Tekil Mesaj gösterimi
Eski 16 Eylül 2023, 21:18   #20
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

91 – Sırf Hayat olsaydı ve ölüm olmasaydı, ölümsüzlük olamazdı; sırf aşk olsaydı ve zulüm olmasaydı, neşe ancak ılık bir geçici ekstaz olurdu; sırf akıl olsaydı ve cehalet olmasaydı, en büyük başarımız dar bir rasyonelliği ve dünyevi bir bilgeliği aşmazdı.

92 – Ölüm dönüştürüldüğünde Ölümsüzlük olan Hayat olur; Zulüm dönüştürüldüğünde tahammül edilmez ekstaz olan Aşk olur; Cehalet dönüştürüldüğünde bilgeliği ve bilgiyi aşan Işık olur.

Düşünce aynı, yani karşıtlık ve zıtlar gelişmeyi teşvik eder. Çünkü ‘Zulüm olmasaydı Aşk ılık olurdu’ demek... Aşk prensibinin, tezahür etmişin ve tezahür etmemişin ötesinde olduğu şekliyle ılıklık ya da zulümle hiçbir ilgisi yok. Yalnız, Sri Aurobindo’nun düşüncesi sanki şu: zıtlar, maddeyi yoğurmanın en etkili ve en hızlı yöntemi, ki madde ortaya çıkışını yoğunlaştırabilsin. Deneyim olarak bu kesin, şu anlamda ki, ilk önce ebedi Aşkla, yüce Aşkla temasa geçince anında... nasıl desem... şunu algılıyorsun, şunu hissediyorsun (anlıyorsun değil, yo, bu çok somut bir şey): en aydınlanmış, en yoğrulmuş, en hazırlanmış maddi bilinç bile Aşkı ortaya koymaya KADİR DEĞİL! İlk izlenim bu: şu bir tür yeteneksizlik. Ardından bir deneyim geliyor: bir şeyin ortaya koyduğu bir tür... tam olarak “zulüm” denilemez, çünkü bu bildiğimiz şekliyle zulüm değil, ama şartların genelinde, aşkı burada tezahür ettiği şekliyle belli bir yoğunlukla reddeden bir titreşim meydana geliyor. Tam olarak bu: maddi dünyada bir şey, aşkın şu anki şekliyle ortaya çıkmasını, ortaya koyulmasını reddediyor – sıradan dünyadan söz etmiyorum, şimdi maksimumuna ulaşmış bilinçten söz ediyorum. Bu bir deneyim, yaşanmış bir şeyden bahsediyorum. O zaman, bu red tarafından etkilenen bilincin kısmı, Aşkın orijinine direkt bir çağrıda bulunuyor, ÖYLE YOĞUN BİR ÇAĞRIDA BULUNUYOR Kİ, BU RED DENEYİMİ OLMASAYDI ÇAĞRISI BÖYLESİNE YOĞUN OLMAZDI. Sınırlar yıkılıyor, önceleri ortaya ÇIKAMAYAN bir sel akıyor, kendini ifade edememiş bir şey kendini ifade ediyor. Bu kısa süre önce oldu. Bunu görünce, tabii, hayat ve ölüm denen şey bakımından benzer bir deneyim yaşanıyor. Bu bir tür “surplombement” [Ölümün üzerimizde sürekli asılı durması]; İngilizce geliyor, bu yüzden zor ifade ediyorum; ölümün, ya da ölüm olasılığının sürekli varlığı: Savitri’de dendiği gibi, insanın beşikten mezara kadarki bütün yolculuğu sırasında sürekli bir refakatçisi var; Ölümün bu tehdidi ya da varlığı insana sürekli eşlik ediyor. Bununla birlikte, hücrelerde Ebediyet Gücüne öyle bir çağrı yoğunluğu var ki, bu sürekli tehdit olmasaydı var olmazdı. Anlıyorsun ki, tamamen somut bir şekilde hissetmeye başlıyorsun ki tüm bu şeyler Tezahürü yoğunlaştırmanın, gelişmesini sağlamanın ve daha mükemmel hale getirmenin sadece bir yolu. Yol kaba çünkü Tezahür çok kaba. Tezahür mükemmelleştikçe, EBEDİYEN PROGRESİF olanı ortaya koymaya uygun hale geldikçe, çok kaba yollardan daha sübtil yollara geçilecek ve dünya, bu öylesine kaba karşıtlıklara gerek duymadan gelişecek.

Sadece dünya ve insanın bilinci tamamen çocukluk çağında olduğu için bu böyle. Bu çok somut bir deneyim. Dolayısıyla, dünyanın gelişmek için artık ölmesi gerekmeyeceği zaman artık ölüm olmayacak. Dünyanın gelişmek için artık acı çekmesi gerekmeyeceği zaman artık acı olmayacak. Ve dünyanın sevmek için artık nefret etmesi gerekmeyeceği zaman artık nefret olmayacak.


(Sessizlik)
Bu, yaratılışı ataletinden çıkarmanın, serpilmesine ve kemale ermesine doğru ilerletmenin en hızlı ve en etkili yolu.

(Uzun sessizlik)

Yaratılışın belli bir yönü var, bu belki de çok modern bir yön: bu, düzensizlikten, karmaşadan, ahenksizlikten, karışıklıktan çıkma ihtiyacı. Bu, her şekle bürünen, israfa, boşuna mücadeleye, boş çabalara dönüşen bir karışıklık.

İnsanın bulunduğu alana bağlı ama, maddi anlamda bunlar eylemde faydasız komplikasyonlar, enerji, materyel ve zaman israfı, anlayışsızlık, yanlış anlaşılma, kargaşa, düzensizlik demek; eskiden Veda’larda buna, bu çarpıklığa crookedness derlerdi, bu kelimenin karşılığını bilmiyorum [eğrilik, çarpıklık, yamukluk, dalaverecilik]; bu eğri olan, doğrudan hedefe gideceğine, gereksiz sert zigzaglar çizerek giden bir şey. Bu... tamamen tanrısal aksyonun ahengine en çok karşı gelen şeylerden biri – tanrısal aksyon öylesine basit ki! Çocuksu gibi görünüyor, direkt... tamamen gereksiz saçma kıvrımlar çizeceğine direkt. Ee, tabii ki bu aynı şey: bu kargaşa, mutlak ve tanrısal basitlik ihtiyacını teşvik etmenin bir yolu. Vücut, her şeyin öylesine basit, öylesine basit olabileceğini öyle yoğun bir biçimde hissediyor ki! Ve şu bir tür bireysel aglomera olan varlığın dönüşebilmesi için, özellikle basitleşmeye, basitleşmeye, ba-sit-leş-me-ye ihtiyacı var. Şimdi anlaşılmaya ve incelenmeye başlanan Doğanın bütün bu komplikasyonları, en küçük şey öylesine karmaşık ki... en küçük fiziksel işleyişimiz öylesine komplike bir sistemin sonucu ki, bunu düşünmek neredeyse imkansız – şu kesin: insansal düşüncenin tüm bu şeyleri öngörüp kombine etmesi mümkün değil... şimdi bilim bunları keşfediyor. Ve açıkça görülüyor ki, işleyişin tanrısal olabilmesi için, yani bu Düzensizlikten, bu Karışıklıktan sıyrılabilmesi için basitleşmesi lazım, basitleşmesi lazım, ba-sit-leş-me-si la-zım.


(Uzun sessizlik)

Yani, Doğa... daha doğrusu, kendini ifade etmeye çalışan Doğa, ilk Basitliği yeniden oluşturmak için inanılmaz ve neredeyse sonsuz bir komplikasyona başvurmak zorunda kaldı.

Aynı şeye geri dönüyoruz. Bir boşluk olmayan bir basitlik, dolu bir basitlik, her şeyi içeren bir basitlik imkanı, bu komplikasyon aşırılığından gelir. Oysa bu komplikasyonlarsız, basitlik bir boşluktur.

Bu günlerde yaşadığım deneyim bu. Böyle keşifler yapıyorlar. Anatomide mesela, cerrahiyle yapılan tedavilerde inanılmaz komplike keşifler yapıyorlar! Aynen maddeyi elementlerine bölmeleri gibi, öylesine karmaşık ki! Korkunç! Ve tüm bunlar, TEK Birliği, TEK Basitliği – tanrısal hali ortaya koymak, yansıtmak, ifade etmek amacıyla, gayretiyle.

(Sessizlik)

Belki hızlı gider... Ama sorun şuna indirgenmiş durumda: komplikasyonu Basitliğe, zulmü Aşka, şunu şuna... vesaire vesaire dönüştürebilecek Şeyi çekmek için YETERLİ özlem, yeterince yoğun ve etkili özlem.

Şikayet etmeye, yazık oldu demeye de gerek yok. Çünkü durum böyle. Niye böyle?... Muhtemelen, artık böyle olmayacağı zaman bileceğiz. Bunu başka türlü de diyebiliriz: bilseydik artık böyle olmazdı. Bu yüzden: “Olmasaydı daha iyi olurdu” ve benzer spekülasyonlar pratik değil; hiçbir işe yaramaz, gereksiz. Artık olmaması için gerekeni yapmakta acele etmek lazım, hepsi bu, pratik olan tek şey bu.

Durum vücut için çok enteresan. Ama bu bir dağ, yani, görünüşte küçücük ama çokluklarıyla yer tutan bir deneyim dağı.

Bilim adamları öyle değil diyecek, saçmaladığımı söyleyecek; çünkü onların kelimelerini kullanmıyorum. Bu sadece bir terminoloji meselesi.

15 Mayıs 1963

93 – Acı, bize mestliğe nasıl dayanacağımızı ve mestken nasıl büyüyeceğimizi öğreten Annemizin dokunuşudur. Dersi üç aşamalıdır: önce dayanmak, sonra “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil” tavrı, son olarak da ekstaz. ...Yine tam bir çatışma devrindeyiz. Dış fikirlerle iç deneyim arasında sürekli çatışma devirleri yaşanıyor. Problem şu: dayanmaya karar veriyorsun, her şeye dayanmaya karar veriyorsun, o derece ki acıyı ekstaza dönüştürüyorsun: bu istediğin zaman yapabileceğin bir deney, herhangi bir zamanda. Ama materyalist zihniyetli insanlar sana şöyle der: “Tamam, güzel de, vücudunuzu mahvediyorsunuz.” (Gülerek)...

İşte bu noktada kobay gibi davranmak lazım, her türlü deneyi yapmak lazım, ekstazın, vücudu yeniden düzene sokma gücü var mı diye görmek için. Çok maddi, tamamen somut bir ağrın var (manevi acıdan söz etmiyorum, bu bilinen bir konu; tamamen maddi, fiziksel bir ağrıdan bahsediyorum), organların işleyişinde ya da strüktüründe bir şey bozuldu. Bu bir acıya neden oluyor. Dayanmaya başlıyorsun, dayandıktan sonra tam bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”e geçiyorsun, “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”den de ekstaza... bu pekala mümkün – sadece mümkün değil, kanıtlandı da. Ama deneyi SONUNA KADAR yapmak gerekir, acaba ekstaz, vücudu tekrar düzene sokma gücüne sahip mi, yoksa bu sadece çözülmeyle mi sonuçlanıyor diye görmek için: ekstaz içindesin, ekstaz içindeyken ölüyorsun. Yani vücudunu ekstaz içinde terk ediyorsun. Böyle mi oluyor...? Bu sadece mümkün değil, yani, apaçık ortada.

Ama bizim istediğimiz bu değil! Biz vücudu tekrar düzene sokmak istiyoruz, MADDENİN İÇİNDEKİ düzensizliğe son vermek istiyoruz – acaba bu ekstaz, işleyişi düzeltebilir mi, çözülme kuvvetlerine galip gelebilir mi? Bunu öğrenmek için de deneyi yapmak lazım! Bir şey riskin büyük olduğunu söylüyor... İnsan hala çok fazla temkinli. Yoksa bu bir inanç eksikliği mi?

Bence bu inanç eksikliğinden çok, bilgi eksikliği, çünkü eğer: “Olan her şey Efendi'nin İsteğiyle oluyor, bu deney vücudun çözülmesine neden olacaksa, bu, Efendi öyle İstedi demektir, hepsi bu” dersen endişelenmeye gerek kalmıyor.

Ve bu doğru, böyle düşünürsün, olayı böyle hissedersin, böyle algılarsın; yalnız, dışarıda olan, ya da dışarıdan gelen bir şey: “İyi, güzel de, bu deneyimi yapma ihtiyacı, ya da eğilimi meşru mu? Aynı bilgi, bu kadar büyük bir riske girmeden elde edilemez mi... ?” diyor.


Bu tür problemlerle karşılaşıyorsun. Benim tavrım şöyle (bu söylediklerim Bülten’e göre değil): bütün bu görüşlere bakıyorum, bu görüşe, şu görüşe, bu tavra, şu tavra... ve öylece duruyorum, olayın dışındaki pasif bir tanık gibi.

Karar verme ve harekete geçme konusunda çekimser davranıyorum, tam bir tanık oluyorum, işbirliği yapmayan bir tanık. Efendi'ye “Kararı Sen Ver, beni ilgilendirmez, kararı verecek olan Sensin, olanlar Seni ilgilendirir” diyorum. Bu şimdiye kadar hep vücudu yeniden düzene sokan bir müdahaleyle sonuçlandı... ama vücut düzenine Efendi'nin müdahalesiyle mi, yoksa herhangi bir “doğal” mekanizma sayesinde mi kavuştu konusuyla ilgili bariz bir kanıt yok ortada... emin değilim yani.


Bu alanda hiçbir şey bilmiyoruz. Hisler alanında, nefs söz konusu olunca problem yok; çok, çok kolay, söz etmeye bile gerek yok; duygusal açıdan olay çoktandır halloldu. Mesele bu değil, mesele tamamen somut olarak acı çekince. Her şey tam bir tür anlayamamazlık, tam bir cahillik içinde, tabii bir de entelektüel ve bilimsel gelişmeden kaynaklanan kendinden çok emin fikirler de var, emin oluşları tartışılmıyor bile: maddi deneyimin, elle dokunulur şeyin emin oluşu. Bunu kullanmak ve bunun tarafından yönetilmemek; buna dayanmak ve bunun tarafından etkilenmemek... çok zor. Belki iş benden çok daha zeki, çok daha iyi birine daha kolay gelebilir; muhtemelen “iç dünya” konusunda daha çok zorluk çekerdi.

“İç dünya” konusu mesele değil! Ama “dış” söz konusu olunca... Maddenin kimyasal konstrüksyonunun bu keşfi [Anne biyokimyacı Stanley Miller’in DNA molekülünün strüktürünün keşfini kastediyor], gerçek bilginin maddeyi işleyebilmek için dayanma noktası olarak yeterli olacak gibi görünüyor. Belki de bu bilim adamları... maddenin konstrüksyonunun keşfini ve deneyini yapan bu bilim adamları zorluk çekmezdi... Ama en büyük zorluğun alanı medikal alan, tedavi alanı: bilimleri gerçek bilgiye TAMAMEN aykırı. Vücudun dengesi söz konusu olunca...

Anatomiyi biliyorlar, hatta vücudun kimyasını da biraz biliyorlar – iyi bilmiyorlar, biraz biliyorlar – sıradan insanın bilmediği bir sürü şey biliyorlar, ve buna dayanarak dogmatik iddialarda bulunup seni hiçbir şey bilmeyen bir embesilmişsin gibi başlarından savıyorlar. Bütün bu işleyiş konusunda ne biliyorlar ki? Tabii onlara: “Tamam da neden öyle?” diye sorduğun zaman, “Neden mi? Hiç bilmiyorum.”derler. Ama bu: “Öyle işte, başka türlü değil” demeleri var ya... Bir de onlara: “Deneyiniz bir tür istatistiğe dayanıyor ama, istatistiğiniz beş para etmez çünkü çok dar bir deney alanını kapsıyor – bilmediğiniz bütün bir alan var” dersen, işte o zaman sana acıyarak şöyle bir bakıyorlar. Hala çocukluk çağındalar, dogmatik emin oluşları tam çocukluğa özgü. Diğer taraftan, “iç dünyayı” bilenlerin de deneyimi yok – daha kimse vücudunu dönüştürmedi! Kimse sana: “Bak işte, böyle yapılmış, böyle olmuş; ben böyle yaptım... böyle oldu” diyemez. Kimse. Bu yüzden bu kadar zor. Çok zor. Tabii bir de maddenin çözülme, yeniden oluşma, tekrar çözülme, tekrar oluşma alışkanlığı yönünde bütün bu büyük düşünce, inanış dalgaları üzerime sürekli geliyor (Anne üzerine gelen büyük kozmik dalgalar hareketini yapıyor)... aynen bir barajı muntazaman döven dalgalar gibi. Çok zor.


(Sessizlik)

Bu muhtemelen gerekli, çünkü bazen her şey karmakarışık olduğunda, bazen bir Teminat istiyorum... tabii bir de iyice farkındayım ki vücudumun hücrelerine, vücutsal bilincime:

“Ölümsüzsün, tüm bunlar, bu zorluklar... hepsi deneyim... acı çekmen önemli değil; bu çözülme gibi görünen şeyin hiçbir önemi yok: bunların hepsi gerekli deneyimler, sen deneyimi sonuna kadar götüreceksin, yani dönüşünceye kadar dayanacaksın” Denseydi, bu artık çocuk oyuncağı olurdu tabii... yani zorluklara dayanmak bir şey değil. Tabii merak ediyorum... Bu bana Söylenmedi, hiçbir zaman Söylenmedi, böyle bir teminat asla Verilmedi – arada sırada vücudum bir tür ölümsüzlük HALİNDE oluyor; ama bu sürekli bir hal değil, başka şeylere bağlı; bu hal başka şeylere “bağlı” olduğu sürece de bu artık Yüce bir teminat değil. Aynı zamanda şunu da biliyorum ki, hücrelere: “Bir şey değil, tüm bunların hiçbir önemi yok çünkü sonuna kadar dayanacaksınız” Denseydi, genel eforlarında bir gevşeme pekala olabilir, belki de hücreler kendini koyuverir. Belki mücadele etme iradesindeki konsantrasyon yok olur, gerekli şartlardan biri artık olmaz. Ama başka bir şey gelip: “Tabii, tabii, olayı hep olumlu yönde izah ediyorsun, kendini teselli etmek için!...” diyor. Sanki bütün tepkilerin üzerime geldiği bir tür turnuaya şahit oluyormuşum gibi (Anne aynı kozmik dalgalar hareketini yapıyor); kendimi anlaşılır kılmak için bunu kelimelerle ifade ediyorum, yoksa bunlar kelime değil, hepsi HİS, sadece açıklamak için sözel olarak tercüme ediyorum; yoksa bunlar... bir tür his, daha doğrusu bilinç halleri... bunların hepsi bilinçhalleri. Ve hepsi... (Dalga hareketi) iç içe giriyor...

Yo, bu Bülten’e göre değil.

18 Mayıs 1963

(Birkaç ay sonra, aynı özlüsöz tekrar gündeme gelince Anne şu yorumda bulundu)

Manevi şeyler söz konusu olduğu sürece, bu apaçık, tartışılmaz – bütün manevi acılar, acıyı almayı bildiğin zaman karakterini oluşturur ve seni doğruca ekstaza götürür. Ama acı vücudu etkilediği zaman...

Şu da var, bunu doktorun kendisi söyledi, (Anne gülüyor) doktor büyük K’yle Kuşkuyu temsil ediyor [Fransızca’da doktor ve kuşku (Doute) kelimeleri aynı harfle başlıyor.

Doktor burada bir soyutlama değil, Anne’ye bakan ve sonuna kadar bakacak olan doktor Sanyal söz konusu]: vücuduna acıya dayanmayı öğretirsen, vücudun gittikçe dayanıklı olur ve düzeni daha yavaş bozulur, bu somut bir sonuç. Şurası ya da burası ağrıdığında tamamen altüst olmamayı bilen, rahatça dayanmayı, dengesini korumayı başaran insanlarda, vücudun dağılmadan düzensizliğe dayanma kapasitesi artıyormuş. Bu büyük bir şey.


Hatırlarsan Ajenda’ların birinde konuyu tamamen pratik, dışsal açıdan merak ediyordum, öyleymiş. İçsel olarak, bana pek çok kez Söylenmişti, Söylenmişti ve küçük deneyimlerle Gösterilmişti : vücut sanılandan çok daha fazlasına dayanabilir eğer acıya korku ya da anksyete eklenmezse; eğer bu akılsal faktör bertaraf edilirse, kendi başına bırakılan ve olacaklardan korkmayan, endişe duymayan, anksyete duymayan vücut çok şeye dayanabilir.

İkincisi, vücut dayanmaya karar verdiği zaman (yani vücut dayanmaya karar verir) acının keskinliği, şiddeti anında yok oluyor. Tamamen maddi olarak konuşuyorum.


İstiyordu. Yalnız değilim: bana yardım eden, her işe bakan başka insanlar var burada... ama onlara hiçbir şey söylemiyorum, hiçbir şey açıklamıyorum, çünkü bunlar bahsettiğim şeyler değil – olanları söylemiyorum; hiçbir şey söylemiyorum... içimden “Kesinlikle şart mı?” diye soruyordum ki (Anne gülüyor), Efendi’nin, çatışmanın yoğunluğunu artıran ilave bir küçük baskı Yaptığını hissettim ve... bayılmanın tüm belirtileri baş gösterdi. Anladım (!)...

Oturduğum yerden kalktım, kendini pek iyi hissetmediğini göstermek için vücudumun biraz inlemesine izin verdim (!) ve uzandım. Tamamen hareketsiz durdum, ve bu hareketsizlik esnasında yapılan çalışmayı gördüm: bu, hareket etmeye devam edersem yapılamayan bir çalışmaydı. Çalışmayı izledim. Yaklaşık yarım saat sürdü; yarım saatin sonunda iş bitmişti. Yani hakikaten... kuşku duyamayacağım bir şey varsa, çevredeki bütün düşünceler, bütün kuvvetler aksini iddia etse bile şüphe edemeyeceğim bir şey varsa, o da bilincimin gittikçe arttığı – vücudumun içindeki bilinç; gittikçe daha net, daha ışıldayan, daha doğru, daha noktaya yönelik, daha tam, daha RAHAT oluyor; vücudum çok huzurlu; ama binlerce yıllık alışkanlıklara karşı yapılan MÜTHİŞ savaşın da iyice farkında, anlıyor musun? Bütün bunlardan sonra şunu fark ettim, fiziksel olarak, vücutsal olarak bile bir kuvvet var: bu bir kuvvet artışıyla sonuçlanıyor; çok net bir kuvvet artışı var. Hala devam ediyor. Şimdi, ölümle ilgili tüm fikirlere, alışkanlıklara, hislere, olasılıklara, ölümle ilgili her şeye karşı bir savaş veriyorum – “ölüm” derken (Gülerek) bilincin gidişi değil, (bundan bahsediliyor… sonra da sanki böyle bir şey artık yokmuş gibi!), hayır: “ölümden” sonra, ya da “ölüm” karşısında HÜCRELERİN HİSSETTİĞİ. Ve tüm imkanlar bana Arz Ediliyor... Tüm bu hücrelerde birikmiş, sıkıştırılmış bu bilinçle, kalbin atışları durduğunda ve insansal cahilliğe göre insan “ölü” olarak kabul edildiğinde, tüm bu hücreleri bir araya getiren kuvvet, hepsini bir arada tutma isteğinden nasıl vazgeçiyor?

Çünkü problem – tüm problemler her yönden geliyor, problem bana bilerek Gösteriliyor ve bilerek problemle mücadele etmem Sağlanıyor, sırf 'öylesine', 'fikir olarak' değil; bana anında Söylendi ki, tüm bunları bir arada tutan ve öylesine süper bilinçli olan hücrelerdeki bu kuvvet, bu bilinç... bu sıradan türde bir bilinç değil; genelde birliğin bilincinde olan, yani bir varlık olduğunun bilincinde olan iç varlıktır (Anne kalp merkezini dokunuyor), nefsi varlıktır... şimdi, bu hücre aglomerası İSTEMLİ bir aglomera, ve bu hücresel bilincin bir tür kümelenmesi olan organize bir bilince sahip; tabii bu, istisnai, olağanüstü bir hal, ama eskiden bile, haricen çok gelişmiş varlıklarda bile istemli, bilinçli bir hücresel kümelenme başlangıcı vardı, muhtemelen bu yüzden okültizmin çok gelişmiş olduğu eski Mısır’da firavunlar, büyük rahipler falan gibi istisnai, olağanüstü varlıklar mumyalanıyordu, yani şekil mümkün olduğunca uzun süre muhafaza ediliyordu. Burada bile onları genelde taşlaştırıyorlardı, Himalayalar’da, taşlaştıran pınarlarda. Bunun bir nedeni vardı [Anne eskiden Satprem’e, Himalayalar’da, bir hac yolunun yakınındaki bir mağarada, kendi taşlaştırılmış vücutlarından birinin vizyonunu gördüğünü anlatmıştı].


Sri Aurobindo için bile (ki Sri Aurobindo bu sistematik dönüşümü başlatmamıştı; yalnız, süpraakılsal kuvveti sürekli vücudunun içine çekiyordu) en küçük bozulma belirtisinin baş göstermesi bile beş gün aldı55. Ben Onu daha uzun süre tutardım ama, tabii hükümet hep onu ilgilendirmeyen işlere burnunu sokuyor... beni korkunç rahatsız ettiler: yok bir vücudu bu kadar uzun süre tutmak yasakmış, yok onu... şey yapmak lazımmış... Ve vücut... nasıl denir… shrink – azalmaya, çekmeye, kurumaya başlayınca... dediklerini yapmak gerekti. Sri Aurobindo'nun, vücudundan çıkmaya vakti olmuştu, çünkü hepsi, bütün bilinci benim vücuduma girdi – maddi olan neredeyse her şey benim vücuduma girdi.

Ama soru [“ölüm karşısında hücrelerin hissettiği” sorusu] bu vücut (Anne’nin vücudu) için Sorulmuştu, öylesine, “denemek için”. Her türlü şey gördüm, ve sonuçta cevap hep aynıydı... yani, durumu iyice anlamam ve gereklilikleri görmem için problem önüme Konuyordu, ama tabii her şeyin mümkün olan en iyi şekilde olacağı Söyleniyordu!

(Anne gülüyor) Tabii ki. Ama demek istediğim, konu çok somut ve deyim yerindeyse çok “kişisel” bir şekilde, meseleyi anlayacağım şekilde Arz Edilmişti. Geçen gün bana Söylenen şu eski ... “eski”: yani birkaç günlük! şey vardı: bana Denmişti ki özgürce seçme hakkı HÜCRELERE bırakılacak. Bütün bu meditasyon bu sonuca varıyordu: hücresel agregaların bilincinde yeni bir şey olmalı – yaşanması gereken bir şey... yeni bir deneyim. Sonuç: geçen gece, harika bir deneyim serisi yaşadım, izah bile edemediğim hücresel deneyimler, yeni bir keşfin başlangıcı olmalılar. Deneyim başladığında Bakan bir Şey vardı... biliyor musun, sürekli Eğleniyor edasıyla biraz ironik bir şekilde Bakan bir Şey hep var...


Sri Aurobindo vücudunu 5 Aralık 1950’de terk etti; Pondichéry Hindistan’ın güney ucunda, tam 12° enlemde; Aralık’ta bile, gece bile hava sıcaklığı 28°- 30° nin altına pek düşmez. şöyle Dedi: “Yani, bu başkasına olsaydı kendini çok hasta sanırdı; (Gülerek) veya delirdiğini sanırdı!” O zaman rahat durdum ve içimden dedim: “Tamam, devam etsin bakalım, görelim bakalım ne olacak!

Başladı, bitecek! Nasıl olsa...” Anlatamam! Tarif etmem mümkün değil! (Anlayabilmem için deneyimin birkaç kez tekrarlanması lazım)


Olağanüstüydü! Akşam sekiz buçukta başladı, sabah iki buçuğa kadar sürdü: yani tek bir saniye bile bilincimi kaybetmedim, en olağanüstü şeyleri öylece gözlemliyordum – altı saat boyunca. Bilmiyorum nereye varacak... Tarif etmem mümkün değil! Yani, bir orman oluyorsun, bir nehir, bir dağ, bir ev oluyorsun... ve bunu VÜCUDUN hissediyor, (Anne vücuduna dokunuyor) vücudun oluyor, somut bir biçimde. Ve daha bir sürü şey. Tarif etmem mümkün değil! Uzun sürdü, ve daha bir sürü şey oldu.

Sabahın ikibuçuğunda Efendi'ye: “Yeter, değil mi?!” dedim.

(Anne gülüyor); bana dört buçuğa kadar ekstaz dolu bir istirahat Bahşetti... Pekala.


Hepsi özlüsöz hakkında!... Yo, başlangıç kısmı kullanılabilir. Ama bana soru sorman lazım. Soru sor. Şunu merak ediyordum: bu süpraakılsal süreç hep otomatik olarak, herkes için pek çok fiziksel ağrılara bağlı mı olacak?

Yo. Hayır, çünkü şimdi, vücudumda hakim olduğum şeyler konusunda güce sahibim, bu yönde artan kanıtlar var (hasta olan insanlar her yerden ha bire mektup, not gönderiyor) acıyı yok etme gücüne hakim olmaya başlıyorum; bu şimdilik sadece başlangıç, küçücük bir başlangıç. Biliyorsun, küçücük çapta, senin hastalığında olanlar gibi. Tamam da, hasta insanlardan bahsetmiyorum.

Şimdi ya da daha sonra dönüşmeye çalışacak insanlardan söz ediyorum. Yo, onlar... Tüm bu acıları çekmeleri gerekecek mi? Yo! Sri Aurobindo bunu çok açıkça yazdı: inanç sahibi olanlar için, surrender ile [tevekkül ederek], inanarak kendini açanlar için bu otomatik olarak yapılmış olacak. Evlat, O buradayken... O’nunla birlikte çalıştığım otuz sene sürece, bir dönüşüm için BİR KEZ BİLE efor yapmam gerekmedi. Sadece, bir zorluk olduğu zaman: My Lord, my Lord [Efendim, Efendim] diye tekrarlıyordum...

öylece, Sri Aurobindo'yu düşünüyordum56 – zorluk şıp! diye yok oluyordu. Fiziksel bir ağrı mı: Sri Aurobindo ağrıyı “sıfırlıyordu”, “iptal ediyordu”, yok ediyordu. Vücudumu rahatsız eden şeyler vardı, geri gelen eski alışkanlıklar, O’na söylemem yeterdi: yok oluyordu. Ve benim aracılığımla aynı şeyi başkalarına yapıyordu. İşi yapanın O ve ben olduğumuzu hep söyledi (aslında O buradayken İşi O yapıyordu; bense sadece dış çalışmayı yapıyordum), İşi yapanın O ve ben olduğumuzu, diğer insanlardan sadece inanç ve surrender [tevekkül] istendiğini hep söyledi. İnsanlar güvendiği takdirde, tamamen güvenerek kendilerini verdikleri takdirde İş otomatik olarak yapılıyordu. Demek ki Senin vücudunun hücrelerinde evrensel bir gelişme oluyor... dünya gelişiyor. Evet.

(Sessizlik)

Vücudum bunun için yaratıldı, çünkü çok iyi hatırlıyorum, savaş – birinci dünya savaşı – başladığında ve bu savaşın boşa gitmemesi için vücudumu Efendi'ye kurban olarak adadığımda, vücudumun her kısmı, (Anne bacaklarına, kollarına dokunuyor) birbiri ardına, bazen de aynı kısım birkaç kez savaş alanlarını temsil ediyordu: bunu görüyordum, hissediyordum, YAŞIYORDUM. Ve her seferinde... çok tuhaftı, oturup bakmam yeterliydi: tüm bunları, bütün olan biteni vücudumun orasında burasında görüyordum.

Olurken de tanrısal Kuvvetin yoğunluğunu oraya odaklıyordum ki, bütün bu acı, bütün bu ağrılar, bütün hepsi hem dünyanın hazırlanmasını hem Kuvvetin İnişini hızlandırsın. Ve bunu, tüm savaş boyunca bilinçli yapıyordum. Vücudum bunun için yaratıldı.

Anne 1914’te Sri Aurobindo'yu Pondichéry’de fiziksel olarak ilk gördüğü andan itibaren Onun Avatar olduğunu, Tanrısal'ın Ta Kendisi olduğunu anladı ve Onu öyle kabul etti; bütün dualarını Ona yöneltirdi. O zamanlar hala büyük bir akılsal faaliyet içindeydim, yaşadığım deneyimler aklın her şeye verdiği şekilleri alıyordu – oldukça güzeldi, edebiydi! Şimdi hepsi bitti, Tanrı'ya şükür! Aklım tamamen sessiz – konu üzerinde nutuk çekmeyeceğim. Ama geçen gecenin deneyimi!... Düşündüğünde, deneyimler yarım saat, kırk beş dakika, bir saat sürünce, olağanüstü... – saat sekiz buçuktan iki buçuğa kadar sürdü, hiç durmadan.

Bu, hücrelerin bir tür “aynı anda her yerde olması” mı? Evet öyle. Bir Birlik, yani, Birlik duygusu, Birlik anlayışı.

(Sessizlik)

Tabii ki bu doğal, spontane ve sürekli bir şey olursa ölüm artık var olamaz: bunun için bile (Anne kendi vücudunu elliyor). HİSSETTİĞİM bir şey var burada... ama bunu henüz ifade edemiyorum, aklen anlayamıyorum. Vücut terk edildiğinde bir fark olmalı, hücrelerin davranışında bile.

Başka bir şey olmalı. Bütün bu konsantrasyon ve meditasyon dönemi boyunca, ölümden sonra vücutta olup bitenler üzerine birkaç kez aynı türde vizyon gelmişti (vücudun deneyiminden söz ediyorum, şu anda “ölüm” denen şeyden sonra vücudun yaşadığı deneyim)... bozulmayan bazı azizlerden bana Bahsedilmişti; Bahsedilmişti ve Gösterilmişti... burada bir tane var, Goa’da da bir tane var... yani, fantastik hikayeler. Tabii, hikaye hep süslenip şişirilir ama, maddi bir gerçek var: Goa’da ölen bir aziz var [Saint François Xavier], vücudunu Goa’da terk etmiş ama vücut bozulmamış. Bütün hikayeyi detaylı olarak bilmiyorum ama, vücudu buradan alıp Çin’e taşımışlar; vücut bir süre Çin’de gömülü kalmış, sanırım Hong Kong’da, ya da o taraflarda; daha sonra onu tekrar alıp buraya geri getirmişler ve gömmüşler; on, on iki sene boyunca iki kez toprağın altında kalmış, bozulmamış.

Kurumuş, mumya haline gelmiş... kurumuş derken, yani dezidrate olmuş ama korunmuş. Bu olgu da bana imkanlardan BİRİ olarak birkaç kez Sunuldu. Yani aslında her şey mümkün. Ama bana açıkça Gösterilen, gördüğüm... konuşmakta zorlanıyorum çünkü bütün bunlar bana İngilizce geldi: Sri Aurobindo buradaydı ve hepsi İngilizce geldi... dirilerin ölülere karşı aptallığı, carelessness’i [aldırmazlığı, ihmali], değil mi, cahilliği – aptalca, saçmaca cehaleti ve umursamazlığı! Korkunç bir şey, korkunç. Korkunç... Bana her yerden hikayeler anlatıldı, hayret verici, şok edici bir sürü şey... Mesela, Sri Aurobindo daha buradayken olan hikayelerden biri: bir öğretili vardı, oğlu öldü (ya da en azından onu ölü sandılar), Hindu değillerdi, yani çocuğu yakmadılar, gömdüler. Gece çocuk babasına gelmiş ve ona şey demiş... babası oğlunu camda görmüş... çocuk cama vurup babasına: “Neden beni diri diri gömdün?” demiş; hangi dilde bilmiyorum; yani, her neyse...

Ve bu embesil baba kendi kendine: “Bu bir rüya” demiş!! Ertesi gün, çok sonra, “Gidip bir baksak mı acaba...” diye geçirmiş içinden. Çocuğu tabutunda dönmüş olarak bulmuşlar. Adam bana bunu anlattığında, “Bu bir rüya” diye düşünmesini son derece doğal bulması… beni nasıl çileden çıkardı anlatamam… bu öylesine... kara cahil, lakayt bir aptallık ki! Şunu bile akıl etmemiş: ya aynı şey ONA olsaydı? Aklına bile gelmemiş! Başka birini yakmak için krematoryum alanına götürmüşler... birden felaket bir sağanak başlamış – ateş yakmak mümkün değil. “Onu yarın sabah yakarız” deyip adamı orada bırakmışlar. Ertesi gün alana gelmişler, (Gülerek) adam yok, gitmiş. Bu daha bir şey değil. Adam otuz sene sonra dönmüş... Bir racaymış, onu sannyasinler bulmuş, adam inzivaya çekilmiş, sannyasin olmuş... Otuz sene sonra, nedenini bilmiyorum ama malını talep etmenin daha iyi olacağını düşünmüş...

Aynı kişi olduğunu kanıtlayan delillerle dönmüş [1930’larda Hint basınının gündeminden düşmeyen Bhaowal racasının hikayesi.]... Bunun gibi bir sürü hikaye duydum... hepsi şunu kanıtlıyor: insanlar ne derece... ölüden mümkün olduğu kadar çabuk kurtulmak istiyor. Birini hatırlıyorum, bana şöyle demişti (üstelik bilge diye geçiniyordu): “Ama eğer aynı varlıkların birçok kez reenkarne olduğu doğru değilse, ölülerin sayısı gittikçe artıyor, ortalık bütün bu ölülerle korkunç derecede kalabalıklaşacak!... başımıza bela olacaklar. Onlarla ne yapacağız? Dirilerden sayıca fazla olacaklar, her yerde kalabalık edecekler, onlarla ne yapacağız?” Buyur. Düşünceye bak.


(Sessizlik)

Dirilerin ölülere karşı takındığı tavır, insanlığın egoist cahilliğinin en iğrenç ifadesinden biri. Bu ya tam bir umursamazlık, ya da “Bundan hemen kurtulalım!” Çocuklar var burada, gerçi artık çocuk değiller, burada anneleriyle babalarıyla birlikteler, anneleri babaları çok yaşlı da değil... bu çocukların bazıları bana babalarının ya da annelerinin ölüp onlara geldiği “rüyalar” anlattı... çocuklar onları: “Sen öldün, gelip bizi rahatsız etmeye hakkın yok artık!” diye sert bir şekilde kovuyormuş... “Öldün, gelip bizi rahatsız etmeye hakkın yok artık.” Ya… Bu çok yaygın... Bunu açık yüreklilikle söyleyebilecek çok az insan var, ama bu çok yaygın. Birazcık hakikatin ortaya çıkabilmesi için daha çook şeyin değişmesi lazım, çoook...

Tüm söyleyebileceğim bu.

94 – Hep henüz kavranmamış daha büyük bir sevinç için feragat edilir. Bazıları yapılan görevin sevinci için, başkaları huzurun sevinci için, kimileri Tanrı sevinci için, bazılarıysa kendine işkence etmek için feragat eder; daha ziyade ötedeki özgürlüğe ve değişmez ekstaza ulaşmak için feragat et. Sorun…? Sana soru sormakta hep tereddüt ediyorum...

Çünkü bu belki de Seni, Sana gelen şeyin dışındaki bir yöne kaydırır...


(Sessizlik)

Bu feragat deneyimini pek yaşamadım. Feragat etmek için şeylere bağlı olmak lazım. İçimdeyse hep daha uzağa, daha yükseğe, daha iyiye gitme, daha iyi yapma, daha iyiye sahip olma arzusu, ihtiyacı vardı. Feragat ettiğini hissetmekten ziyade “Şükür kurtuldum” izlenimini alıyorsun, ağırlaştıran, yürüyüşü engelleyen rahatsız edici bir yükü başından attığını hissediyorsun. Bu bakımdan olay enteresan. Sana geçen gün yazdığım buydu, bizler hala artık olmak istemediğimiz her şeyiz, Tanrısal da, bizim olmak istediğimiz her şey. Egonun egoist aptallığından “biz” diye adlandırdığımız şey, tam da artık olmak istemediğimiz her şey. Ve olmak istediğimizi olabilmek için tüm bunları atmak, hepsinden kurtulmak bizi ne kadar mutlu ederdi.

Bu çok canlı bir deneyim.

(Anne'nin 4 Ocak 1951’de Ashram’ın Oyun Alanında yaptığı eski bir görüşme gündeme geliyor, bu görüşmede Anne şöyle diyordu: “Dönüşmenin temel şartlarından biri şu: iç boyutların bilincine varmak gerekiyor...” Anne bunu şöyle tarif ediyordu: “Bu, bilincin tamamen altüst olması; bu, ışığın bir prizmadan geçmesi gibi, ya da sanki bir topu tersyüz ediyormuşsunuz gibi, ki bu da sadece dördüncü boyutta yapılabilir. Üçüncü boyutun sıradan bilincinden çıkıp dördüncü boyutun üstün bilincine giriyorsunuz, ardından da sonsuz sayıdaki boyutun bilincine giriyorsunuz. Bu, olmazsa olmaz başlangıç noktası.”)

Bu sana daha önce söylediğim şeydi: yogik eforumun bütün temeli değişti. Eskiden çalışma bu iç boyutların bilgisine dayanıyordu: şimdi artık bunu yakalayamıyorum, bana tamamen dışımdaymış gibi geliyor. Bu “Görüşmeler”e58 de bir şey ekleyemiyorum: seviye çok başka.

Özlüsözlerle bile şimdi biraz zorlanıyorum, sanki alçalmam gerekiyormuş gibi geliyor, sanki bir şey söyleyebilmek için tekrar eski bir ruh halinde olmam gerekiyormuş gibi geliyor.

İnsanları düşünmene gerek yok. Anlarlar ya da anlamazlar, hiç aldırma, şu anki seviyenden konuş. Ama hiçbir şey anlamıyorlar ki. Olsun. Yayınlamaya gerek yok o zaman!özlüsözün yorumunun son bölümlerine bakın.

Anne 50’li yılların büyük bir bölümünde Ashramın Oyun Alanında her yaştan öğretilinin katıldığı dersler düzenledi. Konuşmaları teybe kaydedildi ve “Görüşmeler” başlığıyla 6 cilt halinde yayınlandı.

Gerilim bir ara öyle yükseldi ki içimden: “Yoksa patlayacak mıyım?” dedim. Sonra her şey (Anne sanki bir hücresel çiçeklenme hareketi yapıyor)... OM diye gevşeyip açıldı.

(Sessizlik)

Bundan daha derin bir çukur var mıdır bilmem... Ama bu rahatlama, bu açılma, bu huzur var ya... Her şey yok oluyor, BU hariç.

(Sessizlik)

Bu deneyimi gerçekten ilk kez yaşadım, daha önce hiç böyle bir şey yaşamadım, hiç; ve bu şey, varolma nedeni hissetmeyen bu maddi Bilinçsizlik, “hiç” olan bu maddi Atalet dibi kesinlikle vücuduma özgü bir şey değil – bu bambaşka bir şey. Bütün materyalizmin temeli, esası bu. Bütün bir gün sürdü!

(Sessizlik)

Deneyim, durum hiçliğin son noktasına ulaşınca geldi... Bunu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum, ifade etmek mümkün değil... ama TAMDI: bir tek şu ne anlamı, ne varolma nedeni, ne amacı, ne kökeni olan bu “hiç” kalmıştı, dolayısıyla da çözüm yoktu. Tam da bu noktada... Her şey patlayacakmış gibi bir gerilim oldu (acaba bu bir gerilim mi?... bilmiyorum... nasıl açıklayacağımı bilmiyorum); sonra birden... hayal edilebilecek en total değişim. Anlıyor musun, bu yüzden şu eski “Görüşmeler” falan var ya... hepsi gevezelik!

(Uzun sessizlik)

Böyle bir deneyim yaşadığım her defasında görüşüm de, olaylar arasındaki ilişki de değişiyor (Anne altüst olma hareketi yapıyor). Tamamen pratik açıdan bile. Öyle değil mi, hayat, üzerine bütün piyonları bazı iç kanunlara göre dizdiğimiz bir tür satranç tahtasıdır; ve her defasında her şey değişiyor: satranç tahtası değişiyor, piyonlar değişiyor, organizasyonun sırası değişiyor, her şey değişiyor; piyonların iç kalitesi de çok değişiyor.

Mesela X. hakkında bir vizyon gördüm, neyi temsil ettiği, etrafındaki insanlar, Ashram’la olan ilişkisi – hepsi tamamen değişti. Her şey bir başka şeye göre farklı bir pozisyon alıyordu. Benden kaynaklanmıyor, anlamaya, görmeye “çalışmıyorum”, kesinlikle, bana sadece Sunuluyor. Aynen gösterime sunulan tablolar gibi. Her şeyin kendine has tadı, kendine has rengi, kendine has niteliği var; her şeyin geri kalan şeylerle özel ilişkisi var – bütün ilişkiler farklı. Vizyon çok NET, çok ince, noktaya yönelik hale geldi, belirsiz değil, çok net, en ince detayına kadar; ve çok da basit. Sanki kuvvetlerin, bilinçlerin, hareketlerin iç içe geçmesi gittikçe daha açık, daha tam, daha net hale geliyor. Olay çok basit. Çok basit.

Bütün problemler... hepsi böyle oluyor. Eskiden “sarihlik”, “açıklık”, “anlamak” olarak adlandırdığım, şimdi benim için anlamamak demek, karışıklık demek, sanki hep bu durumdan daha büyük bir açıklığa, daha büyük bir aydınlığa, daha tam bir anlayışa çıkıyorum gibime geliyor.

Her türlü komplikasyon yok oluyor, halbuki her şey eskisinden daha tam, daha eksiksiz. Eskiden hep sisli, belirsiz, net olmayan, kesin olmayan şeyler vardı: bunlar yok oldukça her şey aydınlığa, açıklığa kavuşuyor, daha çok basitleşiyor, DAHA ÇOK NETLEŞİYOR, KESİNLEŞİYOR.

Puslu şeyler yok oluyor. Yani, açıkları kapamak için bütün bir izlenim dünyası, bir guessing [tahmin etme] dünyası var, bunlar daha ziyade hayal edilen şeyler, izlenimler; bilinen ama bir sürü puslu izlenimin, hayal edilen şeyin otomatik olarak birbirine bağladığı bazı şeyler, bazı işaret noktaları vardı: bunun içinden öylesine hafif bir hale doğru çıkıyorsun ki (Yükselme hareketi), bütün bu pus yok oluyor. Öyle basit görünüyor ki! İçinden: “Tabii ya, apaçık ortada, komplikasyon yokmuş!” diyorsun.


Her seferinde böyle (Bilincin derece derece yükselmesi): daha uzağı görüyorsun, daha çok şeyi bir arada görüyorsun. Öyle görünüyor ki bir an gelecek Dünyanın bütün hareketleri böyle olacak: çok açık, çok basit. Bu, şu çukurun içine inişime tekabül ediyor.

(Anne Satprem’e soru hazırlayıp hazırlamadığını soruyor. Sonra da ekliyor: )

Sana bu konuda uzun bir nutuk çektim ama neler dediğimi hatırlamıyorum! (Gülerek) Geceydi, sana uzun bir nutuk çektim, hatta gecenin ortasında: “Yarın Satprem’e bunu söylemem lazım” dedim. Sana diyordum ki, bildiğim tek yöntem, hayatım boyunca birkaç kez tekrarlanan tek yöntem, bir yanlıştan vazgeçmek. Yani doğru olduğuna inandığın – muhtemelen belli bir süre doğru olmuş olan bir şey – üzerine eylemlerini kısmen dayandırdığın ve aslında sadece bir görüş olan bir şey. Bunun mantıklı bütün sonuçlarıyla birlikte doğru bir tespit olduğunu sanıyordun ve hareketini – hareketinin bir kısmını – buna dayandırıyordun, ve bütün gelişme otomatikti; ve birden bir deneyim, ya da bir durum, veya bir sezgi, tespitinin göründüğü kadar doğru olmadığı konusunda seni uyarıyor.

O zaman bütün bir gözlem, bir inceleme dönemi başlıyor (ya da bazen bu bir vahiy gibi, kocaman bir kanıt gibi gelir), işte o zaman sadece fikri ya da yanlış bilgiyi değil, tüm sonuçları da, herhangi bir noktadaki tüm davranış şeklini de değiştirmek gerekir. O anda bir tür his “hissedilir”, bir feragat hissine benzeyen bir şey hissedilir; yani kurulmuş bütün birtakım şeyleri sökmek gerekir – bu bazen oldukça büyük bir şeydir, bazen küçücük bir şeydir, ama yaşananlar aynıdır: bu, çözüp yok eden bir kuvvetin, bir gücün hareketidir, ve çözülüp yok edilmesi gereken her şey, bütün geçmiş alışkanlık direnir; sıradan insansal bilinçte feragat duygusu olarak yansıyan da, bu çözüp yok etme hareketiyle ona tekabül eden direncin teması olmalı.


Bunu geçenlerde gördüm – bunlar anlamsız, aslında önemsiz durumlar; sadece incelemenin genelinde enteresan. Bu, hayatımda birçok kez tekrarlanan ve bu yüzden iyi bildiğim tek fenomen. Ve varlık geliştikçe, çözüp yok etme gücü de artıyor, gittikçe daha çabuk etkili oluyor, direnç de azalıyor. Ama direncin maksimum olduğu dönemi hatırlıyorum (bu yarım asırdan fazla bir zaman önceydi), bundan başka bir şey değildi, daima benim dışımda olan bir şeydi – bilincimin dışında değil, irademin dışında – irademe direnen bir şeydi. Bir şeyden vazgeçmem gerektiğini hiç hissetmedim, ama bazı şeyleri çözüp yok etmek için onlara baskı uygulamam gerektiğini hissettim.

Halbuki şimdi baskıyı gittikçe daha az hissediyorum: sonuç kendini hemen gösteriyor; bir bütünü çözüp yok eden Kuvvet ortaya çıkınca, direnç olmuyor, her şey çözülüp yok oluyor; ve tam aksine, kurtulma duygusu neredeyse yok gibi – yine eğlenen ve: “A!? Hala mı!? Kendini amma çok sınırlandırıyorsun...” Diyen bir Şey var. Ne çok kez tökezlemeden, durmadan, sürekli ilerlediğini sanıyorsun ama ne çok kez eyleminin önüne küçük bir sınırlama koyuyorsun. Bu büyük bir sınırlama değil, çünkü bu uçsuz bucaksız bir bütünün içindeki minicik bir şey, ama bu yine de küçük bir sınırlama. Ve Kuvvet sınırlamayı çözüp yok etmek için etki edince başta kendini kurtulmuş hissediyorsun, seviniyorsun; ama şimdi bu bile yok, gülümsüyorsun. Çünkü bu bir kurtulma duygusu değil, sadece geçebilmek için yoldaki bir taşı kaldırıyormuşsun gibi... Geçen gece sana söylediklerim aşağı yukarı buydu, ama tabii bütün illüstrasyonlarıyla! Sayfalarca anlatmak gerekir, anlıyor musun!


(Gülerek) Bu yüzden illüstrasyonlar uçup gitti, yoksa birkaç cilt gerekir. Olayın bütün açıklamaları, bütün detayları vardı. Bu feragat düşüncesi sadece egosantrik bir bilince gelebilir. Tabii, tamamen ilkel dediğim insanlar şeylere bağlı oluyor – bir şeye sahip olunca o şeyi bırakmak istemiyorlar! Bu bana öylesine çocukça geliyor ki!.. Bu insanlar o şeyi vermeleri gerektiği zaman... aah! acıtıyor! Çünkü bağlandıkları şeylerle özdeşleşiyorlar. Bence bu çocukça. Gerideki gerçek mekanizma, is the amount [miktardır]... belli bir bilgi – belli bir zamanda bilgi olmuş olup da başka bir zamanda artık bilgi olmayan bir bilgi – kısmi, gelip geçici olmayan ama kalıcı da olmayan bir bilgi temeli üzerinde oluşturulmuş şeylerdeki direnç miktarıdır; bu bilgi üzerine oluşturulmuş bütün birtakım şey var ve: “Hayır! Doğru değil, (Gülerek), temeliniz artık doğru değil, temelinizi çekiyoruz” diyen kuvvete direniyor, bu da: aah! acıtıyor – insanların feragat olarak hissettikleri bu. Zor olan, gerçekten vazgeçmek değil, hayatı şu anki haliyle görünce kabul etmek...

(Anne gülümsüyor)

Ama kabul edersek, bütün bunların ortasında yaşayıp da aynı zamanda bu “değişmez ekstazı” orada “yukarıda” değil de burada nasıl yaşayabiliriz? Bu, haftalardır karşılaştığım problem. Şu vargıya vardım: teorik olarak, ekstazı veren, Tanrısal’ın bilincinde olmak ve Tanrısal’la birleşmek, teori bu; dolayısıyla, gerek şu anki haliyle bu dünyada, gerekse gelecek bir dünyanın inşasında, Tanrısal’ın bilincinde olmak ve Tanrısal’la birleşmek aynı olmalı –teorik olarak.

Kendi kendime sürekli sorduğum da bu zaten: “Nasıl oluyor da bu ekstazı duymuyorsun?”


Ekstazı duyuyorum – bütün bilincim birleşmeye odaklanınca, herhangi bir anda, herhangi bir şeyin ortasında, bilincimin birleşme üzerindeki bu konsantrasyon hareketiyle ekstaz geliyor. Ama şunu da söylemeliyim... beni çevreleyen her şeyi etkilediğim, her şeyi işlediğim şu kaotik dünyanın içine girdiğim zaman... ekstaz yok oluyor...

ve beni çevreleyen olayları ister istemez almak zorundayım ki onları etkileyip işleyebileyim. Aldığım her şey karşısında, en acı verici olarak kabul edilen olaylar karşısında bile tamamen ilgisiz ve rahat kaldığım hale ulaştım – “ilgisiz” derken bu hareketsiz bir ilgisizlik değil: bu hiçbir tür ağrılı tepki olmadan, tamamen nötr (Ebedi’ye dönük bir hareket), mükemmel bir “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”in ilgisizliği. Fakat bu “fark etmez, hiçbir şey keyfimi bozamaz, umurumda değil”de, yapılacak, söylenecek, yazılacak, karar verilecek şey, kısacası eylemin içerdiği her şeyi kesin ve net olarak biliyorum. Tüm bunlar, aynı zamanda Güç duygusuyla birlikte mükemmel bir nötrlük halinde geçiyor: Güç akıyor, Güç etki ediyor ve nötrlük kalıyor – ama ekstaz yok. Eylemin hevesini, sevincini, kamilliğini hissetmiyorum. Şunu da söyleyeyim, bu ekstazın bilinç hali, dünyanın şu anki durumunda tehlikeli olur. Çünkü neredeyse mutlak reaksyonları var – bu ekstaz halinin KORKUNÇ bir gücü olduğunu fark ettim.

Korkunç kelimesi üzerinde duruyorum, şu anlamda ki ekstaz, kendisi gibi olmayan hiçbir şeye tahammül etmiyor, ya da kendisi gibi olmayan hiçbir şey buna tahammül edemiyor – evet... tahammül edemiyor. Bu yüce tanrısal Aşk için de aynı, ya da neredeyse aynı (tamamen aynı şey değil ama neredeyse aynı); bu ekstazın, bu kendinden geçmenin titreşimi, tanrısal Aşkın titreşiminin küçük bir başlangıcı, ve bu da kesinlikle... evet, başka deyim yok, tahammül etmiyor, şu anlamda ki aksi olan, ters olan bir şeyin varlığını kabul etmiyor. Bu yüzden, sıradan bilinç için korkunç sonuçları olur. Bunun iyice farkındayım çünkü bazen bu Güç geliyor – Güç geliyor, her şey patlayacak izlenimine kapılıyorsun. Çünkü sadece bir birleşmeye tahammül edebilir, sadece kabul eden – alan ve kabul eden – tepkiye tahammül edebilir. Ve bu keyfi bir irade değil, VAROLUŞUNUN OLGUSUNDAN DOLAYI mutlak güçte bir irade; insanın anladığı şekliyle mutlak güçte değil bu, gerçekten mutlak güçte. Yani bu Güç tamamen, bütünüyle, eksklüzif olarak var; her şeyi içeriyor, ama titreşimine ters olan şey değişmeye mecbur, öyle değil mi, mademki hiçbir şey yok olamaz; ve anında gerçekleşen bu deyim yerindeyse sert, mutlak değişim, dünyanın şu anki haliyle bir felaket olur.


Problemime aldığım cevap bu. Çünkü olay buydu, merak ediyordum: “Neden? Ben ki... herhangi bir anda böyle (Yukarıya doğru hareket) yapmam yeterli ve... sadece Efendi var, her şey BU – ama öylesine mutlak bir şekilde ki, BU olmayan her şey yok oluyor! Bu yüzden, şimdiki oran öyle ki... (Gülerek) çok fazla şeyin yok olması gerekir! Bunu anladım.

(Sessizlik)

Bazen... vücut için bu küçücük, sürekli, dakika dakika, durmayan bir efor, deyim yerindeyse minicik bir sonucu olan bir çalışma, bir emek... haricen en azından, neredeyse sanki bir çalışma yokmuş gibi, yani benim bilincime sahip olmayan biri için bu vücut yıpranıyor, ihtiyarlıyor, bozulmaya doğru yavaşça yol alıyor gibi görünüyor, bu apaçık ortada: bu, atmosferde, herkesin bilincinde59 (Anne gülüyor), bu zavallı vücudun üzerine sürekli bu tür yargı, bu tür titreşim “atılıyor”; zaten vücut zafiyetinin pekala farkında, hayale kapılmıyor. Ama dönüşme eforundaki bu rahat, huzurlu ama DURMAYAN dayanıklılıktan ötürü, bazen biraz ekstaz için can atıyor – yok olmak istemiyor, yo, kesinlikle, ama sanki “Efendim, yalvarırım, Bırak rahatça Sen olayım” der gibi. Aslında bu, insanların onu rahat bırakıyor olmaları gerektiği zaman her geceki duası (onu fiziksel olarak rahat bırakıyorlar ama maalesef aklen rahat bırakmıyorlar!). İstesem bunu kesebilirim, uzun zamandır kesmeyi öğrendim, kesebilirim ama... bir Şey Tasvip Etmiyor, yani bu bir yerlerde Onaylanmıyor! (Anne gülüyor) Belli ki O, yüce O, mükemmel huzurun, mükemmel dinlenmenin ve sevincin, pasif bir sevincin (pek aktif bir sevinç değil, pasif bir sevinç yeterli), sürekli, pasif bir sevincin realize edildiğini Görmek İstiyor, ama çalışmayı BIRAKMADAN. Yani bireysel deneyim tek önemli şey olarak kabul Edilmiyor, aksine: bütüne katkısı, her şeyi kabartan maya EN AZ onun kadar önemli. Aslında, bu vücutta neden ısrar Edildiğinin en büyük nedeni muhtemelen bu.

59 Anne yakın çevresinin, Ashram'ın öğretililerinin “Anne çok yaşlandı, Anne bunadı, bir ayağı çukurda, Anne çok hasta, Anne ‘kafayı yedi’, Anne başaramayacak, Anne gidici” gibi bilinçli, bilinçsiz ya da bilinçaltısal negatif düşünceleriyle, titreşimleriyle, kötü niyetiyle, inançsızlığıyla, dünyanın genel cahilliğiyle, bilinçsizliğiyle sonuna kadar savaştı.

İçim sorgulamıyor, problem yok; sözünü ettiğim bütün bu problemler vücudun yarattığı, vücut için yaratılan problemler; yoksa içte her şey mükemmel, her şey olması gerektiği gibi. Ve bu tamamen böyle: “iyi” dediğimiz, “kötü” dediğimiz, “güzel”, “çirkin” dediğimiz... bunların hepsi küçük bir enginlik (büyük değil küçük bir enginlik), entegral olarak nasıl desem enjoys... (hayır, tat alan değil), yaptığını, olduğunu, vesaire (bunların hepsi bir) dolu dolu yaşayan entegral bir Bilinçte progresif bir realizasyona gittikçe yönelen küçük bir enginlik. Ama bu zavallı vücuda gelince... Muhtemelen... çok hızlı gidemeyeceğimiz de kesin: eğer bu Sevinç, bu ekstaz, bu kendinden geçme vücudun içinde sürekli olsaydı dönüşüme fazla hızlı olurdu, bu kesin – ama değişecek daha çoook şey var, çoook...

Vücuduma baktığın zaman sadece görünüşü görülüyor, ama bu görünüş başka bir şeyin ifadesi, yansıması...

(Sessizlik)

Görünüşümün nasıl değişeceği konusunda vücuduma bir tür bilgi Veriliyor... acaba bu bir bilgi mi?... yoksa önbili mi? Çok basit, çok kolay görünüyor, görünüşüm anında değişebilir, çünkü bu insanların zannettiği ya da beklediği şekilde KESİNLİKLE olmayacak, KESİNLİKLE... Bu daha ziyade olayları böyle, yüzeysel olarak gören yanlış görüşü peçeleyecek şekilde KENDİNİ EMPOZE EDEN DOĞRU içsel HAREKETİN görülmesi olacak. İzah etmek çok zor ama... Bunu birkaç saniyeliğine birkaç kez hissettim, hissediliyor: hakiki olan bir şey var, hakiki Fizik, gerçek Fizik olan bir şey var, gözlerimizin gördüğü şekilde gözlerimiz tarafından algılanmayan ama bir YOĞUNLAŞMAYLA kendini algılanabilir kılabilecek gerçek fizik60 olan bir şey var. Dönüşmeyi haricen gerçekleştirecek olan, sahte görünüşü gerçek şekille değiştirecek olan da bu yoğunlaşma. Bilmiyorum, acaba gerçek olayı görmeye hazır olmayanlar için sahte görünüm hala var olmaya devam eder mi?... Her halükarda bu bir geçiş dönemi olur: gözleri açık olanlar, görebilir... “gözleri” Kutsal Kitaplardaki anlamda “açık olanlar”, onlar görebilir; kendilerini zorlayarak ya da arayarak göremezler, doğru şekil onlara kendini empoze eder; halbuki gözleri açık olmayanlar... her halükarda, belli Sri Aurobindo'nun sübtil fizik ya da gerçek fizik dediği, ve halen Anne'yle birlikte yaşadığı ve süpraakılsal varlığı geliştirmeyi sürdürdüğü düzlem, fiziksel düzlemimize yakın, paralel. bir süre böyle olur, onlar görmez, hala eski görünümü görürler. Her ikisi simültane olabilir. Kendimi olduğum gibi GÖRDÜM; anlaşılan... (Anne gülüyor) galiba vücudum küçültüldü ki, zorlanmadan vücuduma her yandan hakim olabileyim, vücudumu aşabileyim! Gerçekten, sanki shrunk olmuş [çekmiş] bir şey gibi! İngilizce’nin ifade gücü müthiş (Anne gülüyor). Ama şimdi bunu söylediğimde insanlar bunun psişik ya da akılsal bir görme yeteneği olduğunu sanıyorlar – değil, bundan söz etmiyorum! FİZİKSEL bir görüşten bahsediyorum, bu gözlerle (Anne gözlerini elliyor), ama GERÇEK bir fiziksel görüş, şu anki çarpıtılmış görüş değil. Yani aslında gerçek, hayal edebileceğimizden daha harika, çünkü hayal ettiklerimiz, gördüklerimizin hep bir dönüşümü veya yüceltmesi – öyle değil. Öyle değil! Hakiki bir vücutla zaten fiziksel olarak var olmadığımdan pek emin değilim61 – “pek emin değilim” diyorum çünkü dış duyularımla bu konuda hiçbir kanıta ulaşamadım!...

Ama görmeye ya da öğrenmeye çalışmıyorum, hiç çalışmadım da... çalışmıyorum ama, ara sıra bu kendini empoze eden bir şey gibi: bir an için kendimi olduğum gibi görüyorum, olduğum gibi hissediyorum, olduğum gibi nesnelleştiriyorum. Ama bu birkaç saniye sürüyor, sonra pıt! diye yok oluyor, eski alışkanlık geri geliyor. Yani, sadece bir şeyden başka bir şeye dönüşen şeyleri düşünebiliyoruz: yeniden genç oluyoruz, ihtiyarlığın tüm belirtileri yok oluyor falan – bunlar eski hikaye, öyle değil. Öyle değil!

Hatırlıyorum, bir defasında vücudumda sanki kocaman bir çocuk üzüntüsü vardı, durumu yüzünden biraz sızlanıyordu; muazzam bir Ses duydu: “Neden kendini OLDUĞUN GİBİ hissetmiyorsun?” Ve deneyim bunu izledi – ama bir saniye sürdü. Bir saniye, bir şimşek kadar.


Ve her tarafımızı enfekte eden... “içinde yoğrulduğumuz” demiyorum, her tarafımızı “enfekte eden” diyorum... bu “harika” akıl merak etmeye başlıyor: bu nasıl mümkün olur, insan nasıl etkili olabilir, dünyanın geri kalanıyla nasıl temasa geçebilir, nasıl... nasıl, nasıl? Durdurdum, her şeyi durdurdum. Peki bu vücuda ne olacak, varolma şekli ne olacak?... vesaire, vesaire... Birçok öğretili “rüyasında” Anne’yi olduğundan çok daha uzun boylu ve çok daha genç görüyor.

Bir örnek versem daha kolay anlaşılır, ama bunun yaşanmış bir örnek olması gerekir, yoksa değeri olmaz. Tam da o dönemde fenomeni inceleyip gözlemledim: arzu titreşimi Yüce tarafından yayılan İradeye nasıl ekleniyor – her günkü küçük eylemler için. Ve yukarısının vizyonuyla (eğer yukarısının vizyonunun bilincini korumaya özen gösterirsen) yayılan bu titreşimin, aynen Yüce’nin Yaydığı titreşim olduğunu, ama yüzeysel bilincin beklediği hemen gerçekleşmesi gereken sonuç elde edileceğine, bütün bir dizi titreşim başlatmak ve daha uzak, daha tam olan başka bir sonuca varmak amaçlandığını tam olarak görüyorsun. Büyük olaylardan veya dünya çapındaki eylemlerden ve etkilerden söz etmiyorum, hayatın küçücük şeylerinden bahsediyorum; mesela birine: “Şunu bana ver” diyorsun... o kişi anlamıyor ve o şeyi vereceğine başka şey veriyor; kapsamlı bir vizyon korumaya özen göstermezsen mesela bir sabırsızlık ya da memnuniyetsizlik titreşimi oluşabilir, Efendi’nin titreşimi anlaşılmadı ve alınmadı izlenimiyle birlikte; işte EKLENMİŞ bu küçük sabırsızlık ya da olanları aslında anlamama titreşimi, sanki alırlık eksikliği ya da reaksyon eksikliği var izlenimi arzuyla aynı nitelikte – buna “arzu” denemez ama, titreşim türü aynı. Her şeyi gelip zorlaştıran da bu. Tam görüşe, doğru görüşe sahip olursan, bilirsin ki “Bana şunu ver”, hemen gerçekleşen sonuçtan başka bir şey doğurur, ve bu başka şey tam tamına olması gereken şeyi doğurur. Bilmem anlatabildim mi, çünkü bu biraz karmaşık! Ama bu bana, İradenin titreşimiyle arzu titreşimi arasındaki nitelik farkının anahtarını sunuyordu. Ve aynı zamanda da, daha geniş ve daha total, daha tam – daha geniş, daha bütünsel ve daha uzak, yani daha kapsamlı bir bütünün vizyonuyla bu arzu titreşimini yok etme imkanını sunuyordu. Bu konu üzerinde ısrar ediyorum çünkü bu bütün ahlaki unsuru ortadan kaldırıyor. Bu, arzunun şu pejoratif kavramını ortadan kaldırıyor.

Vizyon bütün iyilik, kötülük, iyi, kötü, aşağı, üstün ve bunun gibi bütün kavramları gittikçe ortadan kaldırıyor; bu sadece neredeyse titreşimsel nitelik farkı olarak adlandırabileceğimiz bir şey – “nitelik” akla hala bir üstünlük ya da aşağılık fikri getiriyor, nitelik değil, yoğunluk da değil; bir titreşimi bir diğerinden ayırmak için bilimcilerin kullandığı bilimsel kelimeyi bilmiyorum ama kelime o. Ve dikkate değer olan da, Titreşim yapıcı; Efendi’den gelen titreşim niteliği olarak adlandırabileceğimiz şey yapıcı, yapıyor... bu, huzurlu ve ışıldayan bir titreşim; diğer titreşim, arzu ve benzer şeylerin titreşimi komplike, şeyleri yok ediyor ve karıştırıyor, çarpıtıyor – olayları karıştırıyor ve deforme ediyor, büküyor – bu da ışığı alıp götürüyor: bir donukluk, bir monotonluk oluşturuyor, çok ağır gölgelere varan şiddetli hareketlerle yoğunlaşabiliyor. Tutkunun olmadığı yerde, tutkunun müdahale etmediği yerde bile bu böyle. Yani, fiziksel gerçek sadece birbirlerine karışan ve maalesef birbirleriyle çarpışan, çatışan titreşimler alanına döndü; ve çarpışma, çatışma da aslında cehalet titreşimleri olan belli titreşimlerin yarattığı bu tür bir karışıklığın, bir düzensizliğin, bir karmaşanın doruğu... çünkü insan bilmiyor, bunlar çok küçük, çok dar, çok sınırlı, çok kısa cehalet titreşimleri... Bu, artık psikolojik açıdan problemin nasıl göründüğü değil: bunlar sadece titreşim. Psikolojik açıdan bakınca... Akılsal düzlemde mesele kolay, nefsi düzlemde çok zor değil; fiziksel düzemdeyse mesele biraz daha ağırlaşıyor çünkü olay “ihtiyaç” görünümüne bürünüyor; ancak burada da bir deneyim alanı oluştu bu günlerde: vücudun yapısı, ihtiyaçları ve vücuda iyi gelenle veya dokunanla ilgili medikal ve bilimsel kavramların incelenmesi; ve tüm bunlar öze indirgendiğinde yine aynı titreşim meselesine geliyor... Oldukça enteresandı: olay bir gıda zehirlenmesi gibi görünüyordu, çünkü sıradan bilincin gördüğü şekilde her şey tamamen görünüş: yediğim kötü mantarlar... ve bu, zehirlenmenin mutlak mı olduğunu, yoksa sadece göreli mi olduğunu, yani cehalete, kötü reaksyona ve doğru Titreşim yokluğuna mı dayandığını bulmak için özel bir incelemenin konusu oldu. Vardığım vargı şöyleydi: bu, Efendi’ye ait titreşim miktarıyla, toplamıyla, hala karanlığa ait titreşimler arasındaki bir oran meselesi; ve orana göre bu somut, gerçek bir şey kimliğine, ya da yok edilebilir bir şey kimliğine, yani Hakikat titreşiminin etkisine direnmeyen bir şey kimliğine bürünüyor. Ve bu çok enteresandı, çünkü bilincim, vücudumun işleyişindeki bozukluğun nedeninden haberi olduğu anda (yani bilincim bunun nereden kaynaklandığını, ne olduğunu algıladı) “Bakalım neler oluyor” fikriyle hemen gözleme başladı: önce “Olanlar sadece Efendi’nin isteğiyle oluyor, etkiler de sonuçlar da Efendi’nin isteğiyle oluyor, bundan eminim (bu emin oluş hep var), dolayısıyla iyice rahat durmak lazım” kanaatiyle birlikte “vücudu iyice dinlendirelim”. Vücut çok rahat: ajite değil, huzursuz değil, titremiyor, bir şeyi yok, çok rahat. Bundan sonra, etkiler ne ölçüde kaçınılmaz? Vücudun elementlerine ve yaşamasına uygun olmayan bir element içeren belli miktarda bir madde yutuldu diye, uygun olan ve uygun olmayan unsurlar ya da titreşimler oranı nedir? Çok net olarak gördüm: oran, vücudun doğrudan yüce Titreşimin etkisi altındaki, sadece yüce Titreşime cevap veren hücre sayısıyla, hala sıradan titreşme şekline ait diğer hücrelerin sayısına göre değişiyor. Çok açıktı, çünkü bütün imkanlar görülüyordu: “bu baskın tarafından tamamen altüst olan ve istenmeyen unsurdan kurtulmak için bütün sıradan yöntemlerle içinde savaşmak gereken sıradan hücre kitlesi” imkanından, “yüce Kuvvete hücresel cevap tam olduğu için akının hiçbir etkisi olamaz” imkanına kadar; bu yarın’ın hayali – daha yoldayız. Oran oldukça lehte oldu – mutlak güçte diyemeyeceğim, buna daha çok var – ama oldukça lehte oldu, bu yüzden de rahatsızlığımın sonuçları çok uzun sürmedi ve neredeyse minimum bir tahribat oldu.

Ama şu anda, birbiri ardına bütün deneyimler – bütün FİZİKSEL deneyimler, vücudun deneyimleri – aynı vargıya vardırıyor: her şey sadece Yüce’nin etkisine cevap veren, yarı yarıya olan, dönüşüm yolunda olan unsurlarla, hala maddenin eski titreşme sürecinde olan unsurlar arasındaki orana bağlı. Bunların sayısı azalıyor gibi görünüyor; oldukça azalıyor gibi görünüyor ama nahoş etkilere veya tepkilere yol açmak için sayı hala yeterince büyük: henüz dönüşmemiş, hala sıradan hayatın bir parçası olan şeyler.

Ama bütün problemler – bunlar ister psikolojik, ister tamamen maddesel, ister kimyasal sorunlar olsun, bütün mesele şuna indirgenmiş durumda: bunlar titreşimden başka şey değil. Bu titreşim bütünü ile (bunu çok kabaca ve yaklaştırımsal bir şekilde söylersek) yapıcı ve yok edici titreşimler arasındaki fark olarak adlandırabileceğimiz şeyi de algılıyorum. Diyebiliriz ki (bu sadece bir söyleyiş şekli), Bir’den gelen ve Birliği ifade eden, yansıtan titreşimler yapıcı, sıradan ayırıcı bilincin bütün komplikasyonlarıysa imhaya vardırıyor.


(Uzun sessizlik)

Zorluğu hep arzunun çıkardığı söylenir, gerçekten de öyle, değil mi. Arzu sadece bir irade titreşimine eklenmiş bir şey de olabilir. Her şeyin yüce İradeyle yapıldığı da söyleniyor, peki her ikisi nasıl aynı zamanda doğru olabilir ve birbiriyle kombine olabilir? Bu problem ortaya çıktığı için buldum...

Tek, yüce İrade kendini ifade edince irade direkttir, hemen gerçekleşir, ona hiçbir şey engel olamaz; öyleyse geciktiren, engelleyen, komplike eden hatta başarısızlığa uğratan MUTLAKA arzunun karışmasıdır. Bu her şey için böyle.

Mesela bir dış etki alanını ele alalım, dış dünyayı, dış olayları. Tabii, “dış” derken bu kendini yanlış bir pozisyona koymak demek, ama mesela en yüksek bilinçteyken, Hakikat Bilincindeyken birine... milyonlarca örnek arasından bir tane örnek veriyorum... birine: “Git, şu kişiyi gör, ona şunu de ki, şunu elde edesin” diyorsun. Eğer kişi alır ise, reseptifse, içsel olarak hareketsizse ve surrendered [mütevekkil] ise, gider, söz konusu kişiyi görür, ona o şeyi söyler ve olay gerçekleşir – HİÇBİR zorluk olmadan, “öylece”. Eğer giden kişinin faal bir akılsal bilinci varsa, inancı bütün değilse, egonun ve cehaletin getirdiği karışım varsa, zorlukları görür, çözülmesi gereken problemleri, bütün komplikasyonları görür – e tabii ki bunların hepsi olur! O zaman da, orana göre (her şey hep bir oran meselesi), orana göre komplikasyonlar olur, olay zaman alır, gecikir, ya da biraz daha kötüsü, çarpıtılır, tam olması gerektiği gibi olmaz, değişir, azalır, çarpıtılır, ya da en sonunda olay hiç olmaz – bir sürü derece var, ama bütün bunlar akılsal komplikasyonların ve arzunun alanına giriyor. Halbuki diğer yöntem hemen olur. Bu gibi vakaların, bütün vakaların, hemen olan vakanın da sayısız örneği var. İnsanlar o zaman: “Aaa!! Bir mucize gerçekleştirdiniz” diyor – ortada gerçekleştirilmiş bir mucize falan yok: her zaman böyle olmalı. Çünkü aracı kendini eyleme katmadı. Bilmem anlatabildim mi... Her neyse... Yani bu, en küçük şeyden dünya çapında olaylara kadar varabilir... özel konulara hiç girmek istemiyorum, dolayısıyla anlatmıyorum ama, mesela devlet başkanları, başbakanlar gibi insanların karar vermelerini sağlamak gibi eğlenceli örnekler oldu – tabii aracı iyiyse. Bu dünyasal bir etkiye kadar varabilir. Ve dünyasal aksyon alanında “bu şekilde” yapılan şeylerin örneği var: kimse ne nasıl olduğunu ne de neden olduğunu anlayamadı – öylece oldu, çok basit bir şekilde, her şey çok basit bir şekilde kendiliğinden ayarlandı. Başka durumlardaysa, bir vize ya da bir izin almak için dağları yerinden oynatmak gerekiyor.

Sonuçta, en küçük şeyden, en küçük fiziksel rahatsızlıktan en dünyasal etkiye kadar prensip hep aynı, her şey gelip aynı prensibe dayanıyor. Tabii, deneyimi yaşarken anlamak kolay, ama açıklamak zor.


Zaten bu anlattıklarımın bir Bülten’e uyabileceğini sanmıyorum. Yo, çok açık. Kesinlikle anlaşılmaz. Yo, anlaşılıyor.

Her neyse... Mümkün olduğunca az kişisel unsur kattım. Çok açık. Gerçekten mi?... (Gülerek) İyi o zaman.

96 – Kutsal Kitapların hakikatini ruhunda hele bir yaşa; sonra istersen yaşadığın deneyimi usavurup entelektüel bir şekilde ifade et, ve o zaman bile ifadene güvenme ama, yaşadığın deneyimden asla şüphe etme.

Açıklamaya gerek yok. Yani, çocuklara şunu açıklamak gerekir: HANGİ İFADE OLURSA OLSUN, HANGİ KUTSAL KİTAP OLURSA OLSUN, bu her zaman yaşanan deneyimin bir azalmasıdır, deneyimden daha küçüktür, daha aşağıdır. Bunu bilmesi gereken insanlar var!

97 – Ruhunda yaşadığın deneyimi iddia ettiğinde ve başkasının yaşadığı farklı deneyimi inkar ettiğinde, bil ki Tanrı seni enayi yerine Koyuyor. Ruhunun perdesinin arkasından, Tanrı’nın neşeli Gülüşünü duymuyor musun?

Ooo! Harika. Sadece gülümseyerek bir fikirde bulunabiliriz: “Yaşadığın deneyimden asla şüphe etme çünkü yaşadığın deneyim kendi varlığının hakikatidir, ama sanma ki bu hakikat evrenseldir. Ve bu hakikate dayanarak başkalarının hakikatini inkar etme, çünkü herkes için, kendi deneyimi kendi varlığının hakikatidir. Ve total bir Hakikat, bütün bu bireysel hakikatlerin toplamı... artı Efendi’nin Kendi deneyimidir!


98 – Vahiy, Hakikatin doğrudan görülmesi, doğrudan duyulması ya da ilham geldiğinde hatırlanmasıdır, drsti, sruti, smrti; en yüksek deneyimdir ve her zaman tekrar yaşanabilir. Kutsal Kitapların sözleri, Tanrı onları Söyledi diye değil, çünkü ruh onları gördü diye bizim için yüce otoritedir. Sanırım bu, Musa’ya “gelen”, Efendi’nin güya Bizzat Kendisinin Söylediği ve güya Musa’nın duyduğu söylenen Kitabı Mukaddes’teki “Tanrı’nın Emirleri” [On Emir] inancına cevap niteliğinde – bu, (Anne gülüyor) bunun mümkün olmadığını söylemek için dolaylı bir yol. “Çünkü ruh onları gördü diye bizim için yüce otoritedir”: ama bu SADECE gören ruh için yüce otorite olabilir, bütün ruhlar için değil. Bu deneyimi yaşayan ve gören ruh için bu yüce otoritedir, ama başka ruhlar için değil. Bu on “emir” daha küçücük çocukken beni düşündüren şeylerden biriydi, zaten hepsi olağanüstü banal: “Anneni babanı sev... Öldürme...” iğrenç bir banallik. Musa, Sina’ya bunu duymak için mi çıktı...?

Kuru gürültü! Bence de... Bende hep bu izlenimi bıraktı. Ama bilmiyorum, acaba Sri Aurobindo Hint Kutsal Kitaplarını mı kastediyor?... Belki de Upanishad’ları kastediyordur?... Ya da Veda’ları? 62 – ama yo, hayır, Veda’lar şifahiydi. Şifahiydi, Kutsal Kitaplar OLDU! Tanrı bilir nasıl çarpıtılarak... Fazla çarpıtılmadı, çünkü bütün tonlamalarla tekrarlanıyordu. Bütün Kutsal Kitaplar arasında en az çarpıtılan muhtemelen Veda’lardır... Çin Kutsal Kitapları da var... Deneyim gittikçe şu şekilde gelişiyor: gelen vahiy evrensel olarak geçerli olabilir, ama şekli her zaman kişiseldir – her zaman.

Upanishad’lar: İç irfan, nihai hakikate ulaşan ve orada yerleşen okült öğreti; Vedanta felsefesinin kaynağını oluşturan Upanishad'lar, Hindistan'ın Veda’lardan sonra gelen Kutsal Kitaplarıdır; sayıları ikiyüzü bulur ama on ikisi önemli sayılır. Veda’lar: Rishilere vahiy şeklinde gelen ve eski bir Sanskritçe’de kaleme alınmış Hindistan’ın ve belki de dünyanın en eski kutsal kitapları Vedalar, Hindu dininin temelini oluşturuyor (dört Veda var: Rig, Yajur, Sama, Atharva)

Bu Hakikat’ten bir görüş AÇISI edindiğindeki gibi. Kelimelerle formüle ettiğin anda ister istemez bir açıdır, ister istemez. Mutlak bir hakikat hissini veren bir tür titreşimi kelimesiz ve düşüncesiz deneyimlersin, ve eğer tamamen hareketsiz durursan, hiçbir şey bilmeye çalışmadan, belli bir süre sonra vahiy sanki bir filtreden geçer ve bir tür fikir şeklinde yansır.

Sonra bu fikir... bu hala biraz flu bir fikir, yani çok genel, ama eğer hala tamamen hareketsiz, dikkatli ve sessiz durursan, başka bir fitreden geçer ve o zaman bir çeşit kondansasyon olur, damlalar gibi, bunlar da kelime olur. Ama deneyimi tam bir içtenlikle yaşadığında (yani kendini kandırmadığında) bu ister istemez sadece bir nokta, sadece olayı söylemenin BİR ŞEKLİ, hepsi bu. Sadece bu olabilir.

Zaten çok bariz bir gözlem var: belli bir dili kullanmaya alışık olduğunda vahiy o dilde gelir; bana daima İngilizce veya Fransızca geliyor – Çince gelmiyor, Japonca gelmiyor! Sözler ister istemez İngilizce ya da Fransızca; bazen de Sanskritçe bir kelime geliyor; çünkü fiziksel olarak Sanskritçe’yi öğrendim; Sanskritçe’nin başka bir varlık tarafından telaffuz edildiğini duyduğum oldu (fiziksel olarak değil) ama vahiy somutlaşmıyor, sabitleşmiyor, flu kalıyor; ve tamamen maddi bir bilince geri döndüğümde, hayal meyal bir ses hatırlıyorum, belli bir kelimeyi değil.


Dolayısıyla vahiy formüle edildiği andan itibaren HER ZAMAN bireysel bir açıdır. Hakikaten ÇOK İÇTEN olmak lazım. Birden coşkuya kapılıyorsun çünkü deneyim olağanüstü bir güç getiriyor, Güç geliyor – güç kelimelerden önce geliyor, kelimelerle azalıyor – ama Güç var, ve bu güçle kendini çok evrensel hissediyorsun, aldığın izlenim: “Bu evrensel bir Vahiy” – evet, bu evrensel bir vahiy ama, vahiyi kelimelere döktüğün zaman artık evrensel değil; artık sadece bu söyleme şeklini anlayacak şekilde yapılmış beyinler için geçerli. Kuvvet gerisinde, ama kelimeleri aşmak lazım.

(Sessizlik)

Bu tür şeyler bana gittikçe daha fazla geliyor, gelen şeyleri bir kağıt parçasına karalıyorum, ve süreç hep aynı: önce her zaman bir tür patlama oluyor... bu bir hakikat gücü patlaması gibi, bembeyaz, kocaman bir havai fişek patlaması gibi... (Anne gülümsüyor) havai fişekten çok daha büyük! Ve taklalar atıyor da atıyor (Anne elleriyle başının üstünde takla hareketi yapıyor), işliyor, işliyor... sonra, bir fikir izlenimi alıyorsun, ama fikir altta, fikir bir kaplama gibi, ve fikir kendi hissini içeriyor, fikir hissi de getiriyor – his önce geliyor, ama fikirsiz, bu yüzden fikri tanımlayamıyordun. Bir tek şey var: bu her zaman ışıldayan bir Güç patlaması. Sonra, patlamaya bakarsan ve iyice sakin durursan – kafanın kesinlikle susması lazım – her şey susar (Anne yukarıya dönük kımıldamayan bir poz alıyor)... ve birden, kafanın içinde biri konuşur! Konuşan bu patlamadır. İşte o zaman kağıt kalem alıp yazıyorum. Ama konuşanla yazan arasında hala küçük bir geçiş var ki, vahiyi yazdığımda, yukarıdaki bir Şey memnun Olmuyor: o zaman yine iyice sakin duruyorum: “Hayır, o kelime değil, bu kelime” Diyor. Tamamen nihai olması için bazen bir iki gün lazım. Ama deneyimin gücü tarafından tatmin olanlar işi üstünkörü bitiriyor ve dünyaya Hakikatin çarpıtması olan sansasyonel vahiyler gönderiyor.

Çok ölçülü, çok sakin, çok rahat, çok eleştirel olmak lazım – özellikle çok rahat, çok sakin olmak lazım, sessiz olmak lazım, çok sessiz; deneyimi “Acaba bu şu mu... yoksa şu da şu mu?” diyerek kavramaya çalışmamak lazım, çünkü o zaman her şeyi mahvedersin; bakman lazım, çok dikkatlice bakman lazım. Ve kelimelerde ilk titreşimden bir kalıntı, kalan bir şeyler olur (ama öylesine az ki!), insanı gülümseten, hoş, köpüklü bir şarap gibi ışıldayan bir şey olur, ama şurası (Anne hayali bir notun bir kelimesini ya da bir bölümünü işaret ediyor) donuktur; o zaman dil bilginle ya da kelimelerdeki ritm duygusuyla bakarsın: Şurada bir pot fark edersin; potu yok etmek lazım; beklersin... ve doğru kelime birden gelip yerine cuk oturur.

Sabırlıysan, bir iki günün sonunda kelimeler tamamen doğru olur. Bana bu hep böyleydi gibi geliyor, ama artık şimdi çok normal, çok sıradan bir hal; aradaki fark, eskiden yaklaştırımlarla tatmin oluyordum (bu şekilde yazılmış bazı şeyleri tekrar gözden geçirdiğimde bir yaklaştırım görüyorum, bir yaklaştırımla tatmin olduğumu görüyorum), şimdi daha dengeliyim, daha makulüm – hem daha sabırlıyım. Şekillenmesini bekliyorum. Bu konuda bir şey fark ettim: bildiğim dilleri artık aynı şekilde bilmiyorum! Çok tuhaf, özellikle de İngilizce’yi... kelimelerin ritmine dayanan bir çeşit içgüdü var, nereden geliyor, bilmiyorum... belki de bir cümlenin doğru olup olmadığının anlaşılmasını sağlayan lisanın süprabilincinden kaynaklanıyordur. Bu kesinlikle akılsal bir bilgi değil, kesinlikle... akılsal bilginin hepsi gitti, aklımdan çıktı, imla bilgimi bile tamamen unuttum! Bu bir tür iç ritm duygusu, anlayışı. Bu günlerde ritmin farkına vardım: birthday [doğum günü] kartlarına en yüksek Kanchanjungha’dan daha yüksek, en derin okyanuslardan daha derin ol.