Tekil Mesaj gösterimi
Eski 16 Eylül 2023, 21:36   #26
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

117 - Ne benim, ne senin ne de bu kralların, eskiden var olmadığımız, ya da bundan sonra var olmayacağımız doğru değil. Sadece Brahman değil, Brahman’ın içindeki varlıklar da, şeyler de ebedidir; yaratılışları ve imhaları, dış bilincimizle oynanan bir saklambaç oyunudur.

118 – Yalnızlıktan hoşlanmak bilgiye yatkınlığın bir göstergesidir; ama bilgiye ancak kendini kalabalıkta, savaşta ve pazarda hep yanız hissettiğin zaman ulaşırsın.

119 – Eğer büyük işler yaparken bile, muazzam sonuçlar alırken ile bir şey yapmadığını hissedebiliyorsan, bil ki Tanrı gözkapaklarındaki mührü Kaldırmış.

120 – Dağın tepesinde tek başına, sessizce, hareketsiz otururken yön verdiğin devrimleri algılayabiliyorsan, tanrısal görüşe sahipsin, görünüşlerden kurtulmuşsun.

121 – Faaliyetsizlikten hoşlanmak aptallıktır, faaliyetsizliği küçümsemek de aptallıktır; faaliyetsizlik yoktur. Öylesine tekmelenen kumun üzerindeki atıl taş, yarıkürelerdeki etkisini gösterdi. Enteresan! Bu tam da bu günlerde, dün ve önceki gün yaşadığım deneyim: dünyayı, şeyleri, insanları, her şeyi... her şeyi karşı konulmaz bir Güç Yönetiyor... maddi olarak hareket etme gereği olmadan; ve bu aşırı maddi faaliyet sadece, su çok hızlı akınca yüzeyde oluşan köpük gibi, ama altında, Kuvvet mutlak güçteki bir sel gibi akıyor; böyle hissettim. Söylenecek başka şey yok. Hep buna geri dönüyoruz: bilmek, eh, şöyle böyle; söylemek, iyi; yapmak da iyi; gücü olan tek şey OLMAK.

(Sessizlik)

Yaşadığım bu deneyim bana Auroville70 ile ilgili olarak gelmişti. Yani, insanlar ajite oluyor çünkü işler “hızlı gitmiyor”; o an, mutlak güçteki karşı konulmaz tanrısal oluşumun, tanrısal yaratılışın her şeye, bütün bu dış velveleye rağmen yüzeyin altında gerçekleşmesinin vizyonunu görmüştüm.

70 Auroville: Anne’nin Sri Aurobindo adına 1968’de Pondichéry yakınlarında kurduğu Yeni Çağın örnek kenti.

... V. bana Amerikalılar ve Vietnam hakkında bir soru sordu, ona cevaben şunu yazdım:

(Anne çok eğleniyor görünüyor; notu Satprem’e uzatıyor)

Soru
Amerikalıların Vietnam’daki varlığı ve müdahalesi haklı gösterilebilir mi?

Anne’nin cevabı
“Soruyu ne bakımdan soruyorsun?

Politik bakımdan soruyorsan... politika yalan dolu, politikayla ilgilenmiyorum.

Ahlaki bakımdan soruyorsan... ahlak, sıradan insanların Hakikat’ten korunmak için kullandıkları kalkandır.

Manevi bakımdan soruyorsan... sadece Tanrısal İrade haklı gösterilebilir; insanlar da bu Tanrısal İradeyi her yaptıkları şeyde travesti edip çarpıtır.”

Son özlüsöz hakkında bir sorum olacaktı... İnsanların bütün bu gereksiz aşırı faaliyetine rağmen, her şeye rağmen, insanlara rağmen altta olan bu karşı konulmaz Güç akımı YAPIYOR demeye başlamıştın...

Ee, sorun ne? Bu büyük Güç akımı, ortaya çıkmak için alete ihtiyacı var mı? Var, bir beyne. Sadece bir beyne değil işte. Bu Güç, geçmişte olduğu gibi akılsal ya da akılüstüsel şekilde tezahür edebilir, nefsi şekilde, kuvvet aracılığıyla tezahür edebilir; kaslar aracılığıyla tezahür edebilir; pekifiziksel olarak, yani doğrudan, aracısız nasıl tezahür edebilir? Çünkü Felaket isteniyor değil, hatta öngörülmüş bile değil: felaketi direnç DOĞURUYOR. Ve mümkün olan her yerde, yani kabul edildiği her yerde sonuçları hafifletmeye gelen Lütfun etkisini de görüyorsun. Bu da dünyasal unsurun, insansal unsurun özleminin, inancının, tam güveninin bir ahenkleştirme gücüne sahip olmasını açıklıyor, çünkü Lütfun gelip kör direncin sonuçlarını düzeltmesine imkan veriyorlar. Bunu çok açık görüyorum, detaylarında bile. İsteseydim gördüklerimi söyleyerek kehanette bulunabilirdim. Ama kehanette bulunmamı engelleyen bir tür süper şefkat var, çünkü Hakikat Sözünün bir tezahür gücü var, ve direncin sonuçlarını ifade etmek bu direnci somutlaştırır ve Lütfun etkisini azaltır. Bu yüzden gördüğün zaman bile söyleyemezsin, SÖYLEMEMELİSİN.

Ama Sri Aurobindo mutlaka “Her şeyi bu Kuvvet, bu Güç yapıyor” demek istiyordu. Gücü görünce ya da Güçle bir olunca aynı anda biliyorsun... ve biliyorsun ki hakikaten etki eden ve yaratan tek şey Bu’dur; gerisiyse Gücün etkilediği alanın ya da dünyanın veya maddenin ya da özün sonucu – direncin sonucu, Aksyonun değil. Ve bu Güçle birleşmek, Aksyonla bir olmak demek; aşağıda olanla birleşmekse dirençle birleşmek demek. İnsan kıpır kıpır diye, yerinde duramıyor diye, istiyor diye, düşünüyor diye, plan yapıyor diye... bir şey yaptığını sanıyor – direnç gösteriyor!Daha sonra, küçücük şeyler için örnekler vererek gösterebilirim, Kuvvet nasıl işliyor, ne, müdahale edip karıştırıyor, ya da ne, bu Kuvvet tarafından hareket ettirilip Kuvvetin hareketini çarpıtıyor... ve sonucu, yani gördüğümüz şekliyle fiziksel görünümü. Kesinlikle hiçbir dünyasal önemi olmayan bir şeyin örneği bile, burada her şeyin nasıl olduğu ve nasıl çarpıtıldığı konusunda net bir fikir verebilir. Ve bu her şey için böyle, ama her şey... hep, her zaman. Ve hücreler yogasını yaptığın zaman, aynı şey olduğunun farkına varıyorsun: etki eden Kuvvet var, ve (Anne gülüyor) vücudun bu Etkiyle ne yaptığı var!...


(Sessizlik)

Akla hemen neden ve nasıl meselesi geliyor. Ama bu akılsal meraklar alanına giriyor, çünkü önemli olan olgu, dirence son vermek. Önemli olan şey bu; dirence son verelim ki, evren olması gerektiği gibi olsun: ahenkli, ışıldayan, harika bir gücün, eşsiz bir güzelliğin ifadesi olsun. Daha sonra, direnç bittiğinde, neden direnç oldu konusu merak edilirse... bunun hiçbir önemi kalmaz. Ama şimdi olayın “nedeni” aranarak çare bulunmaz; çareyi doğru, gerçek tavrı takınarak bulursun. Önemli olan tek şey bu. Yapabilirsen bütün hücrelerinde tamamen tevekkül edeceksin ki, kendini tamamen vereceksin ki dirence son veresin. Hücreler sadece Efendi sayesinde, Efendi için, Efendi'nin içinde var olma sevincini yoğun şekilde yaşamaya başlar. Bu her yere yerleştiği zaman, iyi olacak.

6 ve 9 Temmuz 1966

122 – Görüşlerin oyuncağı olmak istemiyorsan, önce kendi düşüncenin nesi doğru onu gör, sonra tersinin nesi doğru onu incele; son olarak da bu farklılıkların nedenini ve Tanrı'nın Ahenginin anahtarını keşfet.

123 – Bir görüş ne doğrudur ne de yanlıştır, sadece hayatta faydalıdır ya da faydasızdır... (Anne epeyce gülüyor); çünkü görüş, zamanın bir yaratımıdır, zamanla etkililiğini ve değerini yitirir. Görüşleri aşıp ebedi bilgeliği ara.

124– Hayatta görüşlerden faydalan, ama ruhuna pranga vurmalarına izin verme. (Bir sessizlikten sonra) Görüşlerin hangi konuda faydalı olduğunu bulmaya çalışıyordum... Sri Aurobindo “görüşler faydalıdır ya da faydasızdır” diyor – bir görüş ne şekilde faydalı olabilir ki? Eylemde bir süre yardımcı olur.

Yok, benim üzüldüğüm nokta da bu zaten; insanlar görüşlerine göre hareket ediyor, bence bunun hiçbir değeri yok. Belki de ellerinde bir tek bu var! (Gülerek) Öyleyse bunun kötünün iyisi olduğunu söyleyebiliriz!

Sürekli mektuplar alıyorum insanlardan, şunu ya da bunu yapmak istiyorlar ya da yapmak istemiyorlar... ve bana “Benim görüşüm bu, bu doğru, bu doğru değil” diyorlar; ve bu her zaman, yüz kezde doksan dokuz kezden fazla yanlış, saçmalık. Alınan izlenim çok açık, gün gibi ortada: karşı görüş görüşle aynı değerde, bu sadece bir tavır meselesi, hepsi bu. Tabii işin içine her zaman egonun tercihi karışıyor: öyle olması insanın daha çok hoşuna gidiyor, bu yüzden de o görüşte oluyor.

Ama harekete geçmek için üst ışığın olmadıkça, görüşlerden faydalanmaya ihtiyacın var. Görüş sahibi olmaktansa bilge olmak daha iyi; yani, aslında bütün imkanları, meselenin bütün açılarını göz önünde bulunduracaksın, böylece mümkün olduğunca az egoist olup mesela bir eylem için bakacaksın: hangi eylem en çok sayıdaki insana faydalı olabilir ya da en az şeyi yıkar, veya hangi eylem en yapıcıdır. Son olarak da, manevi olmayan bir açıdan bakınca bile, sırf faydacı olan yani egoist olmayan bir açıdan bakınca bile, bilgeliğe göre hareket etmek kendi görüşüne göre hareket etmekten iyidir.

Evet ama, seni aydınlatacak ışığın yoksa, kendi görüşünü ya da egonu işe karıştırmadan doğru hareket etme şekli ne? Sanırım, meselenin tüm yönlerini göz önünde bulunduracaksın, tüm yönleri bilincinin önüne olabildiğince tarafsız şekilde serip mümkünse hangisinin en iyisi olduğuna bakacaksın, ya da eğer bunun nahoş sonuçları olacaksa hangisinin daha az kötü olduğuna bakacaksın. Demek istediğim, en iyisi ne? Müdahale etmek mi, yoksa oluruna bırakmak mı? Hangisi daha iyi? Ee zaten müdahale etmek için haklı olduğundan emin olman lazım; olaylar hakkındaki görüşünün başkalarınkinden veya öteki kişininkinden üstün olduğundan, tercih edilir olduğundan ya da daha doğru olduğundan emin olman lazım. Aslında, başkasına müdahale etmemek her zaman daha bilgece – insanlar başkalarına nedensiz ve anlamsız şekilde müdahale ediyor, sırf kendi görüşlerini başkalarına söylemeye alışıklar diye.

Doğru olayın, gerçek olayın vizyonuna sahip olduğunda bile başkasına müdahale etmek NADİREN bilgecedir. Müdahale ancak biri mutlak bir felaketle sonuçlanacak bir şey yapmak istiyorsa vazgeçilmez olur.

(Gülümseyerek) Ve bu durumda bile müdahale her zaman etkili olmaz.

Aslında başkasına müdahale ancak hakikatin vizyonuna sahip olduğundan kesinlikle emin olduğun zaman meşrudur. Sadece bu değil, sonuçların çok net vizyonuna da sahip olduğundan kesinlikle emin olman lazım. Başka birinin yaptıklarına müdahale edebilmek için peygamber olmak lazım, peygamber.

Çok merhametli ve kesinlikle iyi niyetli bir peygamber olmak lazım. Müdahalenin diğer kişinin kaderindeki sonuçlarının vizyonuna da sahip olman lazım.

İnsanlar sürekli birbirlerine: “Şöyle yap, böyle yapma” diye tavsiyede bulunuyor; nasıl bir karmaşa yarattıklarını, kargaşayı, düzensizliği ne derecede artırdıklarını hayal bile edemezler, farkındayım. Bazen de bireyin normal gelişmesine zarar veriyorlar. Bence görüşler her zaman tehlikeli, çoğu zaman da beş para etmez. Başkasının işine ancak öncelikle diğer kişiden son derece daha bilgeysen karışmalısın – tabii insan kendini her zaman daha bilge sanır!... ama ben, kendince değil, objektif olarak daha bilge demek istiyorum: eğer daha çok ve daha iyi görüyorsan, ve kendini tutkularının, arzularının, kör reaksyonlarının “dışında tutabiliyorsan”. Kendin bütün bu şeyleri aşmış olman lazım, başkasının hayatına müdahale edebilme hakkının olması için; biri senin görüşünü sorduğu zaman bile. Ve sormadığı zaman, bu açıkça işin olmayan şeye karışmaktır.

(Anne uzunca seyre dalıyor, sonra birden gözlerini açıyor)

Atmosferinde, yukarda bir şey gördüm – tuhaf bir görüntü! Bir dağın çok dik yamacı gibiydi; biri tırmanıyordu, insanın sanki sembolü olan biri. Çok tuhaf... bunu birçok kez gördüm: giysisiz ama çıplak olmayan varlıklar! Neden, anlayamıyorum – neler oluyor? Giysileri yok ama çıplak değiller... Bir form var, insan formu olan bir form görüyorsun; form görünüyor ama çıplak değil. Bu üçüncü kez başıma geliyor. Vücutlarının dışına çıkmış insanlarla başıma geldi.

P.’yi öyle gördüm mesela: çıplak değildi ama üzerinde giysi yoktu; bir vücut şekli görünüyordu, mavi ve pembeydi (sanırım sana bunu anlattım). Yani, tam şimdi bir insan gördüm, bir insan şekli... sana benziyordu; bir tepeyi tırmanıyordu, çıplak değildi. Yani, üzerinde bir tür ışıktan giysi vardı. Ama bu yayılan bir ışık izlenimi ya da benzer bir izlenim vermiyor. Bu bir atmosfer gibi; daha ziyade aura: görünür hale gelmiş aura; ve şeffaflık formu saklamıyor, aynı zamanda da form çıplak değil. Bence aura olmalı: görünür hale gelmiş aura. Aynen öyleydi. Ve gökten – aşağıdan yukarı uzanan büyük bir gök vardı, tablo gibiydi, çok açık, çok parlak, tertemiz bir havaydı – gökten sayısız ... yüzlerce kuş gibi şeyler ona doğru uçuyordu, o da bir hareketle onları kendine çekiyordu. Genelde soluk maviydiler, beyazdılar; arada bir, bir kanat kısmının ya da dağın doruğunun ucu biraz karanlıktı ama kazara. Ve bu kuş gibi şeyler ha bire geliyordu, sürekli... yüzlerce; o da onları bir hareketle bir arada toplayıp dünyaya gönderiyordu, dik bir yamaçta duruyordu, onları aşağıya, vadiye gönderiyordu. Bu şeyler orada aşağıda... (Anne gülüyor) görüşe dönüşüyordu! Görüş oluyordu! Kahverengi, mavi, koyu renkte, açık renkte görüşler...

Sanki öylece yeryüzüne doğru giden kuşlar gibiydi. Bir imajdı... yo, imaj da değildi çünkü hareket ediyordu. Çok eğlenceliydi! Yukarıdan geliyorlardı, ışıl ışıl, yüzlerce. İnsan şekli “Görüşler işte böyle oluşuyor” dedi. Sana benziyordu. “Sen” değildin ama sana benziyordu. Gökten iniyorlardı, uçsuz, parlak, açık bir göktü; ne mavi, ne beyaz ne de pembeydi... parlaktı, o kadar, pırıl pırıldı; ve bu gökten yüzlercesi... binlercesi iniyordu, o da onları orada karşılayıp bir el hareketiyle aşağıya gönderiyordu... aşağıda da görüşe dönüşüyorlardı! Galiba gülmeye başladım, komik geldi.

Acayip. Hepsi böyle iniyordu – aşağısı da görünmüyordu. İyi. Görüşler bir ışık semasından geliyor olabilir! (Anne gülüyor) Aslında, imajlar olayı sözlerden çok daha iyi anlatıyor! Hani “Hakikate Doğru Yükseliş”i çizmiştim ya, biliyorsun. Aynısıydı, dik bir kaya vardı, o varlık da tırmanıyordu, zorlanmadan, öylece çıkıyordu, ve en tepede değil de yere epeyce uzakta (yer görünmüyordu) bu şeyleri karşılayıp aşağıya gönderiyordu. Tablo hala gözümün önünde. Bayağı güzeldi. Bu özel detayı şimdi anladım: görünür hale gelen ve giysi görevi gören auralardı; auralar giysilerdi. Bence bu sübtil bir fizik, belki de gerçek bir fizik. Sri Aurobindo sübtil fiziğin bizim fiziksel düzlemden çok daha gerçek olduğunu söylerdi. Orada her şey böyle, her şeyin sembolü çok açık.


Kuşlar... (bunlar kuş olmayan ama kuşa benzeyen “kuşlardı”) ışıl ışıl geliyorlardı, bazen de bazı yerlerinde küçücük daha koyu izler vardı ama, genelde ışıl ışıldılar; formları çok esnekti. Ve renkler bildiğimiz anlamdaki renkler değildi: beyaz değildi, açık mavi değildi, sanki beyazın, mavinin özüydü, renklerin özüydü. Nasıl izah etsem... bilmiyorum. Öylece geliyorlardı, sonra da o onları gönderiyordu, ve şeyler onun elinden geçip yere indikçe (Gülerek)... kahverengi, mavi, gri oluyordu... olabilecek her renge dönüşüyorlardı! Ama hepsi görüştü. Çok eğlenceli.

14 Eylül 1966

125 – Her kanun, ne kadar kapsayıcı ya da kaçınılmaz olursa olsun, etkisini engelleyen, değiştiren, sıfırlayan ya da etkisinden sıyrılan ters bir kanunla bir yerde karşılaşır.