|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
106 – Sannyasa’nın resmi giysisi ve dış işaretleri var, bu yüzden insanlar Sannyasa’yı kolayca tanıyabileceklerini sanıyor; ama bir Janaka’nın özgürlüğü kendini afişe etmez, üzerinde dünya giysisi var; onu Narada66 bile göremedi.
107 – Dünyada özgür olup da sıradan insan hayatı yaşamak zordur; ama zor olduğu için deneyip başarmak lazım. Çok bariz görünüyor!
Yok eden, azaltan, ya da küçülten hiçbir şey özgürleştiremez. Özgürlüğü, hayatın ve hislerin bütünlüğünde hissetmek lazım. Tam da bu konuda, tamamen fiziksel düzlemde bir dizi araştırma yaptım...
İnsanlar bütün olası hatayı aşmış olmak için hata yapma fırsatlarını yok etme eğilimindeler; mesela, gereksiz söz söylememek için artık konuşmuyorlar; kendilerini sessizliğe adayanlar bunun konuşmayı kontrol etmek olduğunu sanıyor – yanlış! Bu sadece konuşma fırsatını, dolayısıyla da gereksiz şeyler söyleme fırsatını ortadan kaldırmaktır.
Yemek için de aynı: sadece gerektiği kadar yemek yemek lazım. Bulunduğumuz bu geçiş durumunda, biz artık maddi teatiler ve yiyecek üzerine kurulu bu tamamen hayvansal hayatı yaşamak istemiyoruz, ama vücudun, varlığını hiç yiyeceksiz sürdürebileceği hale geldiğini sanmak da delilik olur... Tabii, daha şimdiden büyük bir fark var, çünkü araştırmacılar hacmi azaltmak için besinlerin besleyici özünü bulmaya çalışıyorlar; ama doğal eğilim oruç – yanlış!
Hata yapmaktan korktuğumuz için artık hiçbir şey yapmıyoruz; yanlış söz söylemekten korktuğumuz için artık hiçbir şey demiyoruz, yemek yeme zevki için yemek yemekten korktuğumuz için artık hiçbir şey yemiyoruz – bu özgürlük değil, bu sadece tezahürü minimumuna indirgemek; ve doğal olarak varılan nokta da nirvana oluyor. Ama Efendi sadece nirvanayı İsteseydi sadece nirvana olurdu! Tabii ki bütün zıtlıkların bir arada varolmasını Tasavvur Ediyor; bu, Efendi için bir bütünlüğün başlangıcı olmalı. Tabii, insan bunun için yaratıldığını hissediyorsa Efendi'nin tek bir tezahürünü, yani tezahür yokluğunu seçebilir. Ama bu hala bir sınırlama. Ve bu, Efendi'yi bulmanın tek yolu değil, tam aksine! Bu çok yaygın bir eğilim, muhtemelen eski bir telkinden, belki bir fakirlikten, bir yeteneksizlikten kaynaklanıyor: azaltıyorsun... ihtiyaçlarını azaltıyorsun, faaliyetlerini azaltıyorsun, daha az konuşuyorsun, gıdanı azaltıyorsun, aktif hayatını azaltıyorsun... her şey öylesine daralıyor ki. Artık yanlış yapmama özlemiyle yanlış yapma fırsatını yok ediyorsun – bu bir iyileşme değil. Ama diğer yol çok daha zor. Evet, mesela Batı’da yaşayan, Batılı gibi yaşayan insanları düşünüyorum da, yoğun iş, telefonlar, randevular bütün vakitlerini, bütün dikkatlerini alıyor, bunalmış durumdalar... Üzerlerine sürekli yığılan bu şeylerden arınmak ve toparlanmak için bir dakikaları bile yok. Bu şartlar altında nasıl özgür olabilirler ki? Mümkün mü?
Bu diğer uç.
(Sessizlik)
Yo, çözüm... sadece tanrısal dürtüyle harekete geçmek lazım, sadece tanrısal dürtüyle konuşmak lazım, sadece tanrısal dürtüyle yemek yemek lazım. Zor olan bu, çünkü insan doğal olarak anında tanrısal dürtüyü kişisel dürtülerle karıştırıyor! Feragati savunan herkesin fikri buydu sanırım: dıştan ya da aşağıdan gelen her şeyi yok etmeli ki, yukarıdan bir şey tezahür ederse onu alacak durumda olsun. Ama kolektif açıdan bu binlerce yıl alabilen bir yöntem. Bireysel açıdan bu mümkün; ama o zaman da doğru dürtüyü alma yönündeki özlemi tam korumak lazım: tam “kurtuluş” özlemini değil, Yüce’yle AKTİF olarak özdeşleşme özlemini tam korumak lazım, yani sadece Efendi'nin İstediğini istemek lazım, sadece Efendi'nin İstediğini yapmak lazım, sadece Efendi'nin Vasıtasıyla ve İçinde var olmak lazım.
Feragat yöntemini deneyebilirsin ama, bu, başkalarından kopmak isteyenlerin metodu. Ve bu durumda bir entegrallik olabilir mi?... Bu bana mümkün gibi gelmiyor.
Yapmak istediğini alenen afişe etmek epeyce yardım eder. Bu itirazlara, küçümsemeye, çatışmalara yol açabilir ama deyim yerindeyse genel “beklenti” tarafından, başkalarının senden beklediği şey tarafından geniş ölçüde telafi edilir. O giysilerin nedeni mutlaka buydu: insanları uyarmak. Tabii, bu bazı kişilerin horgörüsünü, kötü niyetini üzerine çekebilir, ama “En iyisi buna dokunmamak, karışmamak, beni ilgilendirmez” diye hisseden bütün insanlar da var. Nedenini bilmiyorum ama bu bana hep yapmacık gibi geldi – öyle olmayabilir, bazı durumlarda öyle değildir de, ama bu yine de insanlara: “Bak, ben buyum” deme şekli. Ben diyorum ki bu yardımcı olabilir, ama dezavantajları var.
Bence bu hala çocukça. Bunların hepsi birer yöntem, aşama, basamak ama... gerçek özgürlük, her şeyden – bütün yöntemlerden de – kurtulmuş olmaktır.
(Sessizlik)
Bu bir kısıtlama, bir daralma, halbuki Gerçek Olay serpilip çiçeklenmedir, genişlemedir, bütünle özdeşleşmedir. Kendini ha bire azalttığında kaybolup yok olduğunu hissetmiyorsun, kendini azaltmak kaybolup yok olma korkusunu alıp götürür – katı, yoğun bir şey olursun. Halbuki genişleme metoduyla... maksimum genişleme metoduyla... kaybolup yok olmaktan korkmayacaksın. Bu çok daha zor. Ne diyecektin? Ben de bunu merak ediyordum: insanı sürekli meşgul eden, sürekli yutan bir dış dünyada bu nasıl mümkün olabilir ki? Eee! Seçici davranacaksın. Şu kesin ki manastırlar, inzivalar, ormana ya da mağaraya kaçmak modern hiperaktiviteyi dengelemek için gerekli, oysa bu şeyler bin ya da iki bin yıl öncesine kıyasla şimdi daha az var. Ama bana öyle geliyor ki bunların hepsi meseleyi anlamamaktı; zaten fazla da sürmedi.
Aşırı hareketsizliği tabii ki aşırı faaliyet gerekli kılıyor. İyi de, normal şartlarda, olmamız gereken şeyi olma yolunu nasıl bulabiliriz? Şu ya da bu aşırılığa kaçmadan mı? Evet, nasıl normal yaşayıp özgür olabiliriz?
Yavrucuğum, Ashram’ı bunun için kurduk! Fikir buydu. Çünkü Fransa’da hep merak ediyordum: “İnsan kendini bulmak için nasıl vakit bulabilir? Hatta kurtuluş yolunu anlamak için bile nasıl vakti olabilir?” O zaman düşünmüştüm: maddi ihtiyaçların yeterince giderildiği öyle bir yer olsun ki, hakikaten kurtulmak, özgürleşmek isteyen kurtulabilsin, özgürleşebilsin. Ve Ashram bu fikir üzerine kuruldu, başka fikir üzerine değil: insanların, Gerçek Olayı düşünecek vakti olması için yeterli geçim imkanlarının olduğu bir yer. (Anne gülümsüyor) Ama insanın huyu öyle ki, (herkesin değil ama genelde) tembellik özlemin yerini, sefahat da, ahlaksızlık da özgürlüğün yerini aldı. Bu da şunu doğrulamaya yöneliyor: insanın sert bir manipülasyon devrinden geçmesi lazım ki, kölelikten faaliyete daha içten bir şekilde geçmeye hazır olsun.
İlk hareket gerçekten böyle: “Nihayet! Konsantre olabileceğim, kendimi bulabileceğim, kafamı maddi konularla meşgul etmeden hakikaten yaşayabileceğim yer...” Bu ilk özlem... hatta öğretililer buna göre seçiliyordu – en azından başlangıçta, ama sürmüyor! Her şey kolaylaşınca kendilerini koyuveriyorlar; ahlaki mecburiyet olmayınca da aptalca davranıyorlar. Bunun bir öğretili alma hatası olduğu bile söylenemez – böyle olduğu sanılabilir ama öyle değil; çünkü öğretililer Ashram’a oldukça açık ve net bir iç işarete dayanılarak alındı... Muhtemelen, içsel tavrı karışımsız tutmak zor. Sri Aurobindo’nun istediği, yapmaya çalıştığı da buydu zaten: “Yüz kişi bulsam yeter” diyordu. Ama bu yüz kişi olayı uzun sürmedi, şunu da belirteyim... yüz kişi olduğunda çoktan karışmıştı. Gerçek Olayın cezbettiği pek çok insan geldi, ama... insan kendini koyuveriyor. Yani, gerçek tavrı sıkıca korumayı başarmak mümkün değil.
Evet, şunu fark ettim, dünyanın dış şartlarının aşırı zorluğunda özlem çok daha yoğun. Evet! Özlem çok daha yoğun, bu neredeyse bir ölüm kalım meselesi. Evet, öyle! Yani insan öylesine yontulmamış ki aşırı uçlar gerekiyor.
Sri Aurobindo’nun dediği de bu: Aşkın gerçek olması için Nefret lazım; gerçek Aşk sadece Nefretin baskısıyla doğabilir! Öyle. Ee madem öyle, her şeyi olduğu gibi kabul edip ilerlemeye çalışacaksın, hepsi bu. Muhtemelen bu yüzden bu kadar zorluk var – burada, Ashram’da zorluklar üst üste yığılıyor: karakter, sağlık, durum zorlukları – çünkü bilinç zorlukların dürtüsüyle uyanıyor. Her şey kolay ve huzurlu olursa insan uyur. Sri Aurobindo savaşın gerekliliğini de böyle açıklıyor: barışta insan kendini bırakıp gevşer. Yazık. Bunu çok güzel bulduğumu söyleyemem ama durum öyle gibi görünüyor. Aslında, Sri Aurobindo’nun The Hour Of God’ da dediği buydu: “Gücün varsa, bilgin varsa ve fırsatı değerlendirmezsen... vay haline”.
Bunun intikamla, cezayla alakası yok ama bir gerekliliği, şiddetli bir dürtü gereğini, şiddetli bir şeye tepki verme gereğini kendine çekiyorsun.
(Sessizlik)
Deneyimi yaşadıkça netleşiyor: bu hakiki Tanrısal Aşkla temasa geçebilmek için ve ortaya çıkabilmesi için, yani kendini özgürce ifade edebilmesi için, varlıklarda, her şeyde... henüz var olmayan bir GÜÇ olması lazım. Yoksa her şey dağılır. Bir sürü çok müspet detay var, ama tabii, “detay” oldukları için, ya da çok kişisel şeyler oldukları için onlardan söz edemiyorum, ama defalarca tekrarlanan deneyimlerin kanıtına, hatta kanıtlarına dayanarak şunu demek zorundayım: bu SAF, harika, tüm ifadeyi aşan Aşk Gücü genişçe, özgürce ortaya çıkmaya başladığı anda, sanki bir sürü şey anında çöküyormuş gibi oluyor, hiçbir şey dayanamıyor. Hiçbir şey dayanamıyor, her şey çözülüp eriyor, yok oluyor. Ve... ve her şey duruyor. Ve talihsizlik sanılabilen her şeyin bu durması tam aksine sonsuz bir Lütuf! Normalde içinde neredeyse sürekli yaşadığımız titreşimle bu Titreşim arasındaki farkın birazcık somut, elle tutulur algısı bile, bu mide bulandırıcı acizliğin, zafiyetin saptanması bile her şeyi durdurmaya yetiyor; mide bulandırıcı diyorum çünkü hakikaten mide bulandırıyor.
Daha dün, bu sabah, bu Güç uzun süreler tezahür etti, sonra birden sanki bir Bilgelik sayesinde – ölçülemez bir Bilgelik sayesinde – her şey mükemmel bir rahatlıkta gevşedi: “Olması gerekenler olacak, ve gerektiği kadar da zaman alacak”. İşte o zaman her şey iyi gidiyor. Öyle olunca her şey iyi gidiyor, anında. Ama Şaşaa yok oluyor.
Sadece sabırlı olmak lazım. Sri Aurobindo bunu da yazdı: “Yoğun bir özlem duyacaksın ama sabırsızlanmadan”... Yoğunlukla sabırsızlık arasındaki fark çok sübtil, çok ince – bütün olay bir titreşme farkında; fark sübtil ama aradaki bütün farkı oluşturuyor. Yoğun şekilde ama sabırsızlanmadan özlem duymak lazım. Öyle, o durumda olmak lazım. Ve çok çok uzun bir süre iç sonuçlarla, yani kişisel ve bireysel reaksyonların sonuçlarıyla yetinmek lazım, dünyanın geri kalanıyla olan içsel temasların sonuçlarıyla yetinmek lazım; olayların gerçekleşmesini fazla erken ummamak ya da istememek lazım. Çünkü insan acele eder, bu da genellikle olayları geciktirir. Öyleyse öyle.
Bunalmış vaziyette yaşıyoruz... “yaşıyoruz” derken insanları kastediyorum, insanlar bunalmış vaziyette yaşıyor. Hayatlarının çok kısa olduğunu yarı bilinçli bir biçimde hissediyorlar; bunu düşünmüyorlar ama yarı bilinçli bir biçimde hissediyorlar; bu yüzden de, her şey kendi ebediyetinde yaşayacağına, ha bire bir şeyden çabucak bir diğerine atılmak istiyorlar, bir şeyi çabucak yapmak istiyorlar ki bir sonrakine geçsinler. Hep ileri, ileri, ileri gitmek istiyorlar... ve her şeyi mahvediyorlar. Bu yüzden bazıları, önemli olan tek anın şu an olduğunu vaaz etti – bu, uygulama açısından doğru değil, ama psikolojik açıdan doğru olması gerekir. Yani her an’ı imkanının maksimumunda yaşamak lazım, bir sonraki an’ı öngörmeden, ya da istemeden, veya beklemeden, ya da hazırlamadan. Çünkü insan hep acele ediyor, acele, acele, acele... ve hiçbir işi iyi yapmıyor; tamamen yanlış bir iç gerilimde yaşıyor, tamamen yanlış. Bilge olmaya çalışmış herkes hep der... Çinliler, Hintliler vaaz eder: Ebediyet duygusunda yaşayacaksın.
Avrupa’da da göğü, yıldızları, yani insanı genişleten, insana huzur veren bütün bu şeyleri seyredeceksin, sonsuzluklarıyla özdeşleşeceksin derler.
Bunların hepsi birer yöntem, ama vazgeçilmez yöntemler. Vücudun hücrelerinde şunu gözlemledim: hücreler, sanki yapacak zamanı bulamama korkusuyla yapmaları gerekenleri yapmakta hep acele ediyor. Bu yüzden de hiçbir şeyi doğru dürüst yapmıyorlar. Dağınık, düzensiz insanlar aşırı derecede aceleci (bazı insanlar her şeyi aceleye getiriyor, hareketleri ani ve düzensiz): çabuk yapmak, acele etmek derdindeler... Dün, biri, sırtındaki romatizmal ağrılarından şikayet ediyordu: “Öf! Amma zaman kaybettiriyor, her şeyi öylesine yavaş yapıyorum ki!” dedi (Anne gülüyor); “Eee, ne olmuş?” dedim. Hoşuna gitmedi.
Yani, ağrın olduğunda şikayet ediyorsan, ağrılara aşırı duyarlısın, canın tatlı demek, hepsi bu, ama: “Zaman kaybediyorum, her şeyi öyle yavaş yapıyorum ki” demek! Bu, insanların aceleci olduklarının çok açık bir tablosu – hayatın içinden yıldırım gibi geçiyorlar... Ee, sonra?... Gümlüyorlar! Neye yarar ki?
(Sessizlik)
Aslında, bu özlüsözlerden alınacak ders şu, OLMAK, görünmekten çok daha önemli. Taslamak değil, ...şu bu havalarında olmak değil, öyleymiş gibi görünmek değil, yaparmış gibi görünmek değil, ... şu bu olduğunu iddia etmek değil: olmak lazım, yaşamak lazım; ve bir şeyi tamamen, içtenlikle, mükemmel realize etmek, o şeyi realize ettiğini başkalarına söylemekten çok daha önemli.
Yine aynı şey: ne yaptığını söyleme gereğini duyduğun zaman, yaptığın şeyin yarısını mahvediyorsun. Halbuki bu aynı zamanda bir durum saptaması yapmana, tam olarak hangi noktada olduğunu bilmene yardım eder. Bu, Buddha’nın bilgeliğiydi “Orta yol” dediğinde: çok fazla öyle veya çok fazla böyle olmayacaksın, şu ya da bu aşırılığa düşmeyeceksin – her şeyden biraz. Dengeli... ama SAF bir yol. Saflık ve içtenlik, aynı şey.
16 Eylül 1964
|