|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
116 – Bir şeyin başlangıcı ve sonu, yaşadığımız deneyimin konvansyonel bir terimidir; asıl varoluşlarında bu terimlerin gerçekliği yok: ne son vardır, ne de başlangıç. Daha geçen hafta, bu deneyimin bütün bir gelişmesini yaşadım. Aslında, bireyler için neyse dünyalar için de aynıdır, ve dünyalar için neyse evrenler için de aynıdır.
Sadece süre değişir – bir birey küçücük bir şeydir; bir dünya biraz daha büyüktür; bir evren de biraz daha büyüktür! Ama başlayan şey biter.
Halbuki Sri Aurobindo “Ne son var ne de başlangıç, yaratma ve imha sadece dış bilincin bir illüzyonudur” diyor. Kelimeler kullanmak zorundayız, ama olay kavranmıyor. Bize “Ebedi Prensip”, “Yüce”, “Tanrı” olarak yansıyan Şeyin ne başlangıcı var ne de sonu. “Var durumda” demek zorundayız ama öyle değil, çünkü hem Tezahür Etmemiş’in ötesinde, hem Tezahürün ötesinde; bu, Tezahürde anlayamadığımız, algılayamadığımız bir şey; ne başlangıcı ne de sonu olan da BU. Ama “BU”, sürekli olarak ve ebediyen başlayan ve biten bir şey şeklinde Tezahür Ediyor.
Yalnız, iki “bitme” şekli var: biri bir imha, bir yok oluş gibi görünür, diğeriyse bir dönüşümdür; ve öyle görünüyor ki, Tezahür mükemmelleştikçe imha gereği azalıyor, ta ki ortadan kalkıp yerini progresif bir dönüşüm sürecine bırakıncaya kadar. Ama bu tamamen insansal ve dışsal bir söyleme şekli.
Kelimelerin yetersizliğinin iyice farkındayım, ama “Olayı” kelimeler aracılığıyla yakalamak - lazım... İnsan düşüncesi için zorluk şu, hele ki ifade için bu zorluk daha da büyük: kelimelerin hep bir başlangıç anlamı var.
(Sessizlik)
Serpilip gelişen, büzüşen... serpilip gelişen, büzüşen bu tezahürü – deyim yerindeyse bu “nabızsal” tezahürü – algıladım... ve bir an geliyor serpilip gelişme, akışkanlık, plastiklik, değişme kapasitesi öyle bir dereceye ulaşıyor ki, yeniden oluşturmak için yok etmeye artık gerek kalmıyor, dönüşüm progresif oluyor. Théon bunun yedinci evrensel yaratılış olduğunu, bundan önce altı pralaya olduğunu, bunun yedinci yaratılış olduğunu, bu yaratılışın yok olmadan dönüşebileceğini söylüyordu... sanırım bundan sana daha önce bahsettim; tabii bunun hiçbir önemi yok çünkü ebedi bilinçte olduğun andan itibaren, öyle ya da böyle olabilir, hiç önemli değil. Sınırlı insansal bilinç için şu “bitmeyen bir şey ihtirası veya ihtiyacı” var, çünkü içinde “ebediyetin anısı” olarak adlandırabileceğimiz şey var, ve bu ebediyetin anısı, tezahürün bu ebediyete katılmasını özlemle istiyor. Ama eğer bu ebediyet duygusu aktifse ve mevcutsa, insan sızlanmaz – yıpranmış bir giysi attığı için insan sızlanmaz, değil mi, insan bağlı olabilir ama sonuçta sızlanmaz. Bu da aynı, bir evren yok olursa bu şu demek: işlevini bütünüyle tamamladı, imkanlarının sonuna geldi, ve bir başka evren onun yerine geçmesi lazım.
Eğriyi izledim. İnsan gelişmemiş olduğunda ve bilinci küçücük olduğunda, dünyanın yok olmamasına, devam etmesine yoğun şekilde ihtiyaç duyar: dünya istenildiği kadar dönüşsün ama var olmaya devam etsin. Daha geç, insan biraz daha... olgun olunca buna çok daha az önem verir. Ve ebediyet duygusuyla sürekli bir olduğunda, bu sadece bir seçim meselesi olur – bu artık bir ihtiyaç olmaz çünkü aktif bilincini etkilemez. Birkaç gün önce... ne zaman hatırlamıyorum ama yakın zaman önce bütün bir sabah boyunca bu Bilinçteydim, ve varlığın gelişme eğrisinde gördüm ki bu ihtiyaç, bu dünyanın ömrünün uzaması yönündeki deruni gibi görünen ihtiyaç – dünyanın ömrünün sonsuzca uzaması ihtiyacı – deyim yerindeyse nesnelleşiyor, yani artık o kadar da deruni değil; bu, bir gösteri izlediğinde, gösteri şöyle mi olsun yoksa böyle mi olsun diye karar verdiğindeki gibi... Bu, bakış açısının değişimi bakımından enteresandı. Bu bir sanatçı gibi, ama, kendi kendini şekillendiren ve bir deneme, iki deneme, üç deneme, gerektiği kadar deneme yapan, sonra da, her şeyi tekrar karıştırıp yeniden çıkartmak için her şeyi geri çekme gereği olmayacak şekilde yeni tezahürlere, yeni tezahürlerin ihtiyaçlarına adapte olabilmek için özünde yeterince tam ve alır bir şeye ulaşan bir sanatçı gibi. Ama bu artık dediğim gibi sadece bir seçim meselesi.
Değil mi, tezahür, nesnelleşmenin sevinci için yapıldı; sevinci veya ilginçliği, merakı ya da... her neyse, ve şekillendirilen şey, tezahür eden yeni kuvvetler tarafından sürekli olarak biçimlendirilebilecek kadar yeterince plastik, yeterince reseptif, yeterince alır, yeterince esnek ve engin olduğu zaman, her şeyi tekrar yapmak için her şeyi bozmaya artık gerek kalmıyor.
Eğriye bir atasözü eşlik ediyordu: “Başlayan şey bitmeli”: bu insanın şu illa ki doğru olmayan akılsal konstrüksyonlarından biriymiş gibi görünüyor.
Ama sübjektif olarak, enteresan olan şu, meseleye daha yüksekten, ya da daha doğrusu daha merkezi bir noktadan baktıkça mesele hassasiyetini kaybediyor. Galiba bireyler, dünyalar ve evrenler için de prensip... yo, “prensip” değil çünkü bu bir prensip değil – kanun aynı.
(Uzun sessizlik)
İfade etmeye çalıştığın anda (Anne bir altüst olma hareketi yapıyor) her şey çarpıtılmış oluyor, doğru olmaktan çıkıyor... Bilinç ile Bütün arasındaki ilişki deneyimine, insan ile Bütün arasındaki ilişkiye, dünya ile (dünyanın bilinci ile) Bütün arasındaki ilişkiye, tezahür etmiş evrenin bilincinde oluş ile Bütün arasındaki ilişkiye, evrene (bütün evrenlere) hükmeden bilinç ile Bütün arasındaki ilişkiye bakıyordum; ve şu her bilinç noktası, (yer kaplamayan bilinç noktası)... her bilinç noktası BÜTÜN deneyimleri yaşayabilir şeklindeki ifade edilemez fenomeni... söylemesi çok zor. Şöyle diyebiliriz, sadece sınırlamalar farklılıkları oluşturuyor: zaman, uzay, büyüklük, güç farklılıkları.
Ve bilinç, bu tezahürün boyutu ne olursa olsun (evet, tezahürün boyutunun hiçbir önemi yok) tezahürün herhangi bir noktasında sınırlamaların dışına çıktığı andan itibaren, tezahürün herhangi bir noktasında sınırlamaların dışına çıkarsa BİLİNCE giriyor.
Bu açıdan bakıldığında, sınırlamaların kabulü tezahüre imkan verdi diyebiliriz. Tezahür, sınırlama duygusunun kabulüyle mümkün oldu... Söylenmesi imkansız. Her zaman, konuşmaya başladığın anda, sanki şöyle oluyormuş gibi geliyor (Anne aynı altüst olma hareketini yapıyor), bir tür devrilme izlenimini alıyorsun, sonra birden bitiyor, olayın esası kayboluyor. O zaman da metafizik anlam geliyor ve: “Şöyle de denebilir, böyle de denebilir...”diyor.
Kelimelere dökmek gerekirse: her nokta Sonsuzun ve Ebediyetin bilincini içeriyor (bunlar kelime, sadece kelime). Ama deneyimi yaşamak mümkün. Bu, uzayın dışına bir tür geri çekilme... eğlenmek için diyebiliriz ki taşta bile... suda kesinlikle, ateşte kesinlikle Bilincin gücü var – asli, esas, birincil, ebedi, (gelen tüm kelimeler aptalca) sonsuz Bilincin gücü var... Bunun hiçbir anlamı yok, bu bana, sanki şeffaf olmasını engellemek için camın üzerine atılan toz gibi geliyor!... Her neyse, sonuçta, bunu yaşadıktan sonra (bu günlerde bunu tekrar tekrar yaşadım, her şeye rağmen, çalışmama, faaliyetime rağmen deneyim egemen bir şekilde kalmıştı, her şeye hükmediyordu) herhangi bir formüle bağlı kalmak, insanları çağlar boyunca heyecanlandıran formüller bile bana çocuksu geliyor. O zaman da bu artık sadece bir seçim meselesi: insan böyle ya da şöyle veya öyle olduğuna karar veriyor; şunu ya da bunu veya şunu söylüyor – eğlenin çocuklar... tabii bu sizi eğlendiriyorsa. Ama şu kesin, (bu gündelik kullanım anlamda bir tespit), şu kesin: insan aklı, hareket etme dürtüsünü almak için kendine bir mekan inşa etmeye ihtiyacı var – az çok büyük, az çok tam, az çok esnek bir mekan, ama sonuçta bir mekana ihtiyacı var. (Gülerek) Ama öyle değil işte! Bu her şeyi çarpıtıyor! Tuhaf olan... tuhaf olan da şu: haricen insan otomatik olarak bazı yaşayış tarzlarına göre yaşamaya devam ediyor; bu yaşayış tarzlarında artık gerekli gibi görünme meziyeti bile, artık alışkanlık olma kuvveti bile yok, neredeyse otomatik olarak kabul edilip yaşanıyorlar, şu anlayışla, şu duyguyla, şu hisle... aslında bu ne bir duygu ne de bir his, bu çok sübtil bir algı: Bir Şey, öylesine büyük Bir Şey ki tanımlanamaz Bir Şey bunu İstiyor. “Bir Şey bunu İstiyor” veya “Bir Şey bunu Tercih Ediyor” diyorum ama doğrusu “bir Şey bunu Buyuruyor”; bu İrade insan iradesi gibi işlemiyor: İrade bunu Buyuruyor, ya da bunu Görüyor veya buna Karar Veriyor. Ve her şeyde, ışıldayan, altın renginde, emredici... ve illa ki mutlak güçte olan bu Titreşim var. Ve bu, Emin Oluşun verdiği mükemmel bir rahatlık zemini sağlıyor insana; tabii bu da, bilinçte biraz daha aşağıda, iyi niyetli ve eğlenen bir gülümseme şeklinde yansıyor. Şunu soracağım, ilerde Sri Aurobindo ne başı ne de sonu olmayan dünyalardan bahsediyor ve diyor ki “yaratılışları ve imhaları, dış bilincimizle oynanan bir saklambaç oyunudur” [117. özlüsöz]...
Bu az önce söylediklerimi söylemenin hakikaten çok şık bir şekli! Sormak istediğim şuydu, “öteki tarafta”, maddi dünya hala net olarak algılanmaya devam ediliyor mu, yoksa insan bu taraftayken “öteki tarafın” sanki uçup gittiği kadar, “öteki tarafta” da maddi şeyler uçup gidiyor mu?
(Sessizlik)
Oyun ancak insan her iki tarafta da bilinçli olursa enteresan. Bu yine bu son günlerdeki deneyimim. Bana kesin ve mutlak (ama ifade edilmesi çok zor) bir şekilde şu geldi: şu anki haliyle maddi dünyanın bu sözde “yanlışı” bu senin söylediklerin için vazgeçilmezdi; yani şeyleri maddi olarak algılama tarzı, şeylerin maddi olarak bilincinde olma tarzı veya şekli, yaratılışın bu “yanlışı” sayesinde kazanıldı, ve bu “yanlış” olmasaydı var olamazdı; ve hakiki Bilinci edindiğimiz zaman bu “yanlış”, varolmayışta yok olacak olan bir şey de değil – bu, esas Bilinçte o an algılanan, o an yaşanan, özel bir şekilde EKLENEN bir şey.
Bu, nesnelleşmede “kesinlik”, “doğruluk”, “netlik”, “noktaya yönelik olma”, “belirlilik”, “tamlık”, “duyarlılık” olarak tarif edebileceğimiz belli bir algılama tarzına imkan veren yaratılışın bir bütün o şeylerinden çok daha yakın ve derin bir şekilde olayla direkt temasa geçiriyor. (Gülerek) Al işte... aslında bir şey yapmadık, zamanımızı boşa harcadık!
(Sessizlik)
Bütün bu deneyimler nasıl geliyor, hakikaten enteresan. Bu günlerde merak ediyordum: “Neden böyle geliyorlar?” Dışarıdan birden geliyorlar; çünkü görüyorum, içerden gelmiyorlar, dalga gibi geliyorlar... “Bu deneyimlerin sırasına hükmeden kanun ne?” Bir de her şeyin gerisinde Gülümseyen şu altın Kuvvet de hep var; olay fiziksel olarak çok hoş olmayan bir şey şeklinde yansıyınca bile, devamlı Gülümsüyor, “Hadi canım, poz yapma” Diyor; tabii bu bulaşıcı, çünkü kendin de gülümsüyorsun... Öyle değil mi, vücudun, alışık olmadığı bir şey, bir titreşim oldu mu ilk temas bir rahatsızlık olarak yansıyor! Ve vücuda söylemek gerekiyor: “Rahat dur, korkma, her şey iyi gidecek...” Hakikaten komik, bizler küçücük şeyleriz – zavallı küçücük şeyleriz. Gülmek lazım. İşte böyle evlat. Ve sen bu deneyimlerle çok yakından ilgilisin, fiziksel vücudun bile; sana bu günlerde birkaç kez: “Gördün işte, merak edilecek bir şey yok” deme fırsatım oldu. Bu şeyler hakikaten insansal düşüncenin somutlaştırdığı, sertleştirdiği birer görünüm, ama onları hakiki bilincin akışkanlığıyla görürsek gelip geçerler – ve iz bırakamazlar eğer adapte olmak için yeterince esnek olursak. Durum bu. İnsanın içine girip sözde “doğal” işleyişi bozan bütün bu titreşimlere adapte olabilmek için esnek ve plastik olmak lazım. Bu, bir şey değiştiğinde şu düşüncenin, her zamanki bilinçaltısal düşüncenin [fiziksel aklın] aptallığı işte; her şey mahveden de bu.
Sormak istediğim bir soru var, aslında bunu geçen sefer soracaktım... İnsan bu ebedi Bilinçte olduğunda, bir vücudun içinde olmak ya da vücutsuz olmak pek fark etmiyor, ama sözde “ölü” olunca, maddi dünyanın algısı açık ve net mi kalıyor, yoksa insan bu taraftayken, bu dünyadayken öbür alemlerin bilincinde olduğundaki kadar müphem ve belirsiz mi? Sri Aurobindo bir saklambaç oyunundan söz ediyor, ama saklambaç oyunu bir oluş şeklinin insanı diğer oluş şekillerinin bilincinden mahrum etmezse enteresan olur. Dün ya da önceki gün, bütün gün, sabahtan akşama kadar bir şey: “Ben... yeryüzündeki bir ölünün bilinciyim... ya da yeryüzündeki bir ölünün bilincine sahibim” diyordu. Sözlerle tercüme ediyorum ama sanki bir şey “Bir ölünün bilinci, dünyayı ve fiziksel şeyleri böyle algılar... Ben dünyada yaşayan bir ölüyüm” diyordu. Bilincin pozisyonuna göre (çünkü bilinç hep pozisyon değiştiriyor), bilincin pozisyonuna göre: “Dünyaya göre ölüler böyle”, sonra “Dünyaya göre ben tamamen bir ölü gibiyim”, ardından “Dünyanın bilincinde olmadan yaşayan bir ölü gibi yaşıyorum”, “Tam yeryüzünde yaşayan bir ölü gibiyim” ve bu böyle devam etti. Tabii, her zamanki gibi konuşmaya, hareket etmeye devam ediyordum.
Bu uzun zamandır böyle. Dünyayı çok uzun bir süredir, iki yılı aşkın bir süredir böyle görüyordum (Derece derece yükselen, yukarıdan bakan hareket), ama şimdi böyle görüyorum (Derece derece alçalan hareket). Bunu nasıl izah edeceğimi bilmiyorum, çünkü bunda akılsallaştırılmış hiçbir şey yok, ve akılsallaştırılmamış hislerde tanımlanması zor olan belli bir fluluk var. Ama sözler ve düşünce belli bir mesafedeydi (Başın etrafında hareket), sanki bakan ve değerlendiren, yani gördüğünü söyleyen, etrafta olan bir şey gibi.
Ve bugün, iki ya da üç kez, bu hal son derece güçlüydü... demek istediğim, bu hal bütün bilincime hakimdi, bir tür izlenim hakimdi (izlenim ya da his veya algı, ama aslında bunların hiçbiri değil): ben yeryüzünde yaşayan bir ölüyüm.
Nasıl izah etsem? Mesela net göremiyorum, objektif netlik yok (Anne gözlerini kırparak görememe hareketini yapıyor). Bilincimin arasından ve bilincimle görüyorum. Duyduğumda, tamamen farklı şekilde duyuyorum: bir tür “ayrımcılık” var (“ayırt etme” değil), neyi duyduğumu neyi duymadığımı, neyi algıladığımı neyi algılamadığımı bir şey algılama aşamasında seçiyor, karar veriyor, ama keyfi olarak değil: otomatik olarak karar veriyor. Görürken zaten böyle görüyorum ama duyarken bu çok daha kuvvetli: bazı şeyleri sadece sürekli bir uğultu şeklinde duyuyorum; ama bazı şeyleri çok net duyuyorum, billur gibi; başka şeylerse boğuk, neredeyse duyamıyorum.
Görürken de aynı: her şey sanki ışıldayan bir sisin arkasında gibi... çok parlak bir sis, ama sonuçta bu bir sis, yani net değil, ve birden çok açık, çok net bir şey var, çok detaylı bir biçimde müthiş net görüyorum. Görme, genellikle şeylerin bilincinin ifadesi, yansıması.
Yani her şey gittikçe daha sübjektif, gittikçe daha az objektif görünüyor... Ve bunlar görmeye ya da duymaya kendini empoze eden görüntüler ya da sesler değil: bir tür bilinç hareketi bazı şeyleri algılanabilir hale getiriyor, bazılarınıysa çok belirsiz bir arka plan gibi yapıyor.
Bilinç görmek istediğini seçiyor. Bunda kişisel hiçbir şey yok – kesinlikle. Tabii bir seçim veya karar izlenimi alıyorsun ama, hiçbir kişisel seçim veya karar izlenimi yok – zaten “kişisel” dediğin, bunlarla (Anne ellerini dokunuyor) müdahale etme gereğiyle sınırlı. Mesela yemek yemek için, çok tuhaf – acayip... Bu sanki çok net olmayan, belirli bile olmayan, daha ziyade bir arada duran bir konglomera olan vücuda yardım eden ve... meydana gelen bir olaya tanık olan biri gibi! Yo, bu hakikaten çok tuhaf bir hal; bugün, kalktığımdan beri çok kuvvetli, şu an bile, bütün bilincime hakim. Hatta, bazı anlar var küçücük bir şeyin, teması kaybettirmeye yeteceğini (Vücutla olan bağın sanki koptuğunu gösteren hareket), sadece tamamen hareketsiz, tamamen ilgisiz, kayıtsız kalırsam temasın devam edebileceğini hissediyorum.
Bu, etrafımdaki insanların bilincinde bütün sabah boyunca: “Oo! Anne ÇOK yorgun” düşüncesi şeklinde yansıdı... tüm bunları çok net algılıyorum. Ama etraftaki titreşimlere reseptif olmayan ilgisiz bir tavır takınıyorum, bu da devam etmemi sağlıyor, yoksa hissediyorum ki... (Bağın koptuğunu gösteren aynı hareket) bir yerlerde ciddi sorunlar olur. Bir iki kez içime derince kapanıp tamamen hareketsiz kalmam gerekti. O zaman deneyim devam etti. Ve tam da böyle olduğunda, bir şey gelip: “Satprem burada olunca anlarsın” dedi (ama kelimelerle değil). İşte o zaman bir sakinlik, bir rahatlama indi, çünkü o an... nasıl desem... belirsiz bir andı. Sanki bir gevşeme gibi oldu: “Satprem burada olunca anlarsın, olay açıklığa kavuşur.”
Bu deneyimler hep Yüce Mevcudiyetle çok sıkı, çok derin bir tür yakınlaşmayla birlikte “Her şeye hazır mısın?” şeklindeki bir çeşit telkinden sonra meydana geliyor.
Önceki geceydi. Tabii, “Her şeye hazırım” diye cevap verdim. Ve Mevcudiyet öylesine harika bir yoğunluğa ulaşıyor ki, tüm varlığım hep böyle olsun diye can atıyor.
Varolan sadece BU var, bir varolma nedeni olan sadece BU var. Ve BU’nun içine bu telkin geliyor: “Her şeye hazır mısın?”Vücudumu kastediyorum. İç varlıklarım söz konusu değil, vücudum söz konusu.
Vücudum da hep hazırım diyor, böyle yapıyor (Tevekkül hareketi); seçmiyor, tercih etmiyor, hatta özlem bile duymuyor, tamamen tevekkül etmiş.
Ardından da bunun gibi şeyler geliyor bana. Dün bütün gün buydu:
“Dünyada yaşayan bir ölünün bilinciyim”. Bir de, henüz çok belirgin olarak olmasa bile yeterince açık şekilde algılıyordum ki bu diğer insanların yaşayış şeklinden çok farklı, herkesin yaşama şeklinden farklı: benimle konuşan, benimle yaşayan insanların yaşama şeklinden çok farklı; bu henüz belirgin değil, net, kesin değil ama çok açık. Çok. Bu çok netçe algılanan bir şey. Bu bambaşka bir yaşama şekli. Şöyle diyebilir miyiz, bilinç açısından bu bir kazanç değil mademki her şey flulaşıyor, peçeleniyor. Bilmiyorum, bu oluş şekli bir kazanç mı?
Bu ancak bir geçiş dönemi olabilir. Bir geçiş tarzı. Bilinç açısından bu muazzam bir kazanç! Çünkü dış şeylere olan bütün kölelikler, bütün bağlar, hepsi bitiyor, tamamen kopuyor – tamamen, bu tam bir özgürlük. Yani sadece BU var, Yüce Efendi var Hakim olan. Bu açıdan bakınca bu sadece bir kazanç olabilir. Bu öylesine radikal bir realizasyon ki... Bu, mutlak bir özgürlükmüş gibi geliyor...
Dünyada normal, sıradan hayatı yaşarken realize edilmesi imkansız olarak kabul edilen bir şeymiş gibi geliyor. Bu, vücuda artık hiç bağımlı olmadığında varlığının üst kısımlarında deneyimlediğin mutlak özgürlüğe tekabül ediyor. Ama dikkate değer olan şu, bu konu üzerinde çok ısrar ediyorum, bu deneyimleri
VÜCUDUMUN bilinci yaşıyor... Ve bu, gözle görülür biçimde hala burada olan bir vücut! Tabii, insana “hayat güvenliği” veren şeyden artık eser kalmadı. Dış dünyanın hiçbir desteği yok gibi, artık sadece... yüce İrade var. Bunun sıradan sözlerle tercümesi, vücut sırf Yüce Efendi yaşamasını İstediği için yaşadığını, yoksa yaşayamayacağını hissediyor. Tamam da, bana öyle geliyor ki bir mükemmellik hali her şeyi kapsamalı, yani insan yüce halde olabilir ama bu yine de maddi hali ortadan kaldırmaz.
Maddi hali ortadan kaldırmıyor ki! Kaldırmıyor ama yine de diyorsun ki “uzak”, “bir peçenin gerisinde”, netliği, kesinliği yok artık. Bu tamamen insansal ve yüzeysel bir algı. Kesinlikle bir şey kaybettiğimi hissetmiyorum. Tam aksine! Kendimi eskiden olduğumdan çok daha üstün durumda hissediyorum.
Maddi açıdan bile mi? Efendimin İstediği yapıldı – hepsi bu; olay burada başlayıp burada bitiyor. Eğer Efendim bana Deseydi ki... Efendim, vücudumun yapmasını İstediği her neyse vücudum onu yapabilir.
Vücudum artık fiziksel kanunlara bağımlı değil. Görmek istediğini görüyor, duymak istediğini duyuyor. Kesinlikle.
Ve maddi olarak görmek ve duymak istediğinde, mükemmel görüyor ve mükemmel duyuyor. Evet, mükemmel bir şekilde. Bazen hiç görmediğim kadar net görüyorum. Ama bu geçici bir hal, gelip gidiyor; çünkü bu muhtemelen olacakların bir garantisi gibi. Ama mesela insanların iç gerçeğini algılayışım... kendilerini zannettikleri ya da olduğunu iddia ettikleri veya göründükleri şeyin gerçekliği değil... bunların hepsi yok oluyor, ama iç gerçeklerini eskisinden çok daha net algılıyorum.
Mesela birinin fotoğrafına baktığım zaman artık “bir şeyin arasından” görmem söz konusu değil: o kişinin neredeyse sadece ne OLDUĞUNU görüyorum. “Bir şeyin arasından görme” olayı bazen tamamen yok denecek kadar azalıyor.
Tabii, biri vücuduma istediğini yaptırmak isteseydi, biri: “Anne şunu ya da şunu yapmalı, veya Anne şunu yapabilmeli...” deseydi büyük hayal kırıklığına uğrardı, derdi ki: “Anne artık hiçbir işe yaramaz”, çünkü vücudum artık ona itaat etmezdi... İnsanlar hep birbirlerine istediklerini yapıyorlar veya yaptırıyorlar, ya da aldıkları telkinleri kendi iradeleriymiş gibi dışavuruyorlar, bunların hepsinin dış Yalan olduğunun farkına varmadan.
(Sessizlik)
Vücudum sanki şundan iyice emin: birkaç saniyeliğine bile olsa teması kaybedersem – “kaybedersem” ile kastım vücudum, Yüce’yle teması kaybederse anında ölür. Artık bir tek Yüce, vücudumu hayatta tutuyor. Öyle. Tabii, insanların cahil, aptal bilinçleri için bu içler acısı bir durum – benim içinse hakiki, gerçek, doğru durum! Çünkü onlar için, mükemmelliğin göstergesi, içgüdüsel olarak, spontane olarak, deyim yerindeyse mutlaka hayat gücü, sıradan hayatın gücü... O güç artık hiç yok işte. Tamamen gitti.
Tabii, pek çok kez, defalarca vücudum: “Neden Gücünü, Kuvvetini içimde hissetmiyorum?” diye sordu. Ve Cevap hep Gülümseyen bir Cevaptı.
Cevabı kendine sözlerle tercüme ediyorsun ama aslında Cevap söz şeklinde değil. Hep şöyle hissediyorsun: “Sabırlı ol, acele etme, bunun için HAZIR OLMAN LAZIM”.
4 ve 9 Mart 1966
|