Tekil Mesaj gösterimi
Eski 31 Ağustos 2023, 19:14   #10
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

41 – “İncil25 bir uydurmadır, Krishna da şairlerin bir icadıdır” diyorlar. Öyleyse uydurmalar için Tanrı’ya şükür, mucitleri de eğilerek selamlayın.

İncil’in insanın hayatındaki rolü ne?

büyüyor; tanrısal aşkın ya da tanrısal aşka dönüşmüş insani aşkın simgesi Radha’ya ve gopilere [kız inek çobanlarına] olan manevi aşkı, Vaishnava dininin ya da Krishna kültünün kökenini oluşturuyor.

24 Bhagavadgita, ya da kısaca Gita: Mahabharata'nın bir bölümünü oluşturan "Bhagavadgita" (Sanskritçe "Kutsanmış Pekmutlu Efendinin Şarkısı"), Kurukshetra savaş meydanında iç Tanrısal Krishna'yla Arjuna arasında diyalog şeklinde geçer.

25 İncil: Yeni Ahit’in ilk dört kitabının artı İsa’nın hayatıyla öğretisinin nakledildiği bölüm (les Évangiles, l’Évangile; the Gospels) İncil, Hristiyan dininin başlangıç noktası oldu. Dünyaya ne sağladığını söylemek için, Hristiyanlığın gelişmesinin ve hayatının, Hristiyan dininin dünya üzerindeki etkisinin tarihsel ve psikolojik bir analizini yapmak gerekir; bu hem uzun iş, hem ne yeri ne de zamanı.

Sadece şunu diyebilirim, İncil’i yazanlar İsa’nın öğrettiklerini aynen yansıtmaya çalıştı, belli bir ölçüde de mesajını iletmeyi başardılar; bu bir barış, kardeşlik ve aşk mesajı. Ama insanların bu mesajla ne yaptığı konusunda konuşmamak bence daha iyi.

6 Temmuz 1960

42 – Tanrı yerimi cehennemde Tayin Ediyorsa, neden cenneti özlemle istemem gerektiğini göremiyorum. Neyin iyiliğim için olduğunu en iyi O Bilir.

Cehennemle cennet var mı?

Cehennemle cennet hem gerçek hem değil. Hem var hem yok. İnsanın düşüncesi yaratıcıdır; akli ve nefsi öze, hatta sübtil fiziğin özüne bile az çok kalıcı formlar verir. Bu formlar birer gerçek’ten çok birer görünümdür; ama bu formları düşünenlerin gözünde, hele bu formlara inananların gözünde bu formlar, gerçekliklerinin illüzyonunu yaratmak için yeterince somut olarak vardır.

Böylece, cehennemin, cennetin ya da çeşitli göklerin varlığını iddia eden bazı dinlerin inananları için bu mekanlar objektif olarak var, ve öldüklerinde, kısa ya da uzun bir süre için bu mekanlara gidebilirler. Ama bunlar sadece ebedi hakikatten yoksun ve sürekliliği olmayan akılsal formasyon.


Bazı insanların öldükten sonra gittiği cennetleri de cehennemleri de gördüm, onlara bunun gerçek olmadığını anlatmak çok zor. Bir defasında, birini sözde cehenneminin cehennem olmadığına ikna etmem ve onu oradan çıkarmam bir yılımı aldı.

Sri Aurobindo’nun burada sözünü ettiği cehennem, bir mekandan çok bir bilinç hali, insanın kendine yarattığı psikolojik durum.

Nasıl ki Tanrısal’la mutluluk dolu bir birleşmenin cennetini içinizde taşıyabilirsiniz, doğanızdaki asurik26 eğilimlere hakim olmak konusunda özenli davranmazsanız, bir sefalet ve acı cehennemini de bilincinizde taşıyabilirsiniz. Hayatta bazı anlar vardır, etrafınızdaki her şey, insanlar ve şartlar öylesine karanlık, öylesine karşıt, öylesine çirkin olur ki, bütün üstün realizasyon ümidi sanki yok olur; dünya zalim bir nefret gecesine, bilinçsiz ve inatçı bir cahillik gecesine, hakkından gelinmez bir isteksizlik gecesine çaresizcesine mahkummuş gibi görünür. İşte o zaman Sri Aurobindo’yla birlikte: “Tanrı yerimi cehennemde Tayin Etti” diyebiliriz. Ve onunla birlikte, durum ne kadar korkunç görünürse görünsün, her durumda kendini Tanrısal’a tamamen bırakmanın huzurlu sevincini yaşayıp Efendi’ye tam bir içtenlikle: “İstediğin olsun” demek gerekir.

13 Temmuz 1960

26 Asurik: Asurayla, asuralarla ilgili. Asura: Akılsal nefs düzleminin bölünme ve karanlık kuvvetlerini enkarne eden düşman varlığı.

43 – Tanrı beni cennete Çekiyorsa, diğer Eli beni cehennemde tutmaya Çalışsa bile yukarı doğru çıkmak için mücadele etmem lazım.

Tanrı bizim için ne İstediğini Bilmiyor mu? Öyleyse neden bizi iki farklı yöne Çekmek İstesin ki?

Tanrı bizim için ne İstediğini gayet iyi Biliyor. Mükemmel bir birlik içerisinde hepimizi Kendine Geri Getirmek İstiyor.

Amaç tek, herkes için aynı; ama hedefe ulaşmanın araçları, yöntemleri ve yolları sayısız, yeryüzündeki insan sayısı kadar; ve bu yöntemlerin her biri, entegral Vizyonuyla ve mükemmel Bilgeliğiyle herkes için gerekli olanı Yapan yüce Efendi’nin İradesinin tam ifadesi, tam yansıması. Böylece, birinin, özlemini ve eforunu yoğunlaştırması için içsel bir çelişkiye, bir karşıtlığa ihtiyacı varsa, Efendi, sonsuz Lütfuyla onu yukarı Çekerken ve ona yükselme gücünü Bahşederken, özlemini ve eforunu yoğunlaştırsın diye içinde gerekli direnci Yaratmak için onu bir taraftan da aşağıda Tutar. Ve eğer Sri Aurobindo gibi, her iki hareketin de aynı tanrısal kökene sahip olduğunu görebilirseniz, sızlanacağınıza veya telaşlanacağınıza sevinirsiniz, ve inancınızı sabit, ışıldar durumda tutarsınız.


44 – Sadece kendi zamanında ve uygulamasında tersi de doğru olan düşünceler doğrudur. Tartışılmaz dogmalar en tehlikeli yalan türüdür.

Neden tartışılmaz dogmalar en tehlikeli yalan türüdür?

Sadece uzaysal, zamansal, fragmanlı ve sınırlı olanı tasavvur edebilen akıl mutlak, sonsuz, ebedi Hakikati düşünemez. Böylece, mutlak Hakikat, akılsal düzlemde, ilk Hakikati bir bütün olarak iyi kötü yeniden oluşturmayı çabalayan bir sürü fragmanlı ve çelişen hakikate bölünür.

Bu bütünün bir unsuru ayrı olarak ele alınıp, ne kadar merkezi, ne kadar kapsamlı olursa olsun tek doğru, tek hakikat olarak iddia edilirse, ister istemez bir yalan olur, çünkü toplam, bütünsel Hakikatin bütün geri kalanını inkar eder.


Tartışılmaz dogmalar da aynen böyle oluşturulduğu için en tehlikeli yalan türüdür, çünkü her bir dogma, sayısız ve tamamlayıcı toplamlarıyla sonsuz, ebedi ve mutlak Hakikati Olacakta [Gelecekte ... olmakta, ... hale gelmekte, bir halden başka hale geçişte, değişimin sürekliliğinde (le Devenir; the Becoming)] gittikçe ifade eden bütün diğer hakikatleri dışlayarak tek Hakikat olduğunu iddia eder.

24 Ağustos 1960

45 – Mantık, Hakikatin en büyük düşmanıdır, aynen erdemli üstünlük duygusu, erdemin en büyük düşmanı olduğu gibi; çünkü biri kendi yanlışlarını, diğeri de kendi kusurlarını göremez.

Mantığın ve aklın hayatımızdaki rolü ne?

Soruna verebileceğim en iyi cevap Yogaların Sentezi’nden alınan bu alıntı: “Tamlığındaki akıl, mantıksal bir harekettir, karakteristik gücüyse öncelikle elde edilebilir bütün materyelleri, bütün verileri gözlemleyerek ve düzenleyerek onlardan emin olmak, sonra da bu materyellerden yola çıkarak, sağladıkları bilgiyi kavramak, sağlamlaştırmak ve genişletmek için önce bir düşünce gücünü kullanmak, son olarak da sonuçları düşünce ve deneyim tarafından geliştirilen iyice denenmiş bazı normlara ve süreçlere göre sınayan, reddeden ya da onaylayan daha özenli, daha biçimsel, daha dikkatli, daha temkinli, daha sıkı sıkıya mantıklı bir çalışmayla elde edilen sonuçların doğru olduğundan emin olur.

Demek ki mantıksal aklın birincil görevi, elde edilebilir materyelleri ve verileri düzgünce, özenle ve detaylı biçimde gözlemlemektir.” Ama Sri Aurobindo bu özlüsözde akıldan söz etmiyor; aklın ortağı ve aleti olan mantıktan söz ediyor.

Mantık, bir fikri diğerinden sonuç olarak düzgünce çıkarma ve bir olgudan bütün sonuçlarını çıkarma sanatıdır. Ama mantığın hakikati ayırt etme kapasitesi yoktur. Yani mantığınız tartışılmaz olabilir, ama başlangıç noktanız yanlışsa, vargılarınız da yanlış olur, mantığınızın doğruluğuna rağmen, ya da daha doğrusu bu doğruluk yüzünden. Bu, erdemli üstünlük duygusu için de geçerli; erdeminiz başkalarını küçümsemenize neden olur; ve sizce sizden daha az erdemli insanları hor görmenize neden olan bu gurur, erdeminizi tamamen değersiz kılar.


Sri Aurobindo bize bu yüzden özlüsözünde diyor ki, mantık Hakikatin en büyük düşmanıdır, aynen erdemli üstünlük duygusu, erdemin en büyük düşmanı olduğu gibi.

27 Ağustos 1960

46 – Cahilliğin içinde uyurken, ermiş dolu bir meditasyon yerine geldim; birlikteliklerini sıkıcı buldum, yer ise bana hapis gibi geldi; uyandığımda Tanrı beni hapse Gönderdi ve hapsi bir meditasyon ve Aşkıyla buluşma yerine Çevirdi.

Sri Aurobindo burada politik hayatında yaşadığı kendi hapis deneyimini mi kastediyor?

Evet, burada Alipore hapishanesinde yaşadığı deneyimi ima ediyor [Sri Aurobindo sömürgeci İngiliz hükümetinin komplo suçlamasıyla Mayıs 1908’den Mayıs 1909’a kadar Bengal’de, Calcutta Alipore hapishanesinde yattı].

Ama bu özlüsözde işaret ettiği kontrast enteresan: bütün sosyal adetlerden, önyargılardan kaynaklanan kösteklerden, doktrinel sınırdan kurtulmuş aklının Tanrısal’la direkt, bilinçli bağlantıdayken ve entegral yoganın bir ilk vahyini alırken sadece vücudunun hapsolduğu maddi hapis ile, geleneksel, dogmatik düşünceler üzerine kurulmuş manevi bir hayata kendilerini adamak için sıradan yaşamdan vazgeçenlerin sıkça kendilerini hapsettikleri, hayatın dışlandığı dar kuralların akılsal hapsi arasındaki kontrast.

Sri Aurobindo her zaman olduğu gibi burada da tüm kuralların, tüm sınırların ötesindeki gerçek özgürlüğü, yüce ebedi Hakikatle mükemmel birliğin tam özgürlüğünü savunuyor.

24 Ekim 1960

47 – Tam sıkıcılığını algılamakla beraber, sıkıcı bir kitabı baştan sona zevkle okuyabildiğim zaman aklımı fethettiğimi anladım.

Sıkıcı bir kitap nasıl zevkle okunabilir ki? Zevk artık ne yaptığınız şeye, ne de size olanlara bağlı olmadığı zaman, zevk, içinizde Tanrısal Mevcudiyetle birlikte taşıdığınız değişmez neşenin spontane dışavurumu olduğu zaman bu mümkün; o zaman da bu, her faaliyette ve her durumda bilincinizin sürekli halidir. Sıkıcı şeyler arasında en sıkıcı şeylerden biri sıkıcı bir kitap olduğu için, Sri Aurobindo bize bunu örnek olarak, aklının fethinin ve dönüşmesinin su götürmez kanıtı olarak veriyor.

10 Kasım 1960

48 – Aklımı fethettiğimi, aklım, gudubetin güzelliğini hayranlıkla seyredip yine de diğer insanların neden gudubetten ürktüğünü ya da nefret ettiğini çok iyi anlayınca anladım.

“Gudubetin güzelliği” ne demek?

Bu yine farklı açılardan sunulan, türlü deneyimlerde ifade edilen aynı realizasyon: “Her şey, bütünsel mükemmelliğinde ve mutlak gerçekliğinde değişmez olan Ebedi’nin, Sonsuz’un, Yüce’nin tezahürüdür” realizasyonu.

Bu yüzden, aklımızın ve cahil, aldatıcı algısının fethiyle, güzellik ve çirkinlik, iyilik ve kötülük ile ilgili bütün akılsal ve nefsi kavramlarımızı aşarak her şey aracılığıyla, aynı zamanda Yüce Güzellik, Yüce Aşk olan bu Yüce Hakikatle temasa geçebiliriz. Yüce Hakikat, Güzellik, Aşk derken bile, bu kelimelere entelektimizin verdiği anlamdan başka bir anlam vermemiz gerekir.

Sri Aurobindo bu olgunun altını çizmek için paradoksal bir şekilde: “Gudubetin güzelliği” diye yazmış.

14 Kasım 1960

Şu sözünü ettiğin başka anlam ne?

Entelektüel olarak Tanrısal’ı tasavvur edemiyoruz demek istiyordum. Yalnızca akılsal dünyadan çıkıp manevi dünyaya girdiğimiz zaman ve olayları düşüneceğimize olayları yaşadığımız zaman, bizzat o olaylar olduğumuz zaman olayları hakikaten anlayabiliriz.

Ama o zaman bile, deneyimimizi ifade etmek istediğimizde, elimizde sadece akılsal deneyimlerimizi ifade eden aynı kelimeler var; ve tüm çabalarımıza rağmen, bu kelimeler uygun değil, anlatmak istediğimizi ifade etmekte yetersizler. Sri Aurobindo bu yüzden bu kadar sıkça paradokslardan faydalanıyor, aklımızı sıradan düşüncenin rutininden kurtarıp söylenenin sözde saçmalığının ötesinde, hissedilenin ve algılananın ışığını algılamamızı sağlamak için.

26 Kasım 1960

Anne bu tarihten itibaren Sri Aurobindo'nun özlüsözlerini doğrudan sırdaşı Satprem’e, soruları şifahen soran ve bu görüşmeleri teybe kaydeden öğretiliye şifahen yorumlamayı tercih etti. Böylece defterlerini gönderen öğretililerinin yazılı sorularının sabit ve sınırlı akılsal çerçevesinde hapsolmadan yaşadığı deneyimlerden bahsedebildi.

Ama yine de öğretililerinin defterlerine yazıp gönderdikleri ve & simgesiyle işaretlemeyi sürdürdüğümüz sorulara cevap yazmaya devam etti.

49 – Güzellik ve iyilik Tanrısını çirkinde de, kötüde de hissedip sevmek, ve aynı zamanda çirkinliğini de kötülüğünü de tam bir aşkla iyi etmeye can atmak: gerçek erdem, gerçek ahlak bu. Sormak istediğin soru var mı?

Satprem: Her yerde gördüğümüz kötülüğün ve çirkinliğin iyi edilmesine nasıl katkıda bulunabiliriz? Severek mi?Aşkın gücü ne? Bireysel bir bilinç fenomeni, insanların geri kalan kısmı üzerinde nasıl etkili olabilir?

Kötülüğün ve çirkinliğin iyi edilmesine nasıl mı katkıda bulunabilirsin?... Bir nevi hiyerarşik işbirliği ya da eylem aşaması, negatif bir işbirliği ve pozitif bir işbirliği var denebilir. İlk önce, negatif yöntem diyebileceğimiz bir yöntem var; bu, Budik dinlerin ve benzerlerinin verdiği yöntem: görmemek. Öncelikle, çirkinliği ve kötülüğü algılamamak için yeterli bir saflık ve güzellik halinde olmak: bu sanki sana dokunmayan çünkü senin için var olmayan bir şey.

Bu, negatif yöntemin mükemmelliği. Yöntem oldukça basit: kötülüğü asla fark etmemek, başkalarının içindeki kötülükten asla söz etmemek, belirtmeyle, eleştiriyle, kötü olgu üzerindeki ısrarla bu titreşimleri devam ettirmemek. Buddha’nın öğrettiği buydu: bir kötülüğü andığın her seferde yayılmasına yardım edersin.

Bu, probleme temas etmiyor, meselenin kıyısında. Halbuki bunun çok genel bir kural olması gerekir, ama eleştirenlerin buna cevapları hazır; diyorlar ki: “Kötülüğü görmezsen asla iyi edemezsin. Birini kendi çirkinliğinde bırakırsan, içinden asla çıkamaz.” (Bu doğru değil ama davranışlarını böyle meşru gösteriyorlar). Bu yüzden, bu özlüsözde Sri Aurobindo bu itirazlara önceden cevap veriyor: kötülüğü cahillik yüzünden, bilinçsizlik ya da ilgisizlik yüzünden görmüyorsun değil, kötülüğü görebiliyorsun, hatta hissedebiliyorsun ama, fark edişinin kuvvetini ve bilincinin desteğini vererek kötülüğün yayılmasına katkıda bulunmayı reddediyorsun.

Bunun için de, kendin bu algıyı, bu hissi aşmış olman lazım; kötülüğü ya da çirkinliği acı çekmeden, şok olmadan, rahatsız olmadan görebilmen lazım. Kötülüğü ya da çirkinliği bu şeylerin var olmadığı bir yükseklikten görürsün ama kötülüğü ya da çirkinliği bilinçli olarak algılarsın, kötülükten ya da çirkinlikten etkilenmezsin, özgürsün. Bu ilk adım.

İkinci adımsa, her şeyin gerisinde olan, her şeyi destekleyen, her şeyin var olmasını sağlayan yüce İyiliğin, yüce Güzelliğin POZİTİF OLARAK bilincinde olmak lazım.

ONU gördüğünde, ONU bu maskenin, bu çarpıtmanın gerisinde algılayabilirsin – bu çirkinlik bile, bu kötülük bile esasen güzel ya da iyi olan, ışıldayan, saf olan bir Şeyin tebdili kıyafetidir, kamuflajıdır. Ve daha sonra GERÇEK işbirliği gelir, çünkü o Şeyi gördüğünde, o Şeyi algıladığında, o Şeyin bilincinde yaşadığında, bu sana o Şeyi tezahüre27, yeryüzüne ÇEKME gücünü ve Şeyi şu an için çarpıtanla, kılığını değiştirtenle temas ettirme gücünü verir, öyle ki geride bulunan Hakikatin etkisi bu çarpıtmayı, bu tebdili kıyafeti, bu kamuflajı yavaş yavaş dönüştürür.


Bu, işbirliğin en üst basamağı. Böylece açıklamada aşk prensibini devreye sokmak gerekmiyor. Ama bu dönüşmeyi mümkün kılan ve gerçekleştiren Kuvvetin ya da Gücün niteliğini bilmek veya anlamak istiyorsan (özellikle kötülük konusunda, belli bir ölçüye kadar da çirkinlik konusunda) anlıyorsun ki tüm güçlerin arasında en kudretlisi, en entegrali – entegral şu anlamda ki her vakada geçerli – tabii ki Aşk. Hatta Aşk, isteksizlikleri yok edip karşıt kuvvetlere bir anlamda egemen olan ama doğrudan dönüştürme gücüne sahip olmayan arındırma gücünden bile güçlü.

Arındırma gücü ÖNCE yok eder ki ardından dönüşmeyi mümkün kılsın, bir formu imha eder ki ondan daha iyi bir form yapsın, halbuki Aşkın dönüştürmek için yok etmesine gerek yok; Aşk direkt dönüştürme gücüne sahiptir. Aşk, sert şeyi yoğrulabilir şeye dönüştüren, ve bu aynı yoğrulabilir şeyi saflaştırılmış bir tür buhara süblimleştiren bir alev gibidir; Aşk yok etmez, dönüştürür.


Özünde, orijininde Aşk bir alev gibidir, BÜTÜN dirençlerin üstesinden gelen beyaz bir alev gibidir. Bunu kendin deneyimleyebilirsin: varlığındaki zorluk, birikmiş hataların ağırlığı, cahillikler, yeteneksizlikler, isteksizlikler ne olursa olsun, bu saf, esas, yüce Aşkın tek bir SANİYESİ bunları kadiri mutlak bir alevin içindeymiş gibi yok eder. Bir tek an ve bütün bir geçmiş yok olabilir; Aşkın özüne TEMAS ETTİĞİN bir tek an ve bütün bir yük yok olup gider. Ve bunu yaşayan insanın bunu nasıl yayabildiğini, başkalarını nasıl etkilediğini açıklamak çok kolay, çünkü deneyimi yaşamak için bütün tezahürün tek, yüce Özüne, varolan her şeyin Orijinine ve Özüne, Kaynağına ve Gerçeğine temas etmek lazım; anında Birlik alanına girersin – artık bireyler arasında ayrım kalmaz, bu, dış formda sonsuzca tekrarlanabilen tek bir titreşim.

27 Tezahür: Anne’yle Sri Aurobindo dünyasal “yaratılış”tan ziyade “tezahür”den söz etmeyi tercih ediyor, çünkü Tanrısal, dünyanın dışında değil, yaratılıştan ayrı değil; dünya, evren, Tanrısal'ın evrim aracılığıyla giderek Tezahür Ettiği yerdir.

Bu sonsuzca TEKRARLANABİLEN tek bir titreşim mi, yoksa sonsuzca TEKRARLANAN tek bir titreşim mi? Birkaç şeyi aynı anda söylemeye çalıştım. Bu tek titreşim her yerde statik, ama onu bilinçli olarak realize edince onu yönelttiğin yerde aktif hale getirme gücüne sahip oluyorsun; yani bir şeyin yerini değiştirmiyorsun, bilincinin ısrarı, titreşimi bilincini yönlendirdiğin her yerde aktif hale getiriyor. Eğer yeterince yükselirsen, her şeyin Kalbinde olursun. Ve Kalpte tezahür eden şey her şeyde tezahür edebilir. Büyük sır bu, bireysel formdaki tanrısal enkarnasyonun sırrı bu, çünkü olayların normal seyrinde, merkezde tezahür eden şey, dış formda yalnızca bireysel formun iradesinin uyanışıyla ve CEVABIYLA gerçekleşir. Oysa merkezi İrade, bireysel bir varlıkta sürekli ve değişmez biçimde temsil edilirse, bu bireysel varlık bu İradeyle bütün varlıklar arasında aracı vazifesi görebilir ve onların yerine isteyebilir. Bu bireysel varlığın kendi bilincinde algılayıp yüce İradeye sunduğu her şey, sanki her bir bireysel varlıktan geliyormuş gibi yanıtlanır.

Ve eğer bireysel unsurların, herhangi bir nedenden ötürü, bu temsili varlıkla az çok bilinçli ve istemli bir ilişkileri varsa, ilişkileri bu bireysel temsilcinin efektifliğini, etkililiğini artırır; böylece, yüce Aksyon maddede çok daha somut ve sürekli bir şekilde etki edebilir. Bu “kutuplaşmış” diyebileceğimiz bilinç inişlerinin nedeni budur, çünkü yeryüzüne daima belirli bir amaçla, özel bir realizasyon için, bir misyonla, enkarnasyondan önce kararlaştırılmış, belirlenmiş bir misyonla gelirler. Yüce enkarnasyonların yeryüzündeki büyük evreleri budur. Ve yüce Aşkın somutlaşmış, yoğunlaşmış bir inişinin ortaya çıkma, ortaya koyulma vakti geldiğinde, bu hakikaten Dönüşme anı olacak.

Çünkü buna hiçbir şey dayanamayacak. Ama Aşk mutlak güçte olduğundan, etkilerin ölümcül olmaması için yeryüzünde belli bir alırlığın hazırlanması gerekiyor. Sri Aurobindo bunu mektuplarının birinde açıkladı; biri ona “Neden yüce Aşk hemen gelmiyor?” diye sormuştu; o da aşağı yukarı şöyle cevap vermişti: “Yüce Aşk yeryüzünde özünde ortaya çıksaydı, bu bir patlama gibi olurdu; çünkü dünya bu Aşkla orantılı olarak genişlemek için ne yeterince esnek, ne de yeterince alır. Dünyanın sadece açılmaya değil, genişlemeye de, esnekleşmeye de ihtiyacı var; madde, hatta fiziksel bilincin özü bile henüz çok katı, çok esnemez. Sadece en maddi madde değil, fiziksel bilincin özü bile çok esnemez, çok katı.

10 Ocak 1961

50 – Günahkarlardan nefret etmek en büyük günahtır, çünkü bu, Tanrı’dan nefret etmektir; oysa bu günahı işleyen, üstün erdemiyle övünür. Belli bir bilinç haline girdiğimizde her şey yapabileceğimizi fark ediyoruz; sonuçta, potansyel olarak, kendi günahımız olmayan tek bir “günah” bile yok. Bu doğru bir izlenim mi? Halbuki bazı şeylere isyan ediyoruz, bazı şeylerden iğreniyoruz; her zaman bir yerde kabul etmediğimiz bir nokta var. Neden?

Kötülüğe karşı doğru, etkili tavır ne?

Kendi günahımız olmayan tek bir günah bile yok... Herhangi bir nedenden ötürü (tabii bu, duruma bağlı) evrensel bilinç haliyle (sonsuz özüyle değil, maddenin herhangi bir düzleminde) temasa geçtiğinde bu deneyimi yaşarsın. Atomik bir bilinç var, yani tamamen maddi bir bilinç var, hatta genel bir psikolojik bilinç var.

Kendi içine dalarak, egonun bir tür soyutlaşmasıyla bu bilinç bölgesiyle temasa geçtiğinde, bu yerküresel psikolojik bilinç bölgesiyle ya da kolektif insansal bilinç bölgesiyle temasa geçtiğinde (bir fark var: “kolektif insansal bilinç bölgesi” kısıtlayıcı, halbuki “yerküresel psikolojik bilinç bölgesi” birçok hayvan, hatta bitki hareketini kapsıyor; ama bu durumda, hatanın, günahın, kötülüğün ahlaki kavramı sadece insan bilincinin alanına girdiği için, sadece kolektif insansal psikolojik bilinç diyeceğiz) kendi içine dalarak kolektif insansal bilinç bölgesiyle temasa geçtiğinde, doğal olarak, bu özdeşleşmeyle herhangi bir yerde herhangi bir insansal hareketi yapabileceğini hissediyorsun ya da görüyorsun veya biliyorsun. Bu belli bir ölçüde bir Hakikat Bilinci28; şu “neyin sana ait olduğu neyin sana ait olmadığı”, “neyi yapabilirsin neyi yapamazsın” ile ilgili egoist duygu o anda yok oluyor; fark ediyorsun ki, insan bilincinin temel yapısı öyle ki, herkes her şeyi yapabilir. Ve Hakikat Bilincinde olduğundan, aynı zamanda hissediyorsun ki yargılar ya da iğrenmeler,

28 Hakikat Bilinci: Hakikatin, Doğrunun anında, doğal olarak ve doğrudan farkında olan, akıl gibi onu araması, ona ulaşması gerekmeyen çünkü ona doğası itibarıyla spontane olarak, otomatik olarak, doğal olarak sahip olan, vizyon şeklinde gören İrfan Bilinci (Skrt: rta-cit; Fr: Conscience de Vérité; En: Truth-Consciousness veya bir şeyi dışlamak, es geçmek saçmalık. HER ŞEY potansyel olarak var. Ve eğer, genellikle izleyemediğin, geldiklerini ve gittiklerini gördüğün ama orijinlerini ve yönlerini çoğu kez bilmediğin belli kuvvet akımlarından herhangi biri senin içine girerse, sana herhangi bir şey yaptırabilir.

Hep bu bilinç halinde kalırsan, belli bir sürenin sonunda – gönlünde Agni alevini, arınma ve gelişme alevini tutarsan – bu hareketlerin kendi içinde aktif bir hal almalarını ve maddeten ortaya çıkmalarını engellemekle kalmazsın, hareketin niteliğine etki edip niteliğini de dönüştürebilirsin. Ama tabii, çok yüksek bir realizasyon seviyesine ulaşmadıkça, bu bilinç halini uzun süre korumak neredeyse imkansız.

Ayrı benliğin egoist bilincine neredeyse hemen tekrar düşersin; o zaman da bütün zorluklar geri gelir: iğrenme, belli şeylere karşı duyulan isyan ve uyandırdıkları nefret... vesaire.

Kendin tamamen dönüşmüş olana kadar, bu iğrenme ve isyan hareketleri muhtemelen (hatta kesinlikle) gerekli, kapıyı kapamak için KENDİNDE gerekenleri yapasın diye, çünkü sonuçta, mesele, bu hareketlerin ortaya çıkmasına izin vermemek.

Sri Aurobindo başka bir özlüsözde şey diyor... sözlerini tam hatırlamıyorum... günah, sadece yerinde olmayan bir şeydir [66. özlüsöz]. Bu ebedi Olacak’ta hiçbir şey asla tekerrür etmez, bazı şeyler de deyim yerindeyse geçmişte yok olur; yok olmaları gerekli hale geldiği zaman, öylesine sınırlı bilinçlerimiz için bu şeyler kötü, itici hale gelir. Ve bu şeylere karşı isyan ederiz çünkü varolma süreleri dolmuştur. Ama toplu bakışa sahip olsaydık, geçmişi, şimdiyi ve geleceği içimizde (yukarıda bir yerlerde olduğu gibi) birden içerebilseydik, bu şeylerin göreliliğini ve içimize defetme, dışlama iradesini koyanın özellikle progresif evrim Gücü olduğunu, bu şeylerin, bulundukları yerde oldukça tolere edilebilir olduklarını görürdük. Yalnız, total bir vizyona, yani sadece Yüce’nin Sahip Olduğu vizyona sahip olmadıkça bunu yaşamak neredeyse imkansız! Dolayısıyla önce Yüce’yle özdeşleşmen lazım, sonra, özdeşleşmeyle, yeterince dışavuruk bir bilince geri dönerek her şeyi olduğu gibi görebilirsin. Ama prensip bu, bunu gerçekleştirebildiğin ölçüde öyle bir bilinç haline ulaşırsın ki her şeye “her şeyin olması gerektiği gibi olduğundan kesinlikle eminim” gülümsemesiyle bakabilirsin.

Tabii, yeterince derin düşünmeyen insanlar şöyle der: “Ama her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu görseydik, hiçbir şey hareket etmezdi.” Yanlış! Hareketsiz bir salise bile yok! Sürekli, total bir dönüşme var, hiç durmayan bir hareket var. Bunu böyle hissetmek bizim için zor olduğu için bazı bilinç hallerinde olunca bir şeyin değişmeyeceğini sanabiliyoruz. Ama görünürde tam bir atalete düşseydik bile, her şey değişmeye devam ederdi, ve her şeyle birlikte biz de değişirdik!

Sonuçta, iğrenme, isyan, kızgınlık, bütün bu şiddet hareketleri hepsi ister istemez cahillik hareketi, sınırlılığın temsil ettiği bütün zayıflıkla birlikte sınırlılık hareketi. İsyan bir zayıflıktır, aciz iradenin duygusudur. İstiyorsun veya istediğini sanıyorsun, hissediyorsun, görüyorsun ki bazı şeyler olması gerektiği gibi değil, ve gördüklerine uygun olmayan şeye karşı da isyan ediyorsun; ama mutlak güçte olsaydın, iraden ve vizyonun mutlak güçte olsaydı, isyan edecek hiçbir durumun olmazdı, her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu hep görürdün. En yukarı çıkıp yüce İradenin Bilinciyle birleşirsen, görürsün ki evrenin her saniyesinde, her anında her şey tam olması gerektiği gibidir, tam Yüce’nin İstediği gibidir. Bu, mutlak güç.

İki etap var. Biri, belki kısa bir gelecekte olacakların sezgisel olabilen akılsal bir vizyonu olabilir, olayları “olması gerektiği gibi” görmek dediğimiz de budur. Diğeriyse yüce İradeyle özdeşleşme, ve “her an her şeyin tamı tamına Yüce’nin İstediği gibi olduğunu” algılamak: yani Yüce’nin tam ifadesi, tam yansıması. Biri ileri olan ve “Böyle olması lazım” diyen bir vizyon. Bizler şimdi olanla olması gerekenler arasındaki mesafeyi görmeyi ihmal ediyoruz. Halbuki en üste çıkıp yüce İradenin Bilinciyle birleşirsek, evrenin her saniyesinde, her anında her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu – tamı tamına Yüce’nin Olmasını İstediği gibi olduğunu – görürüz. Mutlak güç bu. Ve bütün şiddet hareketleri gereksiz hale gelmekle kalmaz, tamamen saçma ve komik olur.

Dolayısıyla tek bir çözüm var: özlem duyarak, konsantre olarak, kendi içine dalarak ve özdeşleşerek yüce İradeyle birleşmek. Bu, hem mutlak güç, hem mükemmel özgürlük. Ve bu, tek mutlak güç ve tek mükemmel özgürlük – gerisi yaklaştırım. Yolda olabilirsin ama bu tam Olay değil.

Ve bu deneyimi yaşarsan, farkına varırsın ki bu yüce özgürlükle, bu yüce güçle birlikte tam bir huzur ve bitmeyen bir sükunet var. Bu şekilde hissetmezsen, isyan edersen, iğrenirsen, kabullenemediğin bir şey hissedersen, bu demektir ki KENDİ İÇİNDE dönüşüm tarafından etkilenmemiş, hala yolda olan bir kısım, eski bilinci korumuş bir şey var, hepsi bu.

Bu özlüsözde Sri Aurobindo günahkarlardan nefret edenlerden söz ediyordu.

Günahkarlardan nefret etmemek lazım. Bu başka bir açıdan görülen aynı problem. Ama çözüm aynı. Günahkarlardan nefret etmemek o kadar zor değil, mesele erdemlilerden nefret etmemek! Bu çok daha zor. Çünkü günahkarları anlıyorsun – zavallıları anlıyorsun, ama erdemlileri...

Aslında kibirlerinden nefret ediyoruz, hepsi bu. Çünkü ne de olsa kötülük yapmamakta haklılar – onları bunun için kınayamayız! Ama bu yüzden kendilerini üstün sanıyorlar; hoş görmekte zorlandığımız bu: hissettikleri üstünlük, aslında kendilerinden beter olmayan bütün bu zavallı garipleri tepeden bakış şekilleri! Ohoooh! Bunun öylesine örneklerini gördüm ki, acayip! Arkadaşları olan biri mesela, arkadaşlarının çok sevdiği çünkü onda özel yetenekler bulduğu, birlikteliğinden hoşlandığı, hep bir şeyler öğrenebileceği biri mesela; birden, bir tesadüf sonucu, başka bir erkeğe vardı diye, ya da resmi nikah olmadan başka bir erkeğe bağlandı diye, yani kısacası aslında değersiz olan tüm bu sosyal şeyler yüzünden bu kişi toplumun gözünden düşüyor! Ve bütün dostları (onu hakikaten sevenleri kastetmiyorum, toplumdaki dostlarından söz ediyorum), onu iyi kabul eden, iyi karşılayan, sokakta karşılaşınca gülümseyen dostları, birden bire başlarını başka yöne çeviriyor, ona bakmadan dümdüz geçiyor – burada, Ashram’da oldu bu! Detaya girmek istemiyorum ama, kabul edilmiş sosyal kurallara ters olayların birkaç kez cereyan ettiği oldu; ve bunca şefkat, bunca sempati gösteren insanlar bazen: “O mu, hayırsızın teki!” diyordu.

Böyle bir şey genelde dünyada, başka yerde olunca, bana gayet normal gibi geliyor, ama burada, Ashram’da olunca, her zaman biraz şok oluyorum, “Hayret, hala oradalar mı!?” diye söyleniyorum. Açık fikirli olduğunu, tüm bu “adetleri” aştığını iddia eden insanlar bile doğruca tuzağa düşüyor, hemen. O zaman da vicdanlarını rahatlatmak için: “Anne bunu kabul etmez. Anne buna izin vermez.

Anne bunu tolere etmez!” deyip üstüne bir de embesillik ekliyorlar. Bu durumdan çıkmak çok zor – erdemli üstünlük duygusu, şu sosyal haysiyet duygusu da hakikaten bu. Bu bir dar kafalılık, çünkü birazcık aklı olan insan aslında böyle bir duruma düşmez! Mesela dünyayı gezmiş, bütün bu sosyal kuralların tamamen iklimlere, ırklara, alışkanlıklara, özellikle de zamana, devire bağlı olduğunu gören insanlar buna bir gülümsemeyle bakar. Ama ya kabul edilmiş prensiplere göre, kurulu düzene göre düşünenler, öf!...

Bu ilkel bir aşama. İnsan bu durumdan çıkmadığı sürece, yoga için uygun değil. Çünkü gerçekten, bu haldeyken yoga için işe yaramaz – bu ilkel bir hal.

12 Ocak 1961