|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri
71 – Bir düşünce, Hakikate atılmış bir oktur: bir noktayı vurabilir ama tüm hedefi kapsayamaz. Ama okçu daha fazlasını istemek için başarısından fazlaca memnundur. Çok açık! Öylesine bariz ki (bizim için). İyi de, hedefin tamamını kapsamak için ne yapmak lazım? Artık okçu olmamak lazım! İmaj çok güzel. Bu tam da Hakikati keşfettiğini zannettikleri şu halde olan insanlar için geçerli.
Bu, bir noktaya temas etti diye Hakikati bulduğunu sanan herkese söylenecek iyi bir şey. Ama o kadar çok başka şey söyledik ki. Şu merak edilebilir: bütün hedefi kapsayabildiğin, yani bütün bakış açılarını, her bir şeyin faydasını bilebildiğin andan itibaren, bu durumda ne ölçüde hareket edebilirsin, mademki her şeyin faydalı olduğunu, her şeyin yerli yerinde olduğunu görüyorsun? Hareket etmek için bir şekilde eksklüzif ya da mücadeleci olmak mı gerekiyor?Biliyor musun, bunlar çelişen düşünceler olduğu sürece... Fransa’nın güneyinde oturan şu filozofun hikayesini biliyor musun?Adını unuttum, çok ünlü biri, Montpellier üniversitesinde profesör, yakınlarda oturuyormuş. Evine giden birkaç yol varmış. Adam her gün üniversitesinden çıkıp hepsi evine varan yolların oluşturduğu bir kavşağa geliyormuş: bir yol şu taraftan, bir yol bu taraftan, bir diğer yol şu taraftan varıyormuş evine. Kendisi anlatıyormuş: “Her gün kavşakta durup ‘acaba hangi yolu kullansam?’ diyorum içimden”. Her bir yolun avantajı ve dezavantajı varmış; hepsi aklından geçiyormuş: avantaj ve dezavantaj, şu ve şu... ve dönüş yolunu seçmek için yarım saat kaybediyormuş. Bunu, düşüncenin eylemdeki yeteneksizliğinin örneği olarak veriyormuş: insan düşünmeye başlarsa, artık harekete geçemez. Bunlar burada, en alt düzlemde çok iyi. Ama yukarıda, doğru değil – tam tersi! Zaten okçu olduğun ve bir noktayı vurduğun sürece bu böyle; aşağıdaki zekanın tümü böyle, her türlü şey görür; ve her türlü şey gördüğü için, harekete geçmek için seçemez. Ama bütün hedefi görmek için, Hakikati bütünüyle görmek için diğer tarafa geçmek lazım. Ve diğer tarafa geçtiğin zaman gördüğün şey, çoklu hakikatlerin eklenmesi değil, birbirine eklenen ve birbiri ardına gördüğün, dolayısıyla da bütünü birden kavrayamadığın sayısız miktarda hakikat değil artık. Yukarıya geçtiğinde ilk önce bütünü görürsün, bütün BİRDEN karşına çıkar, bütünün hepsi, tam olarak, bölünmesiz. O zaman da artık seçmen gerekmez, bir vizyon görürsün: BUNU yapmak lazım. Şu ile şu, veya şu ya da şu arasında seçmezsin; çünkü artık öyle değildir. Artık peş peşe ardışık şeyler görmezsin: bir birlik olarak varolan bir bütünün simültane vizyonunu görürsün. Seçim böylece basittir, sadece bir vizyondur. Ve bu halde olmadığın sürece, bütünü göremezsin – bütün ardışık şekilde görülemez, bütünü bir hakikati bir diğerine ekleyerek göremezsin. Aklın yeteneksizliği de bu zaten. Akıl bütünü göremez. Hep ardışık şekilde görür, bu hep bir ekleme olur, ama ÖYLE değil işte, esas OLAY değil, bir şeyler kavranmaz, Hakikatin anlamı kavranmaz.
Sadece bütünü global biçimde, simültane olarak, bir birlik halinde algıladığın zaman Hakikate bütünlüğünde ulaşabilirsin. Artık eylem de yanlışa, düzeltmeye, tartışmaya tabi olmaz: yapılması gerekenin yanılmaz net vizyonu olur.
(Sessizlik)
Yok, bu soru bizi başka yere götürüyor... Galiba... bu söylediklerim yetmedi (Anne gülüyor). Yo, yo, yetti!
3 Şubat 1962
72 – İrfanın içime doğmaya başladığının göstergesi, henüz hiçbir şey bilmediğimi ya da çok az bildiğimi hissediyor olmamdır; oysa sadece bildiklerimi bilebilseydim zaten her şeye sahip olurdum.
Nasıl bir soru sorardın? Senin söylemek istediğin özel bir şey yok mu? ... (Anne başını sallıyor) Şöyle bir soru hazırlamıştım, insan bazen uykusunda, olacakları kesin olarak biliyor, şaşırtıcı netlikteki somut detaylarla, sanki okült bir düzlemde her şey en küçük detayına kadar zaten buradaymış, olmuş gibi.
Bu doğru mu? Bu hangi bilgi düzlemi? Bu düzlem tek mi yoksa birkaç düzlem mi var? Uyanıklık halindeyken bilinçli olarak bu düzleme ulaşmak için ne yapmak gerekiyor? Bir de nasıl oluyor da tanrısal bir realizasyonu olan ciddi insanlar, bazen kehanetlerinde bu kadar çok yanılabiliyor? Ohoooh! Bir dünya soru! (Gülerek) Bu bir değil yirmi soru! İlgini çeken bir şey varsa... Hepsi çok enteresan, ama bu en az sekiz sayfa demek! Önsezisel rüyalar... Çeşitli türde önceden uyaran rüyalar var. Hemen gerçekleşen önsezisel rüyalar var, yani ertesi gün olacakları gece rüyanda gördüğün zaman, bir de gerçekleşmesi daha uzun ya da daha kısa zamana yayılmış önsezisel rüyalar var. Ve zamandaki yerlerine göre, bu rüyalar farklı alanlarda görülmüştür. Mutlak bir kesinliğe doğru çıkıldıkça gerçekleşme zamanı uzar, çünkü bunlar Orijine çok yakın bir alanda görülen vizyonlardır ve olacakların vahyisiyle olacakların gerçekleşmesi arasındaki zaman çok uzun olabilir. Ama vahiy Orijine çok yakın olduğu için çok kesindir. Bir yer var, Yüce’yle özdeşleşmiş olduğunda, her şeyi mutlaka bilirsin: geçmişteki, şimdiki, gelecekteki ve her yerdeki her şeyi bilirsin. Ama genellikle oraya gidenler, geri döndükleri zaman gördüklerini unutur. Hatırlamak için oldukça sıkı bir disiplin gerekir. Bu, yanılmadığın tek yerdir.
Ama iletişim bağları, eklemleri ya da halkaları her zaman tam değildir, bu yüzden nadiren hatırlarsın.
Neyse, söylediklerime dönecek olursak, gördüğün düzleme göre, vizyonun gerçekleşmek için harcayacağı zamanı az çok kestirebilirsin; ve hemen olacak olaylar sübtil fizikte daha şimdiden olmuş, gerçekleşmiş, var durumda, görülebilirler – öylece oradalar, orada varlar – ertesi gün ya da birkaç saat sonra, sadece görüntünün maddi dünyaya yansıması ya da projeksyonu gerçekleşir; transkripsyonu bile değil, projeksyonu. Orada doğru olayı, tam olayı bütün detaylarında görürsün çünkü olay şimdiden olmuş durumdadır; her şey vizyonun doğruluğuna ve vizyon görme gücüne bağlı.
Vizyon görme gücün objektifse ve içtense, olayı doğru görürsün; eğer vizyona duygu ya da izlenim eklersen, vizyonu süslemiş olursun. Sübtil fizikte doğruluk sadece alete, yani gören kişiye bağlıdır. Fakat daha sübtil bir alana gittiğin andan itibaren, nefsi alan gibi – hele ki akılsal alanda bu daha fazla, ama nefsi alanda küçük bir olasılıklar payı şimdiden vardır – olacakları aşağı yukarı görebilirsin, ama detaylar konusunda şöyle ya da böyle olabilir – bazı iradelerin ya da nüfuzların müdahale etme ve bir fark yaratma imkanı vardır.
Bu böyle çünkü asli irade deyim yerindeyse farklı alanlarda yansır, ve her alan görüntülerin organizasyonunu ve ilişkisini değiştirir. Yaşadığımız dünya bir görüntü dünyası: öz halindeki şeyin içinde değil, bu şeyin yansıması içinde yaşıyoruz. Diyebiliriz ki, maddi varoluşumuzda, esas gerçeğimizde olduğumuz şeyin sadece bir yansımasıyız, bir görüntüsüyüz. Bütün yanlışlar, bütün tahrifatlar da bu yansımaların özel şekli yüzünden olur – görülen şey özünde tamamen doğru ve saftır, ve ebediyen vardır; görüntülerse esasen değişken olur. Ve titreşimlerin içine giren yalanın oranına göre, çarpıtma ve saptırma oranı artar. Her durumun, her olayın, her şeyin hakiki varoluş olan saf bir varoluşu olduğunu, ve aynı durumun, aynı olayın, aynı şeyin, varlığın çeşitli alanlarındaki varoluşu olan çok sayıdaki saf olmayan ya da çarpıtılmış varoluşu olduğunu söyleyebiliriz. Mesela entelektüel alanda bütün bir çarpıtma başlangıcı var; dikkate değer sayıda çarpıtma var akılsal alanda, ve bütün duygusal ve duyumsal alanlar müdahale ettiği ölçüde çarpıtmalar artar. Ve maddi düzleme geldin mi, olay sıkça unrecognizable’dır, tanınmayacak haldedir.
Tamamen çarpıtılmış durumdadır. O derece ki şunun, şunun maddi ifadesi, maddi yansıması olduğunu bilmek bazen çok zordur, birbirine artık pek benzemez. Bu, meseleye yaklaşmanın biraz yeni bir şekli, ve birçok şeyin de anahtarı olabilir.
Böylece, iyice tanıdığın ve maddi olarak görmeye alışık olduğun birisini sübtil fizikte görürsen, daha şimdiden daha belirgin, daha görünür, daha önemli hale gelen şeyler olur, fiziksel olarak görmediğin şeyler olur, çünkü bu şeyler maddi monotonlukta, maddi donuklukta başka pek çok şeyle aynı düzlemde karışıp kaybolmuştu. Fiziksel olarak ortaya çıkmayan özellikler ya da karakter ifadeleri yeterince önem kazanarak çok görünür hale gelir.
Birine fiziksel olarak baktığın zaman ten rengini, hatlarının şeklini, ifadesini görürsün – aynı anda bu yüzü sübtil fizikte görsen, birden farkına varırsın ki yüzünün bir bölümünün belli bir rengi var, başka bir bölümünün başka bir rengi var; gözlerinin içinde daha önce görünmeyen bir ifade, bir tür ışık var; yüzünün tümü, fiziksel gözlerimize oldukça abartılı görünebilen ama sübtil görme yeteneği için çok anlamlı olan ve bu kişinin karakterini ya da bu kişinin etkisi altında olduğu nüfuzları açığa vuran bir görünüm alır ve son derece farklı bir izlenim verir; bu söylediklerim, daha birkaç gün önce yaşadıklarımın notasyonu. Yani, bilinçli olduğumuz ve gördüğümüz düzleme göre görüntüler algılarız, az çok yakın olayları az çok doğru şekilde görürüz.
Doğru ve kesin olan tek görüş, tanrısal Bilincin Görüşüdür. Öyleyse mesele, tanrısal Bilincin bilincine varmak ve bu Bilinci bütün detaylarda sürekli korumaktır.
Bu arada, bir sürü işaret alma şekli var. Bazı kişilerin gördüğü net, doğru, ve... nasıl desem... tanıdık vizyonun birkaç kaynağı olabilir. Bu, bilincini etrafına yayma alışkanlığını edinmiş olduğun zaman, durumlarla ve şeylerle özdeşleşerek gördüğün bir vizyon olabilir. Seni olacaklardan haberdar ederek eğlenen gaibin bir gevezesinin verdiği bir işaret de olabilir – bu çok sık olur. Yani her şey senin “habercinin” ahlak düzeyine bağlı; eğer seninle eğleniyorsa, sana masal okur – antitelerin bilgi verdiği kişilerin çoğu zaman başına gelen budur. Seni yemlemek için çok sıkça sana gerçekten neler olacağını anlatırlar, çünkü nefsin ya da aklın herhangi bir alanında evrensel bir görüşe sahipler, ve sonra, onlara güvendiğinden iyice emin olunca seninle dalga geçmeye başlayabilirler, o zaman da İngilizce’de denildiği gibi, you make a fool of yourself [maskara olursun]. Bu çok sık olur. Kendin, bu zatların veya antitelerin, ya da bazılarının onları adlandırdıkları gibi küçük tanrısallıkların bilincinden daha yüksek bir bilinçte olman ve iddialarının değerini yukarıdan kontrol edebilmen gerekir.
Evrensel akılsal görüşe sahipsen, bütün akılsal formasyonları görürsün; o zaman akılsal dünyanın, fiziksel düzlemde gerçekleşmek için nasıl organize olduğunu görürsün – ve bu çok enteresandır. Çeşitli formasyonları görürsün, birbirlerine nasıl yaklaştıklarını, birbirleriyle nasıl savaştıklarını, nasıl kombine olduklarını, nasıl organize olduklarını görürsün; üstün gelen, daha fazla etkileyen, daha tam bir gerçekleşmeye ulaşan formasyonları görürsün.
Şimdi, gerçekten daha yüksek bir görüşün olsun istiyorsan, akılsal dünyadan çıkman ve asli iradeleri, ortaya çıkmak için inerken görmen lazım. Bu durumda tüm detaylar görülmeyebilir ama, merkezi OLGU, merkezi hakikatinde olgu tartışılmaz, inkar edilemez, tamamen doğrudur.
Yeryüzünde, fiziksel gözlerden çok uzakta olan olayları önceden söyleme yeteneği olan insanlar da var – genelde bunlar bilinçlerini genişletebilen, yayabilen insanlar. Fiziksel bir görme yetenekleri var ama, tamamen maddi organdan daha sübtil bir organa (bu organın yaşamı diyebileceğimiz şeye) bağlı olan biraz daha sübtil bir görme yetenekleri var; böylece, bilincini, görme isteğiyle göndererek çok iyi görebilirsin, olayları görürsün – olaylar zaten vardır, olmuş durumdadır, ama sıradan görüşümüzün alanında değildirler. Bu kapasitesi olup da gördükleri şeyleri söyleyenler, içten olanlar, palavracı olmayanlar tamamen net ve doğru görür. Aslında, olayları önceden söyleyenler ya da görenler için hakikaten içten olmaları büyük bir faktördür. Ama maalesef, kesin ya da net görünmeyen bir şey olunca, insanların merakı, ısrarı, uyguladıkları – ve çok azının karşı koyabildiği – baskı yüzünden, neredeyse istemdışı bir içsel hayal etme gücü, eksik olan küçük unsuru ekler.
Kehanetlerdeki yanlışları oluşturan budur. “Yo, hayır, bunu bilmiyorum; hayır, göremiyorum, yo, hiçbir fikrim yok” deme cesaretini gösterebilen çok az insan var. Bunu kendilerine bile itiraf etmeye cesaret edemiyorlar. Böylece, neredeyse bilinçaltısal şekilde etki eden birazcık hayal gücüyle, vizyonu, bilgiyi tamamlıyorlar – her şey olabilir. Buna dayanabilen çok az insan var. Çok falcı tanıdım çok, müthiş yetenekli insanlar tanıdım – çok azı artık bilmediği yerde durmasını biliyordu. Ya da, küçük bir detay için ekliyorlar. Bu yeteneklere daima biraz şüphe uyandıran niteliği veren de bu. Gerçekten evliya olmak lazım – büyük bir evliya, büyük bir bilge olmak lazım – ve tamamen özgür olmak lazım, kesinlikle insanların etkisi altında kalmamak lazım; tabii ünlü olmak isteyenlerden söz etmiyorum, onlar çok basit tuzaklara düşüyor, iyi niyetli olmak bile, Tabii her şey için her zaman bir fark var, bazen birkaç saatlik (bu maksimum), bazen birkaç saniyelik. Ve çok sıkça, olaylar sana burada olduklarını söylerler – bilincinle temasa geçmeleri bazen birkaç dakika, bazen birkaç saniye alır. Ne olacağını hep biliyorum, sürekli, ve tamamen faydasız şeyleri biliyorum – bu şeyleri önceden bilmenin hiçbir faydası yok, hiçbir şeyi değiştirmiyor, ama bu olaylar var, insanın etrafındalar. Eğer bilincin yeterince genişse, tüm bu şeyleri bilirsin; mesela falancanın bana bir paket getireceğini biliyorum; ya da filancanın gelmekte olduğunu. Bu tür şeyler. Ve bu her gün böyle. Çünkü bilincim yayılmış durumda olduğu için olaylarla temasa geçiyor.
Ama bunun önsezisel olduğu söylenemez çünkü olay zaten var; sadece duyularımızla temasa geçmesi birkaç saniye alıyor, çünkü bir kapı, bir duvar ya da bir şey görmeyi engelliyor. Birkaç kez bunun gibi deneyimler yaşadım. Mesela bir defasında dağda geziyorduk, tek kişinin geçebileceği bir patikadaydım, bir tarafta uçurum vardı, diğer tarafta da dikine kaya.
Arkamda üç çocuk vardı, bir dördüncü kişi de son sırada yürüyordu. Öndeydim; patika kayayı takip ediyordu, gittiğim yeri göremiyordum... çok tehlikeliydi, kayan uçuruma yuvarlanırdı. Önde yürüyordum, birden, bu gözlerle değil başka gözlerle, öteki tarafta, kayanın üzerinde öylece duran bir yılan gördüm, halbuki attığım adımlara dikkat ediyordum. Yavaşça... bir adım attım.... gerçekten de öteki tarafta bir yılan varmış. Bu beni şaşkınlığın şokundan kurtardı, çünkü görmüştüm, tedbirli davranıyordum. Şaşkınlığın şoku olmadığı için çocukları korkutmadan “Durun, kımıldamayın, rahat durun” diyebildim. Şok yüzünden bir şey olabilirdi: yılan – bir engerekti – ses duymuştu, deliğinin önünde çöreklenmişti, başını sallayarak savunma pozisyonuna geçmişti bile. Fransa’dayken. Hiçbir şey olmadı; halbuki kargaşa, gürültü olsaydı kim bilir neler olurdu.
Bu tür şey çok sıkça başıma geldi... yılanlarla dört kez başıma geldi. Bir defasında, tamamen karanlıktı, burada oldu, Ariankuppam balıkçı köyü yakınlarında. Bir dere vardı, tam denize döküldüğü yerdeydik, gece olmuştu – karanlık çok çabuk basmıştı. Yolda yürüyorduk, ayağım havadaydı, ayağımı kaldırmıştım, tam yere basıyordum ki...
kulağımda net bir ses duydum: “Aman!” Oysa kimse konuşmamıştı. Tam ayağım yere değecekken, bir baktım... kocaman simsiyah bir kobra... üzerine bir güzel basacaktım – zatıalileri bundan hiç hoşlanmaz. Kaçıp suyu geçti – yavrum, nasıl da güzeldi! Şişinmişti, suyu bir kral gibi başı dimdik geçti. Tabii üzerine bassaydım münasebetsizliğimi cezalandırırdı. Bunun gibi yüzlercesi başımdan geçti – bir saniye önce değil, tam son anda haberdar edildim. Ve çok farklı durumlarda. Bir defasında Paris’te Saint Michel bulvarında karşıdan karşıya geçiyordum... birkaç ay zarfında psişik Mevcudiyetle, iç Tanrısal’la birleşmiş olmaya karar vermiştim, son haftalardı, sadece bunu düşünüyordum, sadece bununla meşguldüm. Evim Luxembourg’a yakındı, akşamları Luxembourg parkında gezmeye, oturmaya giderdim – ama hep içe dönük vaziyette.
Orada bir tür kavşak var, içine dönük vaziyette karşıdan karşıya geçilecek yer değil, pek akıllıca değil! İç dünyama dalmıştım, yürürken... birden bir şok hissettim, darbe yemiş gibi oldum, sanki bir şey bana vurdu... kendimi içgüdüsel olarak geriye attım; kendimi geriye atar atmaz bir tramvay geçti – tramvayı bir kol uzunluğundan biraz fazla bir mesafeden hissetmiştim, koruma aurama değmişti... auram o zamanlar çok kuvvetliydi, kendimi tamamen okültizme vermiştim, auramı nasıl koruyacağımı biliyordum, tramvay koruma aurama değmişti ve bu beni sanki fiziksel darbeyi yemişim gibi tam anlamıyla geriye atmıştı.
Tabii vatmandan ağız dolusu küfür yedim! Kendimi tam zamanında geriye attım ve tramvay kıl payı geçti. Artık hatırlamıyorum, ama başımdan bir sürü hikaye geçti. Nedenler farklı olabiliyor. Çok sıkça, biri bana haber veriyordu: küçük bir antite ya da herhangi bir varlık. Bazen auram beni koruyordu. Her türlü olayda. Yani hayatım fiziksel vücudumla nadiren sınırlıydı – bu çok pratik, çok iyi. Ve gerekli: yeteneklerini artırır. Théon’un bana ilk söylediği şey buydu: “Kendinizi son derece faydalı duyulardan mahrum ediyorsunuz, EN SIRADAN HAYAT İÇİN BİLE FAYDALILAR”. “Eğer iç duyularınızı geliştirirseniz (onlara olağanüstü isimler takmıştı) genelde bildiklerinizden sonsuzca daha fazlasını bilebilirsiniz, sadece kendi duyularınızı kullanarak”. Gerçekten doğru, gerçekten... Ve sadece akılsal açıdan değil, nefsi açıdan da, hatta fiziksel açıdan bile. İyi de, bunun yöntemi ne? Yöntem çok kolay.
Bunlar disiplin. Ne yapmak istediğine bağlı. Duruma bağlı. Her şey için bir yöntem var. Ve ilk yöntem de, önce bunu istemek, yani bir karar almak.
Sonra sana bütün bu duyuların ve nasıl işlediklerinin tarifi veriliyor – uzun iş. Bir duyuyu ele alıyorsun, ya da birkaç tanesini, veya hangisiyle başlamak sana daha kolay geliyorsa o duyuyu ele alıyorsun ve karar veriyorsun.
Sonra disiplini izliyorsun. Bu, kasları geliştirme egzersislerine benzer. Kendine bir irade yaratmayı bile başarabilirsin. Ama daha sübtil şeyler için yöntem şu, istediğin şeyi tam olarak hayal edip, o şeye tekabül eden titreşimle temasa geçmen lazım, sonra da odaklanıp egzersis yapman lazım. Mesela bir nesnenin arasından görmeye çalışmak ya da bir sesin arasından duymak, ya da çok uzağı görmek gibi; bir sesin arasından duymak, maddi olgunun, sözün ya da fiziksel sesin veya mesela müziğin gerisinde olan sübtil gerçekle temasa geçmek demek. Odaklanırsın ve gerisinde olanı duyarsın. Bu, görünüşlerin gerisinde olan nefsi gerçekle temasa geçmek demek (bu akılsal bir gerçek de olabilir ama, genellikle fiziksel sesin hemen gerisinde olan nefsi bir gerçektir). Mesela, uzunca bir süre, birkaç ay boyunca yatağa düştüm, çok sıkılmıştım – etrafı görmek istiyordum. Yaşadığım odanın sonunda küçük bir oda daha vardı, küçük odanın ucunda da bir tür köprü, bahçede merdivene dönüşüyordu ve bahçenin ortasına inşa edilmiş çok büyük, çok güzel bir atölyeye doğru iniyordu. Atölyede neler olup bittiğini merak ediyordum çünkü odamda canım sıkılıyordu. Çok rahat duruyordum, gözlerimi kapatıp bilincimi yavaş - yavaş, yavaş - yavaş gönderiyordum. Ve günbegün, belirli bir saat seçip egzersisi düzenli olarak yapıyordum. İlk önce hayal gücünü kullanırsın, sonra bu bir gerçektir. Ve belli bir sürenin sonunda görüşümün hareket ettiğini fiziksel olarak gerçekten hissediyordum: görüşümü takip ediyordum ve aşağıda hiç bilmediğim şeyler görüyordum. Daha sonra kontrol ediyordum. Akşamları soruyordum: “Şu şöyle miydi? Peki ya şu... ?” Ama bunu her bir duyu için aylar boyunca yapmak lazım, sabırla, bir tür inatla. Duyularını peş peşe ele alıyorsun: işitme, görme duyunu; hatta tat alma, koku alma duyunu bile sübtil olarak geliştirebilirsin. Akılsal açıdan daha kolay, çünkü insan konsantrasyona daha alışık. Düşünüp bir çözüm bulmak istediğinde, düşüncenin dedüksyonlarını izleyeceğine her şeyi bırakıyorsun ve fikir üzerinde, problem üzerinde konsantre oluyorsun, sonra da problemdeki noktayı toplamayı, yoğunlaştırmayı başarıyorsun. Her şeyi bırakıp bekliyorsun, konsantrasyonun yoğunluğuyla bir cevap alana kadar. Bu da biraz zaman ister ama, iyi bir öğrenci olduysan, bunu yapmaya biraz alışık olmalısın, çok zor değil.
Fiziksel duyuların bir tür uzantısı var. Mesela Kızılderililerin, bizimkilerden (ve köpeklerinkinden) çok daha gelişmiş işitme ve koku alma duyuları var! Bir Kızılderili tanıyordum, sekiz on yaşlarındayken arkadaşımdı, Buffalo Bill’le Hippodrome zamanında gelmişti, uzun zaman önceydi, sekiz yaşındaydım... kulağını yere dayardı, o kadar iyiydi ki mesafeyi bilirdi: titreşimin yoğunluğuna göre yürüyen kişinin ayak sesinin hangi mesafede olduğunu bilirdi. Sonra da çocuklar hemen “Bunu bilmeyi çok isterdim” deyip dener. İnsan kendini böyle hazırlar. Oynadığını sanır, aslında daha sonrası için hazırlanır. Ya.
27 Şubat 1962
73 – Bilgelik gelince ilk dersi: “Bilgi diye bir şey yoktur; sadece Sonsuz Tanrısallıktan edinilen izlenimler vardır” olur. Çok iyi. Soruya gerek yok.
74 – Pratik bilgi farklı konu: pratik bilgi gerçek ve kullanışlıdır, ama asla tam değildir. Dolayısıyla pratik bilgiyi sistematize edip derlemek gereklidir ama, bu onun sonu olur.
75 – Sistematize etmek, buna mecburuz, ama bir sistem kurarken ve korurken bile şu gerçeği aklımızdan asla çıkarmamalıyız: bütün sistemler yapı itibarıyla geçici ve eksiktir. Bilgi kendi alanında geçerli – sadece kendi alanında geçerli. Bunu çok sıkça inceledim. Hatta bir zamanlar düşünüyordum, insan Cehalet dünyasında algılandığı şekliyle fiziksel Doğa’nın tüm işleyişinin tam, eksiksiz, mükemmel bilgisini edinebilseydi, bu belki de her şeyin Hakikatine yeniden kavuşmanın ya da ulaşmanın yolu olurdu.
Yaşadığım son deneyimimden sonra52 artık böyle düşünemiyorum.
52 Anne 13 Nisan 1962’de yaşadığı özel bir yogik deneyimi kastediyor:
“Gece, ‘Dünyanın Yogası’ olarak adlandırılabilecek şeyi algılayarak uyandım.
Yüce Aşk, büyük nabız atışlarıyla tezahür ediyordu, ve her nabız atışı dünyanın kendi tezahüründeki gelişimiydi. Bunlar ebedi Aşk’ın, safi Aşk’ın müthiş, olağanüstü nabız atışlarıydı: Aşk’ın her nabız atışı evreni akışına sürüklüyordu. Ve yapılması gerekenin yapıldığı, süpraakılsal Tezahürün gerçekleştiği konusundaki emin oluş vardı.” Bilmem anlatabildim mi... Bir zamanlar – çok uzun bir süre – bilim, imkanının sonuna kadar giderse, ama mutlak şekilde (tabii bu mümkünse), İrfanla buluşur diye düşünüyordum.
Mesela maddenin bileşiminin incelemesindeki gibi, araştırmayı derinleştire derinleştire, ikisinin buluşacağı bir an gelir diye düşünüyordum. Ebedi Hakikat Bilinci’nden bireyselleşmiş dünya bilincine geçiş deneyimini yaşadığımda, bu bana imkansız gibi geldi. Ve bana şimdi sorsan, şu bilimin araştırmayı sonuna kadar götürerek İrfanla buluşma, İrfanla birleşme imkanı ile, maddi dünyayla hiçbir gerçek bilinçli bağlantı kurma imkansızlığı: sanırım ikisi de yanlış. Başka bir şey var. Ve bu günlerde, tam problemle gittikçe karşılaşıyorum, sanki problemi hiç görmemişim gibi. Bunlar belki de üçüncü bir noktaya vardıran iki yol, belki de şu anda tam olarak... incelediğim... değil... aradığım üçüncü nokta, her ikisinin birleştiği Gerçek Şey olan nokta. Ama şu kesin, en uç noktasına kadar götürülmüş objektif, bilimsel bilgi, eğer tamamen total olması mümkünse (bu durumda bir “eğer” var), en azından eşiğe kadar vardırıyor. Sri Aurobindo’nun söylediği bu.
Yalnız bunun sonuç itibarıyla kötü olduğunu söylüyor, çünkü kendini bu bilgiye adayan herkes ona mutlak bir doğruymuş gibi inandı, bu da onlara diğer yaklaşımın kapısını kapattı: bu yüzden kötü. Ama kişisel deneyimime göre şunu söyleyebilirim, SADECE manevi yaklaşıma, içsel deneyim yaklaşımına inananlar, başka yaklaşımları dışlıyorsa, bu da yanlış. Çünkü bu onlara Bütünün BİR yönünü, BİR hakikatini açığa vuruyor, Bütünü açığa vurmuyor. Diğer yön de bana vazgeçilmezmiş gibi geliyor, şu anlamda ki, yüce realizasyonun öylesine tamamen içindeydim ki, öteki dışsal, aldatıcı realizasyonun en az DİĞERİ KADAR doğru olan bir şeyin sadece (muhtemelen kazaen) çarpıtması olduğu kesinlikle su götürmezdi. Ve biz “bu şeyin” peşindeyiz. Belki de sadece peşinde değiliz, “bu şeyi” İMAL EDİYORUZ. Bizler “bu şeyin” tezahürüne ve ortaya koyulmasına katılmak için kullanılıyoruz.
“Bu şey” ki herkes için henüz tasavvur edilemez, çünkü henüz yok. Bu, henüz gelecek bir ifade. Tüm söyleyebileceğim bu.
(Sessizlik)
Bu hakikaten şu an yaşadığım bilinç hali. Sanki bu ebedi problemle karşı karşıyaymışım gibi, ama POZİSYONUM BAŞKA... Bu pozisyonlar, kendilerini deyim yerindeyse eksklüzif sanan (eksklüzif ve tek, bu da Hakikat konusunda öteki pozisyonun değerini inkar etmelerine yol açıyor) spiritüalist pozisyon ve materyalist pozisyon yetersiz, sırf biri ötekini kabul etmediği için değil, her ikisini kabul etmek ve her ikisini birleştirmek de problemi çözmeye yetmiyor. Bu başka bir şey – bu ikisinin sonucu olmayan, ama keşfedilmesi gereken, muhtemelen total İrfanın kapısını açacak olan üçüncü bir şey. Ulaştığım nokta bu.
Daha fazlasını söyleyemem, çünkü bulunduğum nokta bu. Uygulamada, nasıl katılabiliriz bu... Keşfe mi? Aslında... yöntem hep aynı: HANGİ ŞEKLİYLE, HANGİ YOLDAN OLURSA OLSUN – bunun hiç önemi yok – kendi varlığını realize etmek lazım, kendi varlığının bilincine varıp gerçekleştirmek lazım, kendi varlığının yüce Hakikatiyle bilinçli olarak temasa geçmek lazım... tek yol bu. Herkes, her birey kendinde bir hakikat taşır, herkesin bu hakikatle birleşmesi, bu hakikati yaşaması lazım; böylece, bu hakikate ulaşmak ve bu hakikati realize etmek için izlemesi gereken yol, onu İrfanın MÜMKÜN OLDUĞU KADAR YAKININA ulaştıracak olan yoldur. Yani ikisi, bu kişisel realizasyonla İrfan kesinlikle birleşiktir. Kim bilir, belki de Sırrı çözecek olan, kapıyı açacak Sırrı çözecek olan bu yaklaşımların çokluğudur. Dünyanın şu anki haliyle, tek bir bireyin, ne kadar büyük olursa olsun, bilinci ve kökeni ne kadar ebedi olursa olsun, tek başına değişebileceğini ve realize edebileceğini zannetmiyorum; dünyayı değiştirebileceğini, yaratılışın şu anki halini değiştirebileceğini, ve yeni bir dünya – tamamen hakiki olmasa bile daha hakiki bir dünya – olacak olan bu üstün Hakikati realize edebileceğini sanmıyorum. Bu Hakikatin somutlaşabilmesi ve realize edilebilmesi için belli bir birey sayısı vazgeçilmezmiş gibi görünüyor (şimdiye kadar bu daha ziyade zamanın içinde, birbiri ardına gelen bireyler gibi görünüyor; fakat bu uzayda da olabilir, bir topluluk da olabilir). Pratik olarak, bundan eminim. Yani, ne kadar büyük olursa olsun, ne kadar bilinçli olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun BİR Avatar tek başına süpraakılsal hayatı yeryüzünde realize edemez. Bu Realizasyon için vazgeçilmez olan, ya zamanda, zamanın içinde yayılan bir topluluk, ya da bir alanda yayılan bir grup – belki de her ikisidir. Bundan eminim. Birey dürtüyü verebilir, yolu gösterebilir – yolda bizzat YÜRÜYEBİLİR, yani kendisi realize ederek yolu gösterebilir ama gerçekleştiremez. Gerçekleştirme, Ebediyetin ve Sonsuzluğun belli bir görünümünün ifadesi olan, yansıması olan grup kurallarına uyar – tabii hepsi aynı Varlık! Bunlar farklı bireyler ya da kişilikler değil, hepsi aynı Varlık. Ama kendini belli bir şekilde ifade edince bize bir topluluk, bir grup gibi geliyor, yoksa hepsi aynı Varlık. Pekala. Aynı konu hakkında sormak istediğin başka şey var mı? Şunu sormak isterdim: 13 Nisan deneyiminden (“Yüce Aşkın nabız atışları” deneyiminden) beri görüşün hangi noktada değişti? Farkı hangi nokta oluşturuyor?
Tekrar ediyorum. Çok uzunca bir süre, bana öyle geldi ki, en uç noktasına kadar götürülmüş bilimsel yaklaşımla, en uç noktasına, en uç realizasyonuna kadar götürülmüş manevi yaklaşım mükemmel şekilde birleştirilebilseydi, doğal olarak aranan Hakikat bulunurdu, bütünsel Hakikat elde edilirdi. Ama yaşadığım iki deneyimle, dış hayat deneyimiyle (evrenselleşme, kişiliksizleşme deneyimi, yani kısacası maddi bir vücutta yaşanabilen bütün yogik deneyimler) ve Orijin’le tam ve mükemmel birleşme deneyimi, bu iki deneyimi yaşadığımdan beri, ve henüz tarif edemediğim bir şey olduğundan beri, biliyorum ki iki yaklaşımın bilgisi ve birleşmesi yeterli değil, ikisinin vardığı üçüncü bir şey var... bu üçüncü şey de in the making de, yapılma aşamasında. Bu üçüncü şey aradığımız Realizasyona, Hakikate vardırabilir. Bu kez yeterince açık mı? Aklımdan geçen başkaydı... Ya! Ne gibi? 13 Nisan deneyiminden beri, FİZİKSEL dünyayı görüşün nasıl ya da hangi yönde değişti?
Nasıl bir bilinç olduğunu sadece yaklaştırımsal olarak, aşağı yukarı söyleyebilirim.
(Sessizlik)
Yogayla, maddi dünyayla dördüncü boyut kavramına ve bu tavrın, bu bilinç halinin kullanımına dayanan bir tür ilişkiye ulaşmıştım... yogayla iç boyutlar sayılmayacak kadar çoğalır. Maddi dünyayla manevi dünya arasındaki ilişkiyi, iç boyutlar duygusuyla ve iç boyutların bilincinin mükemmelleştirilmesiyle inceliyordum; bu, yaşadığım son deneyimden bir önceki deneyimdi. Tabii, çoktandır üç boyut artık söz konusu değildi: bu TAMAMEN illüzyon ve yalan dünyasına özgü. Ama şimdi, bütün dördüncü boyut duygusunun kullanımı ve bütün içerdikleri bana yüzeysel geliyor! Ve bu öylesine kuvvetli ki ARTIK DÖRDÜNCÜ BOYUTU BULAMIYORUM. Öbürü, üç boyutlu dünya tamamen gerçekdışı; ve bana... nasıl desem... konvansyonel gibi geliyor: sanki belli bir tür yaklaşıma imkan veren konvansyonel bir ifade gibi. Diğer pozisyonun, hakiki pozisyonun ne olduğunu söylemeye gelince, bütün entelektüel halin o kadar dışında ki, onu formüle etmeyi başaramıyorum. Ama formül gelecek, biliyorum; henüz yaşamadığım bir dizi yaşanmış deneyimle gelecek.
(Sessizlik)
Eskiden çok faydasını gördüğüm, çok pratik olan, sayesinde yogamı yaptığım ve bana madde üzerinde bir tutma noktası veren yöntem bana bir metod, bir yol gibi geldi, ama OLAY bu değil. Öyle. Durumum bu. Daha fazlasını söyleyemem. Başka şey söylemeden önce biraz gelişme göstermeyi tercih ederim. Yeter, değil mi? Hazmedilmesi zor. Söylediklerin önemli. Biraz gelişme göstermeyi tercih ederim... tabii bir sonraki konu tamamen faklıysa, başka.
Oo! Hem de nasıl! Tamamen faklı! Ama yorgunsun... Oku sen Bu özlüsöz nereden çıktı? “Özlüsözler”den. Tamam da, özel bir kitap yazmadı: bu özlüsözler oradan buradan toplandı. Yo, yo, hiç de değil, tatlı Annem. Gelen özlüsözleri özel bir deftere yazıyordu. Ya, demek deftere yazmış... Bu özlüsözü de diğerleriyle birlikte yazmış. (Bir sessizlikten sonra) “Bir çocuk” ha... Başta, İngilizce ne demiş? “Prides herself”[övünüyor]. Övünüyor...
(Sessizlik)
Ben olsam koyardım.
İyi de ne demek istedi?
Bilmiyorum.
Tabii, sadece güç yok edilebilir, yoksa dünya yok edilmez.
Tamam, dünya yok edilmez ama bir uygarlık yok edilebilir.
Evet, yok edilebilir.
“Avrupa yok edilecek” diyor.
İyi de... Hangi çocuk? Hangi çocuk?
(Anne dalıyor)
Şimdilik bilmiyorum. Bence bu Ona tamamen doğru bir şey gibi inmiş, kesinlikle doğru bir kehanet gibi gelmiş.
Bilmiyorum. Bu özlüsöz koyulmazsa daha iyi olur demiştin. Ama şimdi, aksine, bana öyle geliyor ki söylenmesi GEREKİYOR. Ama zamanın henüz geldiğini sanmıyorum.
Gerçekleşmesinin zamanını kastediyorum; bunu söylemenin zamanı geldi, gerçekleşmesinin değil. “Bir çocuk”... Bu belki de Yeni Dünyanın çocuğudur... bir gülümsemeyle bütün bunları yıkacak. Evet, olabilir – olabilir.
(Sessizlik)
Bu özlüsöz korkunç bir güç içeriyor... Müthiş bir şey. Akıl almaz bir güç içeriyor, bu hakikaten sanki Tanrısal’ın Ta Kendisi Konuşuyormuş gibi:
“Bekliyorum”... I am waiting mi demiş?
Evet.
Seneye bakarız... ilham gelirse.
11 Aralık 1971
|