman. Ve hücreler yogasını yaptığın zaman, aynı şey olduğunun farkına varıyorsun: etki eden Kuvvet var, ve (Anne gülüyor) vücudun bu Etkiyle ne yaptığı var!...


(Sessizlik)

Akla hemen neden ve nasıl meselesi geliyor. Ama bu akılsal meraklar alanına giriyor, çünkü önemli olan olgu, dirence son vermek. Önemli olan şey bu; dirence son verelim ki, evren olması gerektiği gibi olsun: ahenkli, ışıldayan, harika bir gücün, eşsiz bir güzelliğin ifadesi olsun. Daha sonra, direnç bittiğinde, neden direnç oldu konusu merak edilirse... bunun hiçbir önemi kalmaz. Ama şimdi olayın “nedeni” aranarak çare bulunmaz; çareyi doğru, gerçek tavrı takınarak bulursun. Önemli olan tek şey bu. Yapabilirsen bütün hücrelerinde tamamen tevekkül edeceksin ki, kendini tamamen vereceksin ki dirence son veresin. Hücreler sadece Efendi sayesinde, Efendi için, Efendi'nin içinde var olma sevincini yoğun şekilde yaşamaya başlar. Bu her yere yerleştiği zaman, iyi olacak.

6 ve 9 Temmuz 1966

122 – Görüşlerin oyuncağı olmak istemiyorsan, önce kendi düşüncenin nesi doğru onu gör, sonra tersinin nesi doğru onu incele; son olarak da bu farklılıkların nedenini ve Tanrı'nın Ahenginin anahtarını keşfet.

123 – Bir görüş ne doğrudur ne de yanlıştır, sadece hayatta faydalıdır ya da faydasızdır... (Anne epeyce gülüyor); çünkü görüş, zamanın bir yaratımıdır, zamanla etkililiğini ve değerini yitirir. Görüşleri aşıp ebedi bilgeliği ara.

124– Hayatta görüşlerden faydalan, ama ruhuna pranga vurmalarına izin verme. (Bir sessizlikten sonra) Görüşlerin hangi konuda faydalı olduğunu bulmaya çalışıyordum... Sri Aurobindo “görüşler faydalıdır ya da faydasızdır” diyor – bir görüş ne şekilde faydalı olabilir ki? Eylemde bir süre yardımcı olur.

Yok, benim üzüldüğüm nokta da bu zaten; insanlar görüşlerine göre hareket ediyor, bence bunun hiçbir değeri yok. Belki de ellerinde bir tek bu var! (Gülerek) Öyleyse bunun kötünün iyisi olduğunu söyleyebiliriz!

Sürekli mektuplar alıyorum insanlardan, şunu ya da bunu yapmak istiyorlar ya da yapmak istemiyorlar... ve bana “Benim görüşüm bu, bu doğru, bu doğru değil” diyorlar; ve bu her zaman, yüz kezde doksan dokuz kezden fazla yanlış, saçmalık. Alınan izlenim çok açık, gün gibi ortada: karşı görüş görüşle aynı değerde, bu sadece bir tavır meselesi, hepsi bu. Tabii işin içine her zaman egonun tercihi karışıyor: öyle olması insanın daha çok hoşuna gidiyor, bu yüzden de o görüşte oluyor.

Ama harekete geçmek için üst ışığın olmadıkça, görüşlerden faydalanmaya ihtiyacın var. Görüş sahibi olmaktansa bilge olmak daha iyi; yani, aslında bütün imkanları, meselenin bütün açılarını göz önünde bulunduracaksın, böylece mümkün olduğunca az egoist olup mesela bir eylem için bakacaksın: hangi eylem en çok sayıdaki insana faydalı olabilir ya da en az şeyi yıkar, veya hangi eylem en yapıcıdır. Son olarak da, manevi olmayan bir açıdan bakınca bile, sırf faydacı olan yani egoist olmayan bir açıdan bakınca bile, bilgeliğe göre hareket etmek kendi görüşüne göre hareket etmekten iyidir.

Evet ama, seni aydınlatacak ışığın yoksa, kendi görüşünü ya da egonu işe karıştırmadan doğru hareket etme şekli ne? Sanırım, meselenin tüm yönlerini göz önünde bulunduracaksın, tüm yönleri bilincinin önüne olabildiğince tarafsız şekilde serip mümkünse hangisinin en iyisi olduğuna bakacaksın, ya da eğer bunun nahoş sonuçları olacaksa hangisinin daha az kötü olduğuna bakacaksın. Demek istediğim, en iyisi ne? Müdahale etmek mi, yoksa oluruna bırakmak mı? Hangisi daha iyi? Ee zaten müdahale etmek için haklı olduğundan emin olman lazım; olaylar hakkındaki görüşünün başkalarınkinden veya öteki kişininkinden üstün olduğundan, tercih edilir olduğundan ya da daha doğru olduğundan emin olman lazım. Aslında, başkasına müdahale etmemek her zaman daha bilgece – insanlar başkalarına nedensiz ve anlamsız şekilde müdahale ediyor, sırf kendi görüşlerini başkalarına söylemeye alışıklar diye.

Doğru olayın, gerçek olayın vizyonuna sahip olduğunda bile başkasına müdahale etmek NADİREN bilgecedir. Müdahale ancak biri mutlak bir felaketle sonuçlanacak bir şey yapmak istiyorsa vazgeçilmez olur.

(Gülümseyerek) Ve bu durumda bile müdahale her zaman etkili olmaz.

Aslında başkasına müdahale ancak hakikatin vizyonuna sahip olduğundan kesinlikle emin olduğun zaman meşrudur. Sadece bu değil, sonuçların çok net vizyonuna da sahip olduğundan kesinlikle emin olman lazım. Başka birinin yaptıklarına müdahale edebilmek için peygamber olmak lazım, peygamber.

Çok merhametli ve kesinlikle iyi niyetli bir peygamber olmak lazım. Müdahalenin diğer kişinin kaderindeki sonuçlarının vizyonuna da sahip olman lazım.

İnsanlar sürekli birbirlerine: “Şöyle yap, böyle yapma” diye tavsiyede bulunuyor; nasıl bir karmaşa yarattıklarını, kargaşayı, düzensizliği ne derecede artırdıklarını hayal bile edemezler, farkındayım. Bazen de bireyin normal gelişmesine zarar veriyorlar. Bence görüşler her zaman tehlikeli, çoğu zaman da beş para etmez. Başkasının işine ancak öncelikle diğer kişiden son derece daha bilgeysen karışmalısın – tabii insan kendini her zaman daha bilge sanır!... ama ben, kendince değil, objektif olarak daha bilge demek istiyorum: eğer daha çok ve daha iyi görüyorsan, ve kendini tutkularının, arzularının, kör reaksyonlarının “dışında tutabiliyorsan”. Kendin bütün bu şeyleri aşmış olman lazım, başkasının hayatına müdahale edebilme hakkının olması için; biri senin görüşünü sorduğu zaman bile. Ve sormadığı zaman, bu açıkça işin olmayan şeye karışmaktır.

(Anne uzunca seyre dalıyor, sonra birden gözlerini açıyor)

Atmosferinde, yukarda bir şey gördüm – tuhaf bir görüntü! Bir dağın çok dik yamacı gibiydi; biri tırmanıyordu, insanın sanki sembolü olan biri. Çok tuhaf... bunu birçok kez gördüm: giysisiz ama çıplak olmayan varlıklar! Neden, anlayamıyorum – neler oluyor? Giysileri yok ama çıplak değiller... Bir form var, insan formu olan bir form görüyorsun; form görünüyor ama çıplak değil. Bu üçüncü kez başıma geliyor. Vücutlarının dışına çıkmış insanlarla başıma geldi.

P.’yi öyle gördüm mesela: çıplak değildi ama üzerinde giysi yoktu; bir vücut şekli görünüyordu, mavi ve pembeydi (sanırım sana bunu anlattım). Yani, tam şimdi bir insan gördüm, bir insan şekli... sana benziyordu; bir tepeyi tırmanıyordu, çıplak değildi. Yani, üzerinde bir tür ışıktan giysi vardı. Ama bu yayılan bir ışık izlenimi ya da benzer bir izlenim vermiyor. Bu bir atmosfer gibi; daha ziyade aura: görünür hale gelmiş aura; ve şeffaflık formu saklamıyor, aynı zamanda da form çıplak değil. Bence aura olmalı: görünür hale gelmiş aura. Aynen öyleydi. Ve gökten – aşağıdan yukarı uzanan büyük bir gök vardı, tablo gibiydi, çok açık, çok parlak, tertemiz bir havaydı – gökten sayısız ... yüzlerce kuş gibi şeyler ona doğru uçuyordu, o da bir hareketle onları kendine çekiyordu. Genelde soluk maviydiler, beyazdılar; arada bir, bir kanat kısmının ya da dağın doruğunun ucu biraz karanlıktı ama kazara. Ve bu kuş gibi şeyler ha bire geliyordu, sürekli... yüzlerce; o da onları bir hareketle bir arada toplayıp dünyaya gönderiyordu, dik bir yamaçta duruyordu, onları aşağıya, vadiye gönderiyordu. Bu şeyler orada aşağıda... (Anne gülüyor) görüşe dönüşüyordu! Görüş oluyordu! Kahverengi, mavi, koyu renkte, açık renkte görüşler...

Sanki öylece yeryüzüne doğru giden kuşlar gibiydi. Bir imajdı... yo, imaj da değildi çünkü hareket ediyordu. Çok eğlenceliydi! Yukarıdan geliyorlardı, ışıl ışıl, yüzlerce. İnsan şekli “Görüşler işte böyle oluşuyor” dedi. Sana benziyordu. “Sen” değildin ama sana benziyordu. Gökten iniyorlardı, uçsuz, parlak, açık bir göktü; ne mavi, ne beyaz ne de pembeydi... parlaktı, o kadar, pırıl pırıldı; ve bu gökten yüzlercesi... binlercesi iniyordu, o da onları orada karşılayıp bir el hareketiyle aşağıya gönderiyordu... aşağıda da görüşe dönüşüyorlardı! Galiba gülmeye başladım, komik geldi.

Acayip. Hepsi böyle iniyordu – aşağısı da görünmüyordu. İyi. Görüşler bir ışık semasından geliyor olabilir! (Anne gülüyor) Aslında, imajlar olayı sözlerden çok daha iyi anlatıyor! Hani “Hakikate Doğru Yükseliş”i çizmiştim ya, biliyorsun. Aynısıydı, dik bir kaya vardı, o varlık da tırmanıyordu, zorlanmadan, öylece çıkıyordu, ve en tepede değil de yere epeyce uzakta (yer görünmüyordu) bu şeyleri karşılayıp aşağıya gönderiyordu. Tablo hala gözümün önünde. Bayağı güzeldi. Bu özel detayı şimdi anladım: görünür hale gelen ve giysi görevi gören auralardı; auralar giysilerdi. Bence bu sübtil bir fizik, belki de gerçek bir fizik. Sri Aurobindo sübtil fiziğin bizim fiziksel düzlemden çok daha gerçek olduğunu söylerdi. Orada her şey böyle, her şeyin sembolü çok açık.


Kuşlar... (bunlar kuş olmayan ama kuşa benzeyen “kuşlardı”) ışıl ışıl geliyorlardı, bazen de bazı yerlerinde küçücük daha koyu izler vardı ama, genelde ışıl ışıldılar; formları çok esnekti. Ve renkler bildiğimiz anlamdaki renkler değildi: beyaz değildi, açık mavi değildi, sanki beyazın, mavinin özüydü, renklerin özüydü. Nasıl izah etsem... bilmiyorum. Öylece geliyorlardı, sonra da o onları gönderiyordu, ve şeyler onun elinden geçip yere indikçe (Gülerek)... kahverengi, mavi, gri oluyordu... olabilecek her renge dönüşüyorlardı! Ama hepsi görüştü. Çok eğlenceli.

14 Eylül 1966

125 – Her kanun, ne kadar kapsayıcı ya da kaçınılmaz olursa olsun, etkisini engelleyen, değiştiren, sıfırlayan ya da etkisinden sıyrılan ters bir kanunla bir yerde karşılaşır.
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:39   #27
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

126 – Doğa’nın en bağlayıcı kanunu, Doğa’nın Efendisinin formüle Edip sürekli Kullandığı sabit bir süreçtir sadece; onu Ruh yaptı, onu Ruh aşabilir, ama önce hapishanemizin kapılarını açmalıyız ve Doğa’dan ziyade Ruhta yaşamayı öğrenmeliyiz. Üstesinden gelinemeyecek ve değiştirilemeyecek Doğa kanunu yoktur eğer her şeyi Efendi’nin Yönettiğine ve Efendi’yle doğrudan temasa geçme imkanımız olduğuna inanırsak, eğer kendimizi Efendi’nin İradesine ihtiyatsızca vermek için köhne alışkanlıkların hapsinden çıkmayı bilirsek.

Aslında sabit hiçbir şey yok, her şey sürekli değişiyor; ve bu yükselen dönüşüm, bu bilinçsiz ve ölümlü yaratılışı Efendi'nin mutlak güçteki ebedi bilincine doğru aşama aşama geri getirecek.

3 Ağustos 1969

127 – Kanun bir süreçtir ya da bir formüldür; ama ruh süreçlerin kullanıcısıdır, formülleri de aşar. Doğa kanunları, fiziksel mizaç için ancak söz konusu fiziksel mizaç psişik varlığın etkisi altında olmadığı zaman zorlayıcıdır; çünkü psişik varlık, bütün süreçleri, bütün formülleri kendi amaçları için kullanabilen, onları istediği gibi değiştirebilen tanrısal güce sahiptir.

5 Ağustos 1969

128 – “Doğa’ya göre yaşa” der Batı’nın özdeyişi; ama hangi doğaya göre, vücudun doğasına göre mi, yoksa vücudu aşan doğaya göre mi? Önce bunu belirlemeliyiz.

129 – Ey Ölümsüzlüğün evladı, Doğa'ya göre değil, Tanrı'ya göre yaşa; Doğa'yı da kendi içindeki tanrısallığa göre yaşamaya zorla.

Sri Aurobindo “Vücudu aşan doğayla” neyi kastediyor? Vücudu aşan doğa, vücudun yok oluşundan sonra yaşamaya devam eden doğadır, ölümsüz olan ve tanrısal öze sahip olan psişik doğadır. Psişik, kendi merkezinde olan Tanrısal’ın bilincine varabilir, ve varmalıdır da, ve Tanrısal'la bilinçli olarak birleşmelidir.

7 Ağustos 1969

130 – Kader, Tanrı'nın, uzayda ve zamanda henüz meydana gelmesi gerekenlerin uzayın ve zamanın dışındaki Önbilisidir; güç ve gereklilik, Tanrı'nın Öngördüğünü kuvvetlerin çatışmasıyla gerçekleştirir.

& Her şey öngörüldüyse, özlemin, eforun rolü ne?

Her alanda... fiziksel, nefsi ve akılsal alanda her şey öngörülmüştür; ama bir üst alanın (Akılüstü ve ötesi bir alanın) nüfuz etmesi, olaylara başka bir determinizm katar ve hadiselerin seyrini değiştirebilir. Budur özlemin başarabildiği. İnsanın gösterdiği efora gelince, belirlenmiş şeylerin bir parçasıdır, rolü de kuvvetlerin işleyiş bütünlüğünde öngörülmüştür.

9 Ağustos 1969

131 – Tanrı her şeyi İstedi ve Öngördü diye boş oturup Tanrı’nın Kısmetine bel bağlama, çünkü senin eylemin Tanrı’nın başlıca icra kuvvetlerinden biridir; öyleyse kalk ve davran, egoistçe değil, Tanrı’nın önceden Belirlediği olayın şartı, aleti ve görünür nedeni gibi.

132 – Hiçbir şey bilmezken suçlulardan da günahkarlardan da kalbi temiz olmayanlardan da nefret ederdim, çünkü içim suç, günah ve pislik doluydu; ama arındıktan ve gözüm açıldıktan sonra, içimden hırsızın ve katilin önünde eğilip fahişenin ayaklarına taptım, çünkü anladım ki bu ruhlar kötülüğün korkunç yükünü kabul etmiş, dünya okyanusunun kaynayan zehrinin en büyük kısmının drenajını hepimiz için yapmış.

Dünyanın, Kendi tezahüründeki Yüce Bir’den başka bir şey olmadığını iyice anlamış insanın bütün insansal ahlak kavramları ister istemez yok olur ve tüm değerlerin tamamen değiştiği – hem de nasıl değiştiği – toplu bir bakışa yer bırakır.

14 Ağustos 1969

133 – Titanlar tanrılardan daha kuvvetli, çünkü Tanrı’yla Gazabına uğrama ve Husumetinin yükünü taşıma konusunda anlaşmışlar; tanrılarsa ancak Tanrı’nın Aşkının ve daha sevecen Ekstazının hoş yükünü kabul edebilmiş. Sri Aurobindo'nun hakikaten ne demek istediğini iyice anlamak için, düşüncesindeki harika mizah anlayışını bilmek lazım.

16 Ağustos 1969

(Yıllar önce Anne'ye aynı özlüsözle ilgili bir soru sorulmuştu)

& Öyleyse tanrılar ödlek! Nerede büyüklükleri? Nerede ihtişamları? Neden aşağı antitelere tapıyoruz? Titanlar da Tanrısal’ın en sevilen evlatları olmalı, değil mi? Sri Aurobindo burada bir paradoks yazmış, biraz uyuşmuş akılları uyandırmak için. Cümlelerin içerdiği bütün ironiyi, özellikle de sözlerin gerisindeki niyeti anlamak lazım. Hem ödlek veya büyük olsunlar ya da olmasınlar, tanrılara hiçbir tapma gereği görmüyorum. Sadece her şeyde ve her varlıkta bir Olan Yüce Efendi'ye tapmalıyız.

6 Kasım 1961

rahatsızlık hissediyorsun. Kuvvetinin cevaplarını, dünyanın kuvvetinin sorularına göre ayarlamayı öğrenirsen, acının hoşuna gittiğini ya da safi hazza dönüştüğünü göreceksin.

Doğru ilişki hazzın şartıdır, Ritam [Doğru, Hakikat] Anandanın anahtarıdır. İnsanlar başkalarıyla olan ilişkilerini fiziksel, nefsi ve akılsal temaslara dayandırmaya alışık, bu yüzden neredeyse hep uyuşmazlık ve acı yaşanıyor.


Aksine, ilişkilerini psişik temaslara dayandırsalardı, yani ilişkileri ruhtan ruha olsaydı, bulanık görünüşlerin gerisinde hayatın tüm faaliyetlerinde dışavurulabilen derin, kalıcı bir ahengin olduğunun farkına varırlardı; bu derin, kalıcı ahenk sayesinde huzur ve mutluluk, karmaşanın ve acının yerini alır.

28 Ağustos 1969

139 – Süperinsan kimdir? Gözü maddede olan bu fragmanlı akılsal insansal bireyi aşabilen ve tanrısal bir kuvvetle, tanrısal bir aşkla, tanrısal bir neşeyle, tanrısal bir bilgiyle kendine evrenselleşmiş, tanrısallaşmış bir şekilde hakim olabilen kişidir. Süperinsan halen oluşma aşamasında. Bu oluşumu mükemmelleştirmek için son zamanlarda dünyada yeni bir bilinç ortaya çıktı.

Ama herhangi bir insanın bu başarıya henüz ulaşmış olması pek muhtemel değil, üstelik bu başarıyı fiziksel vücudun dönüşümü izlemesi gerekir ki, bu dönüşüm henüz gerçekleşmedi.

30 Ağustos 1969

140 – Bu sınırlı insansal egoyla kendini süperinsan sanıyorsan, ancak kendi kibrinin enayisi, kendi kuvvetinin oyuncağı, kendi kuruntunun aleti olursun. Bundan çıkan doğal sonuç şu: daha şimdiden süperinsan olduğunu iddia eden tüm hırslılar ancak kendini kandırıp başkasını da kandırmaya çalışan kibirli sahtekarlardır.

30 Ağustos 1969

141 – Nietzsche süperinsanı, develikten çıkan bir aslan ruhu gibi gördü, ama süperinsanın gerçek müjdeci amblemi ve işareti, bereket ineğinin üstünde duran devenin üzerinde oturan aslandır. Eğer bütün insanlığın kölesi olamıyorsan efendisi olamazsın, eğer doğanı, tüm insanlık memelerini gönlünce sağabilsin diye Vasishtha’nın71 bereket ineği haline getiremiyorsan, aslansal süperinsanlığın neye yarar?

Tüm insanlığın kölesi olmak, insanlığa hizmet etmeye hazır olmak demektir. Bereket ineği gibi olmak, insanlığın, yeteneksizliğinden ve cahilliğinden kurtulmak için ihtiyaç duyduğu bütün kuvvetleri, bütün ışıkları ve bütün güçleri bolca dağıtabilmek demektir. Çünkü böyle olmasaydı insanüstü bir varlık dünya için yardımdan çok yük olurdu.

31 Ağustos 1969

142 – Dünya için aslan gibi korkusuz ve egemen ol, deve gibi sabırlı ol ve hizmet et, anne iyiliğiyle dolu sakin ve dayanıklı bir inek gibi ol. Tanrı'nın tüm zevklerini, aslanın avını parçalayıp yediği gibi tat ama, tüm insanlığı da bereket fışkıran bu uçsuz ekstaz çayırına götür ki yuvarlanıp otlansın. Varlığın tanrısallaşana kadar gelişmesi için gerekli meziyetler bunlar; bu aynı zamanda bir hatırlatma: insanlık yükselmeden bir dönüşüm tam olamaz.

1 Eylül 1969

143 – Sanatın görevi sadece Doğa'yı taklit etmekse, ateşe verin o zaman bütün resim galerilerini, yerine de fotoğraf stüdyoları açalım. Sanat, Doğa'nın sakladığını açığa vurduğu için küçücük bir tablo, milyonerlerin mücevherlerinden ve prenslerin hazinelerinden daha değerlidir.

144 – Görünen Doğa'yı taklit etmekle yetinirsen bir ceset, ölü bir taslak, ya da bir canavar yaratırsın; Hakikat, görünenin ve hissedilenin gerisinde ve ötesinde yaşar.

71 Vasishtha: Vedik çağın ünlü rishisi; ineği ashramının bütün ihtiyaçlarını karşılarmış, hatta onu koruması için ona ordular bile verirmiş.

& Tatlı Annem, fotoğrafın, modern sanatın bir aracı olduğu söyleniyor. Bu konudaki görüşün ne?

Her şey fotoğrafın ne şekilde kullanıldığına bağlı. Fotoğrafın doğal hedefi ve yaygın kullanımı belgeseldir; ve fotoğraf ne kadar doğru ve netse, o kadar faydalıdır. Ama fotoğrafı bir ifade şekli olarak kullanan sanatçıların varolduğu da inkar edilemez. Fakat yaptıkları artık Doğa'nın tam bir kopyası değil, bu, genellikle fiziksel görünüşün gizlediği başka bir şeyi ifade etmeye, yansıtmaya yönelik bir renk ve form aranjmanı.

4 Eylül 1969

145 – Ey şair, ey sanatçı, Doğa'ya ayna tutmakla yetinirsen, eserinden hoşlanacağını mı sanıyorsun? Tam aksine, senden yüz çevirir. Çünkü ona ne gösteriyorsun? Kendisini mi? Yoo, cansız bir konturu, bir yansımayı, müphem bir taklidi gösteriyorsun. Doğa'nın gizli ruhunu kavrayacaksın, dış semboldeki hakikatin ebediyen peşinde olacaksın, bunu da sana hiçbir ayna gösteremez, ne sana ne de aradığına.

& Tatlı Annem, burada söz konusu olan “ebedi sembol”72 ne?

Ebedi sembol Doğa'nın gizli ruhudur; şair de, sanatçı da bu ruhun Hakikatini arayıp ifade etmelidir.

7 Eylül 1969

146 – Bence Shakespeare, Greklerden çok daha büyük ve çok daha tutarlı bir evrenselci. Yarattığı karakterlerin hepsi evrensel tipler, Lancelot Gobbo’yla köpeğinden tutun da Lear’e, Hamlet’e kadar.

147 - Grekler evrenselliği, bütün daha ince bireysel nüansları es geçerek aradı; Shakespeare’se evrenselliği en nadir bireysel karakter detaylarını evrenselleştirerek daha başarılı şekilde aradı. Doğa'nın, Sonsuz’u bizden saklamak için kullandığı şeyi

72 “External” (dış) “eternal” (ebedi) okunup basılmış.

Shakespeare, insandaki sonsuz nitelikli Tanrısal’ı insanlığın gözleri önüne sermek için kullandı.

148 – Doğa'ya tutulan ayna imajını yaratan Shakespeare, kopyalamaya, fotoğraflamaya ya da taklit etmeye asla tenezzül etmeyen tek şairdir.

Falstaff’ı, Macbeth’i, Lear’i ya da Hamlet’i Doğa'nın taklidi gibi gören okuyucunun ya gönül gözü yok, ya da bir formül onu hipnotize etmiş.

149 – Maddi Doğa'nın neresinde Falstaff’ı, Macbeth’i ya da Lear’i bulursun? Maddi Doğa’da imaları, gölgeleri var ama onlar Maddi Doğa'nın çok üstündeler.

150 – İki tür insan için ümit var: Tanrı'nın temasını hissedip cazibesine kapılmış insan için, bir de şüpheci arayıcı ve kanaat getirmiş ateist için; tüm dinlerin formülcülerine ve özgür düşüncenin papağanlarına gelince, onlar yaşamak dedikleri bir ölümü izleyen ölü ruhlardır.

& Tatlı Annem, dinlerin “formülcüleri”, sıradan kitlelere Tanrı'dan bir imaj sağlayarak yardım etmiyor mu? Dinin sıradan insanlara yardım ettiğine inanmıyor musun?

Olan her şey, bütün yaratılışı Yüce’nin bilgisine erdirmek için Yüce Efendi'nin İsteğiyle oluyor.

Ama etkinin çok büyük bölümü kontrastla ve inkarla işliyor. İnancı olmadan, hatta deneyim yaşamadan bile dine riayet eden sözde inanan çoğunluk için dinler böyle etkili oluyor.

14 Eylül 1969
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:43   #28
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

151 – Adamın biri bilgi sahibi olmak için bir bilim adamına gitmiş; eğitmeni ona mikroskopla teleskopun gösterdiklerini göstermiş ama adam gülmüş: “Bunlar tabii ki alet olarak kullandığınız camların göze empoze ettiği halüsinasyon; bu harikaları çıplak gözle görmemi sağlayamadığınız sürece inanmam” demiş. Bilim adamı, aynı sonuca yönelen birçok olguyla ve deneyle bilgisinin güvenirliğini ona kanıtlamış ama adam yine gülmüş: “Sizin kanıt dediklerinize ben tesadüf derim, tesadüflerin sayısı bir kanıt oluşturmaz; deneylerinize gelince, anormal şartlarda yapıldıkları, bir tür Doğa aberasyonu teşkil ettikleri ortada” demiş. Bilim adamı ona matematiğin sonuçlarını gösterince adam sinirlenmiş: “Bu apaçık sahtekarlık, zırva, batıl inanç; siz şimdi beni bu anlaşılmaz saçma rakamların, herhangi bir gerçek kuvveti, gerçek anlamı olduğuna mı inandırmaya çalışıyorsunuz?” diye bağırmış. Bilim adamı onu iflah olmaz bir ahmak diye kovmuş, çünkü kendi yalanlama sistemini, kendi negatif usavurma yöntemini tanıyamamış. Tarafsız, açık fikirli bir araştırmayı çürütmek istedikten sonra, inkarımızı gizleyecek en saygın çok heceli sözleri her zaman bulabiliriz, ya da araştırmayı saçma hale getiren testler, şartlar her zaman empoze edebiliriz. Çoğu materyalist olan bilim adamları, cahil ahmakların bilimi inkar etmek için kullandıkları yöntemi, okült ve manevi bilgiyi inkar etmek için kullanıyor. Çünkü iyi niyetli biri için açık kanıt olan şey, öğrenmeyi reddeden biri için bir sahtekarlık olur.

17 Eylül 1969

152 – Maddeyle meşgulken, aklımız maddenin tek gerçek olduğunu sanır; maddi olmayan bilinçteyken maddeyi bir maske olarak görürüz ve sadece bilinçte varolmak gerçek gibi gelir. İkisinden hangisi doğru? Tanrı Bilir; ama her iki deneyimi yaşamış insan, hangi halin daha güçlü, daha mutlu ve bilgi bakımından daha zengin olduğunu kolayca söyleyebilir.

153 – Maddi olmayan bilincin, maddi bilinçten daha gerçek olduğuna inanıyorum, çünkü ikincisinde benden saklananı ilkinde biliyorum, artı aklımın madde konusunda bildikleri de emrimde.

& Tatlı Annem, maddi olmayan bilinçte nasıl sürekli kalabiliriz? Kalamazsınız, hem sürekli kalmak iyi değil. Sri Aurobindo burada maddi ve maddi olmayan bilinçlerden üstün olan ve bütün diğer bilinçleri içeren, böylece varlığın bütün düzlemlerinde her şeyi bilebilen süpraakılsal bilinçten söz etmiyor. Özlem duyulması gereken bilinç bu süpraakılsal bilinç, bize tam, bütünsel Hakikati bu bilinç öğretebilir.

18 Eylül 1969

154 – Cehennem ve cennet sadece ruhun bilincinde var. Evet ama kıtalarıyla, denizleriyle, çayırlarıyla, çölleriyle, dağlarıyla, nehirleriyle dünya da öyle. Bütün dünya, Ruhun vizyonunun bir aranjmanından başka bir şey değil.

155 – Sadece bir ruh ve bir varoluş var; bu yüzden hepimiz sadece bir objektiflik görüyoruz; ama tek ruh varoluşunda bir sürü akıl ve ego düğümü var, bu yüzden hepimiz tek Objeyi farklı ışıklarla ve gölgelerle görüyoruz.

156 – İdealistler yanılıyor; dünyaları Akıl yaratmadı, aklı Yaratan, dünyaları da Yarattı. Akıl yanlış görür çünkü yaratılanı kısmen görür, detaylarını görür.

& Buradaki hayatımızda idealizm bize nasıl yardımcı olabilir?

Sanırım Sri Aurobindo burada dünyaları Fikrin yarattığını iddia eden bir felsefe ekolünü kastediyor. Tabii ki bu iddia yanlış. Maddenin kölesi olmayı reddeden idealistler bu felsefenin taraftarı olmayabilir, ve idealizmleriyle, artık maddi arzuların kölesi olmamaya yardım edebilirler.

22 Eylül 1969

157 – “Ramakrishna böyle dedi” “Vivekananda şöyle dedi”. İyi de, Avatarın sözlerle ifade etmediği hakikatleri de, peygamberin öğretisinde es geçtiği hakikatleri de bilmek istiyorum. Tanrı'da, insanın düşüncesinin şimdiye kadar tasavvur ettiğinden veya dilinin şimdiye kadar telaffuz ettiğinden her zaman çok daha fazlası olacak.

158 – Ramakrishna kimdi? İnsanda Tezahür Etmiş Tanrı; ama geride, sonsuz Kişiliksizliğiyle ve evrensel Kişiliğiyle Tanrı var. Peki Vivekananda kimdi? Shiva’nın ışık saçan bir bakışı; ama gerisinde, kendi geldiği, Shiva’nın da, Brahma’nın da, Vishnu’nun da, her şeyi aşan OM’un da geldiği tanrısal bakış var.

& Tatlı Annem, süpraakılsal bilinç iyice yerleştikten sonra, Avatarların hala dünyada doğması gerekecek mi? Süpraakıl, yeryüzünde yaşayan insanlar tarafından ortaya koyulduğunda bu soruya cevap vermek daha kolay olacak. Sri Aurobindo'nun “son Avatar” olduğunu hep duymuştum; muhtemelen bir insan vücudundaki son Avatardır – sonrasını, bilmiyoruz...

23 Eylül 1969

159 – İnsanın içindeki Tanrı Krishna’yı tanımayan, Tanrı'yı tam bilmez; sadece Krishna’yı bilen, Krishna’yı bile bilmez.

Tersi de tamamen doğrudur: eğer küçücük, çirkin, soluk, kokusuz bir çiçekte Tanrı’yı tümüyle görebiliyorsan, Tanrı’nın yüce gerçeğini kavradın.


& Tatlı Annem, insan bir kez Sri Aurobindo'nun yogasını seçti mi, bütün tanrılara ve tanrıçalara ibadet etmeyi bırakması gerekmiyor mu? Sri Aurobindo'nun gösterdiği yolu gerçekten izleyen insan bu yolu yaşamaya başladığı anda, bilincini herhangi bir tanrının veya tanrıçanın, ya da bütün tanrıların ibadetiyle sınırlamanın imkansız olduğunu hisseder.

26 Eylül 1969

160 – Boş bir metafiziğin çorak tuzağından, kısır bir entelektüelliğin kuru tozundan sakın. Sadece yaşayan bir mutluluk için kullanılabilen, karaktere, eyleme, yaratıma ve olmaya dönüştürülebilen bilgi edinilmeye değerdir.

161 – Sahip olduğun bilgiyi ol, sahip olduğun bilgiyi yaşa; bilgin o zaman kendi içinde yaşayan Tanrıdır.

& Tatlı Annem, “entelektüel kültür” yolda bize hangi noktaya kadar yardım edebilir?

Entelektüel kültür en uç noktasına kadar geliştirilirse, aklı şu tatmin etmeyen tespite sevk eder: akıl Hakikati bilemez.

Özlem duyan içten insanı da, susmaya ve kendini irfanı bahşedebilen üst bölgelere sessizce açma gereğine sevk eder.


27 Eylül 1969

162 – Evrim bitmedi; ne akıl Doğa'nın son sözü, ne de usavuran hayvan Doğa’nın en yüce formu. İnsan hayvandan çıktığı gibi, süperinsan da insandan çıkıyor. İngilizce’sini görmek isterim, Sri Aurobindo'nun “emerge” [çıkmak] eylemini hangi zamanda çekimlediğine bakmak için.

Şimdiki zamanda mı çekimlemiş yoksa gelecek zamanda mı? Gelecek zamandaysa bu hepimizin bildiği ve gerçekleşmesi için çalıştığımız bir vaat. Şimdiki zamandaysa... ekleyeceğim bir şey yok.


29 Eylül 1969

163 – Kanuna harfiyen uyma gücü özgürlüğün temelidir; bu yüzden disiplinlerin çoğunda ruh, kendi tanrısal varlığının tam özgürlüğüne yükselebilmeden önce, kanunu aşağı varlığında çekip gerçekleştirmek zorunda. Özgürlükle başlayan disiplinler sadece doğal olarak özgür olan güçlü insanlar için, ya da önceki hayatlarında özgürlüklerinin temelini atmış insanlar içindir.

& Sri Aurobindo'nun burada bahsettiği “özgürlükle başlayan” şu disiplinler hangileri? Sanırım Sri Aurobindo, çeşitli inisyasyon ekollerinin önemli ve otorite sahibi oldukları zamanlarda uyguladıkları inisyatik disiplinleri ima ediyor.

Çok materyalist hale gelen çağımızda artık bu tür ekoller aynı derecede önemli ve otorite sayılmıyor.

30 Eylül 1969

164 – Kendine empoze ettiği kurala özgürce, zekice ve tamamen uyamayan insan, başkasının buyruğu altına girmek zorunda. Bu, ulusların boyunduruk altına girmesinin başlıca nedenlerinden Ama şimdi artık bu yasanın ne anlamı kaldı, ne de faydası; artık bu yasayı dinlememek lazım. Bu, artık hiçbir otoritesi olmaması gereken bir geçmişin bir parçası. Ama böyle olabilmesi için, bu yasanın yerine daha aydın ve daha doğru bir yasanın geçmesi lazım, karışıklık ve bozulmuşluk değil.

4 Eylül 1969

& Tatlı Annem, yeni jenerasyonun yaptığı gibi, bütün sosyal ve ahlaki adetleri yıkmak, hiçe saymak iyi midir? Bu şeylerin hiç mi değeri yok? İnsanın bilinci geliştikçe, bir zamanlar değeri olan şeyin, bir başka zamanda hiçbir değeri kalmıyor. Ama artık uymadığın yasayı, gelecek realizasyona doğru gelişmene yardım eden, teşvik eden daha yüksek, daha doğru bir yasayla değiştirmeye büyük özen göstermen gerekir. Ancak daha üstün, daha iyi bir yasa bildiğin zaman, ve o daha üstün, daha iyi yasaya uyabildiğin zaman bir yasadan vazgeçmeye hakkın var. Dün yazdıklarımı tekrar oku, bunu daha önce açıklamıştım.

5 Eylül 1969

& Peki bu “daha aydın” yasa nedir? Her yasanın yerine geçmesi gereken tanrısal emre tam, spontane itaat.

26 Eylül 1970

& Bu üstün yasaya nasıl uyabiliriz? Her an Tanrı'nın İstediğini yaparak.

26 Eylül 1970
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:46   #29
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

167 – İçimizdeki Tanrı hep doğru Yönetir, cahilliğin zincirleri içinde olduğumuzda bile; ama hedef kesin olmasına rağmen, hedefe daireler çizerek ve sapaklara saparak ulaşılır.

Tanrısal’ın öngördüğü hedefe her zaman ulaşılır, ama sadece bilinçleri Tanrısal Bilinçle birleşmiş olanlar hedefe doğrudan ve bilerek ulaşır. Ötekiler, yani sadece dış varlıklarının bilincinde olanların büyük çoğunluğu hedefe ancak bazen bu hedefe sırt çeviriyor gibi görünen birçok dolambaçlı yoldan geçerek varır.

6 Ekim 1969

168 – Yogada haç-çarmıh, ruhla doğanın kuvvetli ve mükemmel birleşmesinin sembolüdür; ama cahilliğin pisliklerine düştüğümüz için, ıstırabın ve arınmanın sembolü oldu73.

169 – İsa dünyaya arındırmak için geldi, nail olmak için değil. Misyonunun başarısız olacağını ve onu reddetmiş bir dünyaya Tanrı'nın kılıcıyla geri dönmesi gerekeceğini kendisi önceden biliyordu.

& Tatlı Annem, bu özlüsözde “Tanrı'nın kılıcı” neyi temsil ediyor? Tanrı'nın kılıcı, hiçbir şeyin dayanamadığı güçtür.

7 Ekim 1969

170 – Muhammed’in misyonu gerekliydi, çünkü arınma eforumuzun abartısında, dünyanın sadece rahipler için yapıldığını, şehrin de çölün sadece bir antresi olarak yaratıldığını düşünmeye başlayacaktık.

171 – Her şey söylendiğinde, Aşkla Kuvvet birlikte sonunda dünyayı kurtarabilir, ama Aşk tek başına ya da Kuvvet tek başına kurtaramaz. Bu yüzden İsa ikinci bir geliş bekliyordu; İslam dini de, durgun olmadığı yerlerde imamların arasından bir Mehdi bekliyor.

73 Sri Aurobindo’ya göre haçın, çarmıhın (İngilizce’de “cross” hem haç hem çarmıh demek, ama sıkıntı, acı, cefa, çile de demek) asıl manevi anlamı şu: ruh, yani dikey doğru, maddeye, yani yatay doğruya nüfuz eder ki onu bilinçlendirip dönüştürsün; kesişme noktasıysa dönüşümü simgeler.

İsa’nın vaaz ettiği şekliyle aşk tek başına insanları dönüştüremedi.

Muhammed’in vaaz ettiği şekliyle kuvvet tek başına insanları dönüştüremedi, tam aksine. Bu yüzden, insanlığı dönüştürmek için işlemekte olan bilinç, kuvvetle aşkı birleştiriyor, bu dönüşümü gerçekleştirmesi gerekecek olan Varlık da yeryüzüne Tanrısal Aşkın Gücüyle gelecek.

10 Ekim 1969

172 – Kanun dünyayı kurtaramaz; dolayısıyla Musa’nın emirleri insanlık için öldü, Brahminlerin öğretisiyse bozuldu ve ölüyor. Özgürlüğe dönüştürülmüş kanun kurtarıcıdır; doğrusu pandit değil yogidir, manastır hayatı değil, arzudan, cehaletten ve egoizmden vazgeçmektir. Bu, tartışılmaz açıklıkta.

Biz zaten bunu yapmaya çalışıyoruz. Ama insanın doğası isyankar; arzudan, cehaletten ve egoizmden vazgeçme karşılığında özgürlüğü elde etmeyi zor buluyor. İnsanların çoğu arzunun, cahilliğin ve egoizmin köleliğini arzusuz, cehaletsiz, egoizmsiz özgürlüğe tercih ediyor.

13 Ekim 1969

173 – Vivekananda bile heyecandan bir defasında: “Kişisel bir Tanrı tahammül edilmez olurdu çünkü fazla ahlakdışı olurdu, bütün iyi insanların görevi de Ona direnmek olurdu” sofizmini kabul etmişti. Eğer ahlakötesi ve mutlak güçte bir İrade, bir Zeka dünyayı Yönetiyorsa Ona direnmenin mümkün olmadığı kesin; direnişimiz ancak O’nun amaçlarına hizmet eder ve aslında O’nun tarafından dikte edilir. Öyleyse Onu kınamak ya da inkar etmek yerine, Onu araştırmak ve anlamak daha iyi değil mi?

174 – Tanrı’yı anlamak istiyorsak, egoist ve cahil insansal kriterlerimizden vazgeçmeliyiz, ya da kriterlerimizi yüceltip evrenselleştirmeliyiz.

İnsansal anlayışa göre dünya son derece ahlakdışı, acı ve çirkinlik dolu, özellikle de insan türünün ortaya çıkışından beri. Yani insansal bilinç için bu dünyanın kişisel bir Tanrı'nın eseri olduğunu kabul etmek zor, çünkü bu, insana, kadiri mutlak bir canavarın eseriymiş gibi geliyor. Ama Sri Aurobindo şunu ekliyor, anlamaya çalışmak kınamaktan iyidir.

Anlamanın da en iyi yolu, Gördüğü gibi görmek ve Anladığı gibi anlamak için bu Yüce Bilinçle birleşmek değil mi? Bu, kesinlikle tek gerçek Bilgelik. Yoga, Yüce’yle gerçek birleşme şeklidir.

15 Ekim 1969

175 – İyi bir insan ölüyor ya da başarısız oluyor ve kötü biri yaşayıp kazanıyor diye Tanrı kötü mü? Bu vargının mantığını göremiyorum. Önce ölümün ve başarısızlığın kötü olduğuna ikna olmam lazım; ölüm ya da başarısızlık geldiğinde, bazen o anki en yüce iyilik olduğunu düşünüyorum.

Ama kalbimiz ve sinirlerimiz bizi aldatıyor: sevmedikleri ya da arzu etmedikleri şeyin mutlaka kötü olduğunu iddia ediyoruz.

& İyi de, tatlı Annem, şanssız olan ve yaptıkları her işte hep başarısız olanlar için ne demeli? Önce şunu iyice bilin, ister iyi olsun ister kötü, şans diye bir şey yoktur.

Cahilliğimizden şans zannettiğimiz şey bilmediğimiz nedenlerin sadece bir neticesidir. Şu kesin ki arzusu olan birinin arzuları tatmin edilmiyorsa, bu, Tanrısal Lütfun onunla olduğunun ve Tanrısal İradeye isteyerek ve spontane biçimde yapılan tevekkülün, huzur ve ışık içinde mutlu olmanın, herhangi bir arzunun tatmininden çok daha emin bir yol olduğunu ona deneyimle Öğreterek onu çabucak ilerletmek İstediğinin bir göstergesidir.


17 Ekim 1969

176 – Geriye dönüp geçmiş hayatıma baktığımda anlıyorum ki başarısız olmasaydım, acı çekmeseydim hayatımın yüce nimetlerini kaybetmiş olurdum; halbuki acı çektiğimde, başarısız olduğumda canım sıkılmıştı, içimi talihsizlik duygusu sarmıştı. Burnumuzun dibinde olanın dışındaki hiçbir şeyi göremediğimiz için, kendimizi bütün bu burun çekmelere, bütün bu feryatlara koyuveriyoruz. Sessiz olun ey aptal gönüller! Egoyu öldürün, engin, evrensel biçimde bakmayı ve hissetmeyi öğrenin.

177 – Mükemmel kozmik görüş ve duygu, bütün hatanın, bütün acının çaresidir; ama insanların çoğu sadece egolarının alanını genişletmeyi başarır.

& Tatlı Annem, “kozmik görüş ve duygu” nedir, kozmik görüşe ve duyguya nasıl ulaşılır?

Kozmik görüş ve duygu sadece dünyanın bir bütün olarak görülmesi ve bu bütünün görüşünden doğan duygu demek. Bu bütün her şeyi aynı anda içerir, hem ışığı hem karanlığı, hem acıyı hem zevki, hem mutluluğu hem mutsuzluğu. Ve hepsi birden Tanrısal’a yönelik bir tapınma titreşimi oluşturur, aynen bütün seslerin bir arada duyulması, Tanrısal’a yüce niyaz OM’u oluşturduğu gibi.

18 Ekim 1969

178 – İnsanlar: “Ülkem için!”, “İnsanlık için!”, “Dünya için!” diyor ve düşünüyor, ama aslında şunu kastediyorlar: “Ülkemde görüldüğü şekliyle kendim için!”, “İnsanlığın anladığı şekliyle kendim için!”, “Fantezime göre dünya olarak gördüğüm kendim için!” Bu belki bir genişleme ama, kurtuluş değil. Özgür olmak ile geniş bir hapiste olmak aynı özgürlük durumu değil.

Özgür olmak için hapisten çıkmak lazım. Hapis ego, ayrı kişilik duygusu.

Özgür olmak için Yüce’yle bilinçli olarak tam birleşmek lazım, bu özdeşleşmeyle egonun sınırlarını kırmak lazım, hatta evrenselleşerek egonun varlığını bile ortadan kaldırmak lazım; üstelik bu, bilincin bireyselliğini de yok etmiyor.

19 Ekim 1969

179 – Komşunun içindeki Tanrı için, kendi içindeki Tanrı için, kendi ülkendeki ve düşmanının ülkesindeki Tanrı için, insanlığın içindeki Tanrı için, ağacın, taşın, hayvanın içindeki Tanrı için, dünyadaki ve dünyanın dışındaki Tanrı için yaşa; o zaman doğru kurtuluşun yolunda olursun.

Eklenecek bir şey yok. Bu doğru, çok açık bir şekilde doğru, ve bundan emin olmak için bu deneyimi yaşamak gerek, çünkü sadece deneyim kesinlikle ikna edicidir.


21 Ekim 1969

180 – Daha küçük ve daha büyük ebediyetler vardır; çünkü ebediyet ruhun bir terimidir, ve zamanın içinde var olabildiği gibi zamanı da aşabilir. Kutsal Kitaplar ‘śāśvatih samāh’la uzun ve sürekli bir zaman dilimini, ya da ölçülmesi çok zor bir devri kasteder; sadece Mutlak Tanrı mutlak ebediyete Sahiptir.

Yine de insan kendi içine dalınca anlıyor ki her şey aslında ezeli ve ebedidir; son yoktur, bir başlangıç da hiç olmadı.

& Tatlı Annem, ebediyet deneyimini nasıl yaşayabiliriz? Ebedi'yle, yani Tanrısal’la birleşerek.

23 Ekim 1969
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:49   #30
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

181 – Başka birine embesil dediğinde, ki bazen diyorsundur, unutma ki kendin, insanlığın yüce embesiliydin.

182 – Tanrı, yeri gelince aptalca Davranmayı Sever; insansa bunu yerli yersiz yapar. Aradaki tek fark budur.

& Tatlı Annem, epey yıldır, büyük küçük neredeyse bütün çocuklarımız konuşurken hep kaba kelimeler kullanmaya alışmış. Mesela her cümleyi “salak”, “manyak” gibi kelimelerle ve buna benzer başka Hint deyimleriyle noktalıyorlar, ama kötü bir niyetleri yok. Böylesine yaygın bu kötü huyu bırakmalarına nasıl yardım edebiliriz?

Tek çare, konuşmadan önce düşünmeyi öğrenmek ve sadece düşüncenin ifadesi için kesinlikle vazgeçilmez kelimeleri söylemek. NE KADAR AZ KONUŞURSANIZ O KADAR İYİDİR. Ve başkasına ya da başkalarına bir şey iletmek vazgeçilmezse, fazlası değil, sadece vazgeçilmez kelimeleri söylemek bilgecedir.

24 Ekim 1969

183 – Budik açıdan, boğulan bir karıncayı kurtarmış olmak bir imparatorluk kurmuş olmaktan daha büyük iştir. Fikirde doğruluk var ama, kolayca abartılabilen bir doğruluk.

184 – Bir erdemi – merhameti bile – bütün diğer erdemlerin üzerine gereksiz yere yüceltmen, bilgeliğin gözlerini elinle kapaman demektir. Tanrı daima bir ahenge doğru İlerler. Bütün abartı, bütün eksklüzivizm, ahenk konusunda bir denge eksikliğidir, bir kusurdur, dolayısıyla bir hatadır mükemmelliği arayan insan için. Çünkü mükemmellik sadece yüce bir ahenkte varolabilir.

28 Ekim 1969

185 – Ruhun ayrım yaptığı sürece, acımayı acı çeken hayvanlara saklayabilirsin; ama insanlık senin daha asil bir şeyini hak ediyor, sevgi istiyor, anlayış istiyor, arkadaşlık istiyor, denginin ve kardeşinin yardımını istiyor.

186 – Kötülüğün dünya iyiliğine olan katkıları ve erdemlilerin bazen yaptığı kötülük, iyiliğe aşık ruhu üzebilir. Yine de üzülme, şaşırma, daha ziyade Tanrı'nın insanlıkla ilgili Hikmetini inceleyip sakince anla. Sri Aurobindo means that there is a height in the consciousness where the ordinary notions of good and bad lose all their value. [Sri Aurobindo’nun demek istediği, sıradan iyilik ve kötülük kavramlarının tüm değerini yitirdiği bir bilinç yüksekliği var.] Ve yeryüzünde olayların oluş şekli tarafından etkileneceğimize, bilincimizde Tanrısal’la birleşinceye kadar yükselmeyi tavsiye ediyor, o zaman olayların neden böyle olduğunu anlarız.

29 Ekim 1969

187 – Tanrı'nın Hikmetinde kötülük yoktur, sadece iyilik, ya da iyiliğin hazırlanması vardır.

188 – Erdem ve günah, ruhunun mücadelesi ve gelişmesi için yaratıldı; sonuçlarsa, Kendini erdemin ve günahın ötesinde Gerçekleştiren Tanrı’ya ait. Erdem ve günah, insan düşüncesinin icadıdır, evrimin ve gelişmenin gereği için, ama Tanrısal Bilinçte ne erdem ne de günah yoktur.

Evrenin tümü, ortaya koyması gerektiği Şeye doğru, yükselen bir şekilde yavaşça evrimleniyor.


30 Ekim 1969

*
Yıllar önce B. bana bir defter gönderirdi, ben de ona cevap yazardım, sonra bir defasında defteri unutmuşum. Dün bana defterini geri istemek için yazdı; defteri buldum. Defterde yanıtlamadığım bir soru vardı. Sorusuna cevap yazdım... Soruyu bu sabah Efendi'ye “sundum”, O da sanki bu fırsatı Kolluyordu.

Öyle bir cevap aldım ki... her zamanki gibi basit, ama HER ŞEYİ, bütün işleyişi açıklayan bir cevap. Yanıtı görünce öylesine aydınlandım ki... her şey öylesine basit oldu ki!

Yazdıklarım bir şeye benzemiyor, sanki bir banallik. Ama bütün sorulara son veriyor. Gerçekten harikaydı! Defteri geri göndermedim, sana göstermek için sakladım, çünkü yazdıklarım bir şeye benzemiyor, ama eğer bana yaşattığı deneyimi başkalarına yaşatırsa bu yabana atılmayacak bir şey!...

Birkaç saat boyunca hiçbir şeyin bozamayacağı bir Huzur içinde yaşadım...

Öylesine basit, öylesine basit ki

Bu şekilde evrenin işleyişi TAMAMEN açıklanmış oluyor, açıklığa kavuşmuş oluyor. Bu anında bütün günah ve kötülük kavramlarını ortadan kaldırıyor...

Bütün insansal konstrüksyonlar yıkılıyor, hepsi. Öylesine basit ki! Öylesine basit ki. Ve insanların, açıklamaya çalışmak için inşa ettikleri bu devasa akılsal yapı da yerle bir oluyor. İşleyiş otomatik. Otomatik ve evrensel. Ve şunu fark ettim, bu müphem olan, kesin olmayan, net olmayan bir şey değil: sanki her unsurun kendi kaderi varmış gibi kesin, noktaya yönelik...

Bir gün geriye doğru büyük bir adım atabilirsin, ertesi gün de ileriye doğru büyük bir adım atabilirsin. Ve bu, dünyada görünen kargaşayı açıklıyor.

Birden hafifledim. Üzerimden sanki bir cehalet yükü indi.

(Sessizlik)

Görüyorsun değil mi, nasıl denk geldi: isteyerek yapmadım, defteri ancak anlayabileceğim zaman buldum. O zamanlar cevap olarak Tanrı Bilir ne yazardım! Tam da anlayabileceğim zaman oldu. Harika! Evet, tüm bunlar gerçekten mikroskopik bir duyarlılıkta, noktaya yönelik. Evet, öyle değil mi ama! Gerçekten hassas, noktaya yönelik, tam zamanında – Yüce Bilinç her yerde. Bizler bunu tasavvur etmekte bile zorlanıyoruz. Ama bu apaçık... gün gibi ortada...

(Sessizlik)

Bir şey mi söyleyecektin? Yoo, sormak istediğim bir yazım sorusu var!

(Anne gülüyor)

Evlat, yapılabilecek bütün yazım hatalarını yapıyorum! Şu ünlü “Aurovillelilerle” ilgili... Ben Aurovilleliyi tek “l” ile yazıyorum74. Kasten mi? Kasten. (Anne gülüyor) “Aurovilleli” Fransızca değil, Aurovillece.

(Sessizlik)

Sabahtan beri müthiş mutluyum, her şey aydınlandı! Komik olan, bildiğini sanıyorsun, bunu bildiğini sanıyorsun, çünkü bir vahiye benzemiyor... ama aslında hiç bilmiyormuşsun! Bu sanki bir şey altüst oldu, sanki tamamen farklı oldu.

(Sessizlik)

Bu anlayış farkını açıklayabilseydik, bu akılsal işleyiş ile (en üst akılsal işleyişle, en yüksek entelektüel işleyiş ile) tanrısal Bilincin işleyişi arasındaki fark açıklanırdı, açıklığa kavuşurdu, anlaşılırdı. Bunu hissediyorum ama... (Anne izah etmeye çalışıyor sonra vazgeçiyor)

Akılsal işleyiş izah ediyor. Açıklıyor. Şeyler, olaylar birer sonuç, deftere yazdığım “sonuç” [conséquence] kelimesinin bile yerinde olup olmadığından emin değilim, akıl “izah ediyor”, halbuki bu spontane, bir kararın sonucu değil, spontane.

Neredeyse otomatik diyebiliriz. Tanrısal Aksyonu düşünürken bize, yani insanlara hep insanüstü bir aksyonmuş gibi geliyor, önce bakan SONRA karar veren – hayır, kesinlikle öyle değil! Bu... evet, bu bir otomatizm... nasıl desem bilmiyorum...

74 Fransızca’nın yazımına göre Aurovilien (Aurovilleli) Auroville gibi iki ‘ l’ ile Aurovillien yazılması gerekir.

Şunu belirtmeliyim, iki gün önce bir deneyim yaşadım (yine R.’leyken, R. buradaydı): bütün evren deneyimiydi, bir Enginliğin sanki global bir vizyonunu gördüm, ve birden bilincim sanki yer tutmayan bir nokta oldu, ve bu nokta Ebedi Bilinçti. Öyle kuvvetliydi ki! Müthiş... Nasıl her şey, açılıp yayılmış bütün bu evren bu Bilincin sonucuydu... (Anne bir noktayı gösteriyor). Yani, bilincim o Ebedi Bilinç oldu (birkaç saniyeliğine… bir dakika bile sürmemiştir, çünkü bu deneyimin zamanla hiçbir ilgisi yok): Ebediydi, Bilinçti. Bu deneyim içimde bir şeyler hazırlamıştı, çünkü ikisi simültaneydi, biri diğerini yok etmiyordu: ebedi Olan ve her şey Olan bu yer tutmayan Nokta, ve aynı zamanda açılıp yayılan bu evren, ikisi simültaneydi. Çok yoğun bir deneyimdi. Sonra geriye bir tek “her şey” olan bu müphemlik kaldı; ama deneyimdeki müphemlik izlenimi yok olmadı, hala net değil, kesin değil.

O andan beri bir değişiklik var bende. Ve bugün, bu bilinçteyken cevap geldiğinde, “olayın” bilinmesi değildi – bilgisi değildi: “işleyişti”. Birden işleyiş OLMUŞTUM. Olayı elimden geldiği kadar deftere yansıttım... Öyle basitti ki!

Çok basit, mutlak güçte, harika! Kelimeler yaklaştırım. Kelimeler kullanmam gerekti çünkü ona bir cevap yazmam gerekti, ama işleyiş deneyimi öyle geldi: tanrısal Bilince geri dönen şu evrensel Enginlik, tanrısal Bilince nasıl geri dönüyor – mümkün olan sayısız deneyimle birlikte, harika bir basitlikte.

(Uzun sessizlik)

Kelimeler... Bu bana aynı zamanda bilincin Tanrısal’a doğru evrensel geri dönüş hareketinin vücutsal bir deneyimini yaşattı sanki; ve bu... kesinlikle akılsal bir algı değildi, kesinlikle: sanki bütün hücreler bu hareketi, Bilince doğru bu müthiş geri dönüş hareketini hissediyordu. Bu, evrenin Yüce’ye doğru hareketi olmalı.

Bazı şeylerin deneyime katkıda bulunduğunu söylemeliyim: dün, Z. bana, bazı sorulara cevaben Dünya’nın yaşından ve Dünya’nın yaşını şimdi nasıl hesaplamayı başarabildiklerinden bahsetti. Olaya aklen yaklaşıyorlar. Z. konuştuğunda birden bir tür birleşme geldi ve vücudum, tanrısal Bilince geri dönen dünya hissini... nasıl desem... hissetti.

Bütün bunların birleşmesi, kombine olması yaşadığım bu deneyimle sonuçlandı.

(Sessizlik)

Eskiden, deneyim yaşadığımda, çok eskiden, uzun yıllar önce, bundan az çok aklım faydalanıyordu, sonra deneyimi yayıyordu, kullanıyordu; şimdi öyle değil: doğrudan vücudum faydalanıyor, deneyimi vücudum yaşıyor, ve bu ÇOK DAHA GERÇEK. Entelektüel tavır olayların algısına bir tür peçe ekliyor, ya da ne bileyim ... gerçekdışı bir şey ekliyor – bir tavır ekliyor. Bu sanki belli bir peçenin ya da belli bir... şeyin... bir atmosferin arasından görüyormuşsun gibi. Halbuki vücut olayı kendi içinde hissediyor, vücut o olay OLUYOR. Olayı kendi içinde hissediyor. Olayı sanki böyle alıyormuş gibi değil (Anne olayı içine koyma hareketi yapıyor): sanki vücut o olay OLUYORMUŞ gibi (Anne dağılma, yayılma hareketi yapıyor). Deneyimi bireyin boyutuna indirgeyeceğine birey, deneyimin boyutuna genişliyor.

(Anne seyre dalıyor) Söylemek istediğin...? Bir defasında şöyle hissettim...

Tam da bütün bu evrensel geri dönüş hareketini ‘bir algı şeklinde’ deneyimledim, hakikaten çok kuvvetliydi, her şeyin BUNA doğru gittiğini, her şeyin BUNUN için var olduğunu, BUNUN içinde herhangi bir“karşıt” şey olamayacağını, herhangi bir şeyin BU YÖNDE gitmemesinin mümkün olmadığını hissediyordum, görünüşte “karşıt”, “yanlış” ya da “karanlık” bir şey olduğunda bile... Evet, evet.

Her şeyin BU yönde gittiğini, BUNUN için var olduğunu, içinde karşıt hiçbir şey olmadığını, karşıt bir şeyin mümkün olamayacağını hissediyordum. Evet, bu sanki...

Bilmiyorum... Bu sanki, bizler için anlaşılmaz bir şekilde, “karşıt” olma durumu o şeyin var olmaması demekti, değil mi. Anlayamadığımız için “karşıt” diyoruz.


Olayı böyle hissetmiştim: “yanlış yol” dediğimiz yol bile doğru yolun bir parçası. Evet. Paradoksa benziyor... Tamam işte, bu sadece bir görüş sınırlılığı.

(Sessizlik)

Uzayın algısıyla (ki bu bir şeye tekabül etmeli), uzaklaşan şeyler (gördüğüm, deneyimlediğim şeyler) sanki daha büyük bir eğri çizmek için uzaklaşıyordu...

Evet, uzaklaşma olayı sanki ufkunu ya da etki alanını genişletmek için.

(Sessizlik)

Enteresan olan, yani benim için çok enteresan olan, vücudum dönüşmenin bütün zorluklarıyla epeyce meşguldü, bu deneyim vücuduma ... “mutluluk” denilemez, mutluluktan sonsuzca daha üstün, daha büyük, daha güçlü bir şey verdi – öyle uçsuz ki! Sanki bütün hücrelerim mutluluktan dans ediyordu. Aldığım izlenim bu. Bu son günlerde, vücudum niye dönüşümün zorluklarıyla böylesine meşgul diye merak ediyordum, cevap alamamıştım, sadece sabırlı olmam, rahat durmam, huzursuz olmamam Söylenmişti – her zamanki gibi. Ama şimdi anlıyorum!...

Vücudum sadece belli bir hakikat atmosferinde mutlu olabiliyor; işte o zaman... sanki her şey genişliyor, gevşiyor gibi, o zaman da sıradan algıda kesinlikle eşdeğeri olmayan olağanüstü bir mutluluk hissediyor. (Anne gülüyor) Bu şey gibi... sanki kafam alınıp tersyüz edildi gibi! (Anne kafasının yukarı doğru tersyüz edilme hareketini yapıyor) Değil mi, Bilinç burada (Yukarı doğru hareket), sanki alınıp doğru tarafa tersyüz edildi!

(Gülüşler)

(Sessizlik)

Kötülük izlenimini, kötü şey izlenimini sınırlamalar yaratıyor; sınırlamalar ortadan kalkınca kötülük izlenimi, kötü şey izlenimi yok oluyor.

25 Temmuz 1970

189 – Kendi içinde yaşa; dış olaylar seni sarsmasın.

190 – Sadakanı gösterişli bir yardımseverlikle her yerde saçıp savurma; yardım ettiğinde anla ve sev. Ruhun kendi içinde büyüsün.
 

Yer İmleri


Konuyu 1 kişi okuyor: (0 üye ve 1 misafir)
 

Gönderim Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Ek dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
İfadeler Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm saatler GMT +3 biçimindedir. Şu anki saat 23:18.

Forum Bilgilendirme Künye
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.

Forumel, lisanslı vBulletin kullanmaktadır!
Forum Sahibi: Dea Dia ve Gece

Sitemiz; yer sağlayıcı bir forum sitesidir. Forumel.Com adresimizde yapılan paylaşımlar, moderasyon ekibimizin onayına dahil olmadan direkt olarak yayınlanmaktadır. 5237 sayılı TCK (Türk Ceza Kanunu) ve 5651 Sayılı Kanun'un ilgili maddelerini ihlal eden kişilerin IP adresleri de dahil olmak üzere sair kişi veya adli mercilere müzekkere (Resmi Üst Yazı), tarafımıza tanzim edildiği takdirde paylaşılacaktır. Hukuka aykırı bir paylaşımın olduğunu düşündüğünüz mesaj ya da konuyu; İLETİŞİM linkine bildirim yoluyla iletebilirsiniz. 48 saat içerisinde mevcut şikâyetiniz üzerinden tarafınıza ulaşılacak, gerekli işlemler tesis edilecektir.

Eğlenceli Genel Forum Sitesi, Genel Forum Sitesi, Genel Forum Siteleri, Genel Forum