Tekil Mesaj gösterimi
Eski 30 Ağustos 2023, 20:52   #2
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri





Anne, 1960’ta Pondichéry’de

Anne, Mira Alfassa adıyla, tam pozitivist, tam materyalist Mısırlı bir anneyle Edirneli bir babanın kızları olarak 21 Şubat 1878’de Paris’te doğdu. İlk öğrenimini evde ve özel bir okulda gördü; daha o yaşlarda son derece gelişmiş bir bilinci var; dünya kadar psişik deneyim yaşıyor; her yönden, her alanda mükemmelliğin peşinde. DİNLERDEN HEP İĞRENEN, “Tanrı”ya aklen inanmayı kesinlikle reddeden ANNE, kendi içindeki ve her şeydeki Tanrısal’ı yirmili yaşlarda keşfedene kadar TAM BİR ATEİSTTİ.

TANRI DENİNCE İNSANLAR SIKÇA DİN ANLIYOR, ya da DİNLERİN cezalandıran ve ödüllendiren, ciddi, ağır başlı, gülmeyen TANRISI ANLIYOR, bu yüzden Anne Tanrı kelimesinin yerine Tanrısal, Yüce, Efendi, Ebedi gibi sıfatları ad şeklinde kullanmayı tercih ediyor. Anne “TANRISAL” derken dinlerin Tanrısını değil, “GELECEK OKSİJENİ”, “GELECEK GÜNEŞİ” “GELECEK GERÇEĞİ” kastediyor.

“Efendi” derken bile Kutsal Kitapların Efendisini değil, DÜNYANIN GELECEK EFENDİSİNİ, ya da GELECEK DÜNYANIN EFENDİSİNİ kastediyor. Tanrısal’ı sanki yaratılıştan “ayrı”, “başka” bir Transandantal Varlıkmış gibi dar bir akılsal formülle sınırlamıyor, her şeyin içinde ve gerisinde Olan Kozmik ruhu, her şeyin geldiği, içinde yaşadığı ve O’na döndüğü Satchidananda’yı, kendi varlığımızın Ruhunu, Efendisini, kişilikli, kişiliksiz, var olan, var olmuş ve var olacak her şeyin Bütünlüğünü, Ebediyeti, Hakikati, Anandayı, Sonsuzluğu, Yüce Bilinci kastediyor.

Üstün bir matematikçi, çok yetenekli bir piyanist ve yazar, başarılı bir ressam: kısacası Anne gerçek bir Sanatçı. Daha 1904’ten itibaren, bir Hindu tanrısallığı zannettiği Sri Aurobindo’yu rüyalarında görüyor. Okültizme büyük ilgi duyuyor, 1905 yılında bu konuda çalışmak üzere Cezayir’in Tlemcen kentine, olağanüstü okült güçleri olan gizemli Max Théon’un ve eşi Alma’nın yanına gidiyor.

1914’te, Hindistan’a yolculuğu sırasında, Pondichéry’de Sri Aurobindo’yu gördüğü anda, yıllar boyunca manevi gelişimini yönlendiren varlıkla tanıştığını anlıyor. Pondichéry'de bir, Japonya’da dört yıl kaldıktan sonra 1920'de Çin üzerinden temelli olarak Pondichéry’ye, Sri Aurobindo’nun yanına dönüyor.

24 Kasım 1926’da, Sri Aurobindo kendini tümüyle süpraakılsal yogaya adamak için odasına çekildiğinde o tarihlerde kendiliğinden doğal olarak doğan Ashram’ın bütün maddi ve manevi yönetimini Tanrısal Anne olarak kabul ettiği Anne’ye bırakıyor; Anne 1951’de Sri Aurobindo Uluslararası Eğitim Merkezi’ni açıyor; 1968’de uluslararası kent Auroville’in temelini atıyor.


Seksen dört yaşına kadar Ashram’ın günlük faaliyetlerini şahsen yönetiyor.
Mart 1962’de O da çekiliyor ve süpraakılsal bilinci hücrenin içine indirerek vücudu dönüştürebilen hücresel yogayı yaşamaya başlıyor, ama yine de odasından Ashram’ı yönetmeye ve insanları düzenli olarak kabul etmeye devam ediyor.


Fiziksel vücudunu terk ettiği 17 Kasım 1973’ten bu yana, insandan sonraki aşamayı, yeni türü, yeni yaratımı, süpraakılsal varlığı Sri Aurobindo’yla birlikte “gerçek fizikte”, yaşadığımız fiziksel düzleme en yakın olan sübtil fiziksel düzlemde geliştirmeye ve dünyaya yön vermeye halen devam ediyor.

EDİTÖRÜN NOTU
Sri Aurobindo özlüsözlerini 1913’le 1919 yılları arasında 2 ayrı deftere yazmış. “Thoughts and Glimpses” adlı eserde yayınlanan 10 özlüsözü “Düşüncelerim, Gördüklerim” başlığıyla sunuyoruz. Jnana (İrfan, Bilgelik), Karma (Çalışma) ve Bhakti (Tanrısal’a duyulan aşk, kendini Tanrısal'a adama) olarak üç ayrı grupta topladığı 541 özlüsözünü 2. bölümde kalın puntolarla sunuyoruz. Anne bu özlüsözleri yaklaşık 12 yılda İngilizce’den Fransızca’ya çevirip yorumladı. İlk 12 özlüsözü, her yaştan onlarca öğretilinin katıldığı Ashram’ın Oyun Alanı’nda yer alan ve 5 Aralık 1958’de sona eren “cuma dersleri” esnasında yorumladı; daha sonra sağlık nedeniyle odasına çekildi. Bazı öğretililer, defterlerine Sri Aurobindo'nun özlüsözleri hakkında Anne’ye  sembolüyle işaretlediğimiz sorular yazıp defterini Anne’ye gönderirdi, Anne de defterlere genellikle kısa bir cevap yazdıktan sonra defterleri sahiplerine geri yollardı.


Satprem adlı öğretili ve sırdaş, Anne'yle yüz yüze görüşerek, Anne'ye şifahi sorular sorarak, Anne'nin yaşadığı deneyimi açıklamak için zaman zaman özlüsözlerden uzaklaşan yorumlarını teybe kaydetti.

Teybe alınan bu görüşmeler 6000 sayfayı aşan 13 ciltlik “ANNE'NİN AJENDASI” adı altında insandan sonraki YENİ TÜRE GEÇİŞİN GÜNLÜĞÜNÜ oluşturuyor. Son bölümdeyse Anne'nin “Pensées et Aphorismes de Sri Aurobindo: traduction et commentaires” de yorumlamadığı ancak Sri Aurobindo'nun “Thoughts and Aphorisms”adlı eserinde yer alan 7 özlüsözü sunuyoruz.

DÜŞÜNCELERİM
GÖRDÜKLERİM
Amaç


Bilgiyi aştığımız zaman İrfan1 sahibi oluruz. Akıl yardımcıydı; akıl köstektir. Gelip geçici istekleri aştığımız zaman Güç sahibi oluruz. Efor yardımcıydı; efor köstektir. Zevki aştığımız zaman Mutlu oluruz. Arzu yardımcıydı; arzu köstektir.


Bireyselleşmeyi aştığımız zaman gerçek Kişi oluruz. Ego yardımcıydı; ego köstektir. İnsanlığı aştığımız zaman İnsan oluruz. Hayvan yardımcıydı; hayvan köstektir.

Usavurma yeteneğini düzenli sezgiye dönüştür; tüm benliğin ışık olsun. Amacın bu.

Eforu düzenli bir egemen manevi kuvvet akımına dönüştür; tüm benliğin bilinçli kuvvet olsun. Amacın bu. Hazzı amaçsız, değişmez bir ekstaza dönüştür; tüm benliğin mutluluk olsun. Amacın bu. Bölünmüş bireyi evrensel kişiliğe dönüştür; tüm benliğin tanrısal olsun. Amacın bu.

Hayvanı, sürüleri güden çobana dönüştür; tüm benliğin Krishna2 olsun. Amacın bu. Şimdi yapamadıklarım, ileride yapacaklarımın göstergesidir.

İmkansızlık duygusu bütün imkanların başlangıcıdır. Çünkü bu zamansal evren bir paradoks, bir imkansızlık olduğu için, Ebedi onu Kendi Varlığından Yarattı.

1. İrfan: Arifin içine doğan hakikatin, essahın sezgisel, içgüdüsel bilgisi.

2. Krishna: Ebedi’nin Mutluluk kişiliği; Mutluluğun, Aşkın ve Bhakti'nin kendini Tanrısal'a dama, Tanrısal'a tapma, Tanrısal aşkı) Tanrısı.

İmkansızlık sadece henüz gerçekleştirilmemiş daha büyük mekanların bir toplamıdır. Daha ileri bir aşamayı, henüz edilmemiş bir yolculuğu peçeler. İnsanlığın gelişmesini istiyorsan, bütün önyargıları yık. Böylece darbe yemiş düşünce uyanır ve yaratıcı olur. Yoksa doğru faaliyetiyle karıştırdığı mekanik bir tekrarlamada kalır.

Kendi ekseninde dönmek insan ruhu için tek hareket değil. Bitmez tükenmez bir aydınlanmanın güneşi etrafında dönmek de var.

Önce deruni benliğinin bilincinde ol, sonra düşün ve harekete geç. Her yaşayan düşünce hazırlık aşamasında bir dünyadır; her gerçek hareket ortaya koyulmuş bir düşüncedir. Maddi dünya, tanrısal bilinçte bir fikir oynamaya başladı diye var.

Düşünce, varoluş için ne esastır ne de varoluşun nedenidir, gelecekte olmak için bir alettir: kendimde ne görüyorsam o olurum. Düşüncenin bana telkin ettiği her şeyi yapabilirim; düşüncenin bende açığa çıkardığı her şey olabilirim. Bu olmalı, insanın kendine olan sarsılmaz inancı, çünkü Tanrı insanın içinde İkamet Eder.

İşimiz, insanın zaten yaptığını hep tekrarlamaya devam etmek değil, işimiz yeni realizasyonlara 3, henüz hayal edilmemiş hakimiyetlere.

3 Realizasyon:
[Sri Aurobindo’yla Anne bu gibi kavramlara çoğu zaman üst üste gelen birkaç anlam verir] derin ve manevi anlamda somut bir realizasyon, realize edilen şeyi bilinç için herhangi bir maddi şeyin olabileceğinden daha gerçek, daha dinamik, daha yakın bir şekilde var eden şeydir; “realizasyon”, kelimenin tam anlamıyla Benliği, transandantal ve evrensel Tanrısal’ı kendimize ve kendimizde gerçek yapmaktır. İki tür şey olur yogada, realizasyonlar ve deneyimler.

Realizasyonlar Tanrısal’ın, Daha Yüksek Doğanın veya Tanrısal Doğanın, dünya bilincinin ve onun kuvvetlerinin işleyişinin, insanın kendi benliğinin, gerçek doğasının ve şeylerin iç doğasının temel hakikatlerinin bilincine alışı ve orada yerleşmeleridir, insanın iç dünyasının ve varoluşunun bir parçası olana kadar içinde büyüyen bu şeylerin gücüdür – mesela Tanrısal Mevcudiyetin realizasyonu, daha yüksek Huzurun, Işığın, Kuvvetin, Ananda’nın bilince inmesi ve bilinçteki işleyişi, tanrısal veya manevi Aşkın realizasyonu, insanın kendi psişik varlığını algılayışı, kendi Hakiki akılsal varlığını, Hakiki nefsi varlığını, Hakiki fiziksel varlığını keşfedişi, akılüstüsel veya süpraakılsal

ulaşmak. Zaman, ruh ve dünya bize çalışma alanı olarak verilir; vizyon4, ümit ve yaratıcı hayal gücü bize ilham verir; irade, düşünce ve çalışmaysa çok etkili aletlerimizdir. Daha başarmamız gereken yeni ne var ki? Aşk var, çünkü şimdiye kadar sadece nefret etmeyi ve tatmin olmayı başardık; İrfan var, çünkü şimdiye kadar sadece yanılmayı, algılamayı ve tasavvur etmeyi başardık; Mutluluk var, çünkü şimdiye kadar sadece zevki, acıyı ve ilgisizliği başardık; Güç var, çünkü şimdiye kadar sadece zayıflığı, eforu ve yenilgiye uğratılan zaferi başardık; Hayat var, çünkü şimdiye kadar sadece doğmayı, büyümeyi ve ölmeyi başardık; Birlik var, çünkü şimdiye kadar sadece savaşı ve ortaklığı başardık.

Tek kelimeyle tanrısallığı başarmamız gerekiyor, kendimizi Tanrısal’a göre yeniden şekillendirmeyi başarmamız gerekiyor. bilinci realize edişi, bütün bu şeylerin şu anki aşağı doğamızla olan ilişkisinin ve bu şeylerin bu aşağı doğayı değiştirmek için etkilerinin algılanışı.

Liste elbette sonsuzca daha uzun olabilirdi. Bu şeyler sıkça deneyim olarak da adlandırılabilir, sadece flaş gibi patladıklarında, kısa süre veya nadir ziyaretler için geldiklerinde; yalnızca çok kesin veya sık ya da devamlı veya normal olduklarında tam realizasyon olarak adlandırılabilirler; bir şeyin bilincine varma; gerçekleşme, gerçekleştirme (Fr: réalisation; En: realization).

4 Vizyon:
İçsel görme, daha geniş hakikatin ve deneyimin girip akla etki etmesi için fiziksel aklın ötesinde olan daha yüksek bilinç düzlemlerine açılan kapı. Mesela Işığı gönül gözüyle gördüğünüzde bu bir vizyondur; Işığın içinize girdiğini hissettiğinizde bu bir deneyimdir; Işık içinize yerleştiğinde, aydınlanma ve irfan getirdiğinde bu bir realizasyondur. (Fr&En: vision)

Varolma bilinciyle varolma sevinci ilk ana babadır. Aynı zamanda da son transandanslardır. Bilinçsizlik, bilincin sadece bir baygınlık arası ya da karanlık uykusudur; acı ve yok oluş, sadece kendini başka yerde ya da başka türlü bulmak için kendinden kaçan varolma sevincidir.

Varolma sevinci zamanla sınırlı değildir; başı ya da sonu da yoktur. Tanrı bir şekli ancak başka bir şekle Bürünmek için Bırakır. Sonuçta, Tanrı ne ki? Ebedi bir bahçede ebedi bir oyun Oynayan ebedi bir Çocuk. İnsan, Purusha7

Tanrı Doğaya Eğilmeden Edemez, insan da tanrısallığa özlem duymadan edemez. Bu, sonlunun Sonsuzla olan ebedi ilişkisidir. Birbirlerine sırt çeviriyorlar gibi göründükleri zaman, bu, daha samimi bir buluşmaya atılmak için geri çekiliyorlar demektir. İnsanın içindeki dünyanın doğası, Sahibine8 doğru daha büyük bir atılım yapmak için yeniden kendinin bilincinde oluyor. Bu “Sahip” tir doğasının bilmeden sahip olduğu, hayatın ve hissin sahip olup da sahip olduğunu inkar ettiği, aradığını inkar etmesine rağmen aradığı.

Dünyanın doğası sırf kendini bilmediği için Tanrı’yı bilmiyor; kendini bildiğinde karışımsız bir varolma sevinci yaşayacak. Sır, birlik içinde sahip olmakta, birlik içinde kaybolmakta değil. Tanrı ve insan, dünya ve gaip birbirlerini tanıyınca bir olurlar. Bölünmüşlükleri cehaletin nedenidir, aynen cehalet, acının nedeni olduğu gibi.

İnsan önce körü körüne arar, ve tanrısal benliğini aradığını bile bilmez, çünkü maddi Doğanın karanlığından başlar, ve görmeye başladığı zaman bile, kendi içinde büyüyen ışık uzunca bir süre gözlerini kamaştırır. Tanrı da insanın arayışına anlaşılmaz bir şekilde Cevap Verir: insanın körlüğünü Amaçlar, insanın körlüğünden, annesini el yordamıyla arayan küçük bir çocuğun ellerinden gibi Zevk Alır.

Tanrı’yla Doğa, oyun oynayan birbirlerine aşık bir çocukla bir kız gibidir. Birbirlerini görür görmez kaçıp saklanırlar, birbirlerini arayabilmek, kovalayabilmek ve yakalayabilmek için.

7 Purusha:
temel bilinç, hakiki varlık, veya en azından hangi düzlemde tezahür ederse hakiki varlığı temsil eder. Bilinçli varlık; bilinçli ruh; kişi; ruh; prakritinin (Doğanın) işleyişini destekleyen esas varlık; efendi ve tanık olan, bilen, sahip olan, destekleyen ve Doğanın işleyişini onaylayan gerideki bilinç.

8 Sri Aurobindo burada “Enjoyer” demiş, yani zevkini Çıkaran, tadını Çıkaran, Kullanan, Sahip İnsan, Doğa’dan Saklanan Tanrıdır, Doğa’ya mücadeleyle, ısrarla, şiddetle, gafil avlayarak sahip olabilsin diye. Tanrı, insandaki kendi bireyselliğinden saklanan evrensel ve transandantal İnsandır.

Hayvan, kıllı bir posta bürünmüş ve dört ayak üzerinde olan İnsandır; solucan, kendi insanlığının evrimine doğru kıvrılıp sürünen İnsandır. Maddenin kaba formları bile gelişmemiş vücudundaki birer İnsandır. Her şey purusha olan İnsandır .

Çünkü İnsanla neyi kastederiz? Kendi elementlerinden yapılmış bir aklı ve bir vücudu mesken tutmuş, yaratılmamış, imha edilemez bir ruh

Son


İnsanla Tanrı’nın buluşması her zaman, tanrısalın insanın içine nüfuz etmesi, içine girmesi, insanın da Tanrısallığın içine dalması anlamına gelmeli. Ama bu dalış bir tür yok oluş değil. Yok oluş bütün bu arayışın, bu tutkunun, bu acının, bu ekstazın ergisi değil. Oyun hiç başlamış olmazdı eğer sonu bu olacak olsaydı.

Sır sevinç. Saf sevinci öğren , böylece Tanrı’yı öğrenirsin. Bütün hikayenin başlangıcı neydi peki? Sırf varolma sevinci uğruna çoğalmış ve kendini sayısızca bulabilmek için sayısız şekle bürünmüş bir varoluş. Peki ortası ne? Çoklu bir birliğe yönelen bölünme, rengarenk bir ışık seline meşakkatle ilerleyen cehalet, hayal edilemez bir ekstazın dokunuşuna doğru sancıyan acı. Çünkü tüm bu şeyler karanlık formlar ve sapkın titreşimlerdir. Ya bütün hikayenin sonu ne olacak? Eğer bal hem kendini hem bütün damlalarını aynı anda tadabilseydi, bütün damlalar da birbirlerini ve her bir damla da bütün peteği kendiymiş gibi tadabilseydi, Tanrı’nın, insanın ruhunun ve evrenin sonu bu olurdu.

Aşk ana nota, Sevinç melodi, Güç akor, İrfan icracı, sonsuz Bütün hem besteci hem dinleyici. Sadece armoninin hazırlık akordsuzluklarını biliyoruz; armoni ileride ne kadar büyük olacaksa hazırlık akordsuzlukları da şu an o kadar korkunç; ama tanrısal mutlulukların fügüne mutlaka ulaşacağız.

Zincirler

Bütün dünya özgürlüğü özlemle diliyor, halbuki her yaratık zincirlerine aşık; bu, doğamızın ilk paradoksu, ilk çözülemez düğümü. İnsan doğumun bağlarına aşık; bu yüzden ölümün ikiz bağlarına kapılmış. Bu zincirler içinde, varlığının özgürlüğünü ve kendi ergisine hakim olmayı canı gönülden istiyor.

İnsan güce aşık; bu yüzden zayıflığa maruz. Çünkü dünya sürekli çarpışıp birbirlerinin üzerine atılan bir kuvvet dalgaları denizidir; tek bir dalganın zirvesine binmek isteyen, yüzlerce dalganın darbesiyle yıkılmak zorunda.

İnsan zevke aşık; bu yüzden üzüntünün de acının da boyunduruğuna katlanmalı. Çünkü karışımsız haz sadece tutkusuz özgür ruh içindir; ama insanda, zevk peşinde koşan şey acı çeken ve ıkınan bir enerjidir.

İnsan sakinliğe aç, ama huzursuz bir aklın, tedirgin bir kalbin deneyimlerinin de susuzluğunu hisseder; insanın aklı için zevk bir hummadır, sakinlikse atalettir, monotonluktur.

İnsan fiziksel varlığının sınırlamalarına aşık, ama sonsuz aklının, ölümsüz ruhunun özgürlüğüne de sahip olmak ister. İnsanın içinde bir şey bu kontrastların cazibesine tuhafça kapılır; akılsal varlığı için bunlar hayatın sanatsal yoğunluğunu oluşturur.

Sadece nektar değil, zehir de beğenisini, merakını cezbeder. Bütün bu şeylerin bir anlamı var, bütün bu çelişkilerden bir kurtuluş var. Doğanın kombinezonlarının her çılgınlığında bir metodu var, en çözülemez düğümleri için bir çözüm var.

Ölüm, Doğanın hayata, kendi kendini bulamadığını hatırlatmak için sürekli sorduğu sorudur. Ölümün kuşatması olmasaydı, yaratık mükemmel olmayan bir hayat şekline ebediyen bağlı olurdu. Ölümün kovalamasıyla yaratık mükemmel hayat fikrine uyanır ve mükemmel hayatın yolunu, imkanını araştırır.

Zayıflık, övündüğümüz kuvvetleri, enerjileri ve büyüklükleri aynı testten geçirerek onlara aynı soruyu sorar. Güç, hayatın oyunudur; hayatta neler yapılabileceğini gösterir ve hayatın ifadesinin değerini ortaya çıkarır. Zayıflık, hayatı hareketinde kovalayıp edindiği enerjinin sınırlarını hissettiren ölümün oyunudur. Doğa, acı ve üzüntü aracılığıyla ruha şunu hatırlatır: tattığın zevkler, gerçek varolma sevincinin sadece cılız bir yansımasıdır.

Varlığımızın her acısı, her işkencesi, yanında en büyük hazlarımızın loş, titrek birer ışıltı gibi kaldığı bir ekstaz alevinin sırrını barındırır. Sinirsel aklımızın nefret ettiği, kaçındığı hayatın büyük sınamalarının, ıstıraplarının ve zorlu deneyimlerinin ruhu cezbedişinin sırrı budur.

Aktif varlığımızın ve aletlerinin ajitasyonu ve çabuk yorulması, asıl temelimizin sakinlik olduğu, heyecanın, ruhun bir hastalığı olduğu yönünde Doğanın bir işaretidir.

Tam sakinliğin kısırlığı ve monotonluğu, Doğanın bizden faaliyetin bu sağlam temel üzerinde işlemesini istediğinin bir işaretidir. Tanrı ebediyen Oynar ama Rahatsız Olmaz.

Vücudun sınırlamaları bir kalıptır; ruh ve akıl, vücudun sonluluğuyla kendi sonsuzlukları arasındaki uyuşma formülü bulunana kadar kendilerini bu sınırlamaların içine dökmeli, bu sınırlamaları aşmalı ve kendilerini sürekli daha engin sınırlarda yeniden şekillendirmelidir. Özgürlük, bütün Doğanın gizli efendisi olan varlığın sınırlanamaz birliğinin yasasıdır. Kölelikse, diğer benliklerinin çokluktaki oyununa hizmet etmek için kendini isteyerek veren varlıktaki aşkın yasasıdır.

Özgürlük zincirler içinde çalıştığında ve kölelik, Aşkın değil de Kuvvetin bir kanunu olduğunda, her şeyin gerçek doğası bozulur ve yalan, ruhun varoluşla olan ilişkilerini yönetir.

Doğa, bu bozulmadan yola çıkar ve düzeltilmesine izin vermeden önce bu bozulmadan doğabilen bütün kombinezonlarla oynar. Sonra bütün bu kombinezonların özünü yeni, zengin bir aşk ve özgürlük ahenginde toplar.

Özgürlük sınırsız bir birlikten gelir, çünkü gerçek varlığımız budur. Bu birliğin özünü kendimizde bulabiliriz; işleyişini bütün diğer varlıklarla birlik içinde realize edebiliriz9. Bu çift deneyim, Doğadaki ruhun tam niyetidir.

Sonsuz birliği kendimizde realize ettik mi, o zaman kendimizi dünyaya vermek, tam özgürlük ve mutlak hakimiyettir. Sonsuz olunca ölümden muafız, çünkü hayat, ölümsüz varoluşumuzun bir oyunu haline gelir. Zayıflıktan muafız, çünkü on binlerce dalgasının şokundan zevk alan denizin tümüyüz. Üzüntüden ve acıdan muafız, çünkü varlığımızı etkileyen her şeyle nasıl ahenkleşeceğimizi, varolma sevincinin etkisini ve tepkisini her şeyde bulmayı öğreniriz. Sınırlamalardan muafız, çünkü vücut sonsuz aklın bir oyuncağı olur ve ölümsüz ruhun iradesine itaat etmeyi öğrenir.

Sinirsel aklın ve gönlün hummasından muafız, ama yine de hareketsiz kalmaya mecbur değiliz. Ölümsüzlük, birlik ve özgürlük içimizde, keşfedilmeyi bekliyorlar; ama aşkın sevinci için, içimizdeki Tanrı hep Çokluk olarak kalacak.

Özgürlük sınırsız bir birlikten gelir, çünkü gerçek varlığımız budur. Bu birliğin özünü kendimizde bulabiliriz; işleyişini bütün diğer varlıklarla birlik içinde realize edebiliriz9. Bu çift deneyim, Doğadaki ruhun tam niyetidir. Sonsuz birliği kendimizde realize ettik mi, o zaman kendimizi dünyaya vermek, tam özgürlük ve mutlak hakimiyettir. Sonsuz olunca ölümden muafız, çünkü hayat, ölümsüz varoluşumuzun bir oyunu haline gelir. Zayıflıktan muafız, çünkü on binlerce dalgasının şokundan zevk alan denizin tümüyüz. Üzüntüden ve acıdan muafız, çünkü varlığımızı etkileyen her şeyle nasıl ahenkleşeceğimizi, varolma sevincinin etkisini ve tepkisini her şeyde bulmayı öğreniriz.

Sınırlamalardan muafız, çünkü vücut sonsuz aklın bir oyuncağı olur ve ölümsüz ruhun iradesine itaat etmeyi öğrenir. Sinirsel aklın ve gönlün hummasından muafız, ama yine de hareketsiz kalmaya mecbur değiliz.

Ölümsüzlük, birlik ve özgürlük içimizde, keşfedilmeyi bekliyorlar; ama aşkın sevinci için, içimizdeki Tanrı hep Çokluk olarak kalacak. 9 Realize etmek: [Sri Aurobindo’yla Anne bu gibi kavramlara çoğu zaman üst üste gelen birkaç anlam verir] bir şeyi kendi bilincinde gerçek yapmak, bir şeyin bilincine varmak, farkına varmak, kavramak, anlamak; gerçekleştirmek, sadece akılda var olanı somut biçimde var etmek (Fr: réaliser; En: to realize).

Bazılarına göre özel bir Kısmete inanmak ya da kendini Tanrı’nın Elindeki bir alet olarak görmek kendini beğenmişliktir, halbuki bence herkesin özel bir Kısmeti var; anladım ki Tanrı, işçinin kazmasını Kullandığı gibi, küçük çocuğun ağzıyla da Aguluyor.

Kısmet, sadece herkesin öldüğü deniz kazasından beni kurtaran değildir. Herkes kurtulmuşken son can simidimi elimden kapıp beni ıssız okyanusta boğan da Kısmettir. Zaferin sevinci bazen mücadelenin ve acının çekiciliğinden daha azdır; yine de fatih insan ruhunun amacı acı değil zafer olmalıdır. Özlem duymayan ruhlar Tanrı’nın başarısızlıklarıdır; ama Doğa memnundur, onları çoğaltmayı sever çünkü hem istikrarını garantilerler hem egemenliğini uzatırlar. Ayaktakımı, fakir, cahil, kötü huylu veya terbiyesiz olanlar değil; küçüklükten, vasat bir insanlıktan memnun olan herkes ayaktakımıdır. İnsanlara yardım et ama enerjilerini zayıflatma; insanlara liderlik et, insanları eğit ama inisiyatiflerine ve orijinalliklerine müdahale etmemeye özen göster; diğer insanları kendi içine al ama, karşılığında da doğalarının tam tanrısallıklarını ver. Böyle davranabilen liderdir, gurudur.

Tanrı dünyayı bir muharebe alanına Çevirip savaşanların tepinmeleriyle, büyük bir çatışmanın, büyük bir mücadelenin çığlıklarıyla Doldurdu. Yoksa Biçtiği bedeli ödemeden Huzurunu çalmak mı istiyorsun? Mükemmel görünen bir başarıya güvenme, ama başardıktan sonra hala yapacak çok şey buluyorsan, sevin ve ilerle, çünkü gerçek mükemmelliğe kadar iş uzundur. Bir aşamayı amaç sanmaktan ya da bir molada çok fazla oyalanmaktan daha çok uyuşturan hata yoktur.

Büyük bir son gördüğün her yerde büyük bir başlangıçtan emin olabilirsin. Korkunç ve ağrılı bir imha aklını dehşete düşürdüğünde, aklını engin ve büyük bir yaratımın emin oluşuyla teselli et. Tanrı sadece sakin küçük sesin İçinde değil, ateşin de İçinde, hortumun da İçinde. İmha ne kadar büyükse yaratma şansı o kadar özgürdür; ama imha sıkça uzun, yavaş ve bunaltıcı olur, yaratım gelmekte gecikir, ya da yaratımın zaferi yarıda kesilir. Gece tekrar, tekrar geri gelir ve gün gecikir, hatta sanki sahte bir şafakmış gibi görünür. Dolayısıyla umutsuzluğa kapılma, uyanık ol ve çalış. Şiddetle umut edenler umutsuzluğa çabuk kapılır; ne umut et ne de kork ama, Tanrı’nın amacından ve kendi gerçekleştirme iradenden emin ol. Tanrısal Sanatçının Eli sıkça Dehasından ve Malzemesinden Emin Değilmiş gibi İşler. Sanki Dokunuyormuş, Deneyip Bırakıyormuş, yeniden Ele Alıyormuş, Fırlatıp tekrar Ele Alıyormuş, Emek Verip başarısız Oluyormuş, Bozup Yamalıyormuş gibi gelir.

Her şey hazır olmadan, Çalışmasında sürprizler, hayal kırıklıkları normaldir.

Seçilmiş olan, dipsiz kınanma kuyusuna Atılır. Atılmış olan, güçlü bir yapının köşe taşı olur. Bütün bunların gerisinde, aklımızı aşan İrfanın emin Bakışı, sonsuz bir Yeteneğin acelesi olmayan Gülümseyişi vardır. Tanrı’nın önünde ebediyet var, hep Acele Etmesine hiç gerek yok. Amacından ve başaracağından Emin, Eserini mükemmelliğe yaklaştırmak için yüz kez Parçalasa da Umurunda değil. İlk gerekli büyük dersimiz sabırdır; utangacın, şüphecinin, bıkkının, tembelin, zayıfın, hırsı olmayanın kasvetli hareket etme yavaşlığı değil: teyakkuzda olan ve kendini sayıca az ama kaderi değiştirmeye yetecek hızlı büyük darbelerin vaktine hazırlayan, sakin ve yoğun kuvvetle dolu bir sabır.

Tanrı neden Dünyasını böylesine sertçe Dövüyor, neden üzerinde Tepinip hamur gibi Yoğuruyor, neden dünyayı öylesine sıkça kan gölüne Çevirip kızgın ocağın cehennem ateşine Atıyor? Çünkü insanlık genelinde hala başka türlü eritilip şekillendirilemeyen sert, ham ve adi bir maden; böyle materyele böyle yöntem. Maden daha asil, daha saf bir metale dönüştürülmesine izin versin, Tanrı’nın ona karşı Kullanacağı yöntemler de daha yumuşak, daha tatlı olur ve ondan daha yüce, daha güzel kullanımlarda Yararlanır.

Tanrı sonsuz imkanların arasından Seçebilirken neden böyle bir materyel Seçti ya da İmal Etti? Çünkü tanrısal Fikri sadece güzelliği, tatlılığı ve saflığı değil, kuvveti de, iradeyi de büyüklüğü de Amaçlıyordu. Kuvveti küçümseme, bazı yönlerinin çirkinliği yüzünden kuvvetten nefret de etme, ya da sadece aşk Tanrı’dır diye de düşünme. Tüm mükemmel mükemmellik kahramandan, hatta devden bile bir şeyler içermelidir. En büyük kuvvet en büyük zorluktan doğar. Her şey değişirdi eğer insan manevileştirilmesine bir kez olsun razı olsaydı; ama akılsal, nefsi ve fiziksel doğası daha üst kanuna isyan ediyor. İnsan kusurluluğunu seviyor.

Ruh, varlığımızın hakikatidir; akıl, nefs10 ve fizik, kusurluluklarıyla ruhun maskeleridir, ama mükemmelliklerinde ruhun kalıpları olmaları gerekir.

Sadece manevi olmak yetmez; bu birkaç ruhu cennete hazırlar ama yer’i11 aynen olduğu gibi bırakır. Bir uzlaşma da selamet yolu değil.

10 Nefs: Asıl nefs, kendi doğasıyla, dürtüleriyle, heyecanlarıyla, duygularıyla, arzularıyla, hırslarıyla hareket eden hayat gücüdür, bütün bunların en yüksek merkezi de heyecanın dış kalbi olarak adlandırabileceğimiz yerdedir; bununla birlikte, ruhun daha yüksek duygularının veya psişik duyguların ve duyarlılıkların, heyecanların veya sezgisel özlemlerin ve dürtülerin bulunduğu bir iç kalp vardır. Tabii ki nefsi kısmımız bütünlüğümüz için gerekli ama, sadece duyguları ve eğilimleri psişik dokunuş tarafından arındırıldığı zaman, manevi ışık, manevi güç tarafından ele geçirilip yönetildiği zaman gerçek bir alet olur (Fr: le vital; En: the vital). 11 Sri Aurobindo burada “earth” ile hem dünyayı... hem maddeyi, fiziksel vücudu kastediyor.

Dünya üç tür devrim bilir. Maddi devrimin güçlü sonuçları vardır, ahlaki ve entelektüel devrimlerin ufku sonsuzca daha engindir, meyveleri de daha zengindir, ama manevi devrimler büyük ekimlerdir. Eğer bu üçlü değişim mükemmel bir uyum içerisinde çakışabilseydi, kusursuz bir eser gerçekleştirilmiş olurdu; ama insanın aklı ve vücudu güçlü bir manevi akımın tamamını içeremez; çoğu israf edilir, geri kalanın büyük kısmıysa saptırılır. Toprağımızın entelektüel ve fiziksel olarak pek çok kez sürülmesi gerekir ki, engin bir manevi ekimden zayıf bir hasat elde edilebilsin.

Her din insanlığa yardım etti. Paganizm insandaki güzelliğin ışığını, hayatının enginliğini ve yüceliğini, çok yönlü bir mükemmelliğe olan meylini artırdı. Hristiyanlık insanlığa tanrısal aşktan, insan sevgisinden ve hayırseverlikten bir görüş bahşetti. Budizm insanlığa daha bilge, daha tatlı, daha saf olmanın asil bir yolunu gösterdi.

Musevilik ve İslamiyet, insanın hareketlerinde nasıl dinen sadık olacağını, Tanrı’ya ibadet ederken ve kendini adarken nasıl gayretli olacağını gösterdi. Hinduizm insanlığa en geniş, en derin manevi imkanları açtı; büyük bir iş başarılmış olurdu eğer bütün bu Tanrı’ya bakışlar birbirlerini kucaklayıp birbirleriyle kaynaşabilseydi; ama entelektüel dogmalar ve kültlerin egoizmi yolu tıkıyor.

Bütün dinler birkaç ruhu kurtardı ama, henüz hiçbir din insanlığı manevileştiremedi. Bunun için kült ya da ilke değil, bireysel manevi evrim konusunda her şeyi kapsayan sürekli bir çaba lazım. Bugün dünyada gördüğümüz değişiklikler, ideallerinde ve niyetlerinde entelektüel, ahlaki, fizikseldir: manevi devrim vaktini bekliyor, bu arada da dalgalarını oraya buraya savuruyor. Manevi devrimin vakti gelene kadar diğer değişimlerin anlamı anlaşılamaz, ve o ana kadar da, güncel olaylar hakkındaki yorumlamalar ve insanlığın geleceğiyle ilgili bütün tahminler boş iştir.

Çünkü manevi devrimin niteliği, gücü ve sonucu, insanlığımızın bir sonraki devrini belirleyecek şeylerdir.