Forumel.Com

Geri Git   Forumel.Com > Eğitim > Dersler > Felsefe - Sosyoloji

Felsefe - Sosyoloji Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.


Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

Felsefe; bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Sosyoloji ise toplum bilimidir.



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
Konudaki Cevap Sayısı
41
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
1656

Kullanıcı Etiket Listesi

  
 
LinkBack Seçenekler Stil
Eski 16 Eylül 2023, 21:53   #31
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

191 – Fakirlere yanındayken yardım et; ama artık yardıma muhtaç fakir olmaması için de çalışıp çaba göster.

Tanrısal’a hep özlem duyarak kendi içimizde yaşamak, hayata gülümseyerek bakabilmemizi ve dış şartlar ne olursa olsun huzur içinde kalabilmemizi sağlar. Fakirlere gelince, Sri Aurobindo: “Fakirlere yardım etmek iyidir, yeter ki bu kendini beğenmişlikle yapılan gösterişli bir sadaka olmasın; ama yeryüzünde artık fakir kalmaması için sefalete çare aramak, fakirlere yardım etmekten çok daha üstündür” diyor.


31 Ekim 1969

192 – Hindistan’ın eski sosyal ideali, rahipten gönüllü bir hayat sadeliği, saflık, irfan ve toplumu parasız eğitmesini istiyordu; prensten savaşmasını, yönetmesini, zayıfı korumasını ve savaş alanında hayatını feda etmesini istiyordu; tüccardan ticaret, kar ve karın topluma gönüllü bağışlarla geri dönmesini istiyordu; serften bütün diğerleri için çalışıp maddi sahiplik edinmesini istiyordu. Serfliğinin karşılığında telafi olarak da feragat, kan ve zenginlik vergilerinden muaf tutuluyordu. Başlangıçta, yaklaşık altı bin yıl önce bu çok doğruydu, herkes doğasına göre sınıflandırılıyordu. Daha sonralar bu, doğuma göre, bireyin gerçek doğasının hiç önemsenmediği, katı ve gittikçe keyfi bir toplumsal kolaylık oldu.

Yanlış bir kavram olduğu için ortadan kalkması gerekti. Ama yavaş yavaş, insanın gelişmesiyle, insansal meşgaleler gittikçe benzer şekilde, herkesin doğasına ve kapasitesine göre, daha esnek ama daha doğru sınıflandırılmaya başlandı.

7 Kasım 1969

193 – Fakirliğin varlığı, adaletsiz ve kötü organize edilmiş bir toplumun kanıtıdır, aleni sadakalarımız da, bir hırsızın vicdanındaki ilk gecikmiş uyanıştır.

194 – Eski epik şairimiz Valmiki, adil ve aydın bir sosyal durumun göstergeleri arasına sadece evrensel eğitimi, ahlakı ve maneviyatı dahil etmedi, şunları da kattı: kimse adi yiyecek yemek zorunda olmasın; herkes kral, herkes kutsal sayılsın; kimse lüksün adi, zavallı kölesi gibi yaşamasın.

195 – Fakirliğin kabulü, birey ya da bir sınıf için asil, faydalı bir davranıştır, ama eğer genel ya da ulusal bir ideal gibi sapıkça organize edilirse felaketle sonuçlanır, hayatın zenginliğini ve serpilmesini yok eder.

196 – Nasıl ki hastalık, doğal vücudun bir gereği değil, fakirlik de sosyal hayatın bir gereği değil; kötü yaşama alışkanlıkları ve gerçek organizasyonumuzu bilmeyişimiz her iki durumda da önlenebilir bir karışıklığın suçlu nedenleridir.

& Tatlı Annem, dünyada artık hiç fakirin, hiç acının olmayacağı gün gelecek mi?

Sri Aurobindo'nun öğretisini anlayan, Sri Aurobindo'ya inanan herkes için bu kesin.

Auroville’i bunun böyle olabileceği bir yeri yaratma niyetiyle kurmak istiyoruz.

Ama bu realizasyonun mümkün olabilmesi için, herkesin dönüşmek için efor yapması lazım.

Çünkü insanların acılarının büyük çoğunluğu, kendi fiziksel ve akılsal hatalarının ürünüdür.

8 Kasım 1969

& Auroville’de yaşamaya gelenlerin aynı zayıflıklarla, aynı kusurlarla doğmuş bu aynı dünyanın insanları olduğu sürece, Auroville’de artık acının olmayacağına nasıl inanırsın?

Auroville’de artık acının olmayacağını asla düşünmedim, çünkü insanlar şu anki halleriyle acıyı lanetlerken, bir taraftan da acıyı seviyor, çağırıyor. Ama insanlara huzuru gerçekten sevmeyi ve “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrını uygulamaya çalışmayı öğretmek için gayret göstereceğiz. İstemdışı fakirliği ve dilenciliği kastetmiştim. Auroville’de hayat öyle organize edilecek ki bunlar olmayacak. Ve eğer dışarıdan dilenci gelirse, ya gitmeleri gerekecek, ya da hastaneye yatırılıp onlara çalışmanın keyfi öğretilecek.

9 Kasım 1969

& Ashram’ın idealiyle Auroville’in ideali arasındaki temel fark ne? Gelecekle ilgili ve Tanrısal’a hizmetle ilgili tavır konusunda temel bir fark yok Ama çok iyi biliyordu ki insan egoizminin çaresi felsefenin ve dinin ötesinde, bizzat fiziksel bilincin kabul ettiği ve yeryüzünde yaşadığı gerçek manevi hayattadır, bu da fiziksel bilinci egodan nihai olarak gerçekten kurtulabilecek duruma getirir.

15 Kasım 1969

201 – Ortaçağ Hristiyanlığı insan ırkına: “Ey insan, dünyevi hayatında kötüsün, Tanrı'nın önünde bir solucansın; egoizmden vazgeç öyleyse, gelecek bir hal için yaşa, Tanrı’ya ve Tanrı’nın rahibine boyun eğ” dedi. Sonuç insanlık için pek de iyi olmadı. Modern bilgi insan ırkına: “Ey insan, fani bir hayvansın, Doğa için, karıncadan, solucandan daha fazla şey ifade etmiyorsun, evrende geçici bir noktasın sadece. Öyleyse Devlet için yaşa, eğitimli idareciye ve bilimsel uzmana aynen karınca gibi boyun eğ” diyor. Bu dogma diğerinden daha mı başarılı olacak?

202 – Vedanta daha ziyade şöyle diyor: “Ey insan, doğan ve özün Tanrı’yla birdir, ruhun hemcinslerinin ruhuyla birdir. Uyan öyleyse ve tam tanrısallığına doğru ilerle.” Eskiden sadece bir azınlığa bahşedilen bu hakikat şimdi bütün insanlığa armağan edilmeli ki kurtulsun. Eklenecek hiçbir şey yok. Sri Aurobindo önce hastalığı, sonra da çaresini açıkça, ustalıkla söyledi. Bize sadece öğrettiğini uygulamaya koymak kalıyor.

16 Kasım 1969

203 – İnsan ırkı hep Doğa'ya karşı kendi önemini, kendi özgürlüğünü, kendi evrenselliğini daha iyi ortaya koyduğu zaman en çok ilerler.

204 – Hayvan insan karanlık başlangıç noktasıdır, günümüzün doğal insanı değişik ve karışık yarı yoldur, ama doğaüstü insan, insansal yolculuğumuzun ışıldayan yüce hedefidir. İnsan tam gelişme gücünü, artık Doğa'ya bağlı olmadığını ve Doğa’nın kanunları tarafından sınırlandırılmadığını hissettiği zaman edinir.

Doğa, Tanrısal’ın sadece sınırlı bir ifadesidir, oysa insan, içerdiği bütün güç ve ışık imkanıyla Tanrısal’ın bilinçli ifadesi olmak için yaratıldı.

18 Kasım 1969

205 – Her düşüncende ve her hareketinde, sanatta, edebiyatta ve hayatta, zenginliğin ediniminde, sahip olunmasında veya harcanmasında, evde, hükümette ve toplumda, Ölümsüz Bir’i Kendi aşağı ölümlü Varlığında sembolize etme ve ortaya koyma gücüne eriştiğin zaman, hayat ve eylem senin için doruğuna ulaşır ve ebediyen taçlandırılır. Bu hiç şüphesiz varlığının zirvesine ulaşmış insanın tarifi. Ama bu sadece süperinsanın ilk adımı.

24 Kasım 1969

Manevi gelişmeyle ve özlemle, karmanıza hakim olabilecek duruma gelirsiniz.

206 – İnsan yanlış yoldayken bile Tanrı insana Kılavuzluk Eder; üst doğa, kendi aşağı ölümlülüğünün tökezlemelerine göz kulak olur; bu karışıklıktan, bu çelişkiden kurtulup benliğin birliğine ulaşmamız gerek; sadece benliğin birliği açık bilgiyi ve hatasız eylemi başarabilir. Hayatta tek güvenlik, geçmiş hataların sonuçlarından kurtulmanın tek yolu, varlığımızın ve tüm varlıkların Hakikati olan, tek etkili kılavuz olan Tanrısal Mevcudiyetle bilinçli birleşmeyi sağlayan iç gelişmedir.

25 Kasım 1969

207 – Yaratıklara acıman iyidir ama kendi merhametinin kölesiysen iyi değildir. Tanrı’dan başka hiçbir şeyin kölesi olma, en ışıldayan meleklerinin bile. Hakikate göre yaşamak isteyenler için tek yol, Tanrısal Varlığın bilincine varmak ve sadece Tanrısal Varlığın İradesine uygun biçimde yaşamaktır.

Bu, kötülükten ve acıdan kurtulmanın, hep huzur, ışık ve neşe içinde olmanın tek yolu.

26 Kasım 1969

75 Karma: Eylem, çalışma; insanın işi veya işlevi; ruhun devamlılığıyla ve gelişmesiyle sübjektif ve objektif kuvvet olarak tekrarlanan varoluşlarının türünü ve ihtimallerini belirleyen güç.

208 – Tanrı insanlığın mutluluğunu Amaçlar; bu yüce iyiliği önce kendin elde et ki hemcinslerine iyice dağıtabilesin.

209 – Sadece kendisi için elde eden, kötü elde eder, elde ettiğine cennet ve erdem dese bile. İnsanın mutlu olmaya hakkı var, madem ki bunun için yaratıldı. Ama bütün egosantrik hareket bu mutluluğun tam tersidir. Öyle ki, insan mutluluğu sadece kendisi için ararsa, mutluluğu çekeceğine geri iter. İnsan hiç yok olmayan iç huzuru ve neşeyi kendini unutunca bulur, karşılığında hiçbir şey istemeden kendini adayınca bulur, herkese yayılması için o mutluluğun içinde deyim yerindeyse eriyince bulur.

29 Kasım 1969

& Tatlı Annem, ‘Kendini unutmak’ ile ‘kendini adamak’ arasındaki fark ne?

Kendini unutmak kısaca egoizmin tam yokluğunun sonucu olan pasif bir hal olabilir.

Kendini Tanrısal’a adadığındaysa, adanma bütün değerini kazanır; bu aşkı en saf, en yüksek biçimiyle içeren aktif bir harekettir. Kendini tamamen Tanrısal’a adamak, varoluşun gerçek nedenidir.

30 Kasım 1969

210 – Cahilliğimden, kızgınlığın asil, intikamın da görkemli olabileceğini sanırdım; ama şimdi, destansı bir öfkeye kapılmış Aşil’e bakınca, bir güzel kudurmuş çok güzel bir bebek görüyorum, bu da hoşuma gidiyor, eğleniyorum.
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:55   #32
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

211 – Güç, kızgınlığa üstün geldiğinde asildir; imha muazzam ve görkemlidir ama, intikamdan kaynaklandığında gözden düşer. Bırak bu işleri, bunlar adi insan işi. Kızgınlık ve intikam adi bir insanlığa mahsus, dünkü insanlığa mahsus, yarınınkine değil.

1 Aralık 1969

212 – Şairler ölüme ve dış acılara pek önem verir; ama tek trajedi ruhun başarısızlıklarıdır, tek destan da insanın tanrısallığa doğru zafer dolu tırmanışıdır.

Usually man is not afflicted with the only thing truly tragic, the failure to find one’s soul and to live according to its law.

[İnsan hakikaten trajik olan tek şey için, ruhunu bulamadığı ve yasasına göre yaşamadığı için genelde üzülmez.]

Aslında gerçekten trajik tek şey, insanın ruhunun, psişik varlığının bilincine varmaması, tüm hayatının tamamen ruhunun kılavuzluğunda olmamasıdır.

Ruhunu bulmadan ve yasasına göre yaşamadan önce ölmek: gerçek yenilgi bu.

Gerçek destan, gerçek şan, gerçek zaferse kendi içindeki Tanrısal’ı bulmak ve Yasasına göre yaşamak.

3 Aralık 1969

213 – Gönlün ve vücudun trajedileri, çocukların küçük üzüntüleri ve kırık oyuncakları için döktüğü gözyaşlarıdır.

İçin gülsün ama çocukları da teselli et, ve mümkünse oyunlarına da katıl. Tanrısal Bilinç için sadece genel evrimin hareketleri olan olayları insan bilincinin darlığı trajik hale getiriyor. Ama insan bunu gördüğü zaman bile, hala cahilliğin ıstırabında yaşayanlara derin bir sempati duyabilir, ve duymalıdır da.


4 Aralık 1969

214 – “Dahilerde her zaman anormal ve eksantrik bir şeyler var” diyorsunuz. Neden olmasın? Çünkü deha, insanın sıradan merkezinin dışındaki anormal bir doğumdur.

215 – Deha, insan kalıbında hapsolmuş Tanrı’yı özgürlüğüne kavuşturmak için Doğa'nın ilk denemesidir.

Şaşırtıcı olan, çatlakların bu kadar az ve önemsiz olmasıdır.

Bir insan Tanrısal’ın bilincine varıp O’nunla birleştiği andan itibaren sıradan insanların gözünde mutlaka anormalleşir, çünkü artık onda sıradan insan doğasını oluşturan zayıflıklar olmaz.


Ama ne mutlu ona ki, iç realizasyonunun olgusundan dolayı, insanlara özgü övünme alışkanlığından kurtulur, böylece diğerlerinin kötü niyetli ilgisinden kurtulabilir.

5 Aralık 1969

216 – Doğa’yı bazen kendi direnci çıldırtır, o zaman da beyne zarar verir ki ilhamı serbest bıraksın, çünkü bu durumda, sıradan maddi beynin dengesi Doğa’nın başlıca hasmıdır. Böylelerinin deliliğini geç ama ilhamlarından faydalan. Her şeye mükemmel güvenin sakin gülümseyişiyle bakmak gerçekten de bilgece. Çünkü insan şu anki bilinciyle Yüce Efendi'nin amaçlarını pek anlayamaz.

7 Aralık 1969

217 – Kim dayanabilir Kali’ye, korkunç gücüyle, yakıcı tanrısallığıyla organizmaya akın ettiği zaman? Sadece Krishna’nın daha önce ele geçirdiği insan. Bu, “sadece bilinçli Tanrısal Varlık her türlü şiddete hakim olabilir, her türlü şiddeti fethedebilir” demenin çok hoş ve anlamlı bir şekli.

8 Aralık 1969

218 – Zorbadan nefret etme, çünkü kuvvetliyse, nefretin onun dayanma gücünü artırır; zayıfsa, zaten nefretin gereksiz.

219 – Nefret bir güç kılıcıdır, ama daima iki ağızlıdır. Avından mahrum kalırsa çılgına dönen ve göndericisini parçalayıp yemek için geri dönen eski büyücülerin büyüsü gibidir.

220 – Hasmının içindeki Tanrı’yı sev, ona vururken bile; böylece hiçbirinize cehennem kısmet olmaz.

221 – İnsanlar düşmanlardan söz ediyor, iyi de nerede bu düşmanlar? Ben sadece evrenin büyük arenasında bir tarafta ya da diğerinde mücadele edenleri görüyorum.

Tüm bunlar, insanlığı kendi birliğinin duygusuna uyandırmak için yazıldı. İnsan bu Birliğin farkına vardığında ve Tanrısal’ı her varlıkta gördüğünde, Sri Aurobindo'nun tavsiye ettiği gibi hissetmesi kolaydır.

9 Aralık 1969

222 – Azizle meleğin dışında da tanrısallıklar var; titanla devi de takdir et.

223 – Eski Kitaplar, “titanlar, tanrıların büyükleridir” diyor. Hala öyleler; ve hiçbir tanrı tamamen tanrısal değildir, içinde saklı bir titan yoksa.

224 – Eğer Rama olamazsam, Ravana olmak isterim; çünkü Ravana, Vishnu’nun karanlık yüzü76. Bu şu demek, kuvvet olmadan tatlılık, güç olmadan da iyilik eksiktir ve Tanrısal’ı bütünüyle ifade edemez. Sri Aurobindo'nun kullandığı imaj türünü devam ettirecek olursam, derim ki, dönüşmüş bir asuranın merhameti ve cömertliği, masum bir meleğinkinden son derece daha etkilidir.

11 Aralık 1969

225 – Fedakarlık, fedakarlık, hep fedakarlık, ama Tanrı ve insanlık aşkına, fedakarlık uğruna değil.

226 – Egoizm ruhu öldürür; egoizmi yok et. Ama dikkat et de altrüizmin başkasının ruhunu öldürmesin.

227 – Altrüizm çok sıkça egoizmin sadece en yüce formudur.

& Tatlı Annem, altrüizm başkalarının ruhunu nasıl öldürebilir ki?

76 Ravana: Ramayana destanında, nefsi alemin iblisleri Rakshasa'ların kralı Ravana, zulmüyle tanrılar arasında bile terör estirdiğinden, evrenin muhafaza edici süreci Vishnu, Ravana’yı yok etmek için Avatar Rama (Ramachandra) olarak yeryüzüne iner. Zalim Ravana, Rama'nın eşi Sita'yı Sri Lanka adasına kaçırır, ama Rama'yla müttefikleri Sita’yı kurtarıp Ravana’yı yok eder.

Başkalarına maddi olarak yardım ederek, yani altrüist davranarak, onlara aynı zamanda kendi görüş açını empoze etmek istersen, ruhlarını öldürürsün, çünkü ahlaki ve sosyal kurallar hiçbir şekilde herkesin kendi ruhundan alması gereken iç yasanın yerini tutamaz.

13 Aralık 1969

228 – Tanrı ona Emrettiği zaman öldürmeyenin dünyaya yaptığı tahribatın haddi hesabı yoktur.

229 – İnsan hayatına mümkün olduğu kadar saygı göster; ama insanlığın yaşamına daha fazla saygı göster.

230 – İnsanlar hakim olamadıkları öfke yüzünden, nefret ya da intikam yüzünden öldürür; sonucun acısını er geç çekerler; ya da egoist bir dava uğruna soğukkanlılıkla öldürürler – Tanrı onları Affetmeyecek. Öldüreceksen, önce ölümün bir gerçek olduğunu ruhunla anlamış olman ve Tanrı’yı vurulanda, darbede ve vuranda görmüş olman lazım.

& Tatlı Annem, Tanrı ne tür durumlarda öldürmeyi emreder? Bu soruya cevap veremeyeceğim çünkü Tanrı bana hiç öldür Demedi.

14 Aralık 1969
 
Eski 16 Eylül 2023, 21:59   #33
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

231 – Vazgeçilmez iki erdem cesaret ve sevgidir; bütün diğer erdemler geri planda kalsa ya da uyuklasa bile bu ikisi ruhu canlı tutar.

232 – Alçaklık ve egoizm, affedilmesi zor bulduğum iki günahtır; oysa bir tek onlar neredeyse evrensel. Bu yüzden başkalarının alçaklığından ve egoizminden nefret etmemeliyiz, kendi alçaklığımızı, kendi egoizmimizi yok etmeliyiz.

233 – Asalet ve cömertlik, ruhun ulvi zirvesidir; onlarsız birer zindan böceği gibiyiz.

238 – Geçmişin kalıplarını kır ama dehasını ve ruhunu aynen koru, yoksa geleceğin olmaz.

239 – Devrimler geçmişi paramparça edip eritme potasına atarlar ama içinden çıkan yeni yüzlü eski Aeson’dur.

240 – Dünya sadece yarım düzine başarılı devrim gördü, üstelik çoğu da başarısızlığa benziyordu; yine de insanlık büyük ve asil başarısızlıklarla ilerler.

& Tatlı Annem, Sri Aurobindo “büyük ve asil başarısızlıklar” derken ne demek istiyor?

Bir olayın büyüklüğü ve asaleti maddi başarıya değil, o olaya hayat veren, ilham veren duyguya ve insanların peşinde olduğu amaca bağlıdır. Başarı bir eylemi büyük yapmaz, bir eylemi büyük yapan, eylemin güdüsüdür, eyleme hayat veren duyguların asaletidir.

18 Aralık 1969

241 – Ateizm, mezheplerin sapıklığına, akidelerin darlığına karşı gerekli bir protestodur. Tanrı, bu kirlenmiş iskambil şatolarını ezmek için ateizmi bir taş gibi Kullanır.

(Sessizlik)

...Sanırım dünya hızla ilerliyor, çünkü yüzyılın başında, dinlerin birliği, yani bütün dinlerin, bir üst hakikatin bir yönü, bir ifadesi olduğunun algılanması ve anlaşılması, bu neredeyse kabul ettirilecek yeni bir şeydi; şimdiyse... eskidi, artık geçmiş. Şimdi din üstü, din ötesi bir algı vazgeçilmez.

Dini zihniyet altta; o zamanlar hala üstteydi. Yani her şey hızla gelişiyor. Mesela kesinlikle eminim, Sri Aurobindo bu özlüsözleri şimdi yazsaydı, Tanrı kelimesini kullandığı yerde artık kullanmazdı... neredeyse bütün özlüsözlerde Tanrı kelimesini kullanmış. BU KELİMEYİ koymazdı.

İnsanlar için Tanrı hakikaten din demek... Nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, sanki bir yerde bir tür duyarlılık isyan ediyor – kelime sanki sahte, yalan. Neredeyse anlamamanın sembolü haline geldi. Hala özlüsözleri açıklıyorum, neredeyse hepsinde Tanrı kelimesini kullanmış – şimdi onu kullanmazdı...


...Her yerde “God” kelimesini kullanmış, Fransızca’ya “Dieu” [Tanrı] diye çevirdik. Tanrı kelimesi şimdi akıllarda kabul edilemez şeyler çağrıştırıyor. Bu yüzden zor durumdayım. “Divin” [Tanrısal] kelimesi bile, değil mi...

“Divin” [Tanrısal] kelimesinin İngilizce’si iyi çünkü “God” [Tanrı] değil (!), “Divine”. Ama Fransızca “Divin” [Tanrısal] “Dieu”ye [Tanrı’ya] benziyor! Üstelik başka kelime de yok, yoksa “hakikat” desek kısmi oluyor, “bilinç” desek kısmi oluyor, ne desek kısmi oluyor. Dün M.H. bir not göndermiş; (çok efendi biri); “Eskiden Ashram’da evlilik yasaktı, şimdi neden serbest? Çünkü insanlar evlenip çocuk sahibi oluyor.” diye soruyor. Dedikodu olmalı, ya da Auroville’de hamile bir kadın gördü. Ben yine de açıklamamı gönderdim; dedim ki “Evliliğe şimdi izin verildiği ve çocukların dünyaya geldiği doğru, bunu basit şekilde söyleyeyim: bunu Tanrısal böyle İstedi.” (Bu ona, bu soruyu sorduranın çok sıradan bir bilinç olduğunu söylemenin bir yolu.) Yazdığım zaman “Tanrısal” dedim, çünkü ne yazacağımı bilmiyordum. Sonra ona durumu açıkladım, hiç zannettiği gibi olmadığını söyledim, ama Auroville’de insanların çocuk sahibi olduğunu söyledim; cevabımda Auroville doğumevini, çocuklarının Dünya vatandaşı olmasını isteyenler için açtığımızı bile yazdım! (Gülerek) Bunu isteyen epeyce insan var! Ama “Tanrısal” yazdığım anda... Ne yapsam? Ne desem? Bu bir adet, ama kelimeler...

Sri Aurobindo özlüsözünde diyor ki, bunca zarar veren dinleri dengelemek için ateizm gerekliydi!.. Bu yüzden “Tanrı” kelimesini kullanmak sakıncalı. Sıkça “Hakikat” diyorum, sıkça “Yüce Bilinç” diyorum ama pekala biliyorum ki doğru kelime değil. “Tanrısallık” da öyle... Eskiler burada “That” [Bu] dermiş: “Ça”

[Bu] – ama Fransızca, “Ça”?...

“Bu” kullanılabilir, ama her yerde değil... Rishiler “Brihat” [Engin] dermiş. Gerektiğinde, izlenimi en çok veren, “Yüce Tanrısallık”, çünkü çok fazla şey değil... Nasıl desem, bilmiyorum. Her şeyde akılsal bir kaşe var, insan her şeye akılsal bir form vermekten kendini alamıyor. Ama en geniş kelime hala “Bilinç”, “Yüce Bilinç”. Evet “Yüce Bilinç”, yaratılış söz konusu olduğunda mükemmel; Yüce Bilinç zaten yaratan, (Gülerek) ama bunun ötesinde Olan var!

Ötesinde olan, “Bu”. Evet. Büyük harfle“Bu” kelimesini sıkça kullanabiliriz. (Anne başını evet anlamında sallıyor) Hint dillerinde OM var, bir harika. Ne diyorlar biliyor musun? Yüce, yaratılışın seslerinin bütününü OM olarak Algılar, OM’u Kendine doğru bir çağrı gibi Duyar – fikir olarak harika! Sembol olarak harika... Yalnız... Güç olarak da! Sadece sembol olarak değil, güç olarak da harika. Uf!

Muazzam bir gücü var – muazzam. OM’u ilk kez duyduğumda... Bernard adında birinden duydum, Hindistan’da, Himalayalar’da bir yıl kalmış; tanımadığı yogiler onu ziyaret etmiş, Himalayalar’da bir kulübede tek başına kalıyormuş, bir yogi gelmiş, hiçbir şey söylemeden yanına oturmuş... sonra sadece OM deyip gitmiş... Fransa’ya döndüğünde Hindistan’da yaşadıklarını anlattı; OM’u söyledi. Ben o zamanlar Hindistan hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyordum, adam OM kelimesini telaffuz ettiğinde... (Anne iki kolunu indiriyor) Kuvvet birden indi: öyle bir Kuvvet ki, bütün vücudum, her yerim olağanüstü bir şekilde titreşmeye başladı! Vahiy gibiydi – her yerim titreşmeye başladı. “Nihayet, işte gerçek ses!” dedim. Hiçbir şey bilmiyordum, hiç hiç hiç ne OM’un ne demek olduğunu, ne hiç.


(Uzun sessizlik)

Kim olduğunu unuttum, galiba bir Rus, ya da bir İngiliz, hatırlamıyorum, ama ünlü biri, dünyada materyalizmin yaratıcısı. Ne demiş biliyor musun?... (hangi dilde unuttum): “Şükür Tanrı’ya ki beni ateist Yarattı!..”

Harika buldum. İngilizce okumuştum: Thank God, he made me an atheist! [Şükür Tanrı’ya ki beni ateist Yarattı.]

29 Kasım ve 24 Aralık 1969

242 – İnsanlar amma çok nefreti, saçmalığı dekoratif biçimde paketleyip “din” diye etiketlemeyi başarmış!

& Tatlı Annem, hangisi daha iyi, din mi ateizm mi?

Dinler var oldukça, ateizm dinleri dengelemek için vazgeçilmez olacak. Dinler de ateizm de yok olmalı ki insan Hakikati içtenlikle, çıkar gözetmeden arayabilsin ve kendini Hakikate tamamen adayabilsin.

21 Aralık 1969

243 – Tanrı en çok Ayartmaya Çalıştığı zaman en iyi Kılavuzluk Eder, zalimce Cezalandırdığı zaman tam Sever, şiddetle Karşı Geldiği zaman mükemmelce Yardım Eder.

244 – Tanrı, insanları ayartma yükünü Üzerine Almasaydı dünya kısa zamanda mahvolurdu.

245 – İçinden ayartılmayı kabul et ki, seni aşağı doğru çeken eğilimlerini mücadelede tüketebilesin.

246 – Eğer arındırma işini Tanrı'ya bırakırsan, içindeki kötülüğü sübjektif olarak Tüketir; ama eğer kendi kendini yönlendirmekte ısrar edersen, hem günaha girersin hem epeyce acı çekersin.

247 – İnsanların kötü dediği her şeye kötü deme, sadece Tanrı'nın Reddettiğini reddet; insanların iyi dediği her şeye iyi deme, sadece Tanrı'nın Kabul Ettiğini kabul et.

& Kendimizi tamamen Tanrısal'a adarsak, kişisel iradeyi, seçebilmeyi vesaire geliştirmek gerekli mi? Bu şeyler bir engele dönüşmez mi? Kişisel irade ve seçebilme, sıradan cehalette ve illüzyonda yaşayanlar için gerekli meziyetlerdir. Kendini Tanrısal'a gerçekten adamak tabii ki bunların feragati demek. Ama maalesef birçok insan, kendini tamamen Tanrısal'a adadığını sanma hayalinde yaşıyor, halbuki Tanrısal İradeyi açıkça algılamalarını engelleyen çok aktif “egoları” var. Eğer bu kişiler kişisel iradelerinden ve ayırt etme yetilerinden vazgeçerse, tutarsız ve eksantrik olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Önce insan kendini aldatmadığından emin olmak için tamamen samimi olmalı ve kılavuzluk edenin, harekete geçirenin gerçekten Tanrısal İrade olduğu konusunda belirgin kanıtlar edinmeli.

248 – İnsanların dünyada iki ışığı vardır, görev ve prensipler; ama kendini Tanrı'ya adamış insanın ikisiyle de işi kalmaz, görevi de prensipleri de Tanrı'nın iradesiyle değiştirmiştir. Eğer insanlar sana bunun için küfrederse, aldırma ey tanrısal alet, yoluna rüzgar gibi, ya da güneş gibi, koruyarak ve yok ederek devam et.

249 – Tanrı, insanların övgülerini alasın diye değil, Emirlerini korkusuzca yerine getiresin diye seni Kulu Yaptı.

250 – Dünyayı Tanrı'nın tiyatrosu olarak kabul et; Aktörün maskesi ol ve bırak aracılığınla Tanrı Oynasın. İnsanlar seni överse ya da ıslıklarsa, bil ki onlar da maske; içindeki Tanrı'yı tek eleştirmenin ve seyircin olarak kabul et.

Evvela Tanrısal İradenin bilincine varmak lazım, bunun için de insanın artık kendi arzusu ya da kendi iradesi olmamalı. Bunu başarmanın için en iyi yolu, bütün özlemini Tanrısal Mükemmelliğe yöneltmek, kendini Ona ihtiyatsızca adamak ve tatmin için bir tek Ona bel bağlamak. Gerisi bir sonuç gibi izleyerek gelir.

23 Kasım 1969
 
Eski 16 Eylül 2023, 22:02   #34
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

251 – Bir tarafta yalnız Krishna olsa, diğer tarafta da ordularıyla, şrapnelleriyle, makinalı tüfekleriyle silahlanmış, organize olmuş dünya, yine de kendi tanrısal yalnızlığını tercih et. Bütün dünya üzerinden geçse de, şrapnelleri seni lime lime etse de, süvarileri kollarını ve bacaklarını yol kenarındaki şekilsiz bir çamur oluncaya kadar çiğnese de aldırma; çünkü akıl hep bir görünüştü, vücut hep bir karkastı. Kaplamalarından kurtulmuş ruh süzülür ve galip gelir.

Tüm bunlar bize şunu diyor: tek seçenek var: her şeye rağmen, bütün dünyanın bile karşı koymasına rağmen Tanrısal'la birleşmek, çünkü dünyanın akılda ve fizikte sadece görünür bir kuvveti var, oysa Tanrısal’ın ebedi Hakikat gücü var.

26 Aralık 1969

252 – Eğer sonunun yenilgi olduğunu düşünüyorsan, daha kuvvetliysen bile dövüşmeye gitme. Çünkü kaderi kimse satın alamaz; güç de güç sahibi olanlara bağlı değildir.

Yenilgi bir son değildir, sadece bir kapı ya da bir başlangıçtır.


253 – Başaramadım diyorsun. Daha ziyade de ki, Tanrı Hedefinin etrafında daireler Çiziyor.

254 – Dünya seni hayal kırıklığına uğrattı diye Tanrı'nınYakasına yapışmaya yöneliyorsun. Dünya senden daha kuvvetliyse, sanıyor musun ki Tanrı daha zayıf? Tanrı'ya daha ziyade, Emrini ve Emrini yerine getirme Kuvvetini almak için yönel.

& Tatlı Annem, neden “Tanrı’nın Hedefinin etrafında daireler Çizmeye” ihtiyacı var? Herkesin işini hem daha kolay, hem daha etkili kılacak şekilde hedefine hemen, İstediği gibi kolayca Ulaşabilir, değil mi? Sri Aurobindo kesinlikle “Tanrı'nın, Hedefinin etrafında daireler Çizmeye İhtiyacı Var” demedi, çünkü Tanrı mutlak güçte, ama bu, insanların anladığı şekilde keyfi bir güç değil. Bir şeyler anlamaya başlamak için şunu iyice bilmek ve hissetmek lazım:

Tanrı'nın kadiri mutlak, her yerde hazır ve nazır İradesinin ifadesi olmayan HİÇBİR ŞEY yok; bunu sadece Tanrı'yla bilinçli olarak birleşerek anlamaya başlayabilirsiniz, aklen anlamayı değil, bir bilinç ve vizyon fenomeniyle anlamayı kastediyorum. İnsan, sıradan bilincinde, en engin zekasıyla bile yaratılışın sadece son derece küçük bir kısmını kavrayabilir, bu yüzden, yaratılışı değil yargılamak, anlayamaz bile. Dünyanın dönüşümünü hızlandırmak istiyorsak, yapabileceğimiz en iyi şey, içten pazarlıklı davranmadan kendimizi ihtiyatsızca Bilen’e vermektir.

28 Aralık 1969

255 – Bir Davanın, ondan yana inancı bütün bir ruhu olduğu sürece o Dava ölmez.

256 – “Aklım bu kanıda olmam için bana hiçbir dayanak vermiyor” diye fısıldıyorsun. Aptal! Aklın bunu yapsaydı inanca gerek kalmazdı, ya da senden inanç istenmezdi.

257 – Kalbin inancı, saklı bir irfanın karanlık ve sıkça çarpıtılmış bir yansımasıdır. İnanan, en müzmin şüpheciden bile daha sıkça şüphe içinde kıvranır; inanmakta ısrar eder çünkü içindeki bilinçaltısal bir şey bilir; bu şey onun körü körüne inancına ve alacakaranlık şüphelerine tolerans göstererek bildiklerinin açığa çıkmasına sevk eder.

& Tatlı Annem, sorgulamayan ve usavurmayan “körü körüne bir inanç” sahibi olmak iyi midir?

Genellikle körü körüne inanç denilen şey, gerçek bilgiye sahip olmak için yeterince gelişmiş bir zekası olmayanlara Tanrısal Lütfun bazen bahşettiği şeydir aslında. Yani körü körüne inanç çok saygın bir fenomen olabilir, ama böyle olmakla beraber, tabii ki irfan sahibi kişi çok daha üstün konumdadır.

29 Aralık 1969

& Tatlı Annem, inanç hangi düzleme ait, akla mı psişiğe mi? İnanç eksklüzif olarak psişik bir fenomendir.

30 Aralık 1969

258 – Dünya aklın ışığıyla hareket ettiğini sanıyor, halbuki dünyayı aslında iten inancı ve içgüdüleridir.

259 – Akıl kendini inanca uyarlar ya da içgüdüleri haklı çıkarmak için argüman bulur ama dürtüyü bilinçaltısal şekilde alır, bu yüzden insanlar rasyonel davrandıklarını sanır.

260 – Aklın tek görevi algıları düzenleyip eleştirmektir. Özünde ne bir kesin vargıya varma imkanı var, ne de eylemi yönetme gücü. Kaynak olduğunu veya harekete geçirdiğini iddia ettiğinde, başka etkenleri maskeler.

261 – Bilge olana kadar, aklını Tanrı'nın Verdiği amaçlar için, inancını ve içgüdülerini de amaçları için kullan. Neden varlığının farklı kısımlarını birbirleriyle savaştırasın ki?

& Tatlı Annem, sıradan hayatta ve manevi hayatta aklın, inancın ve içgüdünün en yüksek amacı nedir?

Herkesin, doğasına göre ve sıradan hayatta ulaşmak istediği hedefe göre kendi amacı vardır. Manevi hayata gelince, manevi hayatta hedef tektir: Tanrısal'ı tanımak ve, yeni başlayanlar için kesinlikle en güçlü itici kuvvet olan inanç sayesinde Tanrısal’la mümkün olan her şekilde birleşmek.

31 Aralık 1969

262 – Daima artan algılarının ışığında algıla ve hareket et, sadece usavuran beyninin algılarıyla değil. Tanrı kalbe Konuşur, beyin O’nu anlayamadığı zaman.

263 – Kalbin sana: “Şu, şunun aracılığıyla şu saate, şu şekilde olacak” derse, inanma. Ama kalbin sana Tanrı'nın Emrinin saflığını ve enginliğini verirse, kulak ver.

264 – Emri aldığın zaman, sadece Emri yerine getirmeyi umursa. Gerisi insanların tesadüf, şans ya da kısmet dediği Tanrı'nın İradesi ve Düzenlemesidir. Tanrısal Emir tabii ki ancak düşüncenin sessizliğinde algılanabilir. Gerçek bilme şekli kelimelerin ve düşüncelerin ötesindedir.

Fenomen meydana geldiği zaman çok açıktır, çünkü insan Tanrısal Emri önce bilir, Emri tarif eden kelimelerse sonra gelir.

265 – Hedefin büyükse, imkanların da küçükse, sen yine de harekete geç, çünkü imkanların ancak hareketle artabilir.

266 – Zamanı ve başarıyı merak etme. Sen rolünü oyna, ister başarısız olmak için olsun, ister başarılı olmak için olsun.

267 – Emir üç şekilde gelebilir: doğandaki irade ve inanç şeklinde gelebilir, kalbinle beyninin üzerinde anlaştıkları ideal şeklinde gelebilir, ya da Tanrı'dan veya meleklerinden gelen ses şeklinde gelebilir.

268 – Harekete geçmenin pek bilgece ya da mümkün olmadığı zamanlar vardır; o zaman fiziksel yalnızlıkta tapasyaya77 gir, ya da ruhunun bir köşesine çekil ve bu her ne olursa olsun tanrısal sözü veya belirtiyi bekle.

269 – Her sese hemen atlama çünkü seni aldatmaya hazır yalancı antiteler var; önce kalbin temiz olsun, sonra dinle.

Gerçekten de, herhangi bir sesin Tanrısal'dan geldiğini sanmamak son derece önemli, çünkü bir sahtekarın emrine itaat etme riskiyle karşı karşıya kalabilirsin. Hiçbir kişisel arzunun olmayacak: tek garantin bu. Hatta Tanrısal'a hizmet etme arzusunu bile duymayacaksın; tam bir huzur içinde olacaksın. Ancak o zaman ayırt etme yetinden emin olabilirsin.


3 Ocak 1969

270 – Tanrı’nın sanki şiddetle geçmişten yanaymış gibi Olduğu zamanlar vardır; o zaman, var olmuş ve hala var olan şey, sanki bir tahtın üzerinde sağlamca oturuyormuş gibi çöreklenir ve değiştirilemez bir “var olacağım”a bürünür. Her şeyin Efendisiyle mücadele ediyorsun gibi gelse bile sebat et, çünkü bu O’nun en sıkı testidir.

77 Tapasya: Kişisel irade eforu, riyazet gücü; aklı, nefsi ve fiziği kontrol etmek ve dönüştürmek için, içlerine daha yüksek bilinci indirmek için iradenin ve enerjinin yoğunlaşması.

271 – Bir dava, insani olarak kaybedildiğinde ve ümitsiz olduğunda her şey bitmiş değildir; her şey ancak ruh eforundan vazgeçtiği zaman biter. Bu, görünüşlerin bizi etkilemesine izin vermememiz ve, sonuçsuz görünse bile eforumuzda sebat etmemiz konusunda bizi cesaretlendirmek için. Hayatta, bize yapılacak doğru şey olarak açıklanan şeyi yapmak lazım, başkaları alay etse bile, eleştirse bile. Çünkü insanların görüşünün hiçbir değeri yok. Bir tek Tanrısal İrade gerçek, bir tek Tanrısal İrade galip gelecek.

4 Ocak 1970

272 – Yüksek manevi mertebelere erişmek isteyen, sonsuz testlerden ve sınavlardan geçmek zorunda. Ama adayların çoğu sadece ayırtmana rüşvet vermek için sabırsızlanıyor.

273 – Ellerin serbest olduğu sürece ellerinle, sesinle, beyninle, her türlü silahla mücadele et. Düşmanın seni zindanında mı zincirledi? Seni ağzına tıktığı tıkaçla mı susturdu? Her şeyi kuşatabilen sessiz ruhunla, uzun menzilli irade gücünle mücadele et; öldüğünde de, dünyayı saran ve Tanrı'dan senin içine gelmiş kuvvetle hala mücadele et. Hakikat zor ve meşakkatli bir fetihtir. Hakikati fethetmek için gerçek bir savaşçı olmak lazım, hiçbir şeyden korkmayan, ne düşmanlardan ne de ölümden korkmayan bir savaşçı olmak lazım. Çünkü her şeye rağmen, bir vücudun içinde ya da vücutsuz, mücadele devam ediyor ve Zaferle sonuçlanacak.

6 Ocak 1970

274 – Mağarasında ya da dağının tepesinde oturan riyazetçinin odunun teki, tembelin teki olduğunu sanıyorsun. Ne biliyorsun? Belki de dünyayı, iradesinin güçlü akımlarıyla doldurup ruh halinin baskısıyla değiştiriyordur.

275 – Dağın tepesindeki özgürün ruhunda gördüğünü, kahramanlar ve peygamberler maddi dünyada ilan etmeye ve gerçekleştirmeye gelir.

276 – İlahiyatçılar açıklamalarında yanılıyor ama esasta haklılar. Fransız Devrimi olduysa, bu, Hindistan’ın karlarında bir ruh, Tanrı’yı özgürlük, kardeşlik ve eşitlik olarak hayal ettiği için oldu. Bu bize sadece şunu göstermek için: ruhun gücü bütün maddi güçlerden daha büyüktür.

Ama gerçekleştirme için her iki güç de gereklidir.


7 Ocak 1969

277 – Her konuşma, her eylem, ebedi Sessizlikten hazır çıkar.

278 – Okyanusun derinliklerinde her şey sakindir, ama yüzeyinde, bağırtıları ve sahile doğru yarışı neşeyle gürler; şiddetli bir eylemin ortasındaki özgür ruh için de öyledir: ruh hareket etmez, içinden sadece karşı konulmaz hareket yayar. Bu bize şunu tekrar söylüyor: hareketi doğuran Şey, hareketle ortaya çıkan Bilinç ve Güç, o hareketi maddeten gerçekleştiren ve cahilliklerinden, hareketin faili olduklarını sanan varlıklardan tamamen farklıdır.

8 Ocak 1970

279 – Ey Tanrı'nın askeri, kahramanı, hiç senin için keder, utanç ya da acı olabilir mi? Hayatın şan dolu, yaptıklarını Tanrı'ya adayarak kutsallaştırdın, zafer tanrısallaşman, yenilgi zaferindir. Kendini tamamen Tanrısal'a adamış insan için ne utanç olabilir ne de acı, çünkü Tanrısal hep onunladır, Tanrısal Mevcudiyet her şeyi şana dönüştürür.

9 Ocak 1970

280 – Aşağı varlığın, günahın ve kederin verdiği şokun acısını hala çekiyor mu? Ama üstte, görsen de görmesen de ruhun kral gibi kurulmuş, sakin, özgür, galip. İnan ki sondan önce, Anne işini yapmış olacak ve varlığının toprağını sevince, saflığa dönüştürecek.
 
Eski 16 Eylül 2023, 22:04   #35
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

281 – İçin daraldıysa, uzun mevsimler boyunca hiç gelişme gösteremediysen, kuvvetin tükeniyorsa, hep Yarimizin, Efendimizin ebedi sözünü hatırla: “Seni bütün günahtan, bütün kötülükten Kurtaracağım, üzülme”. Sri Aurobindo burada ruhla, her birimizin içindeki Tanrısal Mevcudiyeti kastediyor; ve içimizdeki bu sürekli Mevcudiyetin varlığından emin oluşumuz, kesin olan nihai Zafer konusunda bizi ikna ederek bütün üzüntümüzü teselli etmesi gerekir.

10 Ocak 1970

282 – Ruhun saf; ama hareketlerine gelince, bir hareketin neresi saf ya da pis? Sri Aurobindo saflık kelimesini sıradan ahlaki anlamda kullanmıyor. Onun için “saflık”, “sadece Tanrısal'ın etkisi altında”, “sadece Tanrısal'ı ifade eden” demek. Şimdilik, yeryüzündeki hiçbir hareket böyle olamaz.

12 Ocak 1970

283 – Ey Ölüm, fırsat yaratıcısı maskeli dostumuz, kapıyı açmak isteyeceğin zaman bize önceden haber vermekte tereddüt etme, çünkü biz kapının demir gıcırtısından sarsılanlardan değiliz.

284 – Ölüm bazen kaba bir uşaktır; ama bu topraktan elbiseyi daha parlak bir giysiyle değiştirdiği zaman, eşek şakaları ve münasebetsizlikleri affedilebilir.

285 – Kim seni öldürebilir ey ölümsüz ruh? Kim sana işkence edebilir ey hep neşeli Tanrı?

& Neden ta baştan beri ölümün etrafında bunca üzüntü var?

İnsanın cehaleti ve egoizmi yüzünden. Ama bu üzüntü insanlığın evriminde de rol oynadı.

13 Ocak 1970

& Üzüntü insanlığın evriminde nasıl bir rol oynadı ki? Üzüntü, arzu, acı, hırs: bütün duygular, bütün hisler ve diğer tüm benzer tepkiler bilinci bilinçsizliğin dışına çıkarmaya, ve bilinci gelişme isteğine uyandırmaya yaradı.

14 Ocak 1970

286 – Aşağı varlığın depresyondan ve zayıflıktan hoşlanmaya heveslenirse şöyle düşün: “Ben Baküs’üm, Ares’im, Apollon’um; yenilmez safi Agni’yim; ebediyen güçlüce yanan Surya’yım.”

287 – İçindeki ilham dolu coşkulu haykırıştan ve ekstazdan çekinme ama, bu dalgaların üzerindeki saman çöpü olmamaya da dikkat et.

288 – İçindeki bütün tanrılara dayanmayı ve içine akın ettiklerinde hiç sendelememeyi ya da yükleri altında ezilmemeyi öğrenmen gerek. Bu, insana, çeşitli dinlerin tanrılarının egemenliği altında olmamayı ya da onlardan korkmamayı öğretmek için, çünkü insan, Yüce Efendi'yle birleşip Yüce Efendi'nin bilincine varma imkanını kendinde taşır.

15 Ocak 1970

289 – İnsanlık kuvvetten ve neşeden bıktı, üzüntüye ve zayıflığa erdem dedi; irfandan bıktı, cahilliğe kutsallık dedi; aşktan bıktı, kalpsizliğe aydınlanma, bilgelik dedi.

290 – Pek çok sabır türü vardır. Korkağın tekinin, kendisini dövene yanağını uzattığını gördüm; kendini beğenmiş bir zorbanın dövdüğü cılız birinin, saldırganına sakince ve dikkatle baktığını gördüm; O’nu recmedenlere sevgiyle gülümseyen enkarne olmuş Tanrı'yı gördüm. İlki gülünçtü, ikincisi korkunçtu, üçüncüsüyse tanrısal ve kutsaldı. Sri Aurobindo bize diyor ki, her durumda sevgi saçmak, O’na vuranla O’na tapanı aynı şekilde Seven Tanrısal'ın göstergesidir. İnsanlık için ne ders ama!

17 Ocak 1970

291 – Sana kötülük edenleri affetmek asilcedir, ama başkalarına yapılan kötülüğü affetmek o kadar da asilce değildir. Neyse, bunu da affet ama gerekirse sakince intikam al.

292 – Asyalılar katledince bu iğrenç bir canavarlık oluyor; Avrupalılar katledince bu askeri bir gereklilik oluyor. Farkı takdir et ve bu dünyanın erdemlerini iyice düşün. Tüm bunlar, çıkara ve egonun reaksyonlarına dayandırılan insan yargılarının embesilliğini bize iyice hissettiriyor. İnsanlar, içinde bulundukları cehalet halinde kaldıkları sürece yargılarının ve görüşlerinin Hakikatin önünde hiçbir değeri yok, ve değersiz sayılmalıdır.

20 Ocak 1970

293 – Doğruluğundan fazla kızana dikkat et. Çok geçmeden onu şiddetle kınadığı aynı suçu işlerken ya da aynı suça göz yumarken görürsün.

294 – “İnsanlarda çok az gerçek ikiyüzlülük vardır” diyorsun. Doğrudur, ama epeyce diplomasi ve daha da fazla kendini kandırma var. Kendini kandırmanın üç türü var: bilinçli, bilinçaltısal ve yarı bilinçli; ama en tehlikelisi üçüncüsüdür.

& Tatlı Annem, en kötüsü kendini bilinçli olarak kandırmak gibi geliyor bana, öyle değil mi?

Kendini bilinçli olarak kandırmak nadirdir çünkü bu, epeyce gelişmiş bir bilinçle birleşmiş sapıkça bir kandırma isteği demek, bu da en tehlikeli yalanlara vardırır; ama aynı zamanda bu belki de düzeltilmesi en kolay olanıdır, çünkü bilinç zaten uyanmış olduğundan, bilince hatasını hissettirmek ve düzeltme kararını alması yeter, hatasını düzeltebilmesi için. Diğerlerinin önce ne yaptıklarının farkına varmaları gerekir, bu da genellikle çok zaman alır.

21 Ocak 1970

295 – İnsanların erdemlilik gösterileri seni aldatmasın, belirgin ya da gizli kötü alışkanlıkları seni iğrendirmesin. Bunlar insanlığın uzun geçiş döneminin gerekli hileleridir.

296 – Dünyanın çarpıklığı seni tiksindirmesin; dünya, mukadder bir deri değişimine ve mükemmelliğe doğru kıvrılan yaralı bir zehirli yılandır. Bekle çünkü bu tanrısal bir bahis, Tanrı bu alçaklıktan parlayarak ve zaferle Çıkacak. Sri Aurobindo bize diyor ki: insan bir geçiş varlığıdır, dünyanın bütün sefaletlerinin arasından, Tanrısal'ı ortaya koyabilecek bir ışık varlığı çıkacak.

Nitekim, dünyanın şu anki halinden memnun olmayan herkes biliyor ki özlemleri boşuna yükselmiyor, dünya değişiyor. Eğer adanma ve efor özlemle birleşirse, işler daha hızlı gider.


22 Ocak 1970

297 – Bir maskeden neden irkiliyorsun? İğrenç, grotesk ya da korkunç görünüşünün arkasında Krishna aptalca öfkene de, daha da aptalca küçümsemene ve tiksinmene de, her şeyden aptalca korkmana da gülüyor.

298 – Birini küçümsediğini fark ettiğin zaman kendi kalbine bak ve deliliğine gül.

& Sadece akılsal konseptimiz mı grotesk, iğrenç şeyler görüyor, yoksa her şey hakikaten gördüğümüz gibi mi? Ayrıca bu, güzellik için de aynı olmalı, değil mi?

Günümüzün fiziksel dünyasında, görünüşlerin hala çok yanıltıcı olduğu kesin, fiziksel güzellik her zaman güzel bir ruhun göstergesi değildir, çirkin ya da grotesk bir vücut, bir dahiyi ya da parlak bir ruhu örtebilir. Ama içsel olarak daha duyarlı biri için görünüşler artık yanıltıcı olmaz, güzel bir yüzün gizlediği çirkinliği ve çirkinlik maskesi takmış güzelliği algılayabilir. Bir de, görünüşün iç gerçeği açığa vurduğu, ve bu iç gerçeği herkesin görebildiği vakalar da var... Bu vakalar gittikçe çoğalıyor.

23 Ocak 1970

299 – Boş tartışmalardan kaçın, ama görüş teatisinde serbestçe bulun. Tartışmak zorundaysan rakibinden bir şeyler öğren; çünkü kulağınla ve usavuran aklınla değil de ruhunun ışığıyla dinlersen, epeyce bilgelik kapabilirsin, bir aptaldan bile.

300 – Her şeyi bala dönüştür: tanrısalca yaşamanın yasası bu.
 
Eski 16 Eylül 2023, 22:07   #36
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

301 – Özel münakaşalardan daima kaçın ama aleni mücadeleden çekinme; bu durumda bile rakibinin kuvvetini takdir et.

302 – Hoşuna gitmeyen bir görüş duyduğun zaman, görüşteki hakikati araştırıp bul. Eğer içtenlikle Hakikate göre yaşamak istiyorsanız şunu bilmenizde fayda var: her fırsatta bir şeyler öğrenebilirsiniz, her an gelişme gösterebilirsiniz. Sıkça, büyük bir saçmalık, insana büyük bir ışığı açığa vurur, tabii insan o ışığı görmeyi bilirse.

24 Ocak 1970

303 – Ortaçağın riyazetçileri kadınlardan nefret edermiş, Tanrı'nın, kadınları, rahipleri ayartmaya çalışmak için Yarattığını düşünürlermiş. İnsanın hem Tanrı, hem kadınlar hakkında daha yüce bir görüşe sahip olmasında bir sakınca yok.

304 – Bir kadın seni ayartmaya çalıştıysa, suç onda mı, sende mi? Aptal olma, kendini kandırma

308 – İnsanlar sadece başarı elde etmek için çabalar, ve eğer başarısız olmak için yeterince kısmetliyseler, bu, Doğa'nın bilgeliği ve kuvveti, entelektüel becerilerine üstün geldiği içindir. Bir tek Tanrı Bilir, ne zaman ve nasıl bilgece gaf Yapacağını ve etkili şekilde başarısız Olacağını.

309 – Hiç başarısız olmamış, hiç acı çekmemiş birine güvenme; onunla kader birliği yapma, sancağı altında savaşma.

310 – Başka birinin kölesi hiç olmamış insanla, yabancı boyunduruk altına hiç girmemiş ulus büyük ve özgür olamaz. Bazı temel meziyetler sadece acı ve zorluk çekince gelişir. İnsanlar acıdan ve zorluklardan cahilliklerinden kaçar.

Ama Yüce Efendi, gelişmelerini Hızlandırsın diye, yeryüzünde Kendini temsil etmesi için Seçtiklerine acıyı ve zorlukları Empoze Eder – çünkü Yüce Efendi Yüce Bilgeliktir.

28 Ocak 1970

311 – İdealin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini tayin etme. Sen çalış, zamanı ve nasılı her şeyi Bilen Tanrı’ya bırak.

312 – İdeal, çabuk ve sağlığında gerçekleşecekmiş gibi çalış; ancak bin yıllık bir çalışmayla gerçekleşeceğini biliyormuş gibi sebat et. Beşinci milenyumdan önce beklemeye cesaret edemediğin şey yarın şafakla doğabilir; şimdi umduğun, göz diktiğin şey de yüzüncü gelişin için tayin edilmiş olabilir. Bu tam, dönüşüm konusunda hepimizin takınması gereken tavır: bu hayatta başaracağımızdan eminmişiz gibi bir enerji ve bir şevk, gerçekleşmesi yüzyıllar gerekiyormuş gibi bir sabır ve bir dayanıklılık.

29 Ocak 1970

313 – Her birimizin daha dünyada yaşayacak bir milyon hayatı var. Öyleyse bu acele, bu yaygara, bu sabırsızlık niye?

314 – Çabuk, uzun adımlarla ilerle çünkü hedef uzak; boş yere dinlenme çünkü yolculuğun sonunda Efendin seni Bekliyor. Sri Aurobindo her zamanki gibi burada da problemin bütün yönlerini görüyor, kıpırdaklara sakinliği ve sabrı vaaz ederken uyuşukları silkeleyip onlara enerjik olmayı vaaz ediyor. Hakiki Bilgelik ve tam etkililik karşıtların birleşmesinde bulunabilir.

30 Ocak 1970

315 – Altın Dağlar kısa günümüzde ya da birkaç yüzyılda ulaşılamadığı için ideali inkar edip bağıran ve kutsal şeylere küfreden çocuksu sabırsızlıktan bıktım usandım.

316 – Arzusuz ruhunu hedefe kilitle ve içindeki tanrısal kuvvetle hedefte ısrar et. O zaman hedefin bizzat kendisi, kendi imkanlarını yaratır, yok, hedef kendi imkanı olur. Çünkü hedef Brahman’dır ve zaten gerçekleşmiştir; hedefe hep Brahman gibi bak, ruhunda hedefe hep zaten gerçekleşmiş gibi bak. Hepimiz ruhumuzda ebedi yolculuğun tanrısal hedefini taşıyoruz, bu kesin; hedefin hemen bilincinde olmamızın önündeki tek engel, kişisel yeteneksizliğimiz. Bu yeteneksizliği gidermenin tek ve harika yolu, Brahman’a, yani Yüce Efendi'ye tam ve şartsız tevekküldür.

1 Şubat 1970

317 – Aklınla plan yapma, bırak planlarını tanrısal görüşün senin için ayarlasın. Bir imkan, yapılacak şey olarak karşına çıktığında, o imkanı hedefin yap; hedefe gelince, dünyada gerçekleşiyor, ruhundaysa zaten gerçekleşmiş durumda.

318 – İnsanlar olayları olmamış, çaba harcanması, yapılması gereken şeyler olarak görüyor. Bu yanlış bir görüş: olaylar olmaz, ortaya çıkar. Olay zaten ezelden olmuş Brahman’dır, ama şimdi ortaya çıkar.

“Her şey ezelden beri var, bizler maddi dünya olarak adlandırdığımız şeyde olayların gittikçe farkına varıyoruz” diyebiliriz.

Bu bakış ve söyleyiş biçimi, sıradan insanın bilincinin tamamen altüst olması demek.

2 Şubat 1970

319 – Nasıl ki bir yıldızın ışığı, yıldız yok olduktan yüzlerce yıl sonra dünyaya ulaşır, Brahman’da başlangıçta zaten olmuş olay da maddi deneyimimizde şimdi ortaya çıkar. Evet ama, Brahman’ın, bizim bu olaya müdahale etmemiz yönündeki İsteği aynı ana ait, aralarındaki ilişkiler de aynı. Yani önemli olan tek şey, kişisel bir dürtüyle değil, Brahman’dan alınan emirle hareket etmektir.

4 Şubat 1970

320 – Yönetimler, şirketler, krallar, polis, hakimler, kurumlar, dinler, yasalar, adetler, ordular, bize bir dizi yüzyıl için empoze edilmiş geçici gerekliliklerdir, çünkü Tanrı Yüzünü bizden Sakladı; Yüzü, hakikatiyle ve güzelliğiyle bize tekrar göründüğünde bu geçici gereklilikler bu ışıkta yok olacak.

321 – Anarşik hal, sonda olduğu gibi başlangıçta da insan için gerçek tanrısal haldir, ama sonla başlangıç arasında bizi doğruca şeytana, şeytanın krallığına götürür.

...Ohohohoho, bu özlüsöze her şeyi koymuş: dinlerle polisi aynı kefeye koymuş!


Tabii, takım oluşturuyorlar: birbirlerini tamamlıyorlar, biri olmazsa diğeri de olmaz, birbirlerinden ayrılmazlar, uyuyorlar birbirlerine! Bayıldım! Yorum olarak ne yazmışım? (Satprem defterden okuyor “Anarşik hal, herkesin kendi kendini yönetmesidir. Ve bu, herkes iç Tanrısal'ın bilincinde olduğunda, sadece ve sadece iç Tanrısal'a itaat ettiğinde mükemmel yönetim olacak.” demişsin.

Yazıyorum, devamı da sonra geliyor, ama not etmeye vaktim olmuyor... Auroville’den biri bana, “Ben buraya başkasından emir almaya gelmedim” diye yazmış (ya da bunun gibi bir şey) ama Auroville’de kurallar, yasalar olduğunu fark etmiş. “Ben bu kurallara uymam, ben özgürüm. Uymayı reddediyorum” demiş. Tabii bu bana aktarıldı, ben de ona şöyle yazdım (tam olarak hatırlamıyorum): “İnsan ancak Tanrısal'ın bilincinde olduğunda ve içindeki Tanrısal kararları aldığında özgürdür, yoksa arzularının, alışkanlıklarının, bütün adetlerin kölesidir...” Ona bunu gönderdim; o günden beri uslu duruyor. Bu özlüsözle ilgili eklemek istediğim buydu. Şunu demek gerekirdi: İnsan ancak kararları kendi içindeki Tanrısal verdiği zaman özgürdür, aksi takdirde arzularının, alışkanlıklarının, bütün adetlerin, bütün kanunların, bütün kuralların kölesidir... ve insanlar kendilerini ne kadar özgür sanırsa o kadar bağlıdır!

5 ve 7 Şubat 1970

322 – Özünde, komünist toplum prensibi bireyci prensipten, kardeşliğin, kıskançlıktan ve karşılıklı katliamdan üstün olduğu kadar üstündür; ama Avrupa’da icat edilen sosyalizmin bütün pratik sistemleri birer boyunduruk, tirani ve hapistir.

323 – Eğer komünizm yeryüzünde başarıyla tekrar yerleşecekse, bu, ruhun kardeşliği ve egoizmin ölümü üzerine olmalı. Zoraki bir birlik ve mekanik bir yoldaşlık dünya çapında bir fiyaskoyla sonuçlanır.

324 – Gerçekleştirilmiş Vedanta, komünist bir toplum için tek pratik bazdır. Bu, Hristiyanlığın, İslamın ve Puranik Hinduizmin hayal ettiği azizler krallığıdır.

Sri Aurobindo'nun da çok güzel söylediği gibi bireycilik, meşrulaştırılmış bir kıskançlığın, “herkes başının çaresine baksın”ın, “herkes kendini düşünsün”ün egemenliğidir.

Halbuki tek gerçek çare, tüm varlıklarda varolan ve bilinçli olan Yüce Efendi'nin eksklüzif ve evrensel egemenliğiyle birlikte, Yüce Efendi'nin hakikaten bilincinde olan ve İradesine tamamen boyun eğmiş kişilerin ara yönetimidir.


7 Şubat 1970

325 – Fransız devrimciler “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” diye haykırıyordu, ama aslında belli bir eşitlik dozuyla birlikte sadece özgürlük hayata geçirildi; kardeşliğe gelince, sadece Kabil’in ve Barabbas’ın kardeşliği kuruldu: kendine bazen “Tröst” ya da “Kartel”, bazen de “Avrupa Birliği” diyor.

326 – “Mademki özgürlük olmadı, özgürlüğü artı eşitliği deneyelim, ya da, mademki ikisini eşleştirmek biraz zor, özgürlüğün yerine eşitliği deneyelim. Kardeşliğe gelince, mümkün değil, dolayısıyla kardeşliği sanayi birliğiyle değiştiririz” diye haykırıyor Avrupa’nın ileri düşünürleri. Ama sanırım Tanrı bu sefer de Yutmayacak. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik şimdilik sadece büyük haykırışlarla ilan edilen ama henüz hiç uygulamaya konulmayan sözlerdir. Ve insanlar şu an oldukları gibi kaldıkları sürece, yani sadece fevkalade tanrısal Yüce Bir tarafından yönetileceğine, egolarının ve arzularının yönettiği varlıklar olarak kaldıkları sürece de hayata geçirilemez sözlerdir. Özgürlük ancak bütün insanlar Yüce Efendi'nin özgürlüğünü bildiği zaman olabilir.

Eşitlik ancak bütün insanlar Yüce Efendi'nin bilincinde olduğu zaman olabilir. Kardeşlik ancak bütün insanlar Yüce Efendi'den aynı şekilde geldiklerini ve Birliğinde bir olduklarını hissettikleri zaman olabilir.

Bu, insanlara imkansız gibi geliyor ama muhtemelen Yeni Tür için mümkün olacak.

8 ve 11 Şubat 1970

327 – Hindistan’ın kolektif hayatında üç kalesi vardı: köy topluluğu, geniş ortak aile, ve sannyasin sınıfı; üçü de sosyal hayatın egoist kavramları altında parçalandı ya da parçalanıyor; ama sonuçta bu, daha engin, daha tanrısal bir komünizmin yolunda, sadece bu kusurlu kalıpların parçalanışı değil mi?

328 – Birey, şimdi “kendim” dediği her şeyi tanrısal Varlığa adamadığı sürece mükemmel olamaz. Aynı şekilde, insanlık her şeyini Tanrı'ya vermediği sürece mükemmel bir toplum asla olmaz.

Sri Aurobindo, daha önce ifade etmeye çalıştığım şeyi burada açık ve nihai şekilde yazmış. Yüce Efendi'nin yönetimi her yerde ve her şeyde tanınmadığı, kabul edilmediği sürece hiçbir mükemmelliğe ulaşılamaz.

9 Şubat 1970

329 – Tanrı'nın Gözünde hiçbir şey küçük değildir; sen de hiçbir şeyi küçümseme: Tanrı bir deniz kabuğunun oluşumuna, bir imparatorluğun kuruluşuna Bahşettiği tanrısal emek ve enerji kadar emek ve enerji Bahşeder.

Sana gelince, iyi bir ayakkabıcı olmakta, lüks içindeki beceriksiz bir kral olmaktan daha fazla büyüklük vardır.


330 – Sana ayrılan iş konusunda, mükemmel olmayan kapasite ve mükemmel olmayan bir sonuç, yapay bir yetenekten ve yapmacık bir mükemmellikten iyidir.
 
Eski 16 Eylül 2023, 22:09   #37
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

331 – Eylemin hedefi sonuç değil, Tanrı'nın Olmaktan, Görmekten ve Yapmaktan Aldığı ebedi zevktir. Tabii ki bir eylemi büyük yapan boyutu değildir. Eylemin mükemmelliği dış şartlara ya da durumlara bağlı değil, eylemin hangi içtenlikle, hangi adanmayla yapıldığına bağlı.

Önemli olan tek şey, Tanrısal’ın yapmamızı İstediği şeyi, varlığımızı tamamen adayarak yapmamızdır; eylemin dış boyutu sayılmaz.


10 Şubat 1970

332 – Tanrı'nın dünyası adım adım ilerliyor, büyük birime ciddice girişmeden önce küçük birimi gerçekleştirerek. Dünyanın tek ulus olmasını sağlamak istiyorsan, önce ulusal özgürlüğü ortaya koy.

333 – Bir ulus ortak kanla, ortak dille ya da ortak dinle oluşturulmaz; bunlar sadece önemli yardımcılar ve güçlü kolaylıklardır. Ama aile bağlarının bağlamadığı insan topluluklarının, gelecek kuşaklara ortak bir gelecek temin etmek için ya da atalarından kalma ortak mirası korumak için aynı duyguda, aynı özlemde birleştiği her yerde zaten bir ulus vardır.

334 – Ulus, aile aşamasının ötesine geçen progresif Tanrı'nın büyük adımıdır; dolayısıyla, bir ulusun doğabilmesinden önce, klana ve aşirete olan bağlılık zayıflamalı ya da yok olmalıdır. Sri Aurobindo bize, gerçekleştirilmesi bizi bütün ulusların birleşmesine ve sonunda insanlığın birliğine vardırabilecek politik sırrı böylece açıklıyor.

11 Şubat 1970

335 – Aile, ulus ve insanlık, Vishnu’nun izole birlikten toplu birliğe geçişi için üç büyük adımıdır. İlki tamamlandı; ikincisinin mükemmelliği için hala çabalıyoruz; ellerimiz üçüncüsüne doğru uzanıyor, öncülük çalışmasına şimdiden başlandı.

336 – İnsan ırkının şu anki ahlakıyla sağlam, kalıcı bir insan birliği henüz mümkün değil; ama bu birliğin geçici bir yaklaştırımının, inatçı bir özlemin ve yorulmaz bir eforun ödülü olmaması için bir neden yok. Doğa hep yaklaştırımlarla, kısmi gerçekleştirmelerle, geçici başarılarla ilerler. Sri Aurobindo'nun önceden söylediği gibi işler çabuk gidiyor; insanlığın durumu çok değişti Sri Aurobindo sübtil fizik düzlemde çalıştığından beri: insan birliği fikri genel anlayışta çok yol katetti.

12 Şubat 1970

337 – Taklit bazen iyi bir eğitim gemisidir ama gönderinde amiral bayrağı asla dalgalanmayacak.

338 – Başarılı taklitçiler ordusundan olmaktansa kendini as. Bu, sanatçılarla yazarlar için. Neredeyse hepsi taklitçi ve sahteci. Halbuki sadece yaratıcıların, söyleyecek veya gösterecek yeni bir şeyi olanların üretmesi gerekir.

13 Şubat 1970

339 – Dünyada çalışma yolu karmaşıktır. Avatar Rama Vāli’yi öldürdüğünde, ya da Bizzat Tanrı olan Krishna, ulusunu kurtarmak için amcası tiran Kansa’yı öldürdüğünde kim iyi etmişler ya da yanlış yapmışlar diyebilir ki? Ama şunu hissedebiliyoruz: tanrısalca davranmışlar. Bu, iyilik ya da kötülük kavramlarının yalnızca insana özgü olduğunu, ve Tanrı'nın Gözünde değersiz olduğunu söylemenin son derece zarif bir şekli.

16 Şubat 1970

340 – Tepki, gelişme kuvvetini artırarak ve arındırarak gelişmeyi mükemmelleştirip hızlandırır. Gemi, fırtına karşısında çaresiz kaçtığı zaman, limana ulaşmaktan ümidini kesen zayıflar kalabalığı bunu göremez; ama gemi, Tanrı'nın onun için Hazırladığı, sağanağın ve okyanusun çukurluğunun gizlediği sığınağa doğru kaçar. Bu bize umudumuzu asla kaybetmemeyi öğretmek için. Çünkü inancı bütün temiz kalpli insanlar için, en kötü yenilgilerin görünümü sadece nihai zafere vardıran örtülü yoldur.

17 Şubat 1970

341 – Demokrasi, insan ruhunun otokratın, rahibin ve asilzadenin birleşik despotizmine karşı protestosuydu; sosyalizm, insan ruhunun plütokratik bir demokrasinin despotizmine karşı protestosuydu; anarşi, muhtemelen insan ruhunun bürokratik bir sosyalizmin tiranlığına karşı protestosu olacak.

Hayalden hayale, başarısızlıktan başarısızlığa giden çalkantılı ve hevesli bir gidiş: Avrupa’nın gelişmesinin görüntüsü bu.

346 – Riyazetçinin giysisini onurlandır ama, giysiyi giyene de bir bak ki, ikiyüzlülük kutsal yerleri işgal etmesin, iç azizlik efsane olmasın.

347 – Çoğunluk rahatlık ya da zenginlik peşinde, azınlıksa fakirliği bir gelinmiş gibi kucaklayıp benimsiyor; sana gelince, sadece Tanrı'nın peşinde ol, sadece Tanrı'yı kucaklayıp benimse, bırak senin için Tanrı Seçsin, kralın sarayını ya da dilencinin kasesini.

348 – Kötülük köleleştirici bir alışkanlıktan, erdemlilik insansal bir görüşten başka nedir ki? Tanrı'yı gör, Tanrı'nın İstediğini yap; gidişatın için Çizeceği yol ne olursa olsun o yolda yürü. Mükemmel! Gerçek azizlik, Tanrısal'ın senin için İstediğini istemek ve gerçekleştirmektir. Gerçek bilgelik de senin için ve senden ne İstediğini açıkça bilecek kadar Tanrısal'la birleşmektir. Gerisi insansal adet ve teori.

20 Şubat 1970

349 – Dünyanın çatışmalarında, ne zenginlerin davasını zenginlikleri için, ne fakirlerin davasını fakirlikleri için, ne kralın davasını gücü ve heybeti için, ne de halkın davasını ümidi ve şevki için benimseme; hep Tanrı'dan yana ol. Tabii eğer O’na karşı savaşmanı Emretmediyse! O zaman da tüm kalbinle, tüm kuvvetinle, tüm hevesinle savaş.

350 – Tanrı'nın benden ne İstediğini nereden bilebilirim? Egoizmi içimden atmalıyım, her inden, her yuvadan kovmalıyım ve arınmış, çıplak ruhumu Tanrı'nın sonsuz Çalışmalarına daldırmalıyım; o zaman ne İstediğini bana Bizzat Kendisi açıklar.
 
Eski 16 Eylül 2023, 22:12   #38
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

353 – Altrüizm insan için iyidir, ama kendini beğenmişliğin yüce bir şekli olduğunda ve başkasının egoizmini pohpohlayarak yaşadığında daha az iyidir.

354 – Altrüizmle ruhunu kurtarabilirsin, ama dikkat et de ruhunu kardeşinin mahvolmasına razı olarak kurtarmayasın.

355 – Özveri güçlü bir arınma aracıdır, özünde bir amaç ya da nihai yaşama kanunu değildir. Hedefin kendi nefsine eza etmek değil, dünyada Tanrı'yı memnun etmek olmalı.

356 – Günahın ve kötülüğün yaptığı fenalığı görmek kolay, ama eğitimli göz, kendi doğruluğuna inanan kendini beğenmiş bir erdemliliğin yaptığı kötülüğü de görür. Sri Aurobindo bize adım adım ve bütün açılardan, Hakikatin nasıl tüm terslerin, tüm karşıtların, tüm bölünmelerin üstünde ve ötesinde, tam bir ışıldayan Birlik’te olduğunu gösteriyor.

25 Şubat 1970

357 – Önce brahmin Kitapla ve ayinle yönetti, sonra kshatriya kılıçla ve kalkanla; şimdi vaishya bizi makinayla ve dolarla yönetiyor, ve azat olmuş serf sudra da sendikalı işçiler krallığı doktriniyle zorluyor. Ama ne rahip, ne kral, ne tüccar ne de işçi insanlığın gerçek hükümdarıdır; aletin ve kazmanın despotizmi ondan önceki diğer bütün despotizmler gibi başarısız olacak.

Ancak egoizm ölünce ve insanın içindeki Tanrı, kendi insansal evrenselliğini yönetince bu dünya mutlu ve tatmin olmuş bir varlık ırkını besler.

Söylenecek bir şey yok. Her şey açıkça izah edilmiş – bir tek tanrısal yönetim hakiki yönetim olabilir.

26 Şubat 1970

358 – İnsanlar zevkin peşinde koşup bu ateşli gelini yanık bağırlarına hararetle basıyorlar; bu arada, arkalarında duran kusursuz bir tanrısal haz görülmeyi, talep edilmeyi ve ele geçirilmeyi bekliyor.

359 – İnsanlar küçük başarıların, önemsiz hakimiyetlerin peşinde koşup zayıf, bitkin düşüyor; bu arada Tanrı'nın evrendeki bütün sonsuz Kuvveti, emirlerine amade olmayı boşuna bekliyor.

360 – İnsanlar ortaya çıkardıkları küçük bilgi detaylarını sınırlı ve geçici düşünce sistemleri şeklinde kombine ediyor; bu arada bütün sonsuz Bilgelik, yanardöner kanatlarının şanını başlarının üstünde genişçe çırparak gülüyor.

361 – İnsanlar, adi, sürünen bir egonun etrafında topladıkları akılsal izlenimlerden oluşan bu küçük sınırlı varlığı, zahmetle tatmin edip hoşnut etmeye çalışıyor; bu arada, uzayın ve zamanın dışındaki Ruhun neşeli ve muhteşem tezahürüne izin verilmiyor. Süpraakılsal bilincin dünyada hükmetmesi için bu durumun değişmesi şart. Süpraakılsal bilinç bir yıldan fazla bir süredir yeryüzünde işbaşında olmasına rağmen dünyanın bu sefil durumunda değişen herhangi bir şey var mı?... [Anne 1 Ocak 1969’da ortaya çıkan “Yeni Bilinci”, “Süperinsan Bilincini” kastediyor.]

28 Şubat 1970

& Mademki süpraakılsal bilinç yeryüzünde işbaşında, bu sefil durumun her şeye rağmen değişmesi gerekmez mi? Tabii, ilk etki, bilinç değişikliği olacak, önce en reseptif, en alır olanlarda, sonrasında da daha geniş bir kitlede.

Toplu hayatın genel durumundaki bir değişiklik ancak daha sonra gelebilir, belki bireysel reaksyonlar dönüştükten çok sonra. Gözlemlenebilen ilk sonuç genel karışıklığın vahimleşmesi, çünkü eski prensiplerin hükmü kalmadı.

İnsanlar, çok küçük bir azınlık hariç, Tanrısal Emre itaat etmeye hazır değil çünkü Tanrısal Emri algılayamıyorlar.

1 Mart 1970

362 – Ey Hindistan’ın Ruhu, artık Kaliyuga’nın79 karanlık panditleriyle80 mutfaklarda ve ibadet köşelerinde saklanma, ruhsuz ayinlerle, eskimiş yasalarla ve kutsanmamış bağış paralarıyla kendini peçeleme, ruhunda ara, Tanrı'yı iste ve ebedi Veda’yla gerçek brahminliğini, gerçek kshatriyalığını yeniden bul; vedik fedakarlığın gizli hakikatini yeniden canlandır, daha eski ve daha güçlü bir Vedanta’nın gerçekleştirilmesine geri dön. Bu bizi, ne yapılması ve ne yapılmaması gerektiğini söyleyen sözde dini adetlerden kurtarmak için. Hakiki bilgeliği yeniden bulmak lazım. Hakikat için, Hakikatin içinde yaşamak için, kesin işaretleri doğrudan Tanrısal'dan almak lazım.

2 Mart 1970

363 – Fedakarlığı, dünya malından vazgeçmekle ya da birkaç arzuyu, canı çekmeyi, imrentiyi tatmin etmeyi reddetmekle sınırlama; her düşünceni, her işini, her zevkini içindeki Tanrı'ya ada. Adımlarını Efendinde at, uykun da uyanıklığın da Krishna’ya feda olsun.

364 – “Bu ne kitabıma uygun, ne de bilimime” diyor kanun adamları ve formalistler. Aptallar! Tanrı sadece bir kitap mı ki, yazılı olanların dışında gerçek ve güzel hiçbir şey olmasın?

79 Kaliyuga: Hint kozmogonisinde dört yuga ya da çağ vardır: satyayuga veya krtayuga: Hakikat Çağı, Altın Çağ; tretayuga: hakikatin sadece dörtte üçünün kaldığı çağ; dvaparayuga: hakikatin sadece yarısının kaldığı çağ ve kaliyuga: hiç hakikatin kalmadığı demir çağı ya da Karanlık çağ.

80 Pandit: Kutsal metinleri yorumlayan bu alimler hem aşçıydı hem rahipti.

365 – Hangi kanuna uymalıyım, Tanrı'nın bana Söylediği: “Bu Benim İradem ey Benim hizmetkarım” sözüne mi, yoksa ölmüşinsanların yazdığı kurallara mı? Yo, yo, Birinden korkmam, Birine itaat etmem gerekiyorsa, daha ziyade Tanrı'dan korkar Tanrı'ya itaat ederim, değil bir panditin çatık kaşlarından ya da bir kitabın sayfalarına.

366 – “Aldanabilirsin, sana yol Gösteren belki de Tanrı'nın Sesi değildir” diyeceksin. Yine de bilirim ki Tanrı Ona güvenenleri Bırakmaz, cahilce güvenseler bile; yine de, tamamen Aldatıyor Göründüğünde bile bence bilgece ve sevgiyle Kılavuzluk Ediyor; yine de ölü bir formülere güvenerek kurtulmaktansa, yaşayan Tanrı tuzağına düşmeyi tercih ederim.

367 – Kendi iradene, kendi arzuna göre hareket etmektense, Kitaba göre hareket et; böylece içindeki obura hakim olmak için daha kuvveli olursun; ama Kitaba göre hareket etmektense Tanrı'ya göre hareket et, böylece bütün kuralın, bütün sınırın çok üstünde olan Zirvesine erişirsin.

368 – Kanun, bağlı olanlar ve gözleri mühürlü olanlar içindir; kanuna göre hareket etmezlerse tökezlerler; ama sen ki Krishna’da özgürsün ya da onun yaşayan ışığını gördün, Yarinin elini tutarak ebedi Veda’nın lambasında yürü.

369 – Vedanta, Tanrı'nın sana bu kölelik ve egoizm gecesinin dışına Kılavuzluk Edecek lambasıdır; ama Veda’nın ışığı ruhunda doğdu mu, artık bu tanrısal lambaya bile ihtiyacın kalmaz, çünkü artık ebedi güneşin yoğun ışığında emin adımlarla özgürce yürüyebilirsin.

Sadece Yüce Efendi'nin emrini duymak için çabala. İçtensen, Yüce Efendi Emrini kesin olarak duymanı ve tanımanı Sağlayacak bir yol Bulur. Yüce Hakikate göre yaşamak isteyen herkese verilen güvence budur.

370 – Sırf bilmek neye yarar? Diyorum sana, davran ve ol, Tanrı seni bu insan vücudunun içine bunun için Gönderdi.

371 – Sırf şimdi olmak neye yarar? Gelecekte ol81 diyorum sana, maddenin bu dünyasına insan olarak bunun için yerleştirildin.

372 – Çalışma yolu bir bakıma Tanrı'nın üçlü yolunun en zor yönüdür; ama yine de, en azından bu maddi dünyada, en kolay, en geniş ve de en tatlı yol değil mi? Çünkü her an işçi Tanrı’ya çarpıyoruz, binlerce tanrısal temasla O’nun Varlığına dönüşüyoruz.

373 – Çalışma yolunun harika yönü şu, Tanrı düşmanlığı bile bir kurtuluş aracı olabilir. Tanrı bizimle azgın, yenilmez, uzlaşmaz düşmanımızmış gibi Dövüşerek bizi Kendine bazen daha çabuk Çekip Bağlar. Kısacası, tanrısal lütuf öyle harika ki, ne yaparsan yap seni yavaşça ya da hızla Tanrısal Hedefe götürür.

5 Mart 1970

374 – Ölümü kabul etsem mi, yoksa karşı koyup ölümü savaşarak fethetsem mi? Bu, içimdeki Tanrı'nın tercihine göre olacak. Çünkü yaşasam da ölsem de hep varım.

375 – Ölüm dediğin nedir ki? Tanrı Ölebilir mi? Ey sen, ölümden korkan, Hayattır sana dehşet maskesi takmış kurukafayla gelen.

376 – Fiziksel ölümsüzlüğe ulaşmanın bir yolu var, ölüp ölmemek seçimimize bağlı, Doğa'nın bir mecburiyeti değil. İyi de, kim aynı giysiyi yüz yıl boyunca giymeyi, ya da değişmeyen dar bir meskene uzun bir ebediyet için kapatılmayı ister ki?

& Eğer biri, bu hayatta yapacaklarının bittiğini, verecek bir şeyi kalmadığını hissederse, amaçsız bir hayat sürmektense ölüp tekrar doğması daha iyi değil mi?

81 Hale, duruma gel (What is the use of only being? I say to thee, Become).

Bu, tatmin olmamış egonun, işler arzuladığı gibi gitmediğinde merak ettiği bir konudur.

Ama Tanrısal'a ait olan ve hakikatte yaşamak isteyen kişi bilir ki Tanrısal onun yeryüzünde faydasını Gördüğü sürece onu yeryüzünde Tutar, ve yeryüzünde yapacak hiçbir şeyi kalmadığında onun dünyayı terk etmesini Sağlar.

Yani böyle bir sorun olmaz, insan Tanrısal'ın yüce Bilgeliğinden emin bir şekilde rahatça yaşar.

6 Mart 1970

& Dün “Tanrısal'a ait olan insan... ” diye yazdın, her kim olursa olsun herkes Tanrısal'a aittir, öyle değil mi?

“Tanrısal'a ait olan” derken, egosunu yok etmiş, sürekli Tanrısal'ın bilincinde olan, kişisel iradesi olmayan, sadece tanrısal dürtüyle hareket eden ve Tanrısal'ın onun Yapmasını İstediği şeyi yapmaktan başka hedefi olmayan insanı kastediyorum. Bu durumda olan fazla insanın olduğunu sanmıyorum.

Şu da kesin ki, bu durumda olanlar hayatlarının faydalı olup olmadığını asla umursamaz, çünkü artık kişisel hayatları olmaz, sırf Tanrısal için ve Tanrısal sayesinde yaşarlar.

7 Mart 1970

377 – Korku da anksyete de iradenin sapkın şekilleridir. Korktuğun şeyi ha bire düşünüp aklında nakarat gibi tekrarlarsan, korktuğun şeyin olmasına yardım edersin; çünkü uyanıklık yüzeyinin üzerindeki iraden korkuyu atsa da, yine de altta aklın durmadan bunu ister, ve bilinçaltısal aklın senin uyanıklık kuvvetinden de zekandan da hem daha güçlü, hem daha engindir, iş görme konusundaysa daha iyi ekipedir. Ama ruhun, ikisinin toplamından da daha güçlüdür: bırak korkuyu, umudu; ruhunun muazzam sakinliğine, umursamaz hakimiyetine sığın.

378 – Tanrı bu sonsuz alemi, Çalışmalarında kendiliğinden gerçekleşen İrade Kuvveti olan Kendinin Bilgisi sayesinde Yaptı. Cehaleti Kendi sonsuzluğunu Sınırlamak için Kullandı; korku, bıkkınlık, depresyon, kendine güvenmemek, zayıflığa razı olmak gibi aletlerle Yarattığını yok Eder. Bu zafiyetler, içindeki kötü, zararlı ya da ayarsız şeylere saldırırsa iyi; ama hayat kaynaklarına, kuvvet kaynaklarına saldırırsa, onları kavradığın gibi at yoksa ölürsün. Bu imha kuvvetleri bize saldırdığı zaman bu, egodan kurtulmaya ve egonun bize empoze ettiği acılardan nihayet kurtulmuş bir şekilde, varlığımızın merkezinde olan Tanrısal Mevcudiyete, tam ışığa, huzura, sevince bilinçli olarak çıkmaya hazır olduğumuzun kanıtıdır. Ego, hayatın bütün temaslarını acıya dönüştürür. Ego, içimizdeki Tanrısal Mevcudiyetin bilincinde olmamızı engeller.

Ego, Tanrısal Mevcudiyetin huzurlu, kuvvetli ve mutlu aleti olmamızı engeller. Egoyu, bütün arzularıyla birlikte Tanrısal'a tamamen sunalım ve mutlaka gelecek olan kurtuluşu güvenle bekleyelim.

9 Mart 1970

379 – İnsanlık, kendi gücünü ve kendi zevkini yok etmek için iki güçlü silah kullandı, yanlış tatmin ve yanlış perhiz.

380 – Hatamız şuydu ve hala şu: paganizmin kötülüklerinden çare olarak riyazetçiliğe, riyazetçiliğin kötülüklerinden de paganizme kaçmak. Her ikisi de yanlış olan iki karşıt arasında ebediyen gidip geliyoruz.
 
Eski 16 Eylül 2023, 22:16   #39
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

381 – Oynarken çok fazla gevşek bir şekilde neşeli olmamak, ya da hayatta ve çalışırken iç karartıcı bir ciddiyette olmamak iyidir. Her iki durumda da neşeli bir özgürlük ve ciddi bir düzen ararız. Her ne yönde olursa olsun aşırılık bir şiddettir; hakikat ancak huzurda, dengede, ahenkte keşfedilip yaşanabilir.

386 – Hastalıklar gereksiz şekilde uzuyor, ölümün kaçınılmaz olduğu zamandan daha sıkça ölümle sonuçlanıyor, çünkü hastanın aklı, vücudunun hastalığını destekleyip üzerine çörekleniyor. Kesinlikle doğru!

387 – Tıp bilimi insanlık için bir nimet olmaktan çok bir lanet oldu. Salgınların şiddetini kırdı, harika bir cerrahi keşfetti ama, hem insanın doğal sağlığını zayıflattı hem kişisel hastalıkları çoğalttı; akla ve vücuda korkuyu ve bağımlılığı yerleştirdi; sağlığımıza doğal sıhhate dayanmak yerine, mineral ve bitkisel alemin haplarının sarsak, iğrenç koltuk değneğine yaslanmayı öğretti. Harika!

388 – Doktor hastalığa ilaçla nişan alır; hedefi bazen vurur, bazen ıskalar. Iskalar hesaba katılmaz; isabetlerse özenle toplanıp sayılır ve bir bilim şeklinde sistematize edilir.

389 – Büyücüye inanıyor diye vahşiye gülüyoruz; peki doktora inanan uygar insan daha az batıl inançlı mı oluyor? Vahşi, belli bir büyü okunup tekrarlandığında sıkça belli bir hastalığın geçtiğini fark ediyor, inanıyor. Uygar hasta, belli bir reçeteye göre belli miktarda ilaç aldığında sıkça belli bir hastalığın geçtiğini fark ediyor, inanıyor. Ne fark var? Sonuca bağlamak için şöyle diyebiliriz: hastanın inancı ilaçlara iyileştirme gücünü veriyor. Belki de insanlar, Lütfun iyileştirici gücüne tam inansaydı, pek çok hastalığa yakalanmazlardı.

Bugün L.D.’nin [Amerikalı bir öğretilinin] gittiğini haber aldım. Çok ağır bir ameliyat geçirmişti, kanserdi; toparlanmıştı, eve dönmüştü; bana mektup yazmıştı: “Kendimi gittikçe daha iyi hissediyorum...” diye; gitti. Haberini bugün aldım. Ya. Aynen R. gibi: hastalığı tekrar nüksetti. Bu öylesine şeye benziyor ki... evet, bu, Sri Aurobindo'nun barbarlık (Anne sanki bütün dünyanın atmosferini saran bir hareket yapıyor) dediğine karşı sarfedilen şu çaba. Bu sanki... bilmiyorum, bu, akılsal konstrüksyonun içinden çıkmayı red etmek mi, yoksa çıkamamak mı? Bu Bilincin etkisi öyle ki, bütün akılsal konstrüksyonun ne derece yanlış olduğunu göstermek için... nasıl desem.. neredeyse acımasızca davranıyor – her şey, spontane gibi görünen reaksyonlar bile, her şey son derece karmaşık bir akılsal konstrüksyonun neticesi. Ama Bilinç acımasız. İnsan bu akılsal konstrüksyonun içinde doğuyor, ve böyle hissetmek, buna göre tepki vermek, her şeyi buna göre organize etmek o kadar doğal görünüyor ki... insana Hakikati ıskalattırıyor. Vücudun organizasyonu böyle. Ama Aksyon kendini olağanüstü güçle empoze ediyor, bu da acımasız gibi görünüyor, bize acımasız gibi geliyor (Anne yumruğunu sanki maddeye indiriyor), dersi öğrenmemiz için.

(Uzun sessizlik)

Sri Aurobindo buradayken… hatırlıyorum...

Yani, varlığımın iç kısmı olayları üst bilince göre hisseden, üst bilince göre gören bir bilince giriyordu: olaylar tamamen farkıydı; tam da Sri Aurobindo hastalandığı zaman, tüm bu olaylar olduğu zaman, önce şu kaza oldu: bacağı kırıldı... vücut... VÜCUDUM sürekli: bunlar hayal, üst bilincin gördüğü hayal, bize göre değil; bizim için, vücutlar için durum aynen böyle” (Yer altındaymış gibi bir hareket).

İğrençti... Bunların hepsi gitmişti. Tamamen gitmişti, efor dolu bunca yıl sonra, hepsi gitmişti, vücut Tanrısal Mevcudiyeti hissediyordu... her şeyin ister istemez değişmesi gerekeceği izlenimini alıyordu. Ve bu günlerde, vücut, gitmiş olan bu formasyondan, bu dünyasal formasyondan, tüm insanlığın ortak formasyonundan tamamen kurtulmuştu: yani bu üst Hakikatin vizyonunu görenler, algılayanlar, ya da sadece üst Hakikate özlem duyanlar, maddi Olguya geri döndüklerinde her şeyi sürekli inkar eden bu son derece acı verici olayla karşı karşıya kalıyor – vücudum bundan tamamen kurtulmuştu... ama formasyon geri döndü. Geri döndü ama geri döndüğünde, vücudum formasyonu BİR YALANI GÖRÜR GİBİ GÖRDÜ. Vücudumun ne derece değiştiğini anladım, çünkü formasyonu görünce... ona artık doğruluğu kalmamış eski bir formasyon edasıyla gülümseyerek baktı.

Olağanüstü bir deneyimdi: bunun zamanı, bu formasyonun devri kapandı. Bu formasyonun devri bitti. Bu Bilincin uyguladığı Baskı da, olayları eski halleriyle – yani öylesine sefil, öylesine miskin, öylesine karanlık, görünürde öylesine kaçınılmaz olayları geçmişte bırakan bir Baskı... bunların hepsi (Anne eliyle geçmişte kalan bir şey hareketi yapıyor) geride, geçerliliği kalmamış bir mazi. İşte o zaman gerçekten gördüm; gördüm, anladım: zor olup olmamasını umursamayan, hatta hasarı muhtemelen pek umursamayan bu ACIMASIZ Bilinç, normal hal artık öylesine ağır, öylesine karanlık, öylesine çirkin ve aşağılık olmasın diye, şafak olsun diye, değil mi, ufukta doğan bir şey olsun diye, yeni bir Bilinç olsun diye çalışıyor. Daha doğru, daha ışıldayan bir şey olsun diye çalışıyor. Sri Aurobindo'nun burada hastalıklarla ilgili söylediği tam da bu: hastalıklarda alışkanlığın, bütün konstrüksyonların, “kaçınılmaz”, “kesin” gibi görünen her şeyin gücü; deneyimler peş peşe geliyor, sanki tüm bunların sadece bir tavır meselesi olduğunu göstermek için, öğrenelim diye... insanlık kendini hapsettiği bu akılsal hapsi aşsın ve... yukarıda nefes almayı öğrensin diye. Ve bunlar VÜCUDUN deneyimleri. Eskiden, içsel deneyimler yaşayanlar: “Evet yukarısı öyle ama burası [vücut]...” Yakında bu “ama burası” diye artık olmayacak, çünkü bu değişim fethediliyor, fiziksel hayatı akılsal dünya değil de, üst bilincin yönetmesi gerektiği yönündeki muazzam değişim gerçekleşiyor. Bu otorite değişimi... zor. Meşakkatli. Acı veriyor. Zayiat oluyor tabii ama gerçekten görebiliyorsun, değişimi görebiliyorsun. Bu GERÇEK DEĞİŞİM; yeni Bilince ortaya çıkmasına, kendini ifade etmesine imkan verecek olan da bu. Vücut öğreniyor, dersini öğreniyor, bütün vücutlar öğreniyor.

(Sessizlik)

Bu, eskiden aklın yaptığı bölmeydi: “Yukarısı çok iyi, istediğiniz deneyimleri yaşayabilirsiniz, yukarıda her şey aydınlık, harika; burada [vücutta] çaresiziz, elden bir şey gelmez.” Ve insan doğduğunda, hala “elden bir şeyin gelmediği dünyada” doğduğunu hissediyor. Nitekim, bu, başka türlü olabileceğini öngöremeyenlerin hepsinin neden “En iyisi içinden çıkmak...” dediğini açıklıyor. Her şey öyle aydındandı ki!

Ama bu değişim, OLAYIN ARTIK KAÇINILMAZ OLMADIĞI GERÇEĞİ, büyük zafer bu: OLAY ARTIK KAÇINILMAZ DEĞİL. Hissediyorsun; hissediyorsun, görüyorsun; vücudum da yakında burada da, vücutta da olayın daha gerçek olabileceğini deneyimledi. Dünyada gerçekten... bir şeyler değişti.

(Sessizlik)

Tabi bu zaman alacak, hakikaten yerleşmesi için. Büyük bir mücadele var. Haricen “Değişen bir şey yok” demeye gelen olaylar her taraftan, her düzlemde hücum ediyor – ama bu doğru değil. Doğru değil, vücudum bunun doğru olmadığını biliyor. Ve vücut şimdi biliyor, hangi yönde doğru olmadığını, vücut biliyor.

Sri Aurobindo'nun bu aralar gözden geçirdiğim bu özlüsözlerinde yazdığı, öylesine kahince, öylesine Gerçek Olayın vizyonu ki. Öylesine kahince ki!
(Sessizlik)

Şimdi görüyorum, Sri Aurobindo'nun gidişi ve sübtil fizik düzleminde öylesine... muazzam... ve sürekli çalışması nasıl, ne kadar yardımcı oldu! Olayların hazırlanışında (Anne maddeyi yoğuruyor, işliyor gibi yapıyor), fiziğin strüktürünün değişimine ne kadar yardımcı oldu.

Başkalarının yaşamış olduğu bütün bu üst dünyalarla temasa geçme deneyimleri, buradaki fiziği olduğu gibi bırakıyordu. Nasıl desem... Hayatımın başlangıcından Sri Aurobindo'nun gidişine kadar şu bilinçteydim: insan bilincinde yükselebilir, bilebilir, bütün deneyimleri yaşayabilir (ki aslında yaşıyorduk da), ama vücudunun içine döndüğünde... şu korkunç eski akılsal kanunlar her şeyi yönetiyordu.

Bütün bu yıllar hazırlamak, hazırlamak – kurtulmak ve hazırlamak içindi, ve bu günlerde ooohh!... nihayet, vücudum olayın değiştiğini FİZİKSEL olarak saptadı. Dedikleri gibi, worked out edilmesi [halledilmesi] lazım, tüm detaylarında realize edilmesi lazım, ama değişim GERÇEKLEŞTİ – ger-çek-leş-ti. Yani akıl tarafından geliştirilen, TESPİT EDİLEN (Anne yumruklarını sıkıca sıkıyor) ve öylesine kaçınılmaz görünen maddi şartlar öyle ki, üst alemlerin canlı bir deneyimini yaşayanlar, eğer insan gerçekten Hakikatte yaşamak istiyorsa bu dünyadan kaçmak gerektiğini, bu maddi dünyanın terk edilmesi gerektiğini sanıyordu; bütün bu teorilerin ve inançların nedeni bu; ama şimdi artık öyle değil. Fizik, üst Işığı, Hakikati, Hakiki Bilinci almaya ve ortaya koymaya AR-TIK KA-DİR. Kolay değil, dayanıklılık ister, irade ister, ama bir gün gelecek tamamen doğal olacak. Sadece kapı açıldı, hepsi bu, şimdi ilerlemek lazım.

(Sessizlik)

Tabii, önceden yerleşmiş olan şeyler asılıp kendini ümitsizce savunuyor, bütün bu kargaşa da bundan kaynaklanıyor (Anne sanki dünyanın atmosferinde bir kaynama hareketi yapıyor), ama mücadeleyi kaybettiler. Bitti. Olay bitti.

(Sessizlik)

Bu yeni bilincin, süperinsan bilincinin bu zaferi kazanması, bir yıldan biraz daha fazla sürdü. Tabii zaferi ancak gönül gözü olanlar görebiliyor, ama... tamamdır, oldu.

(Uzun sessizlik)

Sri Aurobindo'nun bana verdiği iş buydu. Şimdi anlıyorum. Ama sanki her taraftan, her yerden bu akılsal kuvvetler, bu akılsal güçler eski kanunlarını empoze etmek için şiddetli bir protestoyla ayaklanıyordu: “Ama eskiden hep böyleydi!...” Artık bitti. Artık hep “her zaman böyle” olmayacak, o kadar...

(Uzun sessizlik)

Bu son günlerde mücadelenin bir kısmı vücudumda yer alıyordu... Hakikaten çok enteresan... Dışarıdan kaynaklanan bir çaba vardı, vücuduma deneyimler yaşatma çabası vardı, vücudum: “Hayır, böyle gelmiş, böyle gidecek; deneyebilirsin ama, bu bir hayal” diye tespit etmek zorunda olsun diye; ve gelen bir şey vücudumun düzenini iyice bozuyordu; vücudum da tavrıyla cevap veriyordu: öyle bir huzur ki (Anne kımıldamadan duruyor), tavrı da (Eller açık, avuçlar yukarı doğru, Tanrısal'a sungu şeklinde): “Nasıl İstersen Efendim, nasıl İstersen...” hepsi yıldırım hızıyla yok oluyor!

Bu birkaç kez oldu, bir günde en az on kez oldu. Vücudum da “İşte bak!...” diye hissetmeye başlıyor... yaşadığı Harikuladeliğin sevincini hissediyor. Eskisi gibi değil, ARTIK eskisi gibi değil... eskisi gibi değil artık. Hala mücadele etmek lazım, sabırlı, cesur, iradeli olmak lazım, güvenmek lazım, ama artık eskisi gibi değil. Bu, hala asılmaya çalışan eski... iğrenç şey! iğrenç! Ama... artık eskisi gibi değil, artık eskisi gibi değil. Öyle.

(Sessizlik)

Bir de şu var: vücudum nereye kadar dayanabilir? Bu konuda da vücudum TAMAMEN huzurlu ve mutlu: Efendim, Sen nasıl İstersen.

(Uzun sessizlik)

Geri kalan her şey öylesine eski, öylesine eski görünüyor ki... sanki dirilmeye çalışan bir geçmiş gibi – ama artık dirilemez.

Ve her şey, bütün durumlar olabildiğince vahim: problemler, komplikasyonlar, zorluklar, sanki her şey yırtıcı hayvan gibi, kuduruk... ama bitti.

Vücut olayın bittiğini BİLİYOR; olayın yok olması asırlar sürebilir, ama artık bitti. İnsanın eskiden sadece maddeden çıktığında yaşayabildiği şu somut ve mutlak realizasyon var ya: (Anne parmağıyla dizini dürtüyor) kesin olarak BURADA yaşanacak.

(Anne Satprem’e uzunca bir süre baktıktan sonra ellerini avuçlarının içine alıyor)

Bu, Bilinç [1 Ocak 1969’da inen “Süperinsan Bilinci”] geldiğinden beri on dördüncü ay...

On dördüncü ay: iki kere yedi.

Bugün ayın on dördü mü? Evet, on dördü. Enteresan. Sri Aurobindo gittiğinden beri amma çalıştı... sürekli çalıştı, sürekli.

(Sessizlik)

Bu formasyonun yok oluşu vücuda bir mucizeymiş gibi geliyor, hakikaten mucizevi gibi geliyor. Ve her şey aydınlanıyor. Göreceğiz.

(Uzun sessizlik)

Nispeten çabuk oldu. İyi... Yani, birazcık inancı olan herkes artık bu akılsal hipnotizmin dışına çıkabilecek, öyle mi? Evet, öyle. Aynen öyle. Ay-nen öy-le.

14 Mart 1970

390 – Hindistan’da Kuzeyli bir çobanın ateşi çıktığı zaman bir derenin buz gibi akıntısında bir saat kadar oturur, ateşi kalmaz, sapasağlam kalkar. Eğitimli biri aynı şeyi yapsaydı ölürdü, özünde aynı deva birini öldürüp bir başkasını iyileştirdiği için değil, çünkü akıl, vücutlarımıza çaresi olmayacak şekilde kötü alışkanlıklar aşıladı.

391 – Hastayı ilaçtan çok hastanın doktora ve ilaca olan inancı iyileştirir. Doktor da ilaç da, yok ettikleri insanın kendi gücüne olan doğal inancının beceriksiz ikameleridir.

392 – İnsanlığın en sağlıklı çağları, en az miktarda maddi çarenin olduğu çağlardı.

393 – Yeryüzünde kalan en sağlam, en sağlıklı ırk Afrika vahşileriydi; ama fiziksel bilinçlerine uygar insanın akılsal aberasyonları bulaştıktan sonra daha ne kadar sağlam ve sağlıklı kalabilirler ki?

Sri Aurobindo'nun sözleri her zaman olduğu gibi kahince. Çünkü insanlık ancak akılsal aberasyonlarından kurtulduğu zaman süpraakılsal bilinci ortaya koyabilir, ancak o zaman aklının ona kaybettirdiği doğal sağlığına tekrar kavuşabilir.

14 Mart 1970

394 – İçimizdeki tanrısal sağlığı, hastalıkları iyileştirmek ve önlemek için kullanmamız gerekirdi; ama Galien, Hipokrat ve alayı, bize yerine bir sürü ilaç, fiziksel ilke olarak da Latince barbar bir okuspokus verdi.

395 – Tıp bilimi iyi niyetli, pratisyenleri de sıkça iyiliksever ve fedakar; ama cahilin iyi niyeti kötülük yapmasını ne zaman engelledi ki?

396 – Aslında bütün ilaçlar gerçekten etkili olsaydı, bütün tıp teorileri de sağlam olsaydı, bu, bizim doğal sağlığımızı ve canlılığımızı kaybetmemizi nasıl teselli eder ki? Upas ağacının her yeri sağlıklı, ama sonuçta bir upas ağacı82.

397 – İçimizdeki ruh, tamamen etkili olan tek doktordur, vücudun ona boyun eğmesi de tek gerçek her derde devadır.

398 – İçimizdeki Tanrı kendiliğinden gerçekleşen sonsuz iradedir. Ölümden korkmadan, rahatsızlıklarını deneme olarak değil, sakin ve tam bir inançla içindeki Tanrı’ya bırakamaz mısın? Sonunda göreceksin, O bir milyon doktordan daha maharetlidir.

399 – Yirmi bin tedbirin koruduğu sağlık: doktorun ilkesi bu; ama Tanrı'nın vücut için ilkesi bu değil, Doğa'nınki de değil.

Aklın egemenliği insanlığı doktorların ve ilaçlarının kölesi yaptı. Sonuç olarak, hastalıklar sayı ve vahamet açısından artıyor. İnsanlar için tek gerçek selamet, tamamen tevekkül ederek edinebilecekleri Tanrısal Nüfuza kendilerini açıp akılsal egemenlikten kurtulmaktır.

15 Mart 1970

400 – Bir zamanlar insan doğal olarak sağlıklıydı, izin verilse bu ilk durumuna geri dönebilir, ama tıp bilimi vücudumuzu sayısız ilaçla takip ederek hayal gücümüze yırtıcı bir mikroplar ordusuyla saldırıyor.
 
Eski 16 Eylül 2023, 22:22   #40
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

401 – Hayatımı mikropların hayali kuşatmasından kendimi koruyarak geçireceğime, ölürüm ve bu işten kurtulurum daha iyi. Bu barbarcaysa, aydına yakışmıyorsa, Kimmer karanlığımı memnuniyetle kabul ediyorum.


402 – Cerrahlar keserek, sakatlayarak kurtarıyor ve iyileştiriyor. Neden daha ziyade Doğa'nın mutlak güçteki direkt devalarını keşfetmeye çalışmıyorlar?

403 – Korkunun, kendine güvenmemenin ve tıp biliminin aklımıza ve vücudumuza öğrettiği ilaçlara fiziksel olarak bel bağlama anormal huyumuz yüzünden, kendiliğinden iyileşmenin tıbbın yerini alabilmesi için epeyce zaman gerekecek. Aslında cevap bana çok sıkça İngilizce geliyor, çünkü cevap bana Sri Aurobindo'dan geliyor. Okuyunca dinliyorum, sonra Sri Aurobindo söylüyor. Ben de yazarken Fransızca’ya çeviriyorum! Ama yazdıklarımı İngilizce de yazabilirim.

Dünkü özlüsözleri okudun değil mi? Dün doktorlara yükleniyordu! T.’ye cevap olarak: “Devalara spontane olarak ihtiyaç duymamak için insanın huyu değişmesi lazım” diye yazdım. Bu çok fazla eski bir alışkanlık. Ne demişim? (Satprem defterden okuyor

“İlaç gereğine olan akılsal inancın verdiği zarara hiçbir dış önlemle karşı koyamayız. Ancak akılsal hapishanemizden kurtulup ruhun ışığına bilinçli olarak çıkarak, ancak Tanrısal'la bilinçli olarak birleşerek yitirdiğimiz dengeye ve sağlığa Tanrısal sayesinde tekrar kavuşabiliriz. Süpraakılsal dönüşüm tek gerçek çaredir” demişsin.

(Sessizlik)

Deneyimi aylardır yaşıyorum, özellikle de bu seneden beri: bilincin “transferi”, bilinç sıradan halde olacağına, (vücudumun bilincinden söz ediyorum), bilincin yerini değiştirirsen, bilinç doğrudan Tanrısal'a bağlanırsa... bazen birkaç saniyede, bazen birkaç dakikada ağrı tamamen yok oluyor. Ve sadece şöyle yapınca (Anne eliyle sıradan bilince dönme hareketi yapıyor), geriye, sıradan bilince birazcık geri dönünce hemen ağrıyor. Bilincini iyi yerde tutarsan, mükemmel.

Bu deneyi defalarca yaptım, dişim ağrıdığında bile, diş ağrısı zor geçer, vücudun değişik yerlerindeki keskin ağrılarla bile denedim. Deneyimi VÜCUT yaşıyor. Vücut bunu biliyor.

(Uzun sessizlik)

Bu çok enteresan, çünkü vücudum deneyimin her aşamasını bütün detaylarıyla yaşıyor... Vücudumun bulduğu ilk şey, ağrıyı düşünmemek, ağrıyla ilgilenmemek. Bu ilk aşama. Vücut başka şeyle meşgul olduğu zaman ağrının oldukça azaldığını fark etti. Sonra şunu fark etti: biri ona yaklaşırsa (ağrın olduğunu bilen biri), ağrı yine başlıyor! Bunların hepsi çok enteresan, bunun gibi bir sürü anbean küçük saptama yapıyorsun. Ve son olarak, vücut, kesinlikle ikna edici ve defalarca tekrarlanan şu kanıta ulaştı: vücut Tanrısal'a odaklandığı anda, Tanrısal'la temasa geçtiği anda, çünkü vücut hissediyor, hücreler hissediyor, vücut hasta noktayla ilgilenmeden Tanrısal'a konsantre olduğu anda (hasta noktayla ilgilenmemek daha iyi) ağrı tamamen geçiyor, öyle ki... Bazen oluyor, ağrın var değil mi, vücudun Tanrısal'a odaklanmasının ilk etkisi bu: ağrıyı artık hissetmiyorsun. Bazen ilk başta vücudum “Müdahale Edilmesini” istiyordu, ve bu etkili oluyordu, ama bir mücadele olduğunu, dirençle ya da buna benzer bir şeyle Karşılaşıldığını hissediyordu, ağrının geçmesi de zaman alıyordu. Ama “Müdahale Edilmesini” İSTEMEDEN Tanrısal'a odaklanmayı başardığı zaman, yani sadece kendini adadığı zaman, vücut ağrıyı artık düşünmüyor: belli bir sürenin sonunda ağrının tamamen geçtiğini fark ediyor! Vücut ağrıyı artık düşünmüyor: ağrı yok. Bu deneyim her türlü farklı vakayla ilgili YÜZLERCE kez tekrarlandı.

(Sessizlik) Kaza imkanının yok olduğu bir durum olmalı. Ama bu... bilmiyorum. Bu, süpraakılsal hayatın doğal durumu. Ve bu mademki vücutta oluyor, vücudun oluşumu ister istemez değişmeli – değişecek. Ama nasıl? Bunu henüz bilmiyorum. Bu, maddenin üst Bilince mükemmel itaati yönünde olacak; bu deneyimde söz konusu olan tanrısal bilinç, Sri Aurobindo'nun muhtemelen süpraakılsal bilinç olarak adlandırdığı bilinç. Çünkü sanırım... (Derece derece hareket) sonsuz bir yükseliş var.

Bu, ego duygusunun tamamen yok olduğu bir bilinç, ego hissi hiç yok. Öteki insanlar karşısında “kişi” yok, yani, etkilenen ve etkileyen bir “kişi” yok – artık kesinlikle öyle değil. Bu, herkesin görevini spontane olarak yaptığı genel bir kuvvet işleyişi (Anne geniş bir hareket yapıyor).

Vücudum bunu birkaç kez deneyimledi... bunun içinde çok uzun süre kalıyor. Olaylara ve varlıklara şu eski yaklaşım var ya... şimdi neredeyse... bir anı olmak üzere, artık... doğal değil.

(Uzun sessizlik)

Nasıl anlatacağımı bilmiyorum... Sadece vücudumun bilincinde değil, işleyişinde de radikal biçimde değişen şeyler var. Şimdilik açıklanması zor... Yani, merkezde olma ve her şeyin sana doğru gelmesi, her şeyin egosantrik merkezle ilgili olması, bu uzun zaman önce gitmiş olan eski bir şey. Ama hala şey vardı... (Sessizlik)

Sanki bütün hücreler kendilerinden üstün, uzayda bile üstün, ama onlara merkezleriymiş izlenimi veren bir şeye bağlı, ayarlı, takılı, temasta gibi: yani tam olarak böyle değil, ama biraz böyle. Bu böyle bir merkez değil (Anne kendinde toplanan bir hareket yapıyor), odaklanmış da değil, ne burada (Anne vücudunu dokunuyor) ne de üstte...

nasıl desem... odaklanmış değil. Halbuki hücreler, “bundan” yayılan Kuvvetin, hareket ettirici Kuvvetin ya da irade Kuvvetinin, vücuda nüfuz etmek için yayıldığı izlenimini alıyor (Yelpaze şeklinde inen hareket).... Enteresan olan, vücudum “bununla” daha DOĞRUDAN ilişkide olduğu ve Kuvvetin, vücudum aracılığıyla diğer insanlar ve çevre üzerinde etki yaptığı izlenimini alıyor.

Ama bu tam olarak “diğer insanlar” değil hissettiği... bazen “diğer insanların”, çevredeki şeylerin bazılarını kendine ötekilerinden daha yakın hissettiği oldu... Anlatılması çok zor... Ama bu spontane bir şey.


Yani zor olan, deneyimi ifade etmem için düşünmeye başlamam lazım, oysa bu spontane bir şey, bu bir his, bir düşünce değil. Mesela, gece yalnızken, vücudum bazen “çevrede”, bir yerlerde bir kargaşa, bir sıkıntı hissediyor, bunun dışarıdan ona doğru geldiğini açıkça hissediyor... “dışarıdan” doğru kelime değil; belli bir mesafeden ona doğru geldiğini hissediyor, ve çare olarak tek bir hareket yapıyor: kendini bu Işıldayan merkezin içine atıyor. Herhangi bir şeyi kendine doğru çekmiyor, kendini “Bunun” içine atıyor.

(Anne seyre dalıp gülümsüyor)

18 Mart 1970

404 – Tıp, hasta vücutlarımıza sırf vücutlarımız ilaçsız iyileşememe sanatını öğrendiği için gerekli. Bu durumda bile Doğanın, iyileştirmek için, doktorların hayatta tutma umudunu kestikleri anı seçtiği sıkça görülür.

405 – İçimizdeki iyileşme gücüne güvenmeyişimiz cennetten fiziksel olarak kovulmamıza neden oldu. Tıp bilimi ve kötü bir kalıtım, Tanrı'nın kapıda duran iki meleğidir, cennete dönmemizi yasaklamak için.

406 – Tıp bilimi, insan vücudu konusunda, koruması sayesinde daha küçük bir devleti zayıflatan büyük bir güç gibidir, ya da hayatını perişan olmuş vücudunu tedavi etmeye ve iyileşmeye adasın diye kurbanını yerden yere vurup yara bere içinde bırakan iyiliksever bir hırsız gibidir.

407 – İlaçlar vücudu bozmadığı ya da zehirlemediği zaman sıkça iyileştirir, ama sadece ruhun kuvveti, ilaçların hastalığa fiziksel saldırısını desteklerse; ruhun kuvvetinin serbestçe işlemesi sağlanırsa ilaçlar fazlalık olur.

Sri Aurobindo, içinde yaşadığımız kabusu çarpıcı bir şekilde anlatıyor, gerçek bilincin ve sadece mutlak Tanrısal güce inanmanın selametine bıkmadan özlem duymamızı sağlamak için.

18 Mart 1970

Kendini adamak, kurtuluşun kapısını açan anahtardır. Anne

408 – Bhakta değilim çünkü Tanrı için dünyadan vazgeçmedim. Benden zorla Alıp istemediğim halde geri Verdiği şeyden nasıl vazgeçebilirim? Bu işler bana göre fazlasıyla zor.

409 – Bhakta [Tanrı aşığı] değilim, jnani [arif] değilim, Efendimin bir çalışanı da [karmayogi] değilim. Neyim öyleyse? Efendimin Elinde bir aletim, tanrısal Çobanın Üflediği bir kavalım, Efendimin Soluğunun Güttüğü bir yaprağım.

410 – Kendini adama, eyleme ve irfana dönüşmedikçe kesinlikle tam değildir. Tanrı'nın peşindeysen ama Onu yakalayamıyorsan, Gerçekliğini elde etmeden Peşini bırakma. Gerçekliğini kavradıysan, Bütünlüğünü elde etmek için de ısrar et. İlki sana tanrısal İrfanı, ikincisiyse tanrısal çalışmaları ve evrende özgür, mükemmel bir sevinç verir.

411 – Başkaları Tanrı'ya olan aşklarıyla övünür. Bense şununla övünürüm: Tanrı'yı sevmezdim, Tanrı beni Sevdi, beni Aradı ve O’na ait olmam için beni Zorladı.

412 – Tanrı'nın Kadın Olduğunu anladıktan sonra, (Gülüşler) aşk hakkında şöyle böyle bir şeyler öğrendim; ama ancak kadın olduktan sonra, Efendime, Yarime hizmet ettikten sonra aşkı iyi bildim.

83 Bhakti: Tanrısal’a duyulan aşk, kendini Tanrısal'a adama. (Anne gülüyor) T. [sorularını deftere yazıp Anne'ye gönderen genç kız] “Sri Aurobindo ne demek istiyor?” diye soruyor.

Tam olarak ne demek istiyor? Bu özlüsözü ne zaman yazdığını biliyor musunuz? T.’ye söyle bir cevap yazdım: “Cevap veremem çünkü Sri Aurobindo vücudundayken bana bu konuda asla bir şey söylemedi. Eğer biri, Sri Aurobindo’nun bu özlüsözü tam olarak ne zaman yazdığını biliyorsa, bu bir işaret olabilir. Belki N., Sri Aurobindo'nun bu özlüsözü ne zaman yazdığını ya da Sri Aurobindo'nun ona bu özlüsöz hakkında bir şeyler söyleyip söylemediğini sana söyleyebilir.”

(N. ’ye dönerek) Bir bilginiz var mı?

(N.): Başta, Pondichéry’ye geldiğinde…[1910’da] İlk geldiğinde demek... Peki “Tanrı'nın bir Kadın Olduğunu anladıktan sonra”yla ne demek istiyor!?

(N.): Sri Aurobindo hep Krishna’yla Kali’nin aynı varlık olduğunu söylerdi.

Ramakrishna da bir defasında kadın olmuş: Tanrı Krishna’ymış, Ramakrishna da kadın olmuş. Uzunca bir süre böyle hissetmiş. Tabii, bence cevap, bu espri anlayışı! (Anne gülüyor)

(Satprem): Evet, T.’ye: “Sri Aurobindo’nun dahice bir mizah anlayışı vardı; yapılacak tek şey, hayran olup susmak” diye yazmışsın. Bu benim ilk cevabımdı, ama sonra T. bana: & “Sri Aurobindo tam olarak niye öyle demiş? ...” diye sordu. Bu, özlüsözü hangi tarihte yazdığına bağlı.

(Satprem): Galiba bu, Ramakrishna’nın yaşadığı deneyimin aynısı.

(N.): O zamanlar yazdığı mektupları “Sri Aurobindo” değil, “Kali” diye imzalardı. Ya!

(N.): Evet, sürekli ... M.’ye yazdığı bütün mektuplar öyle. Bunu söyleme şekli harika!... (Herkes gülüyor)

21 Mart 1970

413 – Tanrı’yla zina yapmak: dünya bu mükemmel deneyim için yaratıldı.

& Bu özlüsözü anlamadım. Bu, harika mizah anlayışıyla Sri Aurobindo'nun insansal ahlakla alay edebileceği en mükemmel yol. Bu cümle başlı başına bir hiciv.

21 Mart 1970

414 – Tanrı'dan gerçekten korkmak, Tanrı’dan çok uzaklaşmaktır, ama Tanrı'dan şakadan korkmak, mutlak zevki keskinleştirir.

415 – Museviler Tanrı'dan korkan insanı icat etti, Hindistan’sa Tanrı'yı bileni ve Tanrı aşığını.

416 – Tanrı'nın hizmetkarı Judea’da doğdu, ama erginliğe Arapların arasında erdi. Hindistan’sa hizmetkar aşıkla seviniyor.

417 – Mükemmel aşk korkuyu atar; ama sen yine de sürgünden tatlı bir gölge, tatlı bir hatıra sakla; bu, mükemmelliği daha mükemmel yapar.

418 – Ruhun Tanrı'nın tüm Hazzını tatmadı eğer Tanrı'nın düşmanı olma sevincini, Tanrı'nın niyetine karşı koyma sevincini, Tanrı'yla ölümcül bir dövüşe girişme sevincini hiç yaşamadıysa.

419 – Tanrı'nın seni Sevmesini sağlayamıyorsan, seninle Dövüşmesini sağla; sana yarin kucaklamasını Vermezse, zorla O’nu sana güreşçinin kucaklamasını Versin.

420 – Ruhum Tanrı'nın tutsağı, Tanrı ruhumu çatışmada ele Geçirdi; ruhum savaştan öylesine uzak olmasına rağmen savaşı hala zevkle, endişeyle, hayranlıkla hatırlıyor.

... Zor olan, hey şeye değer biçmek, her şeyin değerini bilmek. Bunun için çok geniş bir vizyona sahip olmak lazım.

Paranın kolaylığı mekanik olmasından kaynaklanıyordu...

Ama bu diğer sistem tam mekanik olamaz, bu yüzden... Mesela fikir şu: Auroville’de yaşayacak insanların parası olmayacak – para dolaşımı yok – ama mesela yemek için, herkesin yemek yemeye hakkı var tabii... pratik açıdan, her çeşit gıda imkanı tasarlandı, herkesin zevkine ya da ihtiyacına göre; mesela vejetaryen mutfak, vejetaryen olmayan mutfak, diyet mutfak, vesaire; ve buralardan gıda almak isteyenler, karşılığında bir şey yapacaklar. Ya çalışacaklar, ya da... yani pratik olarak, tamamen pratik açıdan organize edilmesi zor. Auroville’in etrafında pek çok arazi öngörülmüştü, geniş çapta tarım yapılabilsin diye, şehrin tüketimi için. Ama bu toprakları işlemek için şimdilik hem paraya ihtiyacımız var, hem araç gerece. Ya...

Bu yüzden şimdi problemle en ince detayına kadar ilgilenmem gerek, kolay değil! Neyse, anlayanlar var. Yani, fikir şu: Auroville’de gümrük olmayacak, vergi olmayacak, Aurovillelilerin kişisel mal varlığı olmayacak. Böyle, kağıt üzerinde kolay, güzel, ama uygulaması... Ve problem hep aynı: sorumluluk... evrensel bir bilinci olanlara düşmesi gerekir, değil mi, aksi takdirde... Kişisel bir bilincin olduğu her yerde bu, yönetmeye kadir olmayan biri demek – hükümetlerin nasıl oldukları ortada, son derece beceriksiz!


(Uzun sessizlik)

Psikolojik bir nokta var, bu çok enteresan: manevi bilinç arttıkça maddi ihtiyaçlar azalıyor. Sri Aurobindo'nun dediği gibi, riyazetçilikten değil, çünkü varlığın dikkati, odaklandığı, konsantre olduğu alan değişiyor... Tamamen maddi insanı kolayca tasavvur edebilirsin: sadece maddi şeyler hoşuna gider; duygusal varlığında ve dış aklıyla yaşayan herkesin ilgisi mesela... güzel şeylere yöneliktir, mesela güzel eşyalarla çevrili bir ortamda yaşamaya ihtiyacı olanlar, güzel şeyler kullanmak isteyenler. Bu şu an sanki insanlığın zirvesiymiş gibi, oysa bu tamamen... (Anne eliyle çok aşağı bir hareket yapıyor) “orta bir bölge” olarak adlandırılabilir, kesinlikle “üst bir bölge” değil.

Ama dünyanın şu an organize ediliş şekliyle, estetik ihtiyaçları olmayan insanlar çok ilkel bir yaşam tarzına dönüyor – iyi değil. Öyle bir yer olmalı ki hayat... yaşam ortamı kişisel bir şey olmasın, daha ziyade belli bir gelişme derecesinin doğal çevresi gibi olan bir güzellik olsun eğer böyle bir Tanrı olsaydı ondan nefret ederdim. Yirmi beş yaşlarında iç Tanrı'yı keşfettim ve aynı zamanda öğrendim ki, Batı dinlerinin çoğunun tarif ettiği Tanrı, Büyük Düşmandan başkası değil.

“Hindistan’a gelince...” A tabii burada demek gerekir, ne kadar zaman sonra... 25 yaşındaydım… 1878’de doğduğuma göre... 1903’te. Hindistan’a 1914’te geldim. Bunu belirtmek gerekir. İç Tanrısal’ı 1903 civarında deneyimledim. “1914’te Hindistan’a gelince, Sri Aurobindo'nun öğretisini öğrendiğimde her şey açıklığa kavuştu.”

25 Mart 1970

421 – Dünyada en çok nefret ettiğim şey acıydı, ta ki Tanrı beni İncitene, bana işkence Edene kadar; o zaman acının, aşırı zevkin sadece sapkın ve inatçı bir şekli olduğunu öğrendim.

422 – Tanrı'nın bize Çektirdiği acıda dört safha vardır: sadece acı olduğu zaman; zevke yol açan acı olduğu zaman; zevk olan acı olduğu zaman; ve acının, zevkin tamamen daha şiddetli bir şekli olduğu zaman.

423 – İnsan, acının yok olduğu şu mutluluk seviyelerine tırmandığı zaman bile acı, varlığını dayanılmaz ekstaz kılığında hala sürdürür.

424 – Tanrı’nın Sevincinin hep daha yüksek zirvelerini tırmanırken, acaba mutluluğun artışının bir sınırı yok mu diye merak ettim ve Tanrı’nın Kucaklamalarından neredeyse korktum.

(Anne öğretiliye bir not uzatıyor)

“New Age Association” konferansına gönderdiğim not.

“Hayattaki amaç mutlu olmak mı?” diye sormuşlar. Şöyle yazdım: “Bu tam olaya ters bakmak. İnsanın hayattaki amacı Tanrısal'ı keşfedip ortaya koymaktır. Tabii bu keşif insanı mutlu eder, ama bu mutluluk bir sonuçtur, özünde bir amaç değildir. Bir sonucu hayatın amacı sanma hatası, insanlığa ıstırap çektiren sefaletlerin büyük çoğunluğunun nedeni olmuştur.”

“Mutluluğu” böyle mi anlıyorlar!? Ya! Herkes bunun kendi kişisel küçük mutluluğu olduğunu sanıyor, bütün sefaletin nedeni de bu.

“Is the aim of life to be happy?” demişler değil mi? [Hayattaki amaç mutlu olmak mı?]

HAYRET BİR ŞEY! Her şeyi çarpıtan bu, her şeyin kaynağı bu işte. “Ben, birini öldürürsem mutluyum – o zaman birini öldüreceğim”!

(Anne gülüyor)

Evet, insan merkeze hep küçük kişiliğini koyuyor. Hep!

(Sessizlik)


Ne getirdin? Hiç mi? Sri Aurobindo'nun son şeyleri vardı, yanındalar mı?

Acının dört safhası hakkında mı? Şöyle yazmışsın: “Eğer Sri Aurobindo, hangi şekliyle olursa olsun manevi acıdan bahsediyorsa, deneyime dayanarak şunu diyebilirim: değindiği dört safha, iç gelişimden ve bireysel bilincin elde ettiği tanrısal bilinçle birleşme derecesinden kaynaklanan dört bilinç haline tekabül ediyor. Birleşme mükemmel olduğu zaman, artık sadece “zevkin daha şiddetli şekli” vardır.

Eğer söz konusu, vücudun tahammül ettiği fiziksel acıysa, deneyim bu kadar açık bir şekilde tanımlanmış bir sıra izlemez; ayrıca Tanrısal'la birleşmek çoğu zaman acının yok olmasına yol açar.” Evet, deneyimim böyle, sana anlattığım buydu. Bilmiyorum gerçekten fiziksel acıdan mı söz ediyordu?... Nasıl demiş?

“... A fiercer form of delight.” [Zevkin daha şiddetli bir şekli.] Bunu Paris’te, 1912’de yaşadım (1912’ydi ya da 13’tü, tam hatırlamıyorum). Paris’teydim, biri için endişeleniyordum, seyahatten belli bir saatte dönmesi gerekiyordu, vakit geçiyordu ama gelmiyordu. O an içim birden daraldı, ne olduğunu merak ettim. Daralma birden... Yani, daha o zamanlar psişik varlığımın bilincindeydim, uzun zamandan beri... daralma muazzam yoğunlaştı ve..

(Patlama hareketi) aynen bir havai fişek gibi oldu – harikaydı! Yani “A fiercer form of delight” la ne demek istediğini anlıyorum. Ama tamamen psikolojikti, fiziksel değildi... 1912 ya da 13’tü. Ama fiziksel olarak, vücudumun deneyimi bu, kendini tanrısal Mevcudiyete ihtiyatsızca vermesi, kendini tamamen O’na bırakması yeterli, ve ağrı, ne türde olursa olsun geçiyor. Bunu geçen gün anlattım.

Ağrı başka şeye dönüşmüyor: yok oluyor. Fiziksel açıdan bu daha önemli, ağrı da ağrının NEDENİ de yok oluyor. Yani meydana gelen düzensizlik yok oluyor, artık yok. Bu yüzden, Sri Aurobindo'nun fiziksel olayları kastettiğini sanmıyorum, çünkü fizikte deneyimler farklı. Psikolojik ya da içsel olaylarda bir akışkanlık var, hislerde bile (olaylara ilişkin hisler, vücutla ilgili olanlar değil), durum nitelik olarak çok farklı. Vücut olaylarında bir tür... nasıl desem... stabilite belki, somut bir sabitlik var, bilmiyorum.


Mesela bir yerin ağrıyorsa, mesela diyelim ki kalp bölgen veya ciğerlerin ağrıyor, ya da kısacası ağrın var, bu içerde bir şeye tekabül ediyor, içte meydana gelen bir şeye, bir düzensizliğe tekabül ediyor, ve rahatken acı, hücrelerin “durumu” diye adlandırabileceğimiz şeye tekabül ediyor, ve ağrı geçince bu, hücrelerin durumu düzeldi demek – bu, düzensizlik devam ediyor ama düzensizliği artık hissetmiyorsun demek değil, öyle değil. İnsanın hissettiği his değişmiyor: maddi GERÇEK değişmiş oluyor.

Ve ben bunun çok daha harika olduğunu düşünüyorum: gerçek Kuvvetle temas, durumu düzene sokuyor. Halbuki, genelde, fiziksel olaylar için sanki zaman gerekiyor. Öyle, çünkü hücreler tevekkül etmeye, kendilerini vermeye alışık değil. Bilinçli olduklarında ve kendilerini verdiklerinde, durumun hakikaten çok çabuk düzeldiğini fark ettim. Ama bu düzensizliğin türüne bağlı olabiliyor: mesela kırık bir kemik, sanırım kaynaması için zaman ister.

Serçe parmağımın şu küçük kemiği kırılmıştı (Anne sol elini gösteriyor). Sri Aurobindo buradayken; O’ndan başka kimseye söylemedim, özellikle de doktora. Parmağımı sarmadım, bir şey yapmadım, düz tuttum. Hatta bir ara kemiğin kaynadığı yer hissedilir hale bile geldi, her zaman olduğu gibi hafif bir kabartı oldu, ama o da yok oldu.

İyileşmesi için... hatırlamıyorum, uzun zaman önceydi, Sri Aurobindo buradayken; sadece parmağımı oynatmamaya dikkat ediyordum, sol elimin serçe parmağıydı, bandajsız, hiçbir şeysiz kaynadı, öylece, nispeten çabuk, HİÇ iz kalmadı. Kırıktı ama kırık yerinden oynamamıştı. Kırığı hissediyordum – bir ay sonra, tam olarak kaç gün sonra bilmiyorum, geçmişti. Bir kırık tabii çok somut bir şey! Ama mesela, vücudumun şu anki haliyle çok daha çabuk geçer mi geçmez mi bilmiyorum. Ama şimdi vücuda tamamen bilinçli, neredeyse “metodik” diyebileceğim bir çalışma Uygulanıyor, hücreler kısım kısım, grup grup... gerçek hayatı öğrensinler diye.

(Sessizlik)

Bir şey var... Sri Aurobindo yazdıklarında, bana söylediklerinde, Anandanın sürekli var oluşunu, dönüşmenin bir göstergesi olarak kabul etmiş görünüyordu... Ona söz ettiğim şeylerden biri de buydu: bu vücutta ortaya çıkan varlık, hatta daha sonra vücut bile hiçbir zaman Anandada yaşama duygusunu, ihtiyacını, hatta niyetini bile hissetmemişti, daha küçücükken bile vücudum iç varlığa tevekkül etmeye çalışmıştı, bağımsız kalmamaya çalışmıştı. Küçüklüğümden beri vücudum sanki şeyden yapılmıştı... şöyle diyeyim: “Ne yapılması gerekiyorsa onu yapma isteğinden”, “ne olmak gerekiyorsa onu olmak ve yapmak isteğinden” inşa edilmişti.

Küçücükken tevekkülün hedefini bilmiyordu, ama bildiği anda iş bitmişti...

Yani, ilk teması psişik varlıktaki Tanrısal Mevcudiyetleydi, ve temas, bariz bir olgu olduğu andan itibaren tartışılacak bir şey yoktu, deneyim tamamen kesin kanıya vardırıyordu – o andan itibaren vücudumun tek amacı vardı, amacı bile değil, tek niyeti vardı: sadece BU’nun, psişik varlığın istediği şey olmak. Vücudum şimdi olayı tartışmıyor bile: vücudum böyle (Anne ellerini avuçlar yukarıya dönük şekilde Tanrısal'a tevekkül edercesine açıyor) sadece Tanrısal'ın ondan yapmasını İstediği şeyi yapmaya dikkat ediyor, tek derdi bu, fark hissetmemeye gittikçe dikkat etmeye çalışıyor; başladı, ama her yerinde öyle değil: büyük bölümünde artık TEK şey var, İsteyen Şey ve itaat eden şey yok, hayır, TEK Titreşim var. Başladı. Ama vücudum bunun Ananda ya da ekstaz duygusu olarak yansımasını beklemiyor... Aslında umurunda değil, vücudum böyle doğdu, kesinlikle umursamaz olarak şekillendirildi.

Bunu Sri Aurobindo'ya söylemiştim. (Anne gülüyor) Bana baktıktan sonra: “Dünyada sizin gibisi yok!” demişti.

(Anne gülüyor)

Çünkü demişti, insanlar mutlu olma ihtiyacının üstesinden gelebilir, “mutlu olma” değil, bu anlamsız, yani tatmin olma ihtiyacının, Ananda ihtiyacının üstesinden gelebilir; ama spontane olarak, kendini zorlamadan, mesele bu! Övünecek bir durum yok çünkü bu tamamen doğal!

Bu yüzden şu ünlü “Hayattaki amaç mutlu olmak mı?” meselesi, vücut için öylesine bariz ki! Vücuduma denilse ki “Dünyaya happy olmak için geldin...”, (Anne şaşıp kalmış bir yüz ifadesi takınıyor) anlamıyor!

25 ve 28 Mart 1970

425 – Tanrı aşkından sonraki en büyük ekstaz, insanların içindeki Tanrı’ya duyulan aşktır; insan burada da çeşitliliğin sevincini yaşar.

426 – Tekeşlilik vücut için en iyisi olabilir, ama insanların içindeki Tanrı’yı seven ruh hep sınırsız ve ekstaz dolu çokeşli olarak kalır; ruh yine de hep – sır bu – tek bir varlığa aşıktır.

427 – Bütün dünya sarayım, içindeki canlı, cansız her varlık da ekstazımın aracı. Tanrısal’a duyulan aşkı yaşamış kişi artık ancak Tanrısal'ı sevebilir, ve şefkat duyduğu bütün kişilerde sevdiği Tanrısal'dır. Bu zaten en iyi sevme şekli, çünkü böylece başkalarına, kendi içlerinde ortaya çıkan Tanrısal'ın bilincine varmalarına güçlüce yardım etmiş olursunuz.

27 Mart 1970

428 – Bir ara bilmiyordum, Krishna’yı mı, yoksa Kali’yi mi daha çok sevdiğimi; Kali’yi sevdiğimde, bu kendimi sevmekti, halbuki Krishna’yı sevdiğimde, başka birini seviyordum ama, yine de kendimdi aşık olduğum kişi. Böylece Krishna’yı Kali’den daha çok sevmeye başladım. Sri Aurobindo her şeyi kendine has tarzıyla, hep orijinal, hep beklenmedik tarzıyla söylerdi.

29 Mart 1970

429 – Doğa'ya hayran olmak, ya da Doğaya bir güç, bir mevcudiyet veya bir tanrıça gibi tapmak neye yarar? Ya da Doğayı estetik veya sanatsal açıdan takdir etmek neye yarar? İşin sırrı, Doğa'dan, bir kadından bedenen zevk alır gibi ruhen zevk alacaksın.

430 – İnsan, gönül gözüyle gördüğü zaman, her şey, Doğa, düşünce ve hareket, fikirler, meşgaleler, zevkler, nesneler, hepsi Yar olup haz verir. Söylenecek hiçbir şey yok.

30 Mart 1970

431 – Dünyayı bir illüzyon gibi reddedip dışlayan filozoflar çok bilge, çok ağırbaşlı, çok sıkı ve çok mübarek; ama biraz da ahmak olduklarını, Tanrı'nın onları çok kolayca Aldatmasına izin verdiklerini bazen düşünmekten kendimi alamıyorum.

432 – Bana gelince, Tanrı'nın dünyada olduğu kadar dünya dışında da Kendini bana Vermesi için ısrar etmeye hakkım var sanırım. Bu yükümlülükten Kurtulmak İsteseydi dünyayı niye Yarattı?

433 – Mayavadin [İllüzyonist], Kişisel Tanrımdan bir hayalmiş gibi söz ediyor ve Kişiliksiz Varlığı hayal etmeyi tercih ediyor; Budist de bunu bir hayal ürünüymüş gibi ekarte edip nirvanayı ve hiçliğin mutluluğunu hayal etmeyi tercih ediyor. Böylece bütün hayalperestler birbirlerinin vizyonuna sövüp kendi vizyonunu tek her derde devaymış gibi caka yapmakla meşgul. Ruhu büsbütün sevindiren şey, düşünce için nihai gerçektir.

434 – Mayavadin, Kişiliğin ötesinde belirlenemez Varoluş’u görür; onu oraya kadar takip ettim ve Krishna’mı ötede, belirlenemez Kişilik’te buldum. Bu, her zaman olduğu gibi Sri Aurobindo'nun, herkesin kendi keşfi ya da yaşadığı deneyim olmayan şeyi küstahça bir kibirle inkar ettiği insansal iddiaların boşluğunu açıkça ortaya koymak için kullandığı harika üslup. Bilgelik bütün teorileri kabul etme kapasitesiyle başlar, en çelişkili olanları bile.

1 Nisan 1970

435 – Krishna’yla ilk kez karşılaştığımda O’nu bir dost gibi, bir oyun arkadaşı gibi sevdim, ta ki beni aldatana kadar; O’na kızdım, O’nu affedemedim. Sonra O’nu Yar olarak sevdim, ama O beni yine aldattı; daha fazla kızdım ama bu sefer affetmem gerekti.

436 – Onurumu kırdıktan sonra O’nu affetmem için beni zorladı, özür dileyerek değil, tekrar onurumu kırarak.

437 – Tanrı bana karşı Yaptığı onur kırıcı Davranışlarını düzeltmeye Çalıştığı sürece, dönem dönem kavga etmeye devam ettik; ama hatasını Fark Ettiğinde kavga bitti çünkü O’na tamamen tevekkül etmem gerekti.

438 – Dünyada Krishna’dan ve kendimden başkasını gördüğüm zaman Tanrı'nın benimle ilgili davranışlarını gizli tutardım; ama O’nu ve kendimi her yerde görmeye başladığımdan beri utanmaz ve geveze oldum. Sri Aurobindo yazılarında en sıradan kelimelerle en olağanüstü deneyimleri ifade etme dehasına sahipti, böylece, deneyimlediği şeylerin basit ve aşikar olduğu izlenimini verirdi.

3 Nisan 1970

439 – Yarimin her şeyi bana ait. Neden Verdiği ziynetlerle süslendim diye bana küfrediyorsunuz?

440 – Yarim, Başındaki Tacını ve Boynundaki kraliyet Gerdanlığını Çıkarıp bana Taktı; ama azizlerin ve peygamberlerin müritleri bana küfretti, “O siddhi [okült güç] peşinde” dediler.

441 – Yarimin Emirlerine dünyada uydum, beni Ele Geçirenin İsteğini yerine getirdim, ama “Kim bu gençliği, ahlakı bozan?” diye haykırdılar.

442 – Övgülerinize bile aldırsaydım ey siz azizler, ünümü üstün tutsaydım ey siz peygamberler, Yarim beni asla Bağrına Basmazdı, gizli Odalarına asla özgürce girmeme izin Vermezdi.

443 – Yarimin ekstazıyla mest olmuştum, dünyevi giysiyi üzerimden daha dünyanın anayollarında attım. Neden aldırayım dünyaperestlerin alay etmesine, veya erdeminden ötürü kendini üstün sananların yüz çevirmesine?

444 – Ey Efendim, aşığına, dünyanın sövgüsü yabani bal gibidir, kalabalığın üzerime yağdırdığı taşlar yaz yağmuru gibidir. Çünkü
 

Yer İmleri


Konuyu 1 kişi okuyor: (0 üye ve 1 misafir)
 

Gönderim Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Ek dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
İfadeler Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm saatler GMT +3 biçimindedir. Şu anki saat 00:43.

Forum Bilgilendirme Künye
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.

Forumel, lisanslı vBulletin kullanmaktadır!
Forum Sahibi: Dea Dia ve Gece

Sitemiz; yer sağlayıcı bir forum sitesidir. Forumel.Com adresimizde yapılan paylaşımlar, moderasyon ekibimizin onayına dahil olmadan direkt olarak yayınlanmaktadır. 5237 sayılı TCK (Türk Ceza Kanunu) ve 5651 Sayılı Kanun'un ilgili maddelerini ihlal eden kişilerin IP adresleri de dahil olmak üzere sair kişi veya adli mercilere müzekkere (Resmi Üst Yazı), tarafımıza tanzim edildiği takdirde paylaşılacaktır. Hukuka aykırı bir paylaşımın olduğunu düşündüğünüz mesaj ya da konuyu; İLETİŞİM linkine bildirim yoluyla iletebilirsiniz. 48 saat içerisinde mevcut şikâyetiniz üzerinden tarafınıza ulaşılacak, gerekli işlemler tesis edilecektir.

Eğlenceli Genel Forum Sitesi, Genel Forum Sitesi, Genel Forum Siteleri, Genel Forum