Tekil Mesaj gösterimi
Eski 30 Ağustos 2023, 22:24   #4
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

6 – Geç de olsa anladım ki akıl ölünce Bilgelik doğarmış; bu kurtuluştan önce sadece bilgi sahibiydim. Bir kez daha şunu iyice anlamak lazım, bu özlüsözlerin şekli kasten paradoksal, akla küçük bir şok verip aklı yeterince uyandırsın ki, akıl anlamak için çaba harcasın. Bu harfiyen anlaşılmamalı. Bazıları, bilge olabilmek için aklın yok olması gerekir fikri yüzünden sanki endişeleniyor. Öyle değil, kesinlikle öyle değil. Aklın artık zirve olmaması, efendi olmaması lazım.

Hayatta epeyce uzun bir süre, İrfana benzer bir şeye sahip oluncaya kadar aklın efendi olması vazgeçilmez, yoksa dürtülerinizin, fantezilerinizin, az çok düzensiz duygusal hayallerinizin oyuncağı olursunuz ve sadece bilgelikten değil, doğru dürüst davranmak için vazgeçilmez bilgiden bile mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. Ama sıradan insan zekasının zirvesi olan aklın sayesinde, varlığınızın tüm aşağı kısımlarını yönetmeyi başarmış olduğunuzda, bu noktayı aşmak istiyorsanız, sıradan hayattan, sıradan düşünceden kurtulmak istiyorsanız, her şeyi sıradan şekilde görmekten kurtulmak istiyorsanız, deyim yerindeyse aklın tepesine çıkmanız lazım – aklı küçümseyerek ayaklar altına alarak değil, daha yükseğe, aklın ötesine tırmanmak için aklı bir basamak olarak kullanıp aklın buyruklarını pek az umursayan, akılsız olmakta, makul, akla yakın olmamakta sakınca görmeyen çünkü üstün ışıklı bir akılsızlık olan, sıradan bilginin ötesinde olan ve ilhamlarını yukardan, çok yukardan, tanrısal Bilgelikten alan bir şeye ulaşmanız lazım.

Özlüsözün anlamı bu. Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği bilgiye gelince, sıradan bilgi söz konusu; özdeşleşerek edinilen İrfan değil; entelektle, düşünceyle, sıradan yöntemlerle elde edilebilen bilgi söz konusu. Ama tekrar ediyorum, ayrıca bu konuya sonraki özlüsözlerle dönme fırsatımız da olacak, hemen bilge olurum inancıyla aklı bırakmakta acele etmeyin, çünkü bilge olmak için hazır olmak lazım, aksi halde aklı bırakırken akılsızlığa düşme riski oldukça yüksek, bu da oldukça tehlikeli.

Sri Aurobindo, eserlerinde, özellikle de “Yogaların Sentezi”nde, kendine sıkı bir şekilde hakim olmadan sadhana15 yapabileceklerini sananların ve onları, sıradan görgü kurallarından, sıradan akıldan kurtulma bahanesiyle bütün bastırılmış saklı, gizli arzularının ortaya çıktığı tehlikeli bir dengesizliğe sürükleyen her türlü ilhamı dinleyenlerin fantezilerine karşı bizleri sıkça uyarıyor.

Ancak yükselerek, insansal tutkuları iyice aşarak özgür olabilirsiniz. Ancak egoist olmayan üstün bir özgürlüğe sahip olduğunuz zaman, her türlü arzudan, her türlü dürtüden kurtulduğunuz zaman özgür olma hakkına sahip olursunuz.


15 Sadhana: Yoganın yaşanması, uygulanması; siddhiye (mükemmelliğe, hedefe, gizli güce) ulaştıran uygulama; manevi kişisel disiplin ve egzersis. Ama çok makul, çok uslu, çok aklı başında, sıradan sosyal kurallara göre çok ahlaklı insanlar da kendini bilge sanmasın, çünkü bilgelikleri kuruntudan ibaret, bilgeliklerinin hiçbir derin hakikati yok. Kanunları ihlal edebilmek için kanunları aşmış olmak lazım, adetlere, görgü kurallarına aldırmamak için adetleri, görgü kurallarını aşmış olmak lazım, bütün kuralları küçümseyebilmek için kuralları şmış olmak lazım, ve bu kurtuluşun güdüsü asla bir hırsı tatmin etmek için olmamalı, kişiliğini genişletmek için ya da üstünlük duygusu yüzünden olmamalı, veya başkaları küçümsendiği için, ya da sürüyü aşmış olmak ve sürüye küçümsemeyle, kibirle bakabilmek için egoist, kişisel bir güdü olmamalı.

Kendinizi üstün hissedip de başkalarına ironiyle, “Ben artık öyle değilim” havasıyla baktığınız zaman dikkatli olun, o an raydan çıktınız demektir, uçuruma yuvarlanabilirsiniz. Bilgeliğe, gerçek bilgeliğe, Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği bilgeliğe hakikaten erdiğiniz zaman, ne üstünlük kalır ne de aşağılık, her şeyin kendi yeri, kendi önemi olduğu bir kuvvetler işleyişi olur sadece, ve bir hiyerarşi varsa, bu bir Yüce’ye tevekkül hiyerarşisidir, altta olana karşı duyulan bir üstünlük hiyerarşisi değil.

Ve insansal anlayışla, insansal usavurmayla, insansal akılla, insansal bilgiyle bu hiyerarşi ayırt edilemez; sadece uyanmış bir ruh başka bir uyanmış ruhu tanıyabilir, o zaman da üstünlük duygusu tamamen yok olur. Gerçek Bilgelik ancak ego yok olduğu zaman gelir; ego da ancak kendinizi yüce Efendi’ye tamamen ve hiçbir kişisel neden olmadan, hiçbir çıkar beklemeden, aşka türlü edemediğiniz için bırakmaya azır olduğunuz zaman yok olur.

17 Ekim 1958

7 – İnsanların bilgi dediği, sahte görünüşlerin usavurulmuş abulüdür. Bilgelik peçenin gerisine bakar ve görür. Akıl böler, detayları sabitleştirip kontrastlarını ortaya çıkarır.

Bilgelikse birleştirir, kontrastları tek bir ahenkte bağdaştırır. Sri Aurobindo’nun bilgi, akıl, bilgelik üzerine yazdığı her şey bizi sıradan düşünme şeklinin rutininden kurtarmak ve mümkünse, görünüşlerin gerisindeki gerçeği görmemizi sağlamak için söyleniyor.

Genel olarak, çok nadir istisnalar dışında insanlar etraflarında ve bazen kendi içlerinde olup biteni az çok düzgünce gözlemlemekten ve bütün bu gözlemleri yüzeysel bir mantığı olan bir sisteme ya da bir başka sisteme göre sınıflandırmaktan memnun; “bilgi” dedikleri de bu organizasyon, bu sistemler. Gördükleri, dokundukları, sezdikleri, hissettikleri her şeyin, gerçeğin ta kendisi değil de sahte görünüşler olduğu fikri bile, algı başlangıcı bile akıllarına gelmedi.

Bu genel, değişmez bir argüman: “Ama onu görüyorum, ama ona dokunuyorum, ama onu hissediyorum, dolayısıyla doğru, gerçek.” Tam aksine, aslında kendi kendilerine: “Onu görüyorum, ona dokunuyorum, onu hissediyorum, dolayısıyla yanlış, yalan” demeleri gerekir. İki karşıt uçtayız, anlaşma zemini yok. Sri Aurobindo için hakiki bilgi de tam olarak özdeşleşerek edinilen İrfandır, Bilgelik de insanın bu İrfanın içinde olduğunda, yani irfan sahibi olduğunda geldiği haldir; bunu burada söylüyor: Bilgelik, sahte görünüşler peçesinin gerisine bakıp gerisinde olan gerçeği görür. Ve Sri Aurobindo şunun altını çiziyor: bu yüzeysel dış bilgiyle bir şey tanımlandığında, hep bir başka şeye karşıt olarak tanımlanır; görülen, hissedilen, dokunulan – ve anlaşılmayan – şeyler hep bir kontrast oluşturularak izah edilir.

Akıl her zaman şeyleri birbirleriyle karşı karşıya getirip insanı seçmeye zorlar. Zihni açık insanlar, şeyler arasındaki bütün farkları görür. Aklın sadece farklılıklarla işlemesi oldukça dikkate değer; insan şununla şunun, şu davranışla şu diğer davranışın, şu nesneyle şu diğer nesnenin arasındaki farkı gördüğü için kararlar alır ve akıl işler. Ama gerçek bilgi, özdeşleşerek edinilen İrfan ve ondan doğan Bilgelik, tüm bu çelişkili gibi görünen şeylerin ahenkleştiği, birbirini tamamladığı, mükemmelce tutarlı, koordine bir bütün oluşturduğu noktayı her zaman görür. Tabii bu da bakış açısını, algıyı ve eylemdeki sonuçları tamamen değiştirir. Mutlaka yapmanız gereken ilk şey, kendi kendinize az çok mekanik bir şekilde ve ne dediğinizi tam olarak bilmeden “görünüşler sahte” diye tekrarlamak değil; “görünüşler sahte” diyorsunuz çünkü Sri Aurobindo öyle diyor, ama sonuçta anlamıyorsunuz, ve her şeye rağmen, bir şey bilmek istediğiniz zaman bakmaya, gözlemlemeye, dokunmaya, tatmaya, koklamaya devam ediyorsunuz çünkü başka gözlem imkanınızın olmadığını sanıyorsunuz.

Ancak bilincinizin altüst olma deneyimini yaşamış olduğunuz zaman, ancak bu şeylerin gerisine geçmiş olduğunuz zaman, ancak bu görünüşlerin illüzyonunu tamamen somut bir şekilde hissettiğiniz, yaşadığınız zaman anlayabilirsiniz; ama deneyimi yaşamadıkça bütün özlüsözleri okuyabilir, tekrarlayıp ezberleyebilirsiniz, güvenebilirsiniz ama algıyı edinemezsiniz, bu sizin için bir gerçek olmaz. Bütün bu görünüşler dış dünyayla temasa geçmenizin, dış dünyanın ne olduğunun farkına varabilmenizin tek yolu olmaya devam eder. Ve bazen her şeyin, görünüş bakımından nasıl olduğunu öğrenmek için tüm bir ömür harcarsınız, ve tüm bunları detaylarıyla gözlemlediğiniz zaman, gözlemlediğiniz ya da öğrendiğiniz her şeyi hatırladığınız zaman insanlar sizi pek kültürlü, pek zeki, pek bilgili sanır. Aslında, çok çalışınca bu görünüşler üzerinde bir etkiniz olabilir, bu görünüşleri birazcık değiştirebilirsiniz – bilim insana maddeyi işlemeyi bu şekilde öğretir – ama bu gerçek bir değişiklik değil, gerçek bir güç de değil. Ve bu haldeyken kendi karakterinizi değiştirme konusunda da kesinlikle hiçbir şey yapamayacağınız kanısına varırsınız; nasıl ve neden ağır geldiğini bilmediğiniz bir tür kaderde kıstırılmış hissedersiniz kendinizi: böyle doğmuşsunuzdur, bu yerde ya da bu ortamda bu karakterle doğmuşsunuzdur ve olaylar üzerinde pek etkiniz olmadan, olaylara razı olarak, kendi karakterinizi dönüştürme gücünden yoksun bir şekilde, kendi karakter kusurlarınızı hafifletmeye çalışarak hayatta elinizden geldiği kadar yol alırsınız; kendinizi bir ağın içinde kıstırılmış hissedersiniz, bilmediğiniz bir şeyin kölesi olursunuz, bilmediğiniz kuvvetlerin, boyun eğmediğiniz ama sizi zorlayan bir iradenin, şartların oyuncağı olursunuz. En isyankarlar bile köledir, çünkü özgürleştiren tek şey tam da peçenin gerisine geçip gerisinde olanı görmektir. Gördükten sonra özdeşleşebilirsiniz, özdeşleştikten sonra da gerçek dönüşümün anahtarına sahip olursunuz. Okuyoruz, anlamaya çalışıyoruz, izah ediyoruz, bilmeye çalışıyoruz ama bir tek dakikalık gerçek deneyim, bu konuda milyonlarca kelimeden, yüzlerce izahattan daha çok şey öğretir.

Öyleyse birinci mesele şu: “Deneyimi nasıl yaşayabiliriz?” Yapmanız gereken ilk şey: kendi içinize dalacaksınız. İçinizdeki şeyin gerçekliğini hissedebilmek için yeterince derine dalmayı bir kez başardınız mı, sistematik olarak gitgide genişlemeniz lazım, evren kadar engin olmak ve sınır anlayışını yitirmek için. Bunlar ilk iki hazırlık hareketi. Ve bu iki şeyi de mümkün olduğu kadar tam bir sakinlikte, bir huzurda, bir rahatlıkta yapmak lazım. Bu huzur, bu rahatlık, bu sakinlik akılda sessizliğe, nefste de hareketsizliğe yol açar. Bu eforu, bu girişimi çok düzenli olarak ve ısrarla tekrarlamak lazım, ve kısa ya da uzun olabilen belli bir sürenin sonunda, sıradan dış bilinçte algıladığınız gerçek’ten farklı bir gerçek algılamaya başlarsınız. Tabii, Lütfun etkisiyle peçe içerden de yırtılabilir ve gerçek hakikate birden girebilirsiniz; ama bu olduğunda bile, kendinizi içsel bir alırlık halinde tutmanız lazım, bunun için de her gün mutlaka kendi içinize dalmanız lazım.

24 Ekim 1958

8 – Bir tek kendi inanışlarına bilgi, başkalarınkine de yanlış, cahillik veya şarlatanlık deme, ya da mezheplerin dogmalarıyla ve hoşgörüsüzlüğüyle alay etme. Mezheplerin dogmaları ve dinlerin hoşgörüsüzlüğü, mezheplerin ve dinlerin sadece kendi inanışlarını bilgi, başkalarının inanışlarını yanlış, cahillik ya da şarlatanlık olarak görmelerinden kaynaklanır. Bu basit hareket onların doğru olduğunu düşündükleri şeyi dogma haline getirmelerine, başkalarının doğru olduğunu düşündükleri şeyi de şiddetle kınamalarına yol açar. Cümlenin anlamı bu. Sadece kendi bilgisinin, kendi inancının doğru olduğunu düşünmek, başkalarının inancının doğru olmadığını düşünmek, aynen bütün mezheplerin, bütün dinlerin yaptığını yapmaktır. O zaman, eğer aynen mezhepler ve dinler gibi yaparsanız, onlarla alay etmeye hakkınız yoktur. Farkına varmadan da aynı şeyi yaparsınız, çünkü bu size çok doğal gelir. Sri Aurobindo’nun anlatmak istediği tam olarak bu: “Biz hakikate sahibiz, ve bu hakikat olmayan şey yanlıştır” dediğiniz zaman, gerçi bunu bu kadar açık seçik söylemeye cüret etmezsiniz ama, aynen bütün dinler, bütün mezhepler gibi yaparsınız.

Biraz objektif olursanız, görürsünüz ki öğrendiğiniz ya da düşündüğünüz ve size özellikle doğru olduğu, çok önemli olduğu duygusunu veren her şeyi spontane biçimde, farkına varmadan bilgi haline getirdiniz, ve size: “Yo hayır, bu öyle değil, şöyle” diyenlerin görüşündeki farklı bir kavramın aksini iddia etmeye çoktan hazırsınız. Kendinizi incelerseniz, hoşgörüsüzlüğünüzün mekanizmasını anlarsınız ve tüm yararsız tartışmalara anında son verebilirsiniz. Size daha önce söylediklerime geri dönüyoruz: her şeyin hakikatiyle ilgili edindiğiniz temas, kişisel temasınız – az çok açık, az çok derin, az çok engin, az çok saf temasınız – özellikle SİZE enteresan ve bazen kesin sonuca vardıran bir deneyim yaşatmış olabilir, ama bu temas size kesin sonuca vardıran önemde bir deneyim yaşattı diye, bunun evrensel bir temas olduğunu ve bu aynı temasın başkalarına da aynı deneyimi yaşatacağını sanmayın. Bunu anlarsanız, yani bunun tamamen kişisel, bireysel, sübjektif bir şey olduğunu anlarsanız, kesinlikle mutlak, genel bir kanun olmadığını anlarsanız, başkalarının bilgisini artık küçümsemezsiniz, ya da kendi görüş açınızı, kendi deneyiminizi başkasına empoze etmeye kalkmazsınız.
Bu her zaman tamamen gereksiz olan bütün akılsal münakaşaları önler. Tabii, özlüsözün bu ilk cümlesi tavsiye olarak alınabilir, ama Sri Aurobindo onu o anlamda yazmadı; cümleyi insanın kendisinin yapıp başkasında alaya aldığı yanlış konusunda bizi bilinçlendirmek için yazdı. İnsan bunu hep yapar, sadece bu özel konuda değil, her konuda.

Mesela bir zaafınız, gülünç bir yönünüz, bir kusurunuz olduğu zaman, huyunuzun az çok bir parçası olduğundan onu çok doğal, normal karşılamanız oldukça dikkate değer, size şok edici gelmez; ama aynı zaaf, aynı kusur, aynı gülünç yön bir başkasında olduğu zaman tamamen şok olursunuz: “Ne! O öyle mi?” dersiniz ama kendinizin de “öyle” olduğunuzun farkına varmazsınız. Üstelik zaafa ve kusura da, bunun farkına varamama komikliğini, saçmalığını eklersiniz.

Bundan çıkarılması gereken bir ders var: başkasındaki bir şey size kesinlikle kabul edilemez geldiğinde, ya da komik, saçma geldiğinde, kendi kendinize “Ne! Falanca öyle mi? Öyle mi davranıyor, öyle mi diyor, şey mi yapıyor?” diyeceğinize: “Hm, belki de farkına varmadan aynı şeyi kendim yapıyorum. Başkasını eleştirmeden önce, hafif bir farklı nüansla tamamen aynı şeyi yapmadığımdan iyice emin olmam için kendime bakmamda fayda var” demelisiniz. Ve başkasının davranışı sizi her şok ettiğinde kendinize bakacak kadar sağduyulu ve zekiyseniz, farkına varırsınız ki hayatta başkalarıyla olan ilişki bize sunulan bir ayna gibidir, kendimizde taşıdığımız zaafları daha kolayca, daha açıkça görmemiz için. Genel ve neredeyse mutlak bir şekilde, başkasında sizi şok eden şey, tam da kendi kendinizi kandırmanıza neden olan az çok örtülü, az çok gizli bir şekilde, belki biraz farklı bir görünüş altında içinizde taşıdığınız bir şeydir; sizce kendinizde fazla şok edici görünmeyen şeyi başkasında gördüğünüzde, o şey korkunç görünür.

Bir deneyin, göreceksiniz, bu değişmenize çoook yardım eder, hem aynı zamanda başkalarıyla olan ilişkilerinize gülümseyen bir hoşgörü, anlayıştan kaynaklanan bir iyi niyet katar ve çok gereksiz münakaşalara sıkça son verir. İnsan münakaşa etmeden yaşayabilir... Söylemesi bile komik geliyor, garip geliyor, çünkü şu anki duruma bakılırsa hayat sanki aksine münakaşa için yaratılmış, şu anlamda ki beraber olan insanların başlıca meşgalesi açıkça ya da gizlice münakaşa etmek. İş daima hakarete ya da yumruklaşmaya kadar varmıyor, Tanrı’ya şükür, ama insanın içinde sürekli bir kızgınlık var çünkü kendi gerçekleştirmek istediği ve gerçekleştirmeyi epeyce zor bulduğu mükemmelliğe tüm çevresinde rastlayamıyor, ama başkalarının bu mükemmelliği gerçekleştirmesini çok doğal buluyor. “Nasıl oluyor da öyleler?”... İnsan “öyle” olmamak için kendinde bulduğu zorlukları unutur Bir deneyin, görürsünüz! Her şeye gülümseyen bir iyi niyetle bakın, sizi kızdıran şeylerden ders alın, böylece hem çok daha huzurlu, hem daha etkili bir şekilde yaşarsınız, çünkü insan enerjisinin büyük bir yüzdesini gerçekleştirmek istediği mükemmelliği başkalarında bulamadığı için duyduğu kızgınlıkta israf eder, kesinlikle. Başkalarının gerçekleştirmesi gerektiği mükemmelliğin üzerinde dururuz, oysa kendimiz peşinden koşmamız gereken amacın sıkça bilincinde değiliz. Amacınızın bilincindeyseniz, öyleyse size verilen işi yapmakla başlayın, yani yapmanız gerekeni gerçekleştirin, başkalarının yaptıklarıyla ilgilenmeden – çünkü, sonuçta başkasının ne yaptığı sizi ilgilendirmez. Ve doğru tavrı takınmanın en iyi yolu, kendi kendine sadece: “Beni çevreleyen herkes, hayatımdaki bütün şartlar, yanımda olan bütün insanlar, göstermem gereken gelişmeyi görmemi sağlamak için tanrısal Bilincin bana sunduğu aynadır. Başkasında beni şok eden her şey, kendimde yapmam gereken çalışmadır” demektir. Belki de insanın kendinde gerçek bir mükemmelliği olsaydı, bu mükemmelliği başkalarında daha sıkça keşfederdi.

7 Kasım 1958

9 – Ruh gördüğünü ve yaşadığı deneyimi bilir; gerisi görünüş, önyargı ve görüştür. Bu şu demek, ruhun gördüğü vizyonun ya da yaşadığı deneyimin sonucu olmayan bütün bilgi, gerçek değeri olmayan bir bilgidir. Ama anında “Ruhun ne gördüğünü nasıl bilebiliriz?” meselesi ortaya çıkıyor ki nitekim soru bana soruldu. Tabii tek çözüm var, o da kendi ruhunun bilincine varmak; bu da özlüsözü tamamlıyor: insan kendi ruhunun bilincinde olmadıkça gerçek bilgiyi edinemez. Dolayısıyla yapmamız gereken ilk efor, kendi içimizdeki ruhumuzu bulmaktan, kendi ruhumuzla birleşmekten ve ruhumuzun hayatımızı yönetmesine izin vermekten ibaret olması gerekir.
Bazıları soruyor: “Onun ruh olduğunu nasıl bilebiliriz?” Bu soruya daha önce birkaç kez cevap verdim. Soruyu soranlar, soruyu sorma olgusuyla, ruhlarının bilincinde olmadıklarını kanıtlıyor, çünkü insan kendi ruhunun bilincinde olduğu zaman, ruhuyla özdeşleştiği andan itibaren bunu pozitif olarak bilir, ve artık nasıl bilinebileceğini sormaz. Bu, taklit edilebilen ya da hayal edilebilen bir deneyim değil, ruhunuzla temastaymışsınız gibi yapamazsınız, bu uydurulamayan, taklit edilemeyen bir şey. Ruhunuz hayatınızı yönettiği zaman bunu mutlaka bilirsiniz ve artık soru sormazsınız. Az önce okuduğumuz özlüsözün faydası şu, bildiğinizi zannettiğiniz, öğrendiğiniz ya da kişisel gözlemlerle, kişisel dedüksyonlarla, mukayeseyle size hayat süresince intikal eden her şeyin çok göreli bir bilgi olduğunu, üzerinde kalıcı ve gerçekten etkili bir yaşam sistemi kuramayacağınız bir bilgi olduğunu anlamanızı sağlar.

Bunu daha önce kaç kez tekrarladık: akıldan kaynaklanan her şey tamamen görelidir, akıl ne kadar eğitimliyse, ne kadar disiplin gördüyse, iddia ettiği veya dediği şeyin doğru olduğunu o kadar çok kanıtlayabilir. Usavurmayla her şeyin doğruluğu kanıtlanabilir, ama yine de bu o şeyi doğru yapmaz. Bunlar hala görüş, önyargı, kendisi şüpheli olmaktan da öte olan bir görünüş üzerine kurulu bir bilgi.

Böylece, tek çıkış yolu var gibi görünüyor, o da kendi ruhunun arayışına koyulup kendi ruhunu bulmak. Ruh yerinde duruyor, kasten saklanmıyor, size zorluk çıkarmak için sizinle oynamıyor; aksine onu bulasınız diye, sesini duyurmak için epeyce çaba sarfediyor; yalnız, ruhunuzla aktif bilinciniz arasında çok gürültü yapmaya alışık iki şahsiyet var: nefsiniz ve aklınız. Ve ikisi çok gürültü yaptığı için, ruhunuz da hiç gürültü yapmadığı için, ya da mümkün olduğu kadar az gürültü yaptığı için, nefsinizin ve aklınızın gürültüsü ruhunuzun sesini duymanızı engeller.

Ruhunuzun bildiğini bilmek istediğiniz zaman içinizden efor yapabilirsiniz, dikkat kesilebilirsiniz; aslında, dikkatli olursanız, aklın ve nefsin bu pek dışsal gürültüsünün gerisinde çok sübtil, çok rahat, çok huzurlu, bilen ve bildiklerini söyleyen bir şey ayırt edebilirsiniz. Ama aklın ve nefsin ısrarı öylesine buyurgan, ruh öylesine rahat ve sakin ki, insan çok kolayca yanılır ve en çok gürültü yapanı dinler, ötekinin haklı olduğunu da çoğunlukla sonra fark eder. Ama ruh kendini empoze etmez, sizi kendisini dinlemeye zorlamaz çünkü ruhta şiddet yoktur. Tereddüt ettiğinizde, şu veya bu durumda ne yapsam diye merak ettiğinizde, hem akılsal hem nefsi arzu ve tercih ortaya çıkıp baskı yapar; ısrar edeler, kendilerini empoze edeler, dünyanın en iyi nedenleriyle bütün bir argüman uydururlar, ve eğer tetikte değilseniz, çok disiplinli değilseniz, eğer kendinize hakim olmaya alışık değilseniz, sonunda haklı olduklarına sizi ikna ederler ve, demin de dediğim gibi, öylesine bir gürültü çıkarırlar ki, “Bunu yapma” diyen ruhun çok sakin küçücük sesini ya da belirtisini duymazsınız bile.

Şu “Bunu yapma” olayı çok sık olur, insan onu bir anda kuvvetten yoksun bir şey gibi kenara atıp fevri kaderini izler. Ama eğer gerçekten hakikati bulmayı, hakikati yaşamayı içtenlikle istiyorsanız, o zaman gitgide daha iyi dinlemeyi, daha çok ayırt etmeyi öğrenirsiniz, ve bu bir efora, bir acıya bile mal olacaksa itaat etmeyi öğrenirsiniz.

Bir kez bile itaat ettiyseniz, bu güçlü bir yardımdır, ruh olanla ruh olmayanı ayırt etme yolunda oldukça büyük bir gelişmedir; bu ayırt etme yeteneğiyle ve gerekli içtenlikle, hedefe varacağınızdan emin olabilirsiniz.

Ama acele etmemek lazım, sabırsız olmamak lazım, çok sebatkar olmak lazım. On defa yanılırsınız, bir defa yapılması gerekeni yaparsınız, ama yanılınca her şeyi bırakıp ümitsizliğe kapılmayın, kendi kendinize “Lütuf beni asla terk etmeyecek, bir dahaki sefer daha iyi olacak” deyin. Sonuç olarak şunu demek istiyorum, her şeyi olduğu gibi bilmek için ilk önce ruhunuzla birleşmeniz lazım, ruhunuzla birleşebilmeniz için de, birleşmeyi ısrarla ve sebatla istemeniz lazım. Sadece hedefe odaklanma derecesi yolun uzunluğunu kısaltabilir.

14 Kasım 1958

10 – Ruhum ölümsüz olduğunu biliyor, ama siz bir cesedi kesip parçalıyorsunuz ve zafer edasıyla: “Nerede şu ruhunuz, nerede şu ölümsüzlüğünüz?” diye bağırıyorsunuz.

Bu çok tekrar edildi – ama birkaç durum hariç pek anlaşılmadı: sadece benzer benzeri tanıyabilir. Eğer bu anlaşılsaydı, pek çok cahillik ortadan kalkardı. Sadece ruh ruhu tanıyabilir, varlığın her derecesinde sadece eşdeğer derece diğerini tanıyabilir.

Sadece Tanrısal Tanrısal'ı tanıyabilir. Tanrısal'ı içimizde taşıdığımız için de Tanrısal'ı görebiliriz, Tanrısal'ı tanıyabiliriz. Ama eğer duyularımızı ve dış yöntemler kullanarak iç dünyadan bir şeyler anlamaya çalışırsak, tam bir başarısızlığa uğramaktan ve kendimizi hepten kandırmaktan da emin olabiliriz. Yani, tamamen fiziksel bir bilinçte kalarak Doğanın sırlarını öğrenebileceğinizi sanıyorsanız tamamen yanılıyorsunuz. Bir şeyin gerçekliğini kabul etmek için somut, maddi kanıt isteme alışkanlığı, cahilliğin en bariz sonuçlarından biridir; bu tavırla herhangi bir embesil en yüce şeyleri yargılayabileceğini, en derin deneyimleri yalanlayabileceğini sanır.

Şu kesin ki, ruh o vücuttan çıktığı için ölmüş bir vücudu kesip inceleyerek o ruh bulunmaz. Ruh gitmeseydi, vücut zaten ölmezdi! Sri Aurobindo bu iddianın saçmalığına parmak basmamızı sağlamak için bu özlüsözü yazdı.

Bu özlüsöz, hem eleştirel insan aklının bütün yargıları için, hem tamamen maddi şeyler dışındaki şeyleri yargılamak istediklerinde bütün bilimsel yöntemler için geçerli. Vargı hep aynı: takınılması gereken tek doğru tavır, bilmediğiniz şey karşısında sessiz bir saygı tavrıdır, kendi cahilliğinizden kurtulmak için içsel bir özlem, bir alçakgönüllülük tavrıdır.
Bu, insanlığı en çok ilerleten şey olur: insanın bilmediği şeye saygı göstermesi; bilmediğini, dolayısıyla da hüküm veremeyeceğini, değerlendiremeyeceğini, yargılayamayacağını paşa paşa kabul etmesi. İnsan hep tersini yapar: hiç bilmediği şeyleri kesin biçimde yargılar, tartışmaya yer vermeyen bir havayla: “Bu mümkün; bu mümkün değil” der, halbuki neyin söz konusu olduğunu bile bilmez; ve hiç bilmediği şeyler konusunda kuşku duyduğu için de üstünlük taslar.

Şüphe etmenin bir üstünlük göstergesi olduğu sanılır, halbuki şüphe etmek bir aşağılık göstergesidir. Şüphecilik gelişmeye en büyük engeldir, cahilliğe küstahlığı ekler.

21 Kasım 1958