|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
401 – Hayatımı mikropların hayali kuşatmasından kendimi koruyarak geçireceğime, ölürüm ve bu işten kurtulurum daha iyi. Bu barbarcaysa, aydına yakışmıyorsa, Kimmer karanlığımı memnuniyetle kabul ediyorum.
402 – Cerrahlar keserek, sakatlayarak kurtarıyor ve iyileştiriyor. Neden daha ziyade Doğa'nın mutlak güçteki direkt devalarını keşfetmeye çalışmıyorlar?
403 – Korkunun, kendine güvenmemenin ve tıp biliminin aklımıza ve vücudumuza öğrettiği ilaçlara fiziksel olarak bel bağlama anormal huyumuz yüzünden, kendiliğinden iyileşmenin tıbbın yerini alabilmesi için epeyce zaman gerekecek. Aslında cevap bana çok sıkça İngilizce geliyor, çünkü cevap bana Sri Aurobindo'dan geliyor. Okuyunca dinliyorum, sonra Sri Aurobindo söylüyor. Ben de yazarken Fransızca’ya çeviriyorum! Ama yazdıklarımı İngilizce de yazabilirim.
Dünkü özlüsözleri okudun değil mi? Dün doktorlara yükleniyordu! T.’ye cevap olarak: “Devalara spontane olarak ihtiyaç duymamak için insanın huyu değişmesi lazım” diye yazdım. Bu çok fazla eski bir alışkanlık. Ne demişim? (Satprem defterden okuyor
“İlaç gereğine olan akılsal inancın verdiği zarara hiçbir dış önlemle karşı koyamayız. Ancak akılsal hapishanemizden kurtulup ruhun ışığına bilinçli olarak çıkarak, ancak Tanrısal'la bilinçli olarak birleşerek yitirdiğimiz dengeye ve sağlığa Tanrısal sayesinde tekrar kavuşabiliriz. Süpraakılsal dönüşüm tek gerçek çaredir” demişsin.
(Sessizlik)
Deneyimi aylardır yaşıyorum, özellikle de bu seneden beri: bilincin “transferi”, bilinç sıradan halde olacağına, (vücudumun bilincinden söz ediyorum), bilincin yerini değiştirirsen, bilinç doğrudan Tanrısal'a bağlanırsa... bazen birkaç saniyede, bazen birkaç dakikada ağrı tamamen yok oluyor. Ve sadece şöyle yapınca (Anne eliyle sıradan bilince dönme hareketi yapıyor), geriye, sıradan bilince birazcık geri dönünce hemen ağrıyor. Bilincini iyi yerde tutarsan, mükemmel.
Bu deneyi defalarca yaptım, dişim ağrıdığında bile, diş ağrısı zor geçer, vücudun değişik yerlerindeki keskin ağrılarla bile denedim. Deneyimi VÜCUT yaşıyor. Vücut bunu biliyor.
(Uzun sessizlik)
Bu çok enteresan, çünkü vücudum deneyimin her aşamasını bütün detaylarıyla yaşıyor... Vücudumun bulduğu ilk şey, ağrıyı düşünmemek, ağrıyla ilgilenmemek. Bu ilk aşama. Vücut başka şeyle meşgul olduğu zaman ağrının oldukça azaldığını fark etti. Sonra şunu fark etti: biri ona yaklaşırsa (ağrın olduğunu bilen biri), ağrı yine başlıyor! Bunların hepsi çok enteresan, bunun gibi bir sürü anbean küçük saptama yapıyorsun. Ve son olarak, vücut, kesinlikle ikna edici ve defalarca tekrarlanan şu kanıta ulaştı: vücut Tanrısal'a odaklandığı anda, Tanrısal'la temasa geçtiği anda, çünkü vücut hissediyor, hücreler hissediyor, vücut hasta noktayla ilgilenmeden Tanrısal'a konsantre olduğu anda (hasta noktayla ilgilenmemek daha iyi) ağrı tamamen geçiyor, öyle ki... Bazen oluyor, ağrın var değil mi, vücudun Tanrısal'a odaklanmasının ilk etkisi bu: ağrıyı artık hissetmiyorsun. Bazen ilk başta vücudum “Müdahale Edilmesini” istiyordu, ve bu etkili oluyordu, ama bir mücadele olduğunu, dirençle ya da buna benzer bir şeyle Karşılaşıldığını hissediyordu, ağrının geçmesi de zaman alıyordu. Ama “Müdahale Edilmesini” İSTEMEDEN Tanrısal'a odaklanmayı başardığı zaman, yani sadece kendini adadığı zaman, vücut ağrıyı artık düşünmüyor: belli bir sürenin sonunda ağrının tamamen geçtiğini fark ediyor! Vücut ağrıyı artık düşünmüyor: ağrı yok. Bu deneyim her türlü farklı vakayla ilgili YÜZLERCE kez tekrarlandı.
(Sessizlik) Kaza imkanının yok olduğu bir durum olmalı. Ama bu... bilmiyorum. Bu, süpraakılsal hayatın doğal durumu. Ve bu mademki vücutta oluyor, vücudun oluşumu ister istemez değişmeli – değişecek. Ama nasıl? Bunu henüz bilmiyorum. Bu, maddenin üst Bilince mükemmel itaati yönünde olacak; bu deneyimde söz konusu olan tanrısal bilinç, Sri Aurobindo'nun muhtemelen süpraakılsal bilinç olarak adlandırdığı bilinç. Çünkü sanırım... (Derece derece hareket) sonsuz bir yükseliş var.
Bu, ego duygusunun tamamen yok olduğu bir bilinç, ego hissi hiç yok. Öteki insanlar karşısında “kişi” yok, yani, etkilenen ve etkileyen bir “kişi” yok – artık kesinlikle öyle değil. Bu, herkesin görevini spontane olarak yaptığı genel bir kuvvet işleyişi (Anne geniş bir hareket yapıyor).
Vücudum bunu birkaç kez deneyimledi... bunun içinde çok uzun süre kalıyor. Olaylara ve varlıklara şu eski yaklaşım var ya... şimdi neredeyse... bir anı olmak üzere, artık... doğal değil.
(Uzun sessizlik)
Nasıl anlatacağımı bilmiyorum... Sadece vücudumun bilincinde değil, işleyişinde de radikal biçimde değişen şeyler var. Şimdilik açıklanması zor... Yani, merkezde olma ve her şeyin sana doğru gelmesi, her şeyin egosantrik merkezle ilgili olması, bu uzun zaman önce gitmiş olan eski bir şey. Ama hala şey vardı... (Sessizlik)
Sanki bütün hücreler kendilerinden üstün, uzayda bile üstün, ama onlara merkezleriymiş izlenimi veren bir şeye bağlı, ayarlı, takılı, temasta gibi: yani tam olarak böyle değil, ama biraz böyle. Bu böyle bir merkez değil (Anne kendinde toplanan bir hareket yapıyor), odaklanmış da değil, ne burada (Anne vücudunu dokunuyor) ne de üstte...
nasıl desem... odaklanmış değil. Halbuki hücreler, “bundan” yayılan Kuvvetin, hareket ettirici Kuvvetin ya da irade Kuvvetinin, vücuda nüfuz etmek için yayıldığı izlenimini alıyor (Yelpaze şeklinde inen hareket).... Enteresan olan, vücudum “bununla” daha DOĞRUDAN ilişkide olduğu ve Kuvvetin, vücudum aracılığıyla diğer insanlar ve çevre üzerinde etki yaptığı izlenimini alıyor.
Ama bu tam olarak “diğer insanlar” değil hissettiği... bazen “diğer insanların”, çevredeki şeylerin bazılarını kendine ötekilerinden daha yakın hissettiği oldu... Anlatılması çok zor... Ama bu spontane bir şey.
Yani zor olan, deneyimi ifade etmem için düşünmeye başlamam lazım, oysa bu spontane bir şey, bu bir his, bir düşünce değil. Mesela, gece yalnızken, vücudum bazen “çevrede”, bir yerlerde bir kargaşa, bir sıkıntı hissediyor, bunun dışarıdan ona doğru geldiğini açıkça hissediyor... “dışarıdan” doğru kelime değil; belli bir mesafeden ona doğru geldiğini hissediyor, ve çare olarak tek bir hareket yapıyor: kendini bu Işıldayan merkezin içine atıyor. Herhangi bir şeyi kendine doğru çekmiyor, kendini “Bunun” içine atıyor.
(Anne seyre dalıp gülümsüyor)
18 Mart 1970
404 – Tıp, hasta vücutlarımıza sırf vücutlarımız ilaçsız iyileşememe sanatını öğrendiği için gerekli. Bu durumda bile Doğanın, iyileştirmek için, doktorların hayatta tutma umudunu kestikleri anı seçtiği sıkça görülür.
405 – İçimizdeki iyileşme gücüne güvenmeyişimiz cennetten fiziksel olarak kovulmamıza neden oldu. Tıp bilimi ve kötü bir kalıtım, Tanrı'nın kapıda duran iki meleğidir, cennete dönmemizi yasaklamak için.
406 – Tıp bilimi, insan vücudu konusunda, koruması sayesinde daha küçük bir devleti zayıflatan büyük bir güç gibidir, ya da hayatını perişan olmuş vücudunu tedavi etmeye ve iyileşmeye adasın diye kurbanını yerden yere vurup yara bere içinde bırakan iyiliksever bir hırsız gibidir.
407 – İlaçlar vücudu bozmadığı ya da zehirlemediği zaman sıkça iyileştirir, ama sadece ruhun kuvveti, ilaçların hastalığa fiziksel saldırısını desteklerse; ruhun kuvvetinin serbestçe işlemesi sağlanırsa ilaçlar fazlalık olur.
Sri Aurobindo, içinde yaşadığımız kabusu çarpıcı bir şekilde anlatıyor, gerçek bilincin ve sadece mutlak Tanrısal güce inanmanın selametine bıkmadan özlem duymamızı sağlamak için.
18 Mart 1970
Kendini adamak, kurtuluşun kapısını açan anahtardır. Anne
408 – Bhakta değilim çünkü Tanrı için dünyadan vazgeçmedim. Benden zorla Alıp istemediğim halde geri Verdiği şeyden nasıl vazgeçebilirim? Bu işler bana göre fazlasıyla zor.
409 – Bhakta [Tanrı aşığı] değilim, jnani [arif] değilim, Efendimin bir çalışanı da [karmayogi] değilim. Neyim öyleyse? Efendimin Elinde bir aletim, tanrısal Çobanın Üflediği bir kavalım, Efendimin Soluğunun Güttüğü bir yaprağım.
410 – Kendini adama, eyleme ve irfana dönüşmedikçe kesinlikle tam değildir. Tanrı'nın peşindeysen ama Onu yakalayamıyorsan, Gerçekliğini elde etmeden Peşini bırakma. Gerçekliğini kavradıysan, Bütünlüğünü elde etmek için de ısrar et. İlki sana tanrısal İrfanı, ikincisiyse tanrısal çalışmaları ve evrende özgür, mükemmel bir sevinç verir.
411 – Başkaları Tanrı'ya olan aşklarıyla övünür. Bense şununla övünürüm: Tanrı'yı sevmezdim, Tanrı beni Sevdi, beni Aradı ve O’na ait olmam için beni Zorladı.
412 – Tanrı'nın Kadın Olduğunu anladıktan sonra, (Gülüşler) aşk hakkında şöyle böyle bir şeyler öğrendim; ama ancak kadın olduktan sonra, Efendime, Yarime hizmet ettikten sonra aşkı iyi bildim.
83 Bhakti: Tanrısal’a duyulan aşk, kendini Tanrısal'a adama. (Anne gülüyor) T. [sorularını deftere yazıp Anne'ye gönderen genç kız] “Sri Aurobindo ne demek istiyor?” diye soruyor.
Tam olarak ne demek istiyor? Bu özlüsözü ne zaman yazdığını biliyor musunuz? T.’ye söyle bir cevap yazdım: “Cevap veremem çünkü Sri Aurobindo vücudundayken bana bu konuda asla bir şey söylemedi. Eğer biri, Sri Aurobindo’nun bu özlüsözü tam olarak ne zaman yazdığını biliyorsa, bu bir işaret olabilir. Belki N., Sri Aurobindo'nun bu özlüsözü ne zaman yazdığını ya da Sri Aurobindo'nun ona bu özlüsöz hakkında bir şeyler söyleyip söylemediğini sana söyleyebilir.”
(N. ’ye dönerek) Bir bilginiz var mı?
(N.): Başta, Pondichéry’ye geldiğinde…[1910’da] İlk geldiğinde demek... Peki “Tanrı'nın bir Kadın Olduğunu anladıktan sonra”yla ne demek istiyor!?
(N.): Sri Aurobindo hep Krishna’yla Kali’nin aynı varlık olduğunu söylerdi.
Ramakrishna da bir defasında kadın olmuş: Tanrı Krishna’ymış, Ramakrishna da kadın olmuş. Uzunca bir süre böyle hissetmiş. Tabii, bence cevap, bu espri anlayışı! (Anne gülüyor)
(Satprem): Evet, T.’ye: “Sri Aurobindo’nun dahice bir mizah anlayışı vardı; yapılacak tek şey, hayran olup susmak” diye yazmışsın. Bu benim ilk cevabımdı, ama sonra T. bana: & “Sri Aurobindo tam olarak niye öyle demiş? ...” diye sordu. Bu, özlüsözü hangi tarihte yazdığına bağlı.
(Satprem): Galiba bu, Ramakrishna’nın yaşadığı deneyimin aynısı.
(N.): O zamanlar yazdığı mektupları “Sri Aurobindo” değil, “Kali” diye imzalardı. Ya!
(N.): Evet, sürekli ... M.’ye yazdığı bütün mektuplar öyle. Bunu söyleme şekli harika!... (Herkes gülüyor)
21 Mart 1970
413 – Tanrı’yla zina yapmak: dünya bu mükemmel deneyim için yaratıldı.
& Bu özlüsözü anlamadım. Bu, harika mizah anlayışıyla Sri Aurobindo'nun insansal ahlakla alay edebileceği en mükemmel yol. Bu cümle başlı başına bir hiciv.
21 Mart 1970
414 – Tanrı'dan gerçekten korkmak, Tanrı’dan çok uzaklaşmaktır, ama Tanrı'dan şakadan korkmak, mutlak zevki keskinleştirir.
415 – Museviler Tanrı'dan korkan insanı icat etti, Hindistan’sa Tanrı'yı bileni ve Tanrı aşığını.
416 – Tanrı'nın hizmetkarı Judea’da doğdu, ama erginliğe Arapların arasında erdi. Hindistan’sa hizmetkar aşıkla seviniyor.
417 – Mükemmel aşk korkuyu atar; ama sen yine de sürgünden tatlı bir gölge, tatlı bir hatıra sakla; bu, mükemmelliği daha mükemmel yapar.
418 – Ruhun Tanrı'nın tüm Hazzını tatmadı eğer Tanrı'nın düşmanı olma sevincini, Tanrı'nın niyetine karşı koyma sevincini, Tanrı'yla ölümcül bir dövüşe girişme sevincini hiç yaşamadıysa.
419 – Tanrı'nın seni Sevmesini sağlayamıyorsan, seninle Dövüşmesini sağla; sana yarin kucaklamasını Vermezse, zorla O’nu sana güreşçinin kucaklamasını Versin.
420 – Ruhum Tanrı'nın tutsağı, Tanrı ruhumu çatışmada ele Geçirdi; ruhum savaştan öylesine uzak olmasına rağmen savaşı hala zevkle, endişeyle, hayranlıkla hatırlıyor.
... Zor olan, hey şeye değer biçmek, her şeyin değerini bilmek. Bunun için çok geniş bir vizyona sahip olmak lazım.
Paranın kolaylığı mekanik olmasından kaynaklanıyordu...
Ama bu diğer sistem tam mekanik olamaz, bu yüzden... Mesela fikir şu: Auroville’de yaşayacak insanların parası olmayacak – para dolaşımı yok – ama mesela yemek için, herkesin yemek yemeye hakkı var tabii... pratik açıdan, her çeşit gıda imkanı tasarlandı, herkesin zevkine ya da ihtiyacına göre; mesela vejetaryen mutfak, vejetaryen olmayan mutfak, diyet mutfak, vesaire; ve buralardan gıda almak isteyenler, karşılığında bir şey yapacaklar. Ya çalışacaklar, ya da... yani pratik olarak, tamamen pratik açıdan organize edilmesi zor. Auroville’in etrafında pek çok arazi öngörülmüştü, geniş çapta tarım yapılabilsin diye, şehrin tüketimi için. Ama bu toprakları işlemek için şimdilik hem paraya ihtiyacımız var, hem araç gerece. Ya...
Bu yüzden şimdi problemle en ince detayına kadar ilgilenmem gerek, kolay değil! Neyse, anlayanlar var. Yani, fikir şu: Auroville’de gümrük olmayacak, vergi olmayacak, Aurovillelilerin kişisel mal varlığı olmayacak. Böyle, kağıt üzerinde kolay, güzel, ama uygulaması... Ve problem hep aynı: sorumluluk... evrensel bir bilinci olanlara düşmesi gerekir, değil mi, aksi takdirde... Kişisel bir bilincin olduğu her yerde bu, yönetmeye kadir olmayan biri demek – hükümetlerin nasıl oldukları ortada, son derece beceriksiz!
(Uzun sessizlik)
Psikolojik bir nokta var, bu çok enteresan: manevi bilinç arttıkça maddi ihtiyaçlar azalıyor. Sri Aurobindo'nun dediği gibi, riyazetçilikten değil, çünkü varlığın dikkati, odaklandığı, konsantre olduğu alan değişiyor... Tamamen maddi insanı kolayca tasavvur edebilirsin: sadece maddi şeyler hoşuna gider; duygusal varlığında ve dış aklıyla yaşayan herkesin ilgisi mesela... güzel şeylere yöneliktir, mesela güzel eşyalarla çevrili bir ortamda yaşamaya ihtiyacı olanlar, güzel şeyler kullanmak isteyenler. Bu şu an sanki insanlığın zirvesiymiş gibi, oysa bu tamamen... (Anne eliyle çok aşağı bir hareket yapıyor) “orta bir bölge” olarak adlandırılabilir, kesinlikle “üst bir bölge” değil.
Ama dünyanın şu an organize ediliş şekliyle, estetik ihtiyaçları olmayan insanlar çok ilkel bir yaşam tarzına dönüyor – iyi değil. Öyle bir yer olmalı ki hayat... yaşam ortamı kişisel bir şey olmasın, daha ziyade belli bir gelişme derecesinin doğal çevresi gibi olan bir güzellik olsun eğer böyle bir Tanrı olsaydı ondan nefret ederdim. Yirmi beş yaşlarında iç Tanrı'yı keşfettim ve aynı zamanda öğrendim ki, Batı dinlerinin çoğunun tarif ettiği Tanrı, Büyük Düşmandan başkası değil.
“Hindistan’a gelince...” A tabii burada demek gerekir, ne kadar zaman sonra... 25 yaşındaydım… 1878’de doğduğuma göre... 1903’te. Hindistan’a 1914’te geldim. Bunu belirtmek gerekir. İç Tanrısal’ı 1903 civarında deneyimledim. “1914’te Hindistan’a gelince, Sri Aurobindo'nun öğretisini öğrendiğimde her şey açıklığa kavuştu.”
25 Mart 1970
421 – Dünyada en çok nefret ettiğim şey acıydı, ta ki Tanrı beni İncitene, bana işkence Edene kadar; o zaman acının, aşırı zevkin sadece sapkın ve inatçı bir şekli olduğunu öğrendim.
422 – Tanrı'nın bize Çektirdiği acıda dört safha vardır: sadece acı olduğu zaman; zevke yol açan acı olduğu zaman; zevk olan acı olduğu zaman; ve acının, zevkin tamamen daha şiddetli bir şekli olduğu zaman.
423 – İnsan, acının yok olduğu şu mutluluk seviyelerine tırmandığı zaman bile acı, varlığını dayanılmaz ekstaz kılığında hala sürdürür.
424 – Tanrı’nın Sevincinin hep daha yüksek zirvelerini tırmanırken, acaba mutluluğun artışının bir sınırı yok mu diye merak ettim ve Tanrı’nın Kucaklamalarından neredeyse korktum.
(Anne öğretiliye bir not uzatıyor)
“New Age Association” konferansına gönderdiğim not.
“Hayattaki amaç mutlu olmak mı?” diye sormuşlar. Şöyle yazdım: “Bu tam olaya ters bakmak. İnsanın hayattaki amacı Tanrısal'ı keşfedip ortaya koymaktır. Tabii bu keşif insanı mutlu eder, ama bu mutluluk bir sonuçtur, özünde bir amaç değildir. Bir sonucu hayatın amacı sanma hatası, insanlığa ıstırap çektiren sefaletlerin büyük çoğunluğunun nedeni olmuştur.”
“Mutluluğu” böyle mi anlıyorlar!? Ya! Herkes bunun kendi kişisel küçük mutluluğu olduğunu sanıyor, bütün sefaletin nedeni de bu.
“Is the aim of life to be happy?” demişler değil mi? [Hayattaki amaç mutlu olmak mı?]
HAYRET BİR ŞEY! Her şeyi çarpıtan bu, her şeyin kaynağı bu işte. “Ben, birini öldürürsem mutluyum – o zaman birini öldüreceğim”!
(Anne gülüyor)
Evet, insan merkeze hep küçük kişiliğini koyuyor. Hep!
(Sessizlik)
Ne getirdin? Hiç mi? Sri Aurobindo'nun son şeyleri vardı, yanındalar mı?
Acının dört safhası hakkında mı? Şöyle yazmışsın: “Eğer Sri Aurobindo, hangi şekliyle olursa olsun manevi acıdan bahsediyorsa, deneyime dayanarak şunu diyebilirim: değindiği dört safha, iç gelişimden ve bireysel bilincin elde ettiği tanrısal bilinçle birleşme derecesinden kaynaklanan dört bilinç haline tekabül ediyor. Birleşme mükemmel olduğu zaman, artık sadece “zevkin daha şiddetli şekli” vardır.
Eğer söz konusu, vücudun tahammül ettiği fiziksel acıysa, deneyim bu kadar açık bir şekilde tanımlanmış bir sıra izlemez; ayrıca Tanrısal'la birleşmek çoğu zaman acının yok olmasına yol açar.” Evet, deneyimim böyle, sana anlattığım buydu. Bilmiyorum gerçekten fiziksel acıdan mı söz ediyordu?... Nasıl demiş?
“... A fiercer form of delight.” [Zevkin daha şiddetli bir şekli.] Bunu Paris’te, 1912’de yaşadım (1912’ydi ya da 13’tü, tam hatırlamıyorum). Paris’teydim, biri için endişeleniyordum, seyahatten belli bir saatte dönmesi gerekiyordu, vakit geçiyordu ama gelmiyordu. O an içim birden daraldı, ne olduğunu merak ettim. Daralma birden... Yani, daha o zamanlar psişik varlığımın bilincindeydim, uzun zamandan beri... daralma muazzam yoğunlaştı ve..
(Patlama hareketi) aynen bir havai fişek gibi oldu – harikaydı! Yani “A fiercer form of delight” la ne demek istediğini anlıyorum. Ama tamamen psikolojikti, fiziksel değildi... 1912 ya da 13’tü. Ama fiziksel olarak, vücudumun deneyimi bu, kendini tanrısal Mevcudiyete ihtiyatsızca vermesi, kendini tamamen O’na bırakması yeterli, ve ağrı, ne türde olursa olsun geçiyor. Bunu geçen gün anlattım.
Ağrı başka şeye dönüşmüyor: yok oluyor. Fiziksel açıdan bu daha önemli, ağrı da ağrının NEDENİ de yok oluyor. Yani meydana gelen düzensizlik yok oluyor, artık yok. Bu yüzden, Sri Aurobindo'nun fiziksel olayları kastettiğini sanmıyorum, çünkü fizikte deneyimler farklı. Psikolojik ya da içsel olaylarda bir akışkanlık var, hislerde bile (olaylara ilişkin hisler, vücutla ilgili olanlar değil), durum nitelik olarak çok farklı. Vücut olaylarında bir tür... nasıl desem... stabilite belki, somut bir sabitlik var, bilmiyorum.
Mesela bir yerin ağrıyorsa, mesela diyelim ki kalp bölgen veya ciğerlerin ağrıyor, ya da kısacası ağrın var, bu içerde bir şeye tekabül ediyor, içte meydana gelen bir şeye, bir düzensizliğe tekabül ediyor, ve rahatken acı, hücrelerin “durumu” diye adlandırabileceğimiz şeye tekabül ediyor, ve ağrı geçince bu, hücrelerin durumu düzeldi demek – bu, düzensizlik devam ediyor ama düzensizliği artık hissetmiyorsun demek değil, öyle değil. İnsanın hissettiği his değişmiyor: maddi GERÇEK değişmiş oluyor.
Ve ben bunun çok daha harika olduğunu düşünüyorum: gerçek Kuvvetle temas, durumu düzene sokuyor. Halbuki, genelde, fiziksel olaylar için sanki zaman gerekiyor. Öyle, çünkü hücreler tevekkül etmeye, kendilerini vermeye alışık değil. Bilinçli olduklarında ve kendilerini verdiklerinde, durumun hakikaten çok çabuk düzeldiğini fark ettim. Ama bu düzensizliğin türüne bağlı olabiliyor: mesela kırık bir kemik, sanırım kaynaması için zaman ister.
Serçe parmağımın şu küçük kemiği kırılmıştı (Anne sol elini gösteriyor). Sri Aurobindo buradayken; O’ndan başka kimseye söylemedim, özellikle de doktora. Parmağımı sarmadım, bir şey yapmadım, düz tuttum. Hatta bir ara kemiğin kaynadığı yer hissedilir hale bile geldi, her zaman olduğu gibi hafif bir kabartı oldu, ama o da yok oldu.
İyileşmesi için... hatırlamıyorum, uzun zaman önceydi, Sri Aurobindo buradayken; sadece parmağımı oynatmamaya dikkat ediyordum, sol elimin serçe parmağıydı, bandajsız, hiçbir şeysiz kaynadı, öylece, nispeten çabuk, HİÇ iz kalmadı. Kırıktı ama kırık yerinden oynamamıştı. Kırığı hissediyordum – bir ay sonra, tam olarak kaç gün sonra bilmiyorum, geçmişti. Bir kırık tabii çok somut bir şey! Ama mesela, vücudumun şu anki haliyle çok daha çabuk geçer mi geçmez mi bilmiyorum. Ama şimdi vücuda tamamen bilinçli, neredeyse “metodik” diyebileceğim bir çalışma Uygulanıyor, hücreler kısım kısım, grup grup... gerçek hayatı öğrensinler diye.
(Sessizlik)
Bir şey var... Sri Aurobindo yazdıklarında, bana söylediklerinde, Anandanın sürekli var oluşunu, dönüşmenin bir göstergesi olarak kabul etmiş görünüyordu... Ona söz ettiğim şeylerden biri de buydu: bu vücutta ortaya çıkan varlık, hatta daha sonra vücut bile hiçbir zaman Anandada yaşama duygusunu, ihtiyacını, hatta niyetini bile hissetmemişti, daha küçücükken bile vücudum iç varlığa tevekkül etmeye çalışmıştı, bağımsız kalmamaya çalışmıştı. Küçüklüğümden beri vücudum sanki şeyden yapılmıştı... şöyle diyeyim: “Ne yapılması gerekiyorsa onu yapma isteğinden”, “ne olmak gerekiyorsa onu olmak ve yapmak isteğinden” inşa edilmişti.
Küçücükken tevekkülün hedefini bilmiyordu, ama bildiği anda iş bitmişti...
Yani, ilk teması psişik varlıktaki Tanrısal Mevcudiyetleydi, ve temas, bariz bir olgu olduğu andan itibaren tartışılacak bir şey yoktu, deneyim tamamen kesin kanıya vardırıyordu – o andan itibaren vücudumun tek amacı vardı, amacı bile değil, tek niyeti vardı: sadece BU’nun, psişik varlığın istediği şey olmak. Vücudum şimdi olayı tartışmıyor bile: vücudum böyle (Anne ellerini avuçlar yukarıya dönük şekilde Tanrısal'a tevekkül edercesine açıyor) sadece Tanrısal'ın ondan yapmasını İstediği şeyi yapmaya dikkat ediyor, tek derdi bu, fark hissetmemeye gittikçe dikkat etmeye çalışıyor; başladı, ama her yerinde öyle değil: büyük bölümünde artık TEK şey var, İsteyen Şey ve itaat eden şey yok, hayır, TEK Titreşim var. Başladı. Ama vücudum bunun Ananda ya da ekstaz duygusu olarak yansımasını beklemiyor... Aslında umurunda değil, vücudum böyle doğdu, kesinlikle umursamaz olarak şekillendirildi.
Bunu Sri Aurobindo'ya söylemiştim. (Anne gülüyor) Bana baktıktan sonra: “Dünyada sizin gibisi yok!” demişti.
(Anne gülüyor)
Çünkü demişti, insanlar mutlu olma ihtiyacının üstesinden gelebilir, “mutlu olma” değil, bu anlamsız, yani tatmin olma ihtiyacının, Ananda ihtiyacının üstesinden gelebilir; ama spontane olarak, kendini zorlamadan, mesele bu! Övünecek bir durum yok çünkü bu tamamen doğal!
Bu yüzden şu ünlü “Hayattaki amaç mutlu olmak mı?” meselesi, vücut için öylesine bariz ki! Vücuduma denilse ki “Dünyaya happy olmak için geldin...”, (Anne şaşıp kalmış bir yüz ifadesi takınıyor) anlamıyor!
25 ve 28 Mart 1970
425 – Tanrı aşkından sonraki en büyük ekstaz, insanların içindeki Tanrı’ya duyulan aşktır; insan burada da çeşitliliğin sevincini yaşar.
426 – Tekeşlilik vücut için en iyisi olabilir, ama insanların içindeki Tanrı’yı seven ruh hep sınırsız ve ekstaz dolu çokeşli olarak kalır; ruh yine de hep – sır bu – tek bir varlığa aşıktır.
427 – Bütün dünya sarayım, içindeki canlı, cansız her varlık da ekstazımın aracı. Tanrısal’a duyulan aşkı yaşamış kişi artık ancak Tanrısal'ı sevebilir, ve şefkat duyduğu bütün kişilerde sevdiği Tanrısal'dır. Bu zaten en iyi sevme şekli, çünkü böylece başkalarına, kendi içlerinde ortaya çıkan Tanrısal'ın bilincine varmalarına güçlüce yardım etmiş olursunuz.
27 Mart 1970
428 – Bir ara bilmiyordum, Krishna’yı mı, yoksa Kali’yi mi daha çok sevdiğimi; Kali’yi sevdiğimde, bu kendimi sevmekti, halbuki Krishna’yı sevdiğimde, başka birini seviyordum ama, yine de kendimdi aşık olduğum kişi. Böylece Krishna’yı Kali’den daha çok sevmeye başladım. Sri Aurobindo her şeyi kendine has tarzıyla, hep orijinal, hep beklenmedik tarzıyla söylerdi.
29 Mart 1970
429 – Doğa'ya hayran olmak, ya da Doğaya bir güç, bir mevcudiyet veya bir tanrıça gibi tapmak neye yarar? Ya da Doğayı estetik veya sanatsal açıdan takdir etmek neye yarar? İşin sırrı, Doğa'dan, bir kadından bedenen zevk alır gibi ruhen zevk alacaksın.
430 – İnsan, gönül gözüyle gördüğü zaman, her şey, Doğa, düşünce ve hareket, fikirler, meşgaleler, zevkler, nesneler, hepsi Yar olup haz verir. Söylenecek hiçbir şey yok.
30 Mart 1970
431 – Dünyayı bir illüzyon gibi reddedip dışlayan filozoflar çok bilge, çok ağırbaşlı, çok sıkı ve çok mübarek; ama biraz da ahmak olduklarını, Tanrı'nın onları çok kolayca Aldatmasına izin verdiklerini bazen düşünmekten kendimi alamıyorum.
432 – Bana gelince, Tanrı'nın dünyada olduğu kadar dünya dışında da Kendini bana Vermesi için ısrar etmeye hakkım var sanırım. Bu yükümlülükten Kurtulmak İsteseydi dünyayı niye Yarattı?
433 – Mayavadin [İllüzyonist], Kişisel Tanrımdan bir hayalmiş gibi söz ediyor ve Kişiliksiz Varlığı hayal etmeyi tercih ediyor; Budist de bunu bir hayal ürünüymüş gibi ekarte edip nirvanayı ve hiçliğin mutluluğunu hayal etmeyi tercih ediyor. Böylece bütün hayalperestler birbirlerinin vizyonuna sövüp kendi vizyonunu tek her derde devaymış gibi caka yapmakla meşgul. Ruhu büsbütün sevindiren şey, düşünce için nihai gerçektir.
434 – Mayavadin, Kişiliğin ötesinde belirlenemez Varoluş’u görür; onu oraya kadar takip ettim ve Krishna’mı ötede, belirlenemez Kişilik’te buldum. Bu, her zaman olduğu gibi Sri Aurobindo'nun, herkesin kendi keşfi ya da yaşadığı deneyim olmayan şeyi küstahça bir kibirle inkar ettiği insansal iddiaların boşluğunu açıkça ortaya koymak için kullandığı harika üslup. Bilgelik bütün teorileri kabul etme kapasitesiyle başlar, en çelişkili olanları bile.
1 Nisan 1970
435 – Krishna’yla ilk kez karşılaştığımda O’nu bir dost gibi, bir oyun arkadaşı gibi sevdim, ta ki beni aldatana kadar; O’na kızdım, O’nu affedemedim. Sonra O’nu Yar olarak sevdim, ama O beni yine aldattı; daha fazla kızdım ama bu sefer affetmem gerekti.
436 – Onurumu kırdıktan sonra O’nu affetmem için beni zorladı, özür dileyerek değil, tekrar onurumu kırarak.
437 – Tanrı bana karşı Yaptığı onur kırıcı Davranışlarını düzeltmeye Çalıştığı sürece, dönem dönem kavga etmeye devam ettik; ama hatasını Fark Ettiğinde kavga bitti çünkü O’na tamamen tevekkül etmem gerekti.
438 – Dünyada Krishna’dan ve kendimden başkasını gördüğüm zaman Tanrı'nın benimle ilgili davranışlarını gizli tutardım; ama O’nu ve kendimi her yerde görmeye başladığımdan beri utanmaz ve geveze oldum. Sri Aurobindo yazılarında en sıradan kelimelerle en olağanüstü deneyimleri ifade etme dehasına sahipti, böylece, deneyimlediği şeylerin basit ve aşikar olduğu izlenimini verirdi.
3 Nisan 1970
439 – Yarimin her şeyi bana ait. Neden Verdiği ziynetlerle süslendim diye bana küfrediyorsunuz?
440 – Yarim, Başındaki Tacını ve Boynundaki kraliyet Gerdanlığını Çıkarıp bana Taktı; ama azizlerin ve peygamberlerin müritleri bana küfretti, “O siddhi [okült güç] peşinde” dediler.
441 – Yarimin Emirlerine dünyada uydum, beni Ele Geçirenin İsteğini yerine getirdim, ama “Kim bu gençliği, ahlakı bozan?” diye haykırdılar.
442 – Övgülerinize bile aldırsaydım ey siz azizler, ünümü üstün tutsaydım ey siz peygamberler, Yarim beni asla Bağrına Basmazdı, gizli Odalarına asla özgürce girmeme izin Vermezdi.
443 – Yarimin ekstazıyla mest olmuştum, dünyevi giysiyi üzerimden daha dünyanın anayollarında attım. Neden aldırayım dünyaperestlerin alay etmesine, veya erdeminden ötürü kendini üstün sananların yüz çevirmesine?
444 – Ey Efendim, aşığına, dünyanın sövgüsü yabani bal gibidir, kalabalığın üzerime yağdırdığı taşlar yaz yağmuru gibidir. Çünkü
|