Tekil Mesaj gösterimi
Eski 31 Ağustos 2023, 22:55   #16
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Sri Aurobindo'nun Özlü Sözleri

77 – Dahi, bir sistem keşfeder; vasat yetenek o sistemi basmakalıplaştırır, yeni bir dahi sistemi paramparça edene kadar. Bir orduyu veteranların yönetmesi o ordu için tehlikelidir, çünkü Tanrı karşılarına Napoleon’u Dikebilir.

Bu özlüsözden de bahsedebileceğimizi hiç sanmıyorum. Hiç sanmıyorum.

Aslında, bir seleksyon yapıp sadece olayları açıklama vesilesi olabilecek bazı özlüsözlerden bahsetmemiz gerekir. Çünkü insanlar bu özlüsözleri...

anlamaya hazır değil. Bu özlüsöz Bülten’in tarzı da değil. Bir savaş dergisi lazım, bütün sıradan fikirlere savaş açan bir savaş magazini lazım, bütün bu özlüsözler de birer... evet, savaşın ordu komutanları gibi olurdu (mesela doktorlarla ilgili özlüsözler gibi). Derginin hedefi de şu olurdu: “Eski idolleri yıkalım.”

Bunun gibi bir şey. Böyle bir dergi yapılabilir, çok enteresan olur – bir savaş magazini. Ama bir ashramın yayın organı olamaz, değil mi. Görünüm olarak bir edebiyat dergisi olması lazım, politik bir dergi olmamalı yoksa ertesi gün kendini içerde bulursun! Edebi, felsefi spekülasyonlar gibi sunulmalı, yani uygulama seviyesine inmesin; bunun hiçbir önemi olmaz, dergiye bir güven sağlar, çünkü neticede bir savaş dergisi olur. Böyle bir şey 1965 ya da 1967 için pekala öngörülebilir, hazırlanabilir. Muhtemelen 1967’de yapılabilir. Ve derginin her sayısında... yılda kaç sayı olur bilmem ama... özlüsözlerden biri ele alınıp, mesela Avrupa’yla ilgili özlüsöz gibi bir özlüsöz ele alınıp derinlemesine yorumlanabilir. Çok enteresan olur. Neyse, bakarız. Bülten sakin ve huzurlu bir dergi olmalı – şok etmemeli. Kimseye zarar vermek istemiyoruz: sadece yolu açıyormuşuz gibi olmalı, katedilmesi daha kolay olsun diye, başka bir şey değil, insanların üzerine çığ düşürmek istemiyoruz.

78 – İrfan içimizde tazeyken yenilmez; eskiyince özelliğini kaybeder, çünkü Tanrı daima İlerler. Soru hazırladın mı?... Burada söz konusu olan entelektüel ya da manevi bir İrfan, peki süpraakılsal yogayla ilgili İrfan söz konusu olunca... bu ne tür bir İrfan? Vücudun içindeki bir İrfan mı, fiziksel bir İrfan mı? Sri Aurobindo burada ilhamla, ya da vahiyle gelen bilgiden, yani İrfandan söz ediyor, bir şey aniden inip anlayışı aydınlattığı zaman.

Birden, belli bir şeyi ilk kez biliyorsun izlenimini edinirsin, çünkü İrfan doğrudan Işığın, hakiki Bilginin alanından bütün içkin hakikat gücüyle gelip seni aydınlatır. Ve İrfanı aldığın zaman, gerçekten de sanki hiçbir şey bu Işığa dayanamazmış gibi gelir. Eğer bu ışığın kendi içinde etki etmesine izin vermeye özen gösterirsen, ışık kendi alanında dönüştürebildiği kadar dönüştürür.

Bu deneyim sıkça yaşanır. Yaşandığında ve belli bir süre için – ki bu kısa bir süredir – her şey bu Işığın etrafında gayet doğal bir biçimde organize oluyor gibi gelir; sonra yavaş yavaş geri kalanlarla karışır: entelektüel bilgi kalır: şu ya da bu şekilde formüle olmuştur ama kalır; fakat sanki içi boş gibidir; varlığın bütün hareketlerini o Işığın imajına dönüştüren o itici güç entelektüel bilgide yoktur artık. Sri Aurobindo’nun demek istediği de bu: dünya hızla dönüyor, Efendi hep İlerliyor, bunların hepsi Arkasında Bıraktığı bir kuyruk, ama kuyrukta, Efendi Işığıyla dünyayı Aydınlattığı ANDAKİ hemen etki eden aynı mutlak güç yoktur artık. Bu yağan bir hakikat yağmuruna benzer – bir damlasını bile yakalayabilenler bir vahiy alır, ama kendileri muazzam bir hızla ilerlemezlerse, Efendi ve Hakikat yağmuru çok uzaklaşır, yağmuru yakalamak için de çok koşmak gerekir! Bu hep gördüğüm bir imaj. Bunu demek istiyor. Evet ama, bu İrfanın hakikaten bir dönüştürme gücüne sahip olması için ...? Evet, bu, üstün Bilgi, ortaya çıkan Hakikat, Sri Aurobindo’nun “hakiki Bilgi” yani İrfan dediği şey; bütün yaratılışı da bu İrfan dönüştürür. Tanrısal bunu sanki sürekli Yağdırır, (Gülerek) tabii, geç kalmamak için de çok acele etmek gerekir! Hiç kafanın içinde şu göz kamaştıran bir ışık hissini yaşamadın mı? Daha sonra şuna dönüşür: “Aa! Tabii ya! – o şeyi bazen entelektüel olarak biliyordun, ama donuktu, yaşamıyordu; Işık, muazzam bir güç gibi birden gelir ve bilincindeki her şeyi bu Işığın etrafında düzenler. Çok uzun sürmez. Bazen sadece birkaç saat sürer, bazen birkaç gün, ama hiçbir zaman bundan fazla sürmez, tabii hareket çok yavaş değilse. Tabii bu arada (Gülerek) Hakikatin Kaynağı gider, gider, gider...

Bunlar psikolojik dönüşüm, ama maddeyi, vücudu dönüştürmek için hangi bilgi lazım? Yavrucuğum, şimdilik bir şey söyleyemeyeceğim çünkü bilmiyorum. Bu başka bir tür bilgi mi? Sanmıyorum.

(Sessizlik)

Belki de başka bir etki türüdür, ama başka bir bilgi türü değil.

(Sessizlik)

Aslında, maddeyi dönüştüren şeyden ancak madde en azından biraz dönüştüğü zaman, biraz dönüşmeye başladığı zaman söz edebiliriz. O zaman yöntemden bahsedebiliriz. Yoksa şimdilik...

(Sessizlik)

Ama varlığın hangi düzleminde olursa olsun, varlıktaki herhangi bir dönüşümün, aşağı düzlemler üzerinde daima bir yansıması var. Her zaman bir etkisi var – tamamen entelektüel gibi görünen şu şeyler için bile, beynin yapısı üzerinde bir yansıması var, kesinlikle. Şu bir tür vahiy de sadece sessiz – en azından hareketsiz – bir zihne gelir; tamamen rahat ve hareketsiz bir akıl, yoksa vahiy gelmez. Ya da gelirse farkına varmazsın, yaptığın bütün gürültü yüzünden! Tabii vahiyler de bu rahatlığı, bu sakinliği, bu sessizliği, bu alırlığı, bu reseptiviteyi gittikçe daha iyi oluşturmaya yardım eder. Şu öylesine hareketsiz ama kapalı olmayan – hareketsiz ama açık, hareketsiz ama alır, reseptif durumdaki bir şey izlenimi de zaten bu deneyimlerin çokluğu sayesinde yerleşen bir şeydir. Ölü, donuk, tepki vermeyen sessizlik ile yatışmış bir aklın alır, reseptif sessizliği arasında büyük fark var. Çok fark eder. Tabii bu fark, bu deneyimlerin sonucu. Gösterdiğimiz bütün gelişmeler çok doğal olarak her zaman yukarıdan gelen hakikatlerin sonucudur. Bütün bu şeylerin, vücudun işleyişi üzerinde bir etkisi var: organların işleyişi, beyinsel işleyiş, sinirlerin işleyişi falan. Tüm bunlar da dış şeklin üzerindeki bir etkiden kesinlikle çok çok önce meydana gelecek. Aslında insanlar dönüşümden söz ederken, özellikle renkli bir dönüşüm hayal ediyor, değil mi? Işık saçan, esnek, plastik, istenildiğinde değişen güzel bir görünüm! Ama organların şu pek... estetik olmayan dönüşüm olayını pek düşünmüyorlar. Halbuki organlar kesinlikle en başta dönüşecek, görünüşün dönüşmesinden çok önce.

Sri Aurobindo organların yerine “chakraların” [sübtil vücudun bilinç merkezlerinin] işleyişinin geçmesinden bahsetmişti.

Evet, evet. (Anne gülüyor) Üç yüz sene lazım dedi! [vücudun süpraakılsallaşabilmesi için]

(Sessizlik)

Çünkü düşünürsen kolayca anlarsın; eğer mesele, bir şeyi durdurup BAŞKA bir şeye başlamak olsaydı oldukça çabuk yapılabilirdi. Ama bir vücudu canlı tutmak (değil mi, vücudun işlemeye devam etmesi lazım) ve AYNI ZAMANDA canlı kalabilmesi için yeterli bir yeni işleyiş ve bir dönüşüm sağlamak lazım: bu gerçekleştirilmesi çok zor bir tür kombinezon. Bunun iyice farkındayım... bir felaket olmadan yapılabilmesi için gereken çok uzun zamanın iyice farkındayım. Özellikle de sıra kalbe gelince, öyle değil mi? Kalbin yerini alan Güç merkezi... Müthiş bir dinamik güç! (Anne gülüyor) NE ZAMAN dolaşımı kesip Kuvveti salıvereceksin? Zor...

(Sessizlik)

Yo, söyleyecek fazla şeyim yok. Sana az önce söylediklerimin hiçbiri yayınlanamaz. Ajenda’da olur, yoksa yayınlanamaz. İnsanların yapılan çalışmanın farkında olması fena olmaz. Yo, hayır... Her neyse, yazabilirsin, bakarız. Ama söyleyecek fazla şeyim yok.

(Sessizlik)

Normal, sıradan hayatta, bir şeyi düşünürsün sonra o şeyi yaparsın. Bu tam tersi! Bu hayatta önce yapmak lazım; sonra anlıyorsun... çok sonra. İlk önce yapmak lazım, düşünmeden. Düşünürsen, işe yarar hiçbir şey yapmazsın. Yani eski yönteme geri dönersin.

6 Ekim 1962

79 – Tanrı sonsuz İmkandır. Bu yüzden Hakikat hiç istirahat etmez. Bu yüzden de çocukları Yanlışı haklı çıkarır.

80 – Bazı dindar insanların dediğine bakılırsa Tanrı asla Gülmez; Heine, Tanrı’da tanrısal Aristofanes’i keşfettiğinde gerçeğe daha yakındı. Evet, demek istediği, belli bir zamanda doğru olan şey, başka bir zaman artık doğru değil. Yanlışın çocuklarını haklı çıkaran da bu. Belki de yanlış yoktur demek istiyor! Evet, aynı şey, bu aynı şeyi söylemenin başka bir şekli. Yani yanlış olarak adlandırdığımız şey, belli bir zamanda doğruydu. Yanlış, zaman içinde bir kavram. Hakikaten yanlış görünebilen bazı şeyler var. Bir süreliğine.

Alınan izlenim de bu zaten: bütün yargılarımız anlık. Şu anda böyle, bir sonraki an artık öyle değil. Ve bizler için bunlar yanlış, çünkü biz olayları birbiri ardına görüyoruz; ama Tanrısal için Ona öyle görünemez çünkü her şey Kendi İçinde. Aslında, (Gülerek) bir an için Tanrısal olduğunu düşün! Her şey senin içinde: içindekileri belli bir sırayla çıkararak eğleniyorsun; ama senin için, bilincinde, her şey aynı anda var: ne zaman var, ne geçmiş var, ne gelecek var ne de şimdi var – her şey bir arada. Ve olabilecek bütün kombinezonlar var. Bir şeyi, sonra da bir diğerini Çıkararak öylece Eğleniyor; böylece sadece küçücük bir kısmını – şu kadarını – gören aşağıdaki zavallı insancıklar: “Aa, bu yanlış” diyor. Nasıl yanlış olur? Çok basit: çünkü olayın sadece küçücük bir kısmını görüyorlar. Çok açık, değil mi? Anlaşılması kolay. Bu yanlış kavramı, zamanla ve mekanla ilgili bir kavram. Bu aynen “bir şey aynı zamanda hem VAR hem YOK” olamaz izlenimi gibi. Halbuki bu doğru, şey hem var hem yok. Zaman kavramı, zaman ve mekan kavramı yanlış kavramını getiriyor. Bir şey aynı zamanda hem var hem yok derken ne demek istiyorsun, nasıl yani?

Şey hem var, ve aynı zamanda da tersi var. Yani bizim için aynı zamanda hem evet hem hayır olamaz. Efendi için SÜREKLİ aynı zamanda hem evet hem hayır.

Bu bizim mekan kavramımız gibi: “Buradayım, dolayısıyla burada değilsin” diyoruz. Hem ben buradayım, hem sen buradasın hem her şey burada! (Anne gülüyor) Yalnız, anlamak için mekan ve zaman kavramından sıyrılabilmek lazım. Bu çok somut olarak hissedebileceğin bir şey, ama bizim bakış şeklimizle değil. Şu kesin ki Sri Aurobindo bu özlüsözlerin çoğunu üst aklı birden Süpraakla çıkıverdiğinde yazdı; onun için sıradan şekilde nasıl olduğunu henüz unutmadı, ve süpraakılsal şekil için nasıl olduğunu görüyor; ortaya da bu tür şeyler çıkıyor, bu da özlüsözlere bu paradoksal şekli veriyor. Çünkü sıradan bakış açısını unutmadı, diğer bakış açısını da şimdiden algılıyor.

(Uzun sessizlik)

Aslında, dikkatlice bakarsak, Efendi’nin, Kendi Kendine müthiş bir komedi Oynadığını, Tezahürün, Kendi Kendine Oynadığı bir komedi olduğunu düşünmek zorundayız! Seyirci pozisyonuna Geçti ve Kendine Bakıyor. Ve Kendine bakmak için zaman ve mekan nosyonunu kabul Etmesi lazım, yoksa Kendine Bakamaz! Ve anında bütün komedi başlıyor. Bu bir komedi, başka bir şey değil!

Biz bunu ciddiye alıyoruz, çünkü kuklalar biziz! Kukla olmayı bıraktığımız anda bunun bir komedi olduğunu açıkça görürüz. Bazıları için de bu gerçek bir trajedi. Tabii, komediyi trajik hale getiren biziz... Komediyi trajik hale getiren BİZİZ.

Son zamanlarda dikkatlice baktım. Hayvanların ve insanların başına gelen benzer olayların arasındaki farkı inceledim; hayvanlarla özdeşleşince şunu açıkça görüyorsun: hayvanlar kesinlikle olayları bir trajedi gibi karşılamıyor – insanlarla temasa geçmiş hayvanlar hariç, tabii bu durumda bu onların doğal hali değil, bir geçiş hali: insanla hayvan arasında geçiş varlıkları oluyorlar. Ve insandan doğal olarak kaptıkları ilk şey kusurları, bu her zaman kapılması en kolay şey! Bu yüzden kendilerini boşuna mutsuz ediyorlar. Bir sürü şey... İnsanlar ölümü korkunç bir trajediye çevirdi. Yaşadığım bu son deneyimlerle şunu gördüm: amma çok sayıda

(Sessizlik)

Nerede yanlış, nerede? Yanlış nerede? Yani, yanlış yok. Sadece imkansız gibi görünen şeyler var, çünkü Efendi’nin safi İmkan Olduğunu ve her İstediğini İstediği gibi Yaptığını bilmiyoruz. Bu, kafamıza girmek istemiyor, bizler daima “Evet, bu olabilir, yo, şu olamaz” diyoruz ama, doğru değil! Embesilliğimiz için “bu olamaz”, yoksa her şey mümkün. Bülten için makul bir şeyler söylemek zor.

(Sessizlik)

Anlıyor musun, bir tek piyese Bakan Endişelenmiyor, çünkü neler olacağını Biliyor; olan, olmuş ve olacak her şeyi kesinlikle Biliyor, ve Onun için hepsi TEK mevcudiyet olarak var durumda. Bilmeyenler, zavallı aktörler; rollerini bile iyi bilmiyorlar! Çok da endişeleniyorlar, çünkü bir şey oynamaya zorlanıyorlar ve ne olduğunu bilmiyorlar. Bu, aldığım çok kuvvetli bir izlenim: hepimiz oyunda rol alıyoruz, ama komedinin ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, komedinin tamamını bilmiyoruz: o an ne yapmamız gerektiğini çok az biliyoruz, üstelik bildiğimiz azı da iyi bilmiyoruz. Bu yüzden de endişeleniyoruz! Ama her şeyi bildiğin zaman artık endişelenmezsin, gülümsersin – O çok Eğleniyordur, ama biz... Yalnız, bize de O’nun gibi TAM eğlenme YETKİSİ veriliyor. Sadece eğlenme zahmetine katlanmadığımız için eğlenmiyoruz. Kolay değil!

Eee! Kolay olsaydı... Kolay olsaydı sıkılırdık. Bir de bazen, bu hayat neden bu kadar trajik diye merak ediyorum. Ama ebedi bir peri masalı gibi olsaydı, öncelikle takdir bile etmezdik, çünkü tamamen doğal olurdu – nedeni özellikle bu, takdir etmezdik çünkü çok doğal olurdu – kim bilir, değişiklik olsun diye biracık kargaşa belki hoşumuza gidiyordur? Belli olmaz. Belki de budur yeryüzü cennetinin hikayesi... yeryüzü cennetinde insanlar spontane olarak biliyordu, yani, yaşıyorlardı, bilinçleri hayvanlarınkiyle aynıydı, hayattan öylesine, biraz zevk almaya, yaşama sevincini tatmaya yetecek kadardı; ama “Neden? Nasıl? Neye doğru gidiyoruz? Ne yapmak lazım? vesaire”... bunları bilmek istemeye başlayınca bütün endişe başladı – rahatça mutlu olmaktan bıktılar.

(Sessizlik)

Sanırım Sri Aurobindo, yanlış, geri kalan her şey gibi bir illüzyondur demek istedi. Yanlış yoktur, imkanların hepsi varsa, sıkça çelişkili, İSTER İSTEMEZ çelişkili olan, görünümlerinde çelişkili olan bütün imkanlar vardır demek istedi. Ama kendi kendine: “Ben neye yanlış diyorum?” demen için kendine bakman yeterli. Olayla yüzleşip kendi kendine: “Ben neye yanlış diyorum?” dersen, bunun bir saçmalık olduğunu hemen anlarsın – yanlış yok, parmaklarımızın arasından yok olur.

Bütün bunları Bülten’de insanlara söyleyemem yavrucuğum, kafayı yerler! Onlara hazmedemeyecekleri fazla kuvvetli bir gıda vermeyeceksin. Adını vermeyeceğim biri Sri Aurobindo'nun kitaplarını okumuş... anladığını sanmış, yogik bir disiplin uygulamış, yani güya yoga yaptığını “sanıyormuş”, ve Kuvveti çekmiş. Kuvvet de cevap vermiş... (Anne gülüyor) başını ağrıtmış! Korkmuş. Bana harfiyen şöyle yazdı: "Bu Kuvvet, Efendi'nin Kuvveti (ki bu tamamen doğru, onda korkuya dönüşen de bu Kuvvet), (Anne gülüyor), öyleyse korku, Efendi'nin başlıca sapkınlığı." Al işte, buyur. Çünkü kitaplarda ‘Efendi, her şeyin gerisinde’, ‘O olmayan hiçbir şey yok’ diye okudu, öyleyse Efendi, Kendi Tezahüründe bir sapkınlık oldu. Yani! Buyur! "Efendi'nin yardım etmeye gelen Kuvveti korkuya dönüştü. Efendi'nin başlıca sapkınlığı korkudur."!!

Sen bunu okusan, adam kafayı yemiş dersin. Evet, insan bu şekilde her türlü şey söyleyebilir. Tabii! Diyorum sana, insanlara çok kuvvetli bir gıda verdiğin zaman böyledir işte: anlamadıkları zaman, asimile etmedikleri zaman beyinde tutarsızlıklar oluşur. Dolayısıyla bunlar yayınlanamaz. Ancak Ajenda’ya göre... Tüm bunları insanlara nasıl anlatsak?

(Sessizlik)

Sanırım Sri Aurobindo yükselişindeydi: sezgisel aklı bir delik açıp Süpraakılla temasa geçiyordu, bu şeyler de pat! diye, düşüncesinde bir patlama gibi geliyordu, O da bunları yazıyordu. Hareketi izlersek, Orijini görürüz. Tabii ki demek istediği buydu: “Yanlış, sayısız, sonsuz imkanlardan biridir.” “Sonsuz” demek, hiçbir şey olma olasılığının dışında değildir demek. Ee, yanlışı bunun içine nereye koyacaksın? BİZİZ yanlışa yanlış diyen, bu tamamen keyfi. “Bu yanlış” diyoruz – neye göre? “Bu doğru” yargımıza göre, ama Efendi’nin Yargısına göre değil, mademki bu Efendi'nin bir parçası! Bu anlayış genişlemesine tahammül edebilecek fazla insan yok. Değil mi, böyle bakmaya başladığım zaman (Anne gözlerini kapıyor), aynı anda iki şey var: o Gülümseme, o Neşe, o Gülüş var... ve öyle bir Huzur…! Yani… öyle bir huzur…! Öylesine DOLU, öylesine ışıldayan, öylesine tam bir huzur ki, içinde artık hiçbir şeyin savaşmadığı, artık çelişkinin olmadığı bir huzur. İçinde artık hiçbir şey savaşmıyor. Bu, ışıldayan TEK bir ahenk – halbuki yanlış, acı, sefalet olarak adlandırdığımız şeylerin hepsi burada. BU HİÇBİR ŞEYİ YOK ETMİYOR, DIŞLAMIYOR, ELEMİYOR. Bu başka bir bakış şekli.

(Uzun sessizlik)

Yok, gerçekten, eğer içtenlikle, işin içinden çıkmak istiyorsan aslında o kadar zor değil: herhangi bir şey yapmana gerek yok, bırak her şeyi Efendi Yapsın.

Her şeyi Yapar. Her şeyi. Öyle harika ki! Herhangi bir şeyi Alıyor, tamamen sıradan denilen bir zekayı bile Alıyor ve basitçe sana bu zekayı bir kenara koymayı, dinlendirmeyi Öğretiyor: “Şöyle, rahat dur, artık kımıldama, Beni rahatsız etme, sana İhtiyacım Yok”, işte o zaman bir kapı açılıyor – kapıyı kendin açman gerek izlenimi bile yok: kapı ardına kadar açık, diğer tarafa Geçiriliyorsun. Tüm bunları Başka Biri Yapıyor, sen yapmıyorsun. Sonra... “öteki türlü” imkansız olur. Anlamaya çalışan, zorlanan, başını ağrıtan aklın bütün bu korkunç emeği.. tamamen gereksiz... tamamen; hiçbir işe yaramaz, işi karıştırmaktan başka.

Sözde bir problemle karşılaştın: “Ne demem lazım, ya da ne yapmam lazım, nasıl davranmam lazım, ya da ne...?” Bir şey yapmana gerek yok! Yok. Efendi’ye sadece: “İşte, Görüyorsun, durum böyle” demen yeterli. Hepsi bu. Ardından iyice rahat duruyorsun. Sonra, tamamen spontane olarak, hiç aklından geçirmeden, hiç düşünmeden, hiç hesaplamadan, hiç, hiç, hiç, en küçük çalışmasız bile yapılması gerekeni yapıyorsun. Yani, artık sen değil Efendi Yapıyor. Hallediyor, şartları, insanları bir araya Getiriyor, kelimeleri ağzına ya da kalemine Yerleştiriyor – her şeyi Yapıyor, her şeyi, her şeyi; yapacak şeyin kalmıyor, hayatını mutlu bir şekilde yaşamaktan başka.

İnsanların hakikaten istemediğine inanmaya başladım. Ama zor olan arınmak, önceden arınma işi. Arınmaya gerek yok ki! O Arındırıyor. Ama eski bilinç, eski düşünceler insanı sürekli istila ediyor... Evet, eski bilinç, eski düşünceler alışkanlıktan tekrar başlamaya çalışıyor. “Efendim, bunu Görüyorsun, bunu Görüyorsun, bunu Görüyorsun, bu böyle” demek yeterli. Hepsi bu. “Efendim, bunu Görüyorsun, bunu Görüyorsun, bu embesili görüyorsun.” İş biter.

Anında... Evlat, kendiliğinden değişiyor! Eforsuz. Sadece içten olman, yani bunun iyi olmasını HAKİKATEN istemen yeterli. Elimizden hiçbir şey gelmez, hiçbir kapasitemiz yok, iyice farkındayım. Bu madde, bu hücreler amalgamının, tüm bunların acınacak durumda olduğunu iyice inanmaya başladım. Hakikaten içler acısı. Bilmiyorum, insanların kendilerini güçlü, harika, ışıl ışıl, kadir hissettikleri durumlar var mı?... eğer varsa, bence çünkü ne halde olduklarını gerçekten bilmedikleri içindir! İnsan ne halde olduğunu gerçekten gördüğü zaman... insan aslında bir hiç, bir hiç... Ama her şeye kadir, yeter ki... yeter ki bıraksın Efendi Yapsın. Ama insanın canı hep kendi yapmak istiyor, mesele bu, yoksa... İnsanlar geldiği zaman, mektup geldiği zaman ya da bir durum, bir problem olduğu zaman... (şimdi sorun yok, ama eskiden, bir sene önce olduğunda bazen sorundu) hemen, anında böyle yapıyorum (Anne avuçlarını açıp alnının hizasında tutuyor, problemi Efendi'ye sunarmış gibi): “Bak, Efendim, Görüyorsun, işte.” “Ben bir tek bu işe yarıyorum” (Aynı hareket): “Sana sunuyorum.” Sonrasında rahatım. Rahat duruyorum: “Sadece beni Hareket Ettirirsen kımıldarım, sadece beni Konuşturursan konuşurum, yoksa...”Sonra da artık bunu düşünmüyorsun. Sadece bunu (Aynı hareket) yapmak için bir an düşünüyorsun. (Anne Ona yandan gelen ve yukarı doğru sunduğu problemi gösteriyor) Böyle gelip böyle yapıyor. Sonra, farkına bile varmadan birden konuşuyorsun, ya da hareket ediyorsun, bir karar alıyorsun, bir mektup yazıyorsun, falan – her şeyi Efendi Yaptı. Yok, insan çok iyi niyetli, hevesli olabilir ama işi kendi YAPMAK İSTİYOR. Her şeyi zorlaştıran da bu. Ya da inanmıyor, sanıyor ki Efendi işi Yapamaz, bu yüzden işi kendisi yapması lazım çünkü Efendi Bilmez! (Anne gülüyor) Yani bu tür budalalık çok yaygın: “Tanrı olayı nasıl Görebilir ki? Yalan dünyasında yaşıyoruz, Yalanı nasıl Görebilir ki...” Efendi olayı tam da olduğu gibi Görüyor! Üstelik akılsız insanlardan söz etmiyorum, zeki insanlardan, çaba gösteren insanlardan bahsediyorum – bir Cehalet ve Yalan dünyasında yaşadığımızı, Safi Hakikat Olan bir Efendi’nin Varolduğunu bilenlerde bile, bir yerlerinde böyle bir inanç var, diyorlar ki: “Tamam işte, Efendi Safi Hakikat Olduğu için Anlamıyor (Anne gülüyor). Yalanımızı Anlamıyor, yalanla kendim ilgilenmem lazım.” Bu çok kuvvetli, çok yaygın bir eğilim. Hatta bazen Ona açıklamak için çok çaba harcıyorsun: “Biliyor musun, bu böyle, şu şöyle” diye, bitirince farkına varıyorsun ki... Aa, iki sene önce bir gece yaşadıklarım geldi aklıma. Süpraakıl ilk kez vücudumun hücrelerine girmişti ve beynime çıkmıştı. (Gülerek) Beynim genelde aldığından epeyce daha kuvvetli bir şeyle karşılaşınca embesil gibi endişelendi! Beynimin endişelendiğini görünce (Anne başının üstünde, vücudunun dışındaki üçüncü chakrada, en üst bilinç merkezinde odaklı olduğunu, ya da trans halinde olduğunu belirten bir hareket yapıyor) beynime tam bir bön olduğunu, ve rahat durmasını söylemeye çalıştım. Rahat durdu ama sanki... bir kaynama vardı, sanki her şey patlayacaktı. O zaman: “Pekala, ne yapmak lazım diye sormak için gidip Sri Aurobindo'yu bulalım” dedim... anında her şey tamamen sakinleşti... sübtil fizikte, Sri Aurobindo'nun evinde uyandım; oldukça maddiydi, her şey çok somuttu. Sri Aurobindo'nun evine geldim, yani ben değil vücudumun bilinci evine geldi ve neler olduğunu O’na anlatmaya başladı; vücudumun bilinci çok heyecanlıydı. Durmadan anlatıyordu. Sri Aurobindo'ysa tanımlanamaz bir şekilde gülümsüyordu... sonrasında... hiç. Öylece bakıyordu: tanımlanamaz bir gülümsemeyle... tek kelime etmedi. Vücudumun heyecanı yatıştı. Sri Aurobindo'nun yüzü bir ebediyet ifadesiydi: vücudumun heyecanı geçti. Sonra Sri Aurobindo'nun kahvaltı etmesi gerekti, kahvaltı saatiydi (çünkü orada da, sübtil fizikte de yemek yeniliyor, ama başka bir şekilde). Onu rahatsız etmemek için yan odaya geçtim. Bir süre sonra gelip önümde dikildi (fiziksel varlığımın, fiziksel bilincimin sakinleşmeye vakti olmuştu), diz çöküp elini tuttum. Evlat! Fiziksel histen ÇOK daha net bir histi! Elini öptüm. Sadece: “Ah! This is better” [Aa! Bu daha iyi] dedi (Anne gülüyor). Detayları geçiyorum (görüşme uzadı, bir saat kadar sürdü), Sri Aurobindo birden odayı terk etti, demek istediğini anladığım bir hareketle ifade ederek beni yalnız bıraktı; sadece böyle yapıyormuşum gibime geldi (Anne bir eşikten geçiyormuş gibi yapıyor) ve... kendimi yatağımda uzanmış vaziyette buldum. O anda içimden dedim: “Yani! Hayatı amma zorlaştırıyoruz, halbuki öylesine basit ki: böyle yapınca oradasın (Bir eşikten geçme hareketi); böyle yapınca buradasın (Diğer yöne aynı hareket).

(Sessizlik)

Şimdi bunlar eski hikaye, ÇOK eski hikaye. Artık öyle değil. Of! Hayatı boşuna zorlaştırıyoruz.

Bu söylediklerimden bir şey çıkmaz, ancak Ajenda’ya göre. Bu sıkça merak ettiğim bir şey: Efendi’ye dua ederken, bir şeyin yolunda gitmediğini anlatmak istediğimde, bana hep çok kuvvetlice konsantre olmam gerekiyormuş gibi geliyor, sanki uzakta Olan bir Şeyi çağırmam gerekiyormuş gibi geliyor. Doğru mu? Yoksa hakikaten... Bu bize bağlı! Ben Efendi'yi her yerde hissediyorum, her zaman, hep; hatta O’nu fiziksel olarak bile hissediyorum – bu sübtil fiziksel bir temas, ama sonuçta yine de fiziksel bir temas: her şeyde, havada, insanlarda... böyle hissediyorum (Anne ellerini yüzüne bastırıyor). Böyle olunca, gidilecek yer uzak değil, sadece böyle yapıyorum (Anne ellerini hafifçe içe doğru çeviriyor), bir saniyelik konsantrasyon – Efendi burada! Orada, her yerde. Sadece uzakta olduğunu düşünürsek uzakta Olur. Tabii, bütün bölgeleri, bütün evrensel bilinç düzlemlerini düşünmeye başlarsan, Efendi'nin ta orada, en en en sonda Olduğunu düşünmeye başlarsan çok uzakta Olur! (Anne gülüyor). Ama Efendi'nin her yerde Olduğunu, her şeyin O Olduğunu düşünürsen, Efendi'yi görmemizi, hissetmemizi engelleyenin sadece algımız olduğunu düşünürsen, ama böyle yapmanın (Anne ellerini hafifçe içe doğru çeviriyor) yeterli olduğunu düşünürsen... bu böyle ve böyle bir hareket (Anne ellerini bir içe bir dışa doğru çeviriyor), çok somut olabiliyor: böyle yapıyorsun (Anne ellerini dışarı doğru çeviriyor), her şey yapay, sert, kuru, sahte oluyor; böyle yapıyorsun (Anne ellerini içe doğru çeviriyor), her şey ışıldıyor, her şey engin, rahat, huzurlu, uçsuz bucaksız, neşeli oluyor. Sadece bu, ve bu (Anne ellerini bir içe bir dışa doğru çeviriyor). Nasıl? Nerede? Tarif edilemez, ama bu sadece bir bilinç hareketi, başka bir şey değil. Bir bilinç hareketi. Ve hakiki, doğru, gerçek bilinçle sahte, yanlış bilinç arasındaki fark gittikçe daha... net ve aynı zamanda daha İNCE oluyor – içinden çıkmak için çok uğraşmaya gerek yok. Önceleri, sanki bir şeyin içinde yaşıyormuşsun ve, içinden çıkmak için de kendi içine dalman gerekiyormuş gibi, büyük bir konsantrasyon gerekiyormuş gibi geliyor; şimdiki izlenimse: bu kabul ettiğin bir şey (Anne elini yüzünün önüne ekran şeklinde koyuyor), çok ince bir zar gibi, çok sert – çok sert ama şekillendirilebilir, kupkuru, çok çok ince bir zar gibi, sanki bir maske takıyormuşsun gibi, ve böyle yapıyorsun (Aynı içe doğru hareket), yok oluyor. Maskenin bilincine varmanın artık gerekmeyeceği an öngörülüyor, maske o kadar ince olacak ki aradan görülecek, hissedilecek, hareket edilebilecek, maskenin tekrar takılmasına gerek kalmadan. Yapılmaya başlanan bu. Ama her şeydeki bu Mevcudiyet... bir Titreşim – bu bir Titreşim ama her şeyi içeren bir Titreşim; bir tür sonsuz bir güç, sonsuz bir neşe, sonsuz bir huzur, uçsuz bucaksız bir enginlik içeren bir titreşim; öyle bir ENGİNLİK, öyle bir ENGİNLİK içeriyor ki, sınırsız... ama bu sadece bir Titreşim... Tanrım, bu düşünülmeyen, bu yüzden de söylenemeyen bir şey.

Düşünürsen, düşündüğün anda sis tekrar başlıyor. Bu yüzden konuşamıyorsun. Yo, Tanrısal çok uzakta çünkü Tanrısal'ı uzakta sanıyorsun. Biliyor musun, Tanrısal'ı burada düşünseydin, böyle (Yüze yapışık hareket) sana Dokunduğunu düşünseydin... hissetseydin... Bir insanın teması gibi değil, öyle değil. Bu, yabancı Olmayan bir Şey; dış bir Şey değil, dıştan içe doğru bir Şey değil – öyle değil!.. Her yerde Olan bir şey. Bir dönem oldu, Bunun İçine sanki çörekleniyormuşum gibiydi. Bir zorluk olduğu anda, sanki bir çember oluyormuşum gibiydi! Ve Bunun İçine çörekleniyordum. Her yerde Tanrısal'ı hissediyorsun, her yerde, her yerde, her yerde – içte, dışta, her yerde, her yerde Tanrısal Var, bir tek Tanrısal Var. Her şey Tanrısal, Tanrısal'ın Titreşimi.

Yo, bunu (Kafayı) durdurman lazım, durdurmadıkça Hakiki Olayı göremezsin – mukayese etmeye çalışırsın, “şöyle böyle ” dersin.

(Sessizlik)

Ve pek çok kez hissediyorsun ki... sanki bir Şekil yok – bir Şekil hem var hem yok... anlatmak mümkün değil. Ve sanki bir Bakış var ve Göz yok – bir Bakış yok ama bir Bakış var – bir Bakış, bir Gülümseme var gibi, ama Ağız yok, Yüz yok! Halbuki bir Gülümseme var, bir Bakış var ve: (Anne gülüyor) “Evet Efendim, salağın tekiyim!” demekten kendini alamıyorsun. Efendi Gülüyor, sen gülüyorsun, mutlusun.

Mümkün değil! İzah etmek mümkün değil. Anlatmak mümkün değil. Söylenenlerin hepsi boş, boş. İşte böyle. Neyse, bundan Bülten için eli ayağı düzgün yarım sayfa çıkarabilirsen iyi...

Yo, konuşamıyorum, mümkün değil; yayınlanabilir hiçbir şey söyleyemiyorum, imkanı yok. Öylesine yapay geliyor ki... çok yapay geliyor... Hem başımı ağrıtıyor. Bu yüzden işi senin yapman lazım. Şuradan buradan bir cümle alabilirsin...

İşte böyle, evlat. Artık hiçbir işe yaramıyorum! Ayın on altısında kitabını getiriyorsun. Zor olan da bu zaten, yazmak. Kesinlikle değil evlat! Efendi'yi çağırıyorsun ve: “Program bu” diyorsun, o kadar; yeterli – ilham gelir. Gelir.
Mesele masal, ya da şiir yazmak olsaydı, kolay. Ama tutarlı bir şeyler yazmak... Olsun! Görünmez bir bağ tutarlılığı oluşturur, çok daha enteresan olur.

Son görüşmemizde “Tamamen bilinçliyken yakıldılar, ya da havasız, ışıksız bir kutuya kapatıldılar...” diyordun...

Vücudunun artık tam bir yük olduğu bir bilinç halinde olabilirsin, çünkü vücudun tepki vermiyordur, ya da fazla yıpranmıştır, yapılacak bir şey yoktur, ya da vücudunu ölümsüzleştirmeye çalışmak için yaratılmamışsındır (bu çok istisnai bir durum). Büyük insansal kitlede pek çok vücut artık bir işe yaramaz; bu durumda, yavaş bir bozulma beklemek zorunda olmaktansa seni vücudundan aniden “ayırmaları” [yakılmak] pekala bir rahatlama olabilir. Bu yüzden... bir kez daha kendi kendime: “Aceleci ve cesurca bir yargı, Cehaletin yargısı” dedim.

Herhangi bir şey söyleyemem. Bunu herkes kendisi HİSSETMELİ, kendisi söylemeli, yeterince bilinçliyse. Ama VÜCUDUMA ne istediğini her sorduğumda, bütün hücreler: “Yo! Yo! Biz ölümsüzüz, ölümsüz olmak istiyoruz. Yorgun değiliz, gerekirse asırlarca mücadele etmeye hazırız: ölümsüzlük için yaratıldık, ölümsüzlüğü istiyoruz” diyor.

Bu çok enteresan. Çok. Pavitra [Anne'nin ve Ashram’ın sekreteri] söyledi geçenlerde: ihtiyarlamanın ve çöküşün nedenleri çok ciddi şekilde ve derinlemesine araştırılıyormuş, çok enteresan keşiflere ulaşılmış: hücre ölümsüzmüş. Sadece birkaç durumun kombinezonu yüzünden yaşlanma olayı meydana geliyor; araştırmalar bu sonuca varıyor: yaşlanma sadece kötü bir alışkanlık – kulağa doğru gibi geliyor. Yani Hakikat Bilincinde yaşarsan, bu madde bu Bilince ters gelmiyor.

Zaten şunun farkına vardım (bunun tek, istisnai bir şey olduğunu sanmıyorum): hücre boyutuna indikçe hücre: “Ölümsüzüm!” diyor. Ama hücrenin bilinçli olması gerekiyor. Hücreler neredeyse otomatik olarak bilinçleniyor: beynin hücreleri çok bilinçli; müzisyenin ellerinin ve kollarının hücreleri çok bilinçli; atletin, jimnastikçinin bütün vücudunun hücreleri son derece bilinçli. Hücreler bilinçli olduğundan, kendi ölümsüzlük prensiplerinin bilincine varıyorlar, “Neden? Hayır, ne münasebet, yaşlanmak istemiyorum!” diyorlar. Yaşlanmak istemiyorlar. Çok enteresan. Bu yüzden ölüm hakkındaki bütün düşüncelerim, ölüm hakkında neredeyse bütün söylediklerim, bilinçli olarak YAPTIKLARIMIN neredeyse tamamı [ölen insanlar için]... anladım ki bunların hepsi geçmiş, cehalet geçmişi. Bu konu hakkında da muhtemelen söyleyecek başka şeyim olacak, ama daha sonra. Tabii eğer bu konuda bir daha konuşursam.

Konuştuğun andan itibaren bilginin büyük bir kısmı yok oluyor, Sri Aurobindo'nun “temsil” dediği şey haline geliyor, bir imaj oluyor – ESAS OLAY değil yani.

*

Şunu bilmek istiyorum... Yakılan ya da gömülen insanlar konusunda şöyle diyordun: “Bir hafta önce sana tereddüt etmeden: ‘Gömülmek’ derdim... Ama şimdi, son durumdan dolayı, artık herhangi bir şey söyleyemiyorum, mümkün değil.” Hangi deneyimi kastediyordun?

Yeni öğrendiğim şeyler yüzünden. Yeni öğrendiğin şeyler yüzden, gömülmek illa ki en iyisi değil mi diyorsun?

Evet. Duruma, ülkeye, her türlü şeye bağlı. Avrupa’da bazı insanlar yakılmayı vasiyet ediyor çünkü diri diri gömülmekten korkuyorlar. Burada, bilinçli olduklarına emin oldukları insanları yakacaklarına gömüyorlar. Aslında bu tamamen bireysel bir durum. Bunların hepsi sadece küçük bir bilgi başlangıcı. Gerisi daha sonra gelecek.

12, 16 ve 20 Ekim 1962