Forumel.Com

Geri Git   Forumel.Com > Eğitim > Dersler > Türkçe - Edebiyat

Türkçe - Edebiyat Edebiyat, literatür veya yazın; olay, düşünce, duygu ve hayalleri dil aracılığı ile estetik bir şekilde ifade etme sanatıdır.


Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

Edebiyat, literatür veya yazın; olay, düşünce, duygu ve hayalleri dil aracılığı ile estetik bir şekilde ifade etme sanatıdır.



Konu Bilgileri
Konu Başlığı
Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler
Konudaki Cevap Sayısı
21
Şuan Bu Konuyu Görüntüleyenler
 
Görüntülenme Sayısı
1252

Kullanıcı Etiket Listesi

2Beğeniler

  
 
LinkBack Seçenekler Stil
Eski 02 Mayıs 2022, 21:36   #1
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

Bu tezde, kadının dil aracılığıyla da baskı altında tutulduğu ve toplumun hemen her alanında olduğu gibi dilde de kadın aleyhine cinsiyetçilik olduğu gerçeğinden yola çıkarak Türkçe’nin ne ölçüde cinsiyetçi olduğu ortaya konulmuştur. Bunun için gerekli kavramsal açıklamalar yapıldıktan sonra (toplumsal cinsiyet, cinsiyetçi dil, dil ve ideoloji gibi.),dünya dillerinde ve onların içinde Türkçe’de cinsiyetçiliğin boyutları ve niteliği göz önüne serilmiştir. Sunulan tartışma ve artalanın ışığında, Kemalist görüşün temsilcisi Cumhuriyet gazetesi ile dinci muhafazakar görüşün temsilcisi Vakit gazetesinin köşe yazarlarının yazıları takip edilmiş ve bulunan cinsiyetçi ifadeler listelenmiştir. Bu ifadeler gruplanarak, genellikle hangi açılardan cinsiyetçilikle karşılaşıldığı ortaya çıkarılmıştır. Zıt görüşleri temsil eden gazeteler seçilerek siyasi görüşlerin bu ifadeleri kullanmada etkisinin olup olmadığını tespit etmek amaçlanmıştır. Ortaya çıkan sonuç ise cinsiyetçi dil kullanımında siyasi görüşün ötesinde bir bilincin varolduğudur. Türkçe’deki cinsiyetçi ifadelerin kullanımı siyasi görüşe göre önemli bir farklılık göstermezken, kadının ikincilliğine ve ötekileşmesine büyük bir katkıda bulunmaktadırlar.

Toplum kadını bir çok açıdan baskı altında tutmaktadır ve bunun için elinde güçlü araçlar vardır. Gelenekler ve onların etkisinde kalarak hazırlanan yasalar başta olmak üzere televizyon, basın, edebiyat gibi araçlarla da güçlendirilerek her yönden baskı görmüş, ikincil sayılmıştır kadın. Onun toplum önünde ikincil olarak görülmesinde çok güçlü ve yaygın bir araç da “dil” dir ki bu araç, çok köklü olması, düşünceyle iç içe olup toplumun deneyimlerinin ve algılarının bir yansıması olması nedenleri ile çok güçlü bir araçtır. Tüm gerçekliği yansıttığı ve gerçekliğin oluşumuna katkıda bulunduğu düşünülürse dil hiç küçümsenmeyecek bir ideoloji aracı olarak karşımıza çıkmaktadır. İktidarı elinde tutanlar dil ve düşünce arasındaki ilişkiyi göz önünde bulundurarak, dili de kontrol altında tutabilir ki erkek egemen ideolojinin bunu acımasızca yaptığını görebilmekteyiz.

“Devlet adamı, din adamı, insanoğlu, eloğlu” gibi ifadelerle kadının yer bulmadığı, “kadının namusu, kadın pazarlamak, kadın merakı” gibi ifadelerin kadını cinsel bir obje olarak gösterdiği, “karı gibi ağlamak, evde kalan kızlar, şirret kadınlar” gibi ifadelerin kadınları küçümsediği, “ev kadını, şefkatli anneler” gibi ifadelerin kadını belli rollere ittiği, “kadın milletvekili, kadın hakları, kadın gazeteci” gibi ifadelerin kadını “ötekileştirdiği”, kelimelere biraz daha yakından bakınca kolayca anlaşılabilmektedir.

Tezimizde bu gözlemlerden yola çıkarak dilin ataerkil ideolojinin bir aracı olarak nasıl kullanıldığını ve Türkçe’nin hangi açılardan, ne ölçüde cinsiyetçi olduğunu göstereceğiz.

İlk olarak toplumsal cinsiyet ve, feministlerin özellikle son yıllarda çok önemsediği, “cinsiyetçi dil” kavramlarına açıklık getirilip, bu konuda ortaya atılan kuramlardan destek alarak dilin kadın aleyhine ideolojik olarak nasıl kullanılabileceği göz önüne serilecektir.

İkinci bölümde dünya dilleri hızlıca gözden geçirilerek farklı dil ailelerindeki cinsiyetçi uygulamalar örneklendirilecektir. Oradan konumuz sınırlandırılarak Türkçe’nin cinsiyetçiliği örnek ve tartışmalarla sunulacaktır.

Üçüncü bölümde, uygulama alanı olarak seçilen gazetelerin köşe yazılarında rastlanan cinsiyetçi ifadeler gruplanarak listelenecek ve bunların kadının ikincil konumda olmasına nasıl etki edebileceği tartışılacaktır.


“Değerlendirme” bölümü olarak sunulan bölümde cinsiyetçi ifadelerin belli bir siyasi görüşten etkilenip etkilenmediği sonuçlandırılmaya çalışılacaktır.


Sonuç bölümünde ise, Türkçe’nin cinsiyetçilikten arınmasının yolları ve bu süreci etkileyecek faktörlere değinilerek tezimiz son bulacaktır.



 
Eski 02 Mayıs 2022, 21:48   #2
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler


GİRİŞ:
En önemli iletişim aracı olarak dil, toplumların varlığının vazgeçilmez unsurlarından biridir. İnsanların dünyayı algılamasında ve değerlendirmesinde, kültürlerin, ideolojilerin aktarılmasında en büyük güçtür dil. Bu yüzden dil toplumsal çalışmalarda asla göz ardı edilebilecek bir konu değildir.

Feministler de dilin cinsiyetçilik çalışmalarındaki önemine dikkat çekmişler ve dil ve feminizm alanlarını bir araya getirerek dil meselesini feminizm çalışmalarında çok merkezi bir yere koymuşlardır. Bunun altında dilin ve davranışların birbirini sürekli olarak etkilemesi yatar. Bir başka deyişle, düşüncelerimizin ve dünyayı algılayışımızın dille şekillenmesi yatar. Bu; sürekli, değişmez bir süreçtir.

Düşüncelerimiz, davranışlarımız, gerçekliklerimiz dilin oluşumunu etkilerken, aynı zamanda, dil de yeni düşünce ve gerçekliklerin üretilmesine katkıda bulunur. Kültür ve dil birbirinden sürekli etkilenen ve ayrı düşünülemez iki olgu olduğuna göre, cinsiyetlerle ilgili yeni gerçeklerin oluşumuna ya da varolanların yeniden üretimine sebep olur. Dil ve kültür arasındaki bu ilgi oldukça açıktır. Bir toplumun dili incelenerek de, büyük oranda, cinsiyetlere bakışları, onlara biçtikleri roller, güç dağılımı ve toplumun önyargıları gözlenebilmektedir. Örneğin, deyimler bu anlamda önemli bir ipucu ve kaynak oluşturmaktadır. Çok eskilerden beri toplumların farklı cinsiyetleri koydukları yerler deyimlerde açıkça görülebilir. “Kız almak/ kız vermek” deyimleri Türk toplumunda kadını sahip olunan bir nesne gibi gösterirken, “karı gibi ağlamak” deyimi ise kadının zayıflığına işaret eder. Bu ve benzeri sözlerin yıllar boyu söylenip gelmesi de bu rollerin ve algıların yeniden üretimini sağlar.

Feministler bu ilişki nedeniyle “dilde cinsiyetçilik” kavramını sorgulamışlar ve dillerin erkek egemen bir biçimi olduğuna dikkat çekmişlerdir. Cinsiyetçi dili; cinsler arasında ilgisiz ve adaletsiz ayrımcılık yapan ifadeler olarak tanımlamışlar. Böyle bir dilin cinslerden birini (kadını) dışladığını ileri sürmüşlerdir. Her dilin kaynakları farklı söylemler yaratılmasına olanak sağlar ki bu da bu dili kullananların ideolojilerini yansıtıp güçlendirir.

(Singh,1999,s.33) Bir anlamda her ideoloji kendi dili üzerinden üretilir. Sosyal olarak güçlü olan gruplar dili
ideolojilerini benimsetmek amacıyla kullanabilirler. Böyle düşününce feministlerin dil üzerindeki incelemeleri ve hassasiyeti çok anlamlı bir hal almaktadır. Dilde kadının aleyhine bir egemenlik olduğunu öne süren feministlere göre; dil ,üzerindeki erkek egemenliği sadece düşünceyi değil gerçekliği de biçimlendirmektedir.

Dilde varolan erkek egemenliğinin, kadının toplumsal olarak ikincilliğini pekiştirdiği ve bunu sürekli yeniden ürettiği gözlenir. Çünkü, bu cinsiyetçi dil kullanımı; atasözleri, argo, günlük dil ve medya aracılığıyla oldukça yaygındır. Kullanılan bu eril dil, genellikle kadını ve onun cinselliğini aşağılayıcı, kadını zorunlu rollere iten ve saldırgan bir dildir. Çünkü, varolan dil sistemi kadının kendi dünya görüşünü ve hatta kendini ifade etme biçimine engeldir. Eril dil, erkeği norm olarak alır ve bu da kadını görünmez kılar. Buradan tüm dünyanın gerçekliğinin erkekler üzerinden kurulduğu anlamı çıkar. Dilde yerini bulamayan kadının kimlik oluşumu ve öznelliği olumsuz etkilenir ve böylelikle kadının kimliği erkeğin kimliğine ilintili olarak var olur.

Bu gözlemler ve bilgiler ışığında bazı feministler, (radikal feminist MaryDaly gibi) “dilin radikal bir biçimde yıkılması yada yapısının çözülmesini”(Donovan,2001,s.290) önerecek kadar bu meseleyi ciddiye almışlardır.

Onlara göre yeni bir gerçeklik yaratmak için yeni terimler, yeni kelimeler üzerinde durmak ve dili nötr bir hale getirmek gerekmektedir. Bu, uzun ve yorucu bir süreç gerektirecekse de feministler bu konuya dikkat çekip duyarlılık yaratarak en önemli adımı atmışlardır.

Bu artalan ışında bakıldığında dünya dilleri kültürleriyle doğru orantılı olarak cinsiyetçiliği yansıtmaktadırlar. Dilde cinsiyetçilik iki biçimde varlık gösterebilir.

Birincisi, dilin kendi sisteminin cinsiyetçi olması (sözcükleri eril-dişil olarak ayıran dillerde olduğu gibi); ikincisi,dili kullanış biçimimizin cinsiyetçi olmasıdır.

(anlamsal açıdan cinsiyet yüklenmiş dillerde olduğu gibi) (Wareing,Akt.Singh,1999,s.77) Tezimizde Türkçe’nin hangi grupta yer aldığı incelenerek “toplumsal cinsiyet” ile “Türkçe” arasındaki ilişki göz önüne serilecektir.



 
Eski 02 Mayıs 2022, 22:27   #3
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

DİLDE CİNSİYET AYRIMCILIĞI
I.TOPLUMSAL CİNSİYET VE DİL
1. Toplumsal Cinsiyet:
Tüm dünyada tüm zamanlarda insanlar çok çeşitli sınıflara ayrılmışlar ve hep bir gruba dahil olma eğiliminde olmuşlardır. Bu sınıf kimi zaman milliyet, kimi zaman ırk, ekonomi, din olmuştur. Bu ait olma insanın en vazgeçilmez doğası olagelmiştir ve zamana, mekana ve topluma göre bu sınıflar değişiklik göstermiş bazen büyük çatışmalara sebep olacak kadar önem kazanmış bazen kısa ama sert bir fırtına gibi gelip geçmiştir. Fakat insanın zamandan mekandan toplumdan en az etkilenmiş ve tüm nüfusu aynı anda içine alan tek sınıf çatışması kadın - erkek sınıflarının çatışması olmuştur. Hatta Engels bu sınıf çatışmasının tarihin ilk sınıf mücadelesi olduğunu vurgulayarak “İlk sınıf baskısı eril cinsin dişi cins üzerindeki baskısı ile çakışır.” ( Akt. Donovan,1997,s.145) diyerek bu mücadelenin önemini anlatır.

Nüfusu en keskin biçimde ikiye bölen bu kadınlık ve erkeklik, cinsiyet kavramının alt başlıklarıdır. Cinsiyet ise biyolojik olarak birbirinden farklı iki insan türünü ifade eder. Kadın ve erkek görünüm ve fizyolojik gelişim olarak çok farklıdırlar. Bu da onları iki ayrı tür hatta birbirinin karşıtı iki tür olarak ortaya koyar.

Ancak kadın ve erkeği karşıt olarak iki uca konulması salt biyolojik özelliklerinden kaynaklanmasa gerek. Çünkü, öyle olsaydı biyolojinin önemli olmadığı durumlarda bile yine de karşıt iki tür olarak görülmektedir. Örneğin “kadınların alışverişi daha çok sevdiği” kalıpsözü biyolojik farklılıklara dayandırılmayacakken yine böyle bir genelleme ve dolayısıyla karşıtlık mevcuttur. O zaman biyolojinin kadın ve erkeği farklı kutuplara koymada yeterli olmadığı görülmektedir. Feministler biyolojinin ötesinde bazı faktörleri bu iki cinsiyeti belirgin bir biçimde ayrı tuttuğunu ve cinsiyet kavramının bu karşıtlığı açıklamada yetersizliği nedeniyle biyolojik farklılığın ötesinde toplumun ve mevcut düzenin bunu ortaya çıkardığını savunup bunu toplumsal cinsiyet kavramı ile açıklamışlardır.Toplumsal cinsiyet “toplumsal olarak kurgulanmış kadınlık ve erkeklik kalıbıdır.” ( Ramazanoğlu,1998,s.90). Yani biyolojik farklılıkların toplumsal olarak kurgulanması ve kadının ve erkeğin kendi cinsine uygun davranışlar geliştirmesidir. Bu kavram kadının konumuna yeni bir bakış açısı getirmiş ve kadının ikincilliğinin sebebinin sarsıcı bir biçimde değişip yeniden sorgulanmasına katkı sağlamıştır. Toplumsal cinsiyet araştırmacıları bilinen biyolojik farklılıkların dışında, toplumun kendi yarattığı farklılıklara dikkat çekerek cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımını gündeme getirmişlerdir. Bu ayrım da kadın ve erkek ile ilgili tüm denge ve değerlerin kurgudan başka birşey olmadığını gösterir. Böylece toplumsal cinsiyet kadın ve erkeğe ait rollerin zamanla nasıl yerleşip kökleştiğini ve kadın ile erkek arasındaki iktidar ilişkilerinin nasıl kadın aleyhine olacak şekilde biçimlendiğini göz önüne sermiştir. Bu kavram neredeyse feministlerin iddialarını tek bir cümleyle açıklanabilmesini sağlamıştır, çünkü bu kavram olarak açıklanıp anlaşıldığında “kadınların erkekler tarafından biyolojik cinsiyetleri yüzünden değil toplumsal cinsiyetleri yüzünden ezildikleri” ( Ramazanoğlu,1998,s.90) sonucuna ulaşılır. Madem ki kadın “kadın” oluşundan dolayı ikincil değildir o zaman bu haksız bir ikincilliktir. Kadın kendisine uygun görülen yani dayatılan bu cinsiyet rolleri nedeniyle toplumdaki gerçek yerini ve değerini asla kazanamamıştır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet feministler için kilit nokta olagelmiştir. Onlar bu kavramla baskı altında tutulduklarını ispatlayarak kadının konumunu değiştirmeyi amaçlamaktadırlar. Toplumsal cinsiyet, içinde tüm rol ve etkinlikleri barındırdığı için bu kavramla kadın işi - erkek işi, kadın görevi - erkek görevi, kadın davranışı - erkek davranışı, kadının yeri - erkeğin yeri gibi tüm söylemler alt üst olmuştur. Kadın ve erkeğin üzerine yapıştırılan bu yaftaların karşısında duran feministler bu kavramla birlikte cinsiyet ayrımının yanlışlığını dile getirmişlerdir. Çünkü bu cinsiyet ayrımı öyle köklü ve yaygındır ki Mary Daly’nin tanımıyla adeta “bütün gezegenin egemen dini”dir.( Daly,1978,Akt. Illich,1996,s.50)

Toplumsal cinsiyet ve onun sebep olduğu cinsiyet ayrımcılığının varlığı kabul edildikten sonra ikinci soru bu ayrımcılığın neden kadın aleyhine olduğu olmalıdır. Cinsiyet ayrımcılığı da toplumsal cinsiyet de sadece kavram olarak bakıldığında nötr kelimelerdir, yani herhangi bir cinsiyeti ima etmemektedirler Hatta bazı feministler ,Bell Hooks gibi, “ataerkil baskı” gibi ifadeler yerine “cinsiyetçilik” ifadesini kullanmayı tercih etmişler ve bunun “Erkeklerin düşman olduğunu ima etmeyen bir tanım” ( Hooks,2002,s.1) olduğunu düşünmüşler ve böylece sadece kadına yapılan haksızlığın değil her türlü cinsiyetçiliğin karşısında olunacağına vurgu yapmak istemişler, cinsiyetçilik sözcüğü ile bu ayrımcılığı yapanın kim olduğunun önemli olmadığını dile getirmişlerdir. Bu kavram kadının da erkeğin de cinsiyet ayrımına maruz kalabileceğini ve bunun ortadan kaldırılması gerektiğini anlatmak istemektedir. Ancak bazı feministlerin bu iyimser ve “düşünceli” bakış açısına karşın bu ayrımcılık yaygınlıkla kadın aleyhinedir. Bu nedenle her ne kadar nötr kelimeler gibi görünseler de toplumsal cinsiyet ve cinsiyetçilik kelimeleri bir anlamda bilinçli bir anlam daraltılmasıyla “kadın aleyhine cinsiyetçiliği” içermektedir. Aslında biyolojik cinsiyetin kadın ve erkek eşitsizliği için önemli bir anlam teşkil etmediği düşünüldüğünde dünyaya kadın ya da erkek olarak gelen birey için başlangıç noktasında “toplumsal cinsiyet” kavramının bir anlamı yoktur. Gatens’ın tanımladığı gibi aslında her beden “doğum sonrası edilgen bir tabula rasa-boş satıh-tır.” Her iki cinsiyetin zihni nötr, edilgen bir varlık, üzerine çeşitli toplumsal derslerin kaydedildiği bir beyaz sayfadır.” ( Gatens, 1991, Akt. Yuval-Davis, 2003 , s. 32-33)

O zaman (toplumsal) cinsiyet ayrımının kadın aleyhine olması kader olmanın dışında bazı etkenlere bağlıdır. Bir anlamda bu ayrımcılık erkeğin bilinçli bir biçimde kadını baskı altında tutması demektir. Çıkış noktası biyolojik farklılıklar olmak üzere erkekler kadınları birçok gerekçeden ötürü baskı altında bırakmaktadırlar. Bu nedenle cinsiyetçilik ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığı kavramları her ne kadar gizliden bunu ima etmese de kadının ikincilliğinin yeterince altını çizmediğini söylemek de pek abartılı olmaz. Bu nedenledir ki bu konuda çalışan ya da bir biçimde bu konunun içinde yer alanlar, kendilerini “toplumsal cinsiyet karşıtı” olarak tanımlamak yerine vurguyu daha iyi ortaya koymak amacıyla kendilerini “feminist” olarak nitelendirmektedirler.

Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının ortaya çıkmasındaki ilk ve en görünür sebep biyolojik farklılıklardır diyebiliriz. Kadınlar biyolojik durumlarından dolayı hep ikincil sayılmışlardır. S.D.Beauvoir biyolojik durumlarının kadınlar için hangi açılardan aleyhlerine kullanıldığını “İkinci Cins (1949)” adlı eserinde ele almıştır. Kadının biyolojisinin kader olmadığını ancak erkeklerin bu biyolojik farklılıkları öne sürerek kadını nasıl ikinci plana attığına değinmiştir. Bunların başında doğurganlığı, kaslarının erkeklere göre daha güçsüz oluşu ve adet görmeleri gibi sebepler gelmektedir. Erkekler kadınları kaslarının güçsüzlüğünden dolayı daha kırılgan ve nazik olarak görmüşlerdir. Bu fiziksel güçler arasındaki eşitsizlik erkeğe daha fazla özgürlük ve bireysellik sağlarken kadını erkeğe bağımlı kılmıştır. S.D.Beauvoir biyolojik farklılıkların bir anlamda kadın bedenin, kendi durumunu pekiştirmede – yeterli olmasa da- temel etkenlerden biri olduğunu söylemiştir. (De Beauvoir,1949,s.50 )

Erkeğin kadını ev içine dahil etmesinde ve bazı işleri “erkek işi” olarak görmesinde bu farkın etkisi olmuştur. Kadının hamilelik ve adet görme durumları da onları fiziksel olarak zayıf duruma düşürdükleri için erkekler bunu ileri sürerek kadını ev içine ait görmüşler, kendilerini dışarının zor koşullarıyla baş etmek üzere “feda” etmişlerdir.Kadının çocuğu taşıması ve doğurması eylemleri de çocukların onlara ait duygusunu pekiştirmiştir.

Kadınların “annelik” durumlarının onların ikincilliğine etkisini S.D. Beauvoir da çok önemli bulmuş hatta “annelik gerçeğinin olmaması durumunda kadın ve erkeğin eşit” olacağını savunacak kadar bunu önemsemiştir. (De Beauvoir,1949,s.50) Kadınların doğum yapmasını “doğal bir yaratım” olarak gören erkekler özellikle bu sebeple kadını “doğa” ile özdeşleştirmişlerdir.

Ayrıca doğum sonrası ve adet dönemindeki kanamalar “kadın doğası” olarak görülüp bu dönemlerin “kirlilik” olarak tanımlandığına rastlıyoruz. Öyle ki bir çok toplumda adet kanamasından “bela”, ”yük”, “kir” olarak bahsedilmektedir. Kadınların bu durumları hem kirlilik olarak görülmüş hem de her zaman gizemli ve korkutucu olduğu düşünülmüştür. Doğuma ve adet kanamasına bir anlam verilemeyen zamanlarda – özellikle 12. ve 15. yy arasında hıristiyan toplumlarda – kadınların bu özellikleri nedeniyle tehlikeli olduklarına hatta doğaüstü güçleri bulunduğuna inanılmıştır. Böyle bir inanış da kadınları büyüyle ilişkilendirmiş, “cadı” olmakla suçlanmaya götürmüştür. Büyü “şeytan işi” olarak görüldüğünden “kadınların şeytana kolayca yenik düşeceği” inancı yaygınlaşmıştır.

(Berktay,2003,s.218) Böylelikle de toplum normlarına uymayan dul, sivri dilli, bağımsız, kendisinden beklenen rolleri yerine getirmeyen, sevilmeyen, kavgacı, saldırgan kadınların hepsi şeytana uyan kişi yani cadı olarak görülmeye başlanmıştı.

Böylece erkekler “kadın gibi” davranmayan kadınları bir kez daha cezalandırmıştır. Kadının bu güçlerinden ve isyanlarından öyle korkmuşlardır ki ibret olsun diye cadı olarak görülen kadınlar yargılanmış, hatta asılmışlardır. Böylelikle kadının “doğasının gereğine” göre davranmasının gereği çok acı bir biçimde öğretilmiştir.

Kadının toplumdaki yerine bir darbe de 1900’lerin başında psikoanaliz yöntemden gelmiştir. Freud’un insan bilimlerinde çığır açan çalışmaları, feministleri de yakından ilgilendirmiştir. Çünkü Freud’un bu çalışmalarında kadın ile erkeğin psikolojinin yanı sıra aile içi rollere ilişkin de birçok söylem vardır. Her şeyden önce Freud kadının kaderiyle doğduğunu öne süren düşüncesiyle daha doğuştan onun “ikincil” olduğunu kabul eder ve bu da toplumsal cinsiyet ayrımcılığını “doğal” kılar.

Freud’a göre, kadın doğuştan bazı eksikliklere sahiptir. Bu düşüncesiyle Aristo’nun kadınları “eksik erkek” olarak gören geleneğini devam ettirmiş olmaktadır. Böyle bir görüş erkeğin “norm” olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Freud yaptığı çalışmalar sonucu, kadının eksikliğinin ve ezikliğinin kendisinde “penis” olmaması olduğunu söyler. Bununla karşılaşan kadının daha ilk başta eksik olduğunu kabul ettiğini ve bir kıskançlık duyduğunu öne sürer. Bunun arkasından da erkeklerin sahip olduğu her şeyi kıskanma gelecektir. Bunun aksine erkek ise baştan “üstün”dür, bu nedenle onların “süper –egoları” kadınlara göre daha yüksektir. Freud ve kendisini takip eden
diğer psikanalistler bunu daha da ileri götürerek, kız çocukların erkekleri kıskandığı için bazen erkek gibi davranmaya çalıştıklarını erkeklerin de, kızlar toplumda aşağı görüldüğü için “kız gibi” olmaktan korktuklarını savunurlar. Bu konuda ünlü psikanalist Adler’in örneği tam bir toplumsal cinsiyetçi bakış açısı içerir. Bir kız çocuğunun kavga etmesi ya da atlama ve koşuya merakının anlamı kendisinin erkeklerle eşit olduğunu göstermektir (Akt.De Beauvoir,1949,s.291 ) Freud, Adler ve diğer psikanalistler bu söylemleriyle feministlerden çok tepki toplamışlardır.


Çünkü erkeklerin doğuştan üstünlüğünü kabul etmek beraberinde erkek/kadın davranışlar, eril/dişil faaliyetler, kadın/erkek rolleri gibi söylemleri kabul etmeyi getirecektir. Kadın eksikliği nedeniyle kendini aşağı göreceğinden edilgen bir cins olacaktır ve kendine verilen rolleri kabul edecektir. Freud’un eril önyargılarla yorumlar yaptığı öne sürülere Freud’u biyolojik indirgemecilikle suçlamışlardır.

Örneğin, “J.Michell’e göre penis kıskançlığı küçük kızların bedensel bir eksikliği gözlemelerinden çok fallik kültürün bir özelliğiydi” (Ramazanoğlu,1998,s.118) Ya da Horney’nin dediği gibi Freud “erkeğin kadını üreme gücüne duyduğu kıskançlığı” göz ardı etmiştir. Akt.Donovan,1997,s.195)

Kadınların ikincilliğini “doğalarına” bağlayan görüşlere karşıt olarak doğanın sadece biyolojik cinsiyeti getirdiğini toplumsal cinsiyetin “kültür” ile belirlendiğini savunanlar kadının biyolojisinin onun kaderini belirlemede etkili olmadığını söylemişlerdir. Onlara göre “toplumsal cinsiyet olarak deneyimlerimiz, güçten yoksun olmamız, erkeklerle ilişkilerimiz, ekonomik etkinliklerimiz, inançlarımız ve değerlerimizin tümü tarihsel ve kültürel olarak belirlenir” (Ramazanoğlu,1998,s.90) Sonuçta kadın ve erkek yani her şeyden önce insan kendi kültüründen bağımsız düşünülemeyeceğinden “kültür” toplumsal cinsiyeti ortaya çıkaran en temel ve kapsamlı etkinliklerdendir. Çünkü “kültür” her türlü toplumsal etkinliği içeren geniş bir terimdir. Yukarıdaki örneklerde anlatıldığı gibi kadın doğaya yakın görüldüğünden erkeğin de kültür ile özdeşleştirilmesi eğilimi ortaya çıkmıştır. Kültür erkekle temsil edilince bir anlamda kültür “eril” bir kavram olagelmiştir. Bu tezin karşısında sert bir biçimde duran S.D.Beauvoir, “Kadının doğası” iddiasını reddetmiş ve “Kadın doğulmaz, kadın olunur” (De Beauvoir, 1949,s.267) diyerek, kadının biyolojisinin onun yazgısı olamayacağını vurgulamıştır. Kadının sadece biyolojisinin getirdiği dezavantajlar nedeniyle ikincil olmasını düşünmek çok kolaya kaçan ve kültürle oluşan değerlerimizi hiçe sayan bir ifade olacaktır. Kadın içinde yaşadığı toplum ve onun kültürüyle “kadın” olarak yerini bulur, aksi takdirde sadece bir biyolojik varlıktır. Bu nedenle kadının ikincilliği toplumsal etkinliklerin bir sonucu olmaktadır.Kadınların “sonradan kadın” olduğunu vurgulayan De Beauvoir gibi birçok feminist de bu nedenlerle toplumsal cinsiyeti anlatmak için “kültürü” odak noktası yapmışlardır. Kadının ikincil ya da öteki olarak görülmesi kültürün getirdiği bir sonuç olduğundan toplumsal cinsiyet kültür kavramından bağımsız olarak açıklanamaz. Kadın doğayla, erkek kültürle özdeşleşip, kadına çocuk bakma eylemi uygun görülünce, erkeğe de dışarı çıkıp evine bakma işi uygun görülmeye başlandı. Zaten kadın “zayıflıklarıyla” dışarının zor koşullarıyla baş edemezdi. Böylece erkek evine ekmek getiren oldu. Bu aynı zamanda ekonomik faaliyetlerin de erkekler tarafından yürütülmesine neden oldu. İşte bu nedenlerle toplumsal cinsiyetin bir başka belirleyicisi de ekonomik faaliyetler oldu. Kadının ev içi faaliyetleri ekonomik faaliyet olarak görülmediğinden erkeğin işine göre daha önemsiz sayılmaya başlandı.


Ekonomik faaliyetler artıp mülkiyet, para, zenginlik ortaya çıkınca kadın işi gittikçe değer kaybetti. Çünkü erkekler “vahşi bir kapitalist” sistem içinde varolma mücadelesini sürdürüyorlardı. Böylelikle kadın ev içinde “değersiz” işler yapınca cinsel işbölümü gelişti. Erkekler “paranın” dolayısıyla gücün sahibi olunca, cinsiyetler arasındaki eşitsizlik iyice belirginleşti ve kapitalist davranışlar, eril davranışlar olarak benimsendi. Bu nedenle, bir anlamda ekonomik faaliyetler toplumsal iş bölümü ve böylece toplumsal cinsiyeti keskin bir biçimde açığa çıkaran etken olmuştur. Sanayi toplumlarının ortaya çıkışı da bu konuda son darbe olmuştur. Çünkü maddi kaynakların dağılımı dengesizleşmeye başlamış ve konuda en büyük yenilgiyi kadın almıştır. Sanayi toplumları kadının ezilmişliğine öyle büyük etki sağlamıştır ki bu konuda Illich “kadınların erkeklerle ekonomik eşitliğe sahip olduğu hiçbir sanayi toplumu tanımıyorum” diyerek ekonomik gücün cinslerden birinin (erkeğin) eline geçmesiyle diğer cinsin (kadının) ezilmişliğinin doğrudan bağlantılı oluşuna dikkat çekmiştir. (Illich,1996,s.14)

Görülüyor ki ekonomik durumu kadının toplumdaki yerini belirlemede önemli bir rol oynamaktadır. Toplumsal cinsiyet kavramı kadın aleyhine olmak üzere bir çok kaynaktan beslenip gelişmiştir. Kadının ne sadece biyolojik özellikleri, ne ekonomi, ne kültür tek başına yeterlidir.

Hepsinin –birbiriyle eşit olmak üzere etkileriyle- toplumsal cinsiyet ayrımı ortaya çıkmıştır ve beslendiği kaynakların güçlü ve kolay sarsılmaz söylemleriyle tüm zamanları ve tüm insanlığı kapsayan, kadının önünde en büyük engel olarak duran köklü bir olgu haline gelmiştir. Bu olgu, gelenek, medya, basın, hukuksal uygulamalar yollarıyla durmadan yeniden üretilmektedir. Tüm bu yeniden üretim araçlarının da gücü “dilden” gelmektedir. Çünkü bu araçların toplumsal cinsiyeti aktarması dil olmaksızın mümkün olmayacaktır. O zaman , toplumsal cinsiyet ile dil arasında göz ardı edilemeyecek bir ilişki bulunmaktadır ve sorulması gereken soru ; bu ilişkinin ne yönde ve hangi biçimlerde olduğudur.

 
Eski 02 Mayıs 2022, 23:09   #4
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

2. Dil
Dil, en basit tanımıyla “insanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli, enb kapsamlı ve en köklü araçtır. Ancak bu araç diğer iletişim araçlarından eden,müzik, v.s.) çok farklıdır. Dili diğer araçlardan ayıran en önemli özelliği tüm canlılar içinde sadece insana özgü olan araç olmasıdır. Öyle büyük bir sistemdir ki, düşünce, varlık, duygu ve olguların “hayat bulmuş” halidir. Çünkü dil ile ifade edilebilmeleri onların varlığının kanıtıdır. Somut olarak görebildiğimiz nesneler ve varlıkların, dilden bağımsız var olduğu düşünülse bile, bazı varlık ve olgular sadece “dil” ile gerçekliğini korur. Örneğin, “gerçek, acıma, beğeni,dilek, yargı, pişmanlık gibi pek çok soyut kavram ancak dille vardır, varlıklarını dile borçludur.”(Aksan,1999,s.14)

Öyleyse dil ve düşünce/zihin birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar ilintilidir. Dil, hem gerçekleri yansıtır hem de zihinde başka gerçekliğin oluşumuna katkıda bulunur. Böylelikle zihin ve dil etkileşimi karşılıklı ve sürekli olan iki kavramdır. Düşünme ve dil insanı diğer canlılardan ayrı tuttuğuna göre “dil, insan hayatının ve gücünün de kaynağı” olmaktadır.(Fromkin,Romdan,1983,s.3)

Dilin olmadığı bir düzeni düşünmek imkansızdır. O zaman insanlığın gelişimi tümüyle farklı olacaktır. Öyleyse insanlığı anlamak bizi insan yapan dilin doğasını anlamak demektir”(Fromkin,Romdan,1983,s.3) Dilin olduğu her yerde insan, insanın olduğu her yerde dil vardır. İnsanlık tarihindeki en eski, en yaratıcı, en özgün ve karmaşık “eserdir”. Bu eser bizi insan yapan en temel unsurlardandır. Doğduğumuz andan itibaren dilin içine dahil olduğumuzdan, farkında olmadan edindiğimiz bir “alışkanlık”tır. Bugün konuşulan 6000 kadar dil olduğu düşünülünce bu eserin büyüklüğü ortaya çıkar. İnsanlık tarihinin en büyük eseri olarak da en büyük mirasıdır aynı zamanda. Kültürlerin aktarımı dil aracılığıyla gerçekleşir.

Diğer taraftan dil de kültürün etkisiyle oluşup gelişmiştir. Peki, insanla ve ona ait tüm kavramlarla ( zihin,kültür gibi) iç içe olan ve insanın en büyük silahı olan dil nasıl, oluşmuş ve nasıl çeşitlenmiştir? İnsanın var oluşu kadar eski olan bu sistem, sözcükleri ve kurallarıyla nasıl bu kadar sistematik bir hale gelmiştir?

Dilin doğuşuyla ilgili en yaygın ve kabul gören tez, insanın doğa ve hayvan seslerini taklit ettiği yönündedir. Duyduğu sesleri tekrarlamaya ve zamanla onlara anlam yüklemeye başlayan insan, dili de yavaş yavaş biçimlendirmeye başlamış olmaktadır. O zaman “dil deneyimle biçimlenir” demek yanlış olmaz. Bu, dillerin çeşitliliğini de açıklayan bir söylemdir. Örneğin, filin yaşamadığı bir bölgede, onun sesinin taklidi olmayacaktır. Ancak fil yaşayan bölgelerde fil ses ve hareketleri insanlara ilham verecek ve böylece farklılıklar oluşacaktır. Toplumların farklı deneyimleri ve dünyayı farklı açılardan görmesiyle her toplumun kendi kavramları ve sesleri ortaya çıkacaktır. Ferdinand de Saussure’e göre “dil bir göstergeler dizgesidir”. Ona göre herhangi bir varlığa verilen isim tamamen “nedensiz” (arbitrary) dir. Bu iddiasını açıklarken “gönderge” ve “gösteren” kavramlarını kullanan Saussure, bu ikisi arasında bir bağlantı olmadığını ve bunların bir araya gelişinin rastgele olduğunu söyler. Saussure’e göre bu durumda elmanın adı , kalem, kalemin adı kuş olabilirdi.

Bu ilişki tamamen bağımsızdır. O zaman yine çeşitli toplumlarda insanların nesneleri çok değişik “seslerle” ve dolayısıyla “kelimelerle” ifade etmesi mümkündür. Eğer “gönderge” ile “gösteren” bağlantılı olsaydı, her dilde aynı nesneler benzer ya da aynı seslerle varolurdu. Oysa aynı nesneye Türkçe’de “ağaç” denirken İngilizce’de “tree” denmekte ve bunlar arasında bir ses benzerliği bulunmamaktadır. Her dilin kendine özgü bir ses bileşimi ve kavramsallaştırmaya farklı deneyimleri ve gözlemleri sayesinde ulaştığını D.Aksan şöyle örneklendirir: Hint-Avrupa ailesine bakacak olursak aynı anlamdaki Almanca, Hase, İsveççe, Danca ve İngilizce’deki hare (İngilizce’de “Yaban tavşanı”) sözcüklerinin “gri, parıldayan” anlamına gelen ve hayvanın rengiyle ilgili olan “hasan” köküne dayandırıldığı görülür. Farsça’da ise ilginç nükteli bir kavramlaştırmayla karşılaşılır, kulaklarının uzun ve büyük oluşu nedeniyle tavşana “eşek kulaklı” anlamına gelen “harguş” adı verilmiştir.

(Aksan,1999,s.31) Deneyimlerle ilgili bir başka örnek de “Eskimo dilinde karla ilgili 40’tan fazla kelimenin olduğudur...Eskimo kara baktığı zaman bizim gördüğümüzden daha fazla ayrıntı görür, çünkü toz kar, sulu kar, iri kar için onun dilinde ayrı ayrı kelimeler vardır. Ve bu nedenle Eskimo’nun karla ilgili algısı daha ayrıntılıdır.” (Whorf, 1956, Akt. Cüceloğlu,1991,s.214)

Böylelikle dil-düşünce-deneyim kavramlarının iç içe ve ayrılmaz kavramlar olduğu görülmektedir. Deneyimler sözcüklerin ortaya çıkışını sağladıkça, ortaya çıkan yeni sözcükler de yeni düşünceleri doğurmaya başlar ve dil bu özelliğiyle sürekli değişir ve yenilenir.

Dilin düşünceyle bu iç içe oluşu, toplumların farklılaşmasının da bir açıklaması olabilir. Çünkü madem ki farklı deneyimlerle farklı diller ortaya çıkıyor, o zaman farklı diller de farklı düşünceleri ve geniş anlamda “farklı dünyaları” ortaya çıkaracaktır. Toplumlar hem yaşayışları nedeniyle dil olarak farklılaşmış hem de zamanla dilleri onları farklılaştırmıştır. İçine doğduğumuz toplum bize dünyayı nasıl göreceğimizi de öğretir. Doğumumuzdan itibaren maruz kaldığımız “anadilimiz” bize belli kavramları algılamamızı ve düşüncelerimizi bu kavramlar üzerinden oluşturmamızı sağlar. İçine doğduğumuz toplum dilsel olarak neleri kavramlaştırmışsa ilk deneyimlerimiz bunların duyulmasıyla biçimlenir ve bir anlamda düşünce dünyamıza daha baştan sınırlar getirilmiş olur. Dil, insanın dünyaya bakışını daha doğuştan hazırlamaya başlamış olmaktadır. Bunu Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözü en iyi biçimde özetlemektedir.

(Akt.Aksan,1999,s.15) Dil, insanın dünyasına giren her şeyi bir biçimde söze döktüğü için bu söz, dil ve gerçekliğin neredeyse aynı şeyler olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu durumda anadilimiz dünyaya hangi pencereden bakacağımıza dair en önemli araçtır. Kavramsallaştırmanın gerçeklikle ilgisine örnek akrabalık bağları olabilir.

Türkçe’de varolan akrabalık ifade eden kelimeler, başka dillerde aynı biçimde değildir. Annenin ve babanın kız kardeşleri için Türkçe’de farklı iki kelime bulunurken (teyze-hala) İngilizce’de bu kavramlar sadece tek kelimeyle vardır.

(Aunt) Bu da iki kültürün akrabalık ilişkilerine farklı bakışından kaynaklanır. İngilizce’nin bu tek kelimeyle bu akrabalığa bakışı tamamen aynı iken Türkçe bu iki akrabayı baştan iki ayrı yere koyar. Kendi anadilimizde olmayan kavramları bir etkileşim sonucu ancak başka diller aracılığıyla öğrenebiliriz ki bu da hiçbir dilde ifade bulmayan kavramların insanın dünyasında olmadığını yani böyle bir gerçekliğin olmadığını gösterir. Elbetteki dil de değişkendir, zaten toplumdan bağımsız düşünülemeyeceği için toplum değiştikçe de dil de değişir. Zaman içinde yeni kelimelerin ortaya çıkması ve bazılarının tamamen yok olması tüm diller için olağan bir süreçtir.

Dillerin değişmesi demek gerçekliğin de değişmesi demektir.Gerçeklik değiştiğinde de dil değişecektir. Böylelikle Derrida’nın vurguladığı şu sonuca ulaşıyoruz. “Dil, kendi dışında kalan hiçbir şeyi temsil etmez.”( Akt. Ong,1982,s.195)


 
Eski 02 Mayıs 2022, 23:31   #5
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

a. Dil ve İdeoloji :
Madem ki dil ve gerçeklik birbirinden bağımsız düşünülemez ve birindeki değişim diğerini de etkilemekte o zaman, dili kontrol edebiliriz.Dili kontrol etmek demek düşünceleri de kontrol etmek demek olacaktır. Sapir ve Whorf’un “dilsel determinizm” ( linguistic determinism) kuramına göre , dil sadece gerçekliği ortaya koymaz, o dili konuşanın düşünme sürecine de etki eder. Bir anlamda dil, düşüncelerimize bir çerçeve çizer ve bu çerçevenin dışında düşünmek imkansızdır. Whorf’a göre , insan dil ile sadece iletişim kurmaz dildeki yapılar onun bilincini oluşturmasına da katkı sağlar.(Akt.Singh,1999,s.25) “O zaman dil, ideoloji oluşturmak ve insanların düşünme biçimini yönlendirmek için kullanılabilir” ( Jones& Peccei, yay. haz. Singh,1999, s.39) Bu açıdan bakıldığında dil en önemli ideoloji aracı olarak karşımıza çıkar. En basitinden her toplumun dili kendi içinde bir ideolojinin ürünüdür. O dille birlikte o toplumun yaşayışı , algıları, yargıları yani tüm gerçekliği belirlenir. Bu nedenle tüm toplumlar için “dil” çok önemli bir unsurdur. Dil, kültürel kimliği yaratan araçtır. Sömürgeci toplumların en önemli baskısı dil üzerinedir. Birilerine kendi sözlerini bırakmazlarsa, kendi düşüncelerini de bırakmamış olurlar çünkü. Bir toplum için dilini kaybetmek kimliğini kaybetmek anlamındadır. Tabii ki dil üzerinden ideoloji sadece toplumlar arasında görülmez. Bir toplumun kendi içindeki iktidar sahipleri de kendi düşüncelerini benimsetmek amacıyla dil üzerinden baskı yapabilirler. En küçüğünden en büyüğüne bütün toplumsal hareketler dilin gücünden faydalanarak yer edinirler. Bu nedenledir ki her ideolojinin kendi söylemi, kendi jargonu vardır. Gerçeklik olarak var olmak isteyen tüm ideolojiler önce dil olarak, söylem olarak varolmalıdırlar. Bu nedenledir ki her politik görüş, her sınıf mücadelesi, her sosyal eylem, hatta her futbol takımı kendi söylemini oluşturmaktadır. Bunun böyle olması gerektiğini Paulo Freire şu sözleriyle açıklamaktadır: “Kendi olumlama mücadelesinin belirli bir anında yönetici sınıf tarafından boyun eğdirilmiş ve sömürülmüş hiçbir sosyal grup veya sınıf veya hatta tüm bir ulus veya halk bir dili kullanmaksızın özgürleşme mücadelesini üstlenemez.” (Freire,1982,s.175)

Dil gerçekliği belirlerken bir taraftan da kişilerin/toplumun düşüncelerini de kontrol etmiş olur. Bu durumda dilin dünyamızın sınırlarını belirlediğini söylerken anlatılmak istenen şey düşündüğümüzden daha farklı da değerlendirilebilir.

Politikacıların, iktidar sahiplerinin en güçlü silahıdır dil. Kendi dillerini kullanarak toplumun bakış açısını değiştirmeye ya da belirlemeye çalışırlar. Bu, politikacıların kendi ideolojilerine göre bir söylem oluşturması gibi daha küçük çaplı olabilecekken tüm toplumu kontrol altında tutabilen diktatörce bir eğilim de olabilir. Örneğin, Nazi rejimi sırasında Almanya Basın Dairesi dil yönetmeliği çıkararak (burada) hangi sözcüklerin kullanılabileceğini, hangilerinin kesinlikle kullanılamayacağını duyurmuştur.”

(Demircan,1990,s.25) Burada dile doğrudan müdahale edilerek insanların düşüncelerinin kontrol altına alınmak istediği görülmektedir. Çünkü “dilin sahibi olunca dilin gösterdiği her şeyin de sahibisinizdir.” (Cıbıroğlu,1996,s.40)

Sonuç olarak, dil toplumsal olarak kurgulanıp böylesine güçlü bir baskı aracı olarak kullanıldığına göre, ilk bölümde belirttiğim gibi en büyük sınıf mücadelesi olan erkek/kadın sınıfları mücadelesinde dilin yeri nedir? Toplumsal cinsiyet bir ideoloji olduğuna göre, onun dili nasıl hem ayrı toplumlar içinde hem de evrensel olarak kurgulanmaktadır?

b. Feminizm ve Cinsiyetçi Dil
Tarihsel olarak ataerkil düzene geçişle dilin ortaya çıkışı çakışmaktadır. Bu nedenle ataerki ve dil sıkı sıkıya birbirine bağlı iki olgudur. Erkek toplumsal olarak ev dışı alanda yer almaya başlayınca, dış dünyayı görüp onu isimlendirme dile getirme de onun işi olmuştur. Dış dünyada kurallara, kanunlara, düzene ihtiyaç duyan insan bu düzenlemeleri yaparken kamusal alanda olanı yani erkeği temel alarak düzenleme yapmıştır. Dil, gerçeği yansıttığına göre kadın olmadığı bir alanda kadını içeren ifadeler de yer almamıştır. Kanunları koyanlar, kamuda her türlü görevi yürütenler ve bunları dile getirenler erkekler olduğundan dil de onların aracı haline gelmiş ve bu aracı diledikleri gibi kullanmışlardır. Bu nedenle aslında erkek alanı ile kadın alanı ayrılırken, dil de erkek lehine değişime uğramıştır. Kültür erilleşmeye başlayınca dil de erilleşmeye başlamıştır.


Kadınlar yazı alanına girmeden önce yazarlar doğal olarak erkektir ve biliyorlardır ki, okuyucu kitleleri de erkeklerdir. O zaman kadınları içermeyen kadınlara hitap etmeyen bir yazı da dil neden erkekçe olmasındı ki? Gördüğü, algıladığı dünyayı kendi söylemiyle dile getiren erkek, eylemsel olarak aktif olduğu gibi söylem olarak da aktif olmuştur. Kendini norm olarak kabul ettiren erkek, tüm yaşamsal faaliyetlerde “özne” rolünü üstlenmiş, kadına da bunun karşıtı “nesne” olmak kalmıştır. Ve “özne” olunca “eylemi gerçekleştiren” olma hali ataerkinin doğal bir parçası haline gelmiştir.

Erkek tanımlanıp norm olarak algılanınca, kadını da “öteki” olarak tanımlamak doğal bir durum olarak görülmüştür. O halde “dil masum ve yansız bir olgu değil, egemen ideolojinin anlam yüklemeleriyle donanmış ve onun sürdürülmesinde önemli rol oynayan bir araçtır. Egemen ideoloji ataerki olduğu için kadın, ataerkinin belirlediği söylem çerçevesi içinde kalmıştır”.(Berktay,1994,s.12)

Bu ataerkil toplum dili kadına özne olarak yer vermeyerek onu erkeğin nesnesi, bir anlamda “aracı” yapmaktadır. Kadınları pasif kılan bu düzen onları erkeğin bçimlendirdiği bir dilin hakimiyeti altına almaktadır. Bu belirlemeden yola çıkan fministler, kadınların erkekler tarafından üretilmiş bir dilin içinde yaşamak zorunda kaldıklarına da onların kendini ifade etme yani “ben” olarak var olmalarına engel olduğuna dikkat çekmişlerdir. Çünkü dil öyle güçlü ve derin bir yapıdır ki kadın kamusal alanda yer edinmeye başladığında bile bunu erkek egemen bir dil üerinden yapmak zorunda kalmaktadır.Kendi söylemine sahip olamadığı için de hep erkeğe ilintili, yani sınırlı bir “benlik” alanı olmaktadır. Tarih boyunca ataerkil dil kadını, doğallık, gelenek, zayıflık, büyü, baştan çıkarma, annelik gibi kavramlarla tanımlar. Bu kavramların içine doğan kadınlar da kendi rollerinin ve “doğa”larının bunlar olduğuna inanırlar. Böyle bir kısır döngü içinde, feministler kadının kendi kimliğini oluşturması çabasını merkeze almazlarsa , hep erkek “özneye” ilintili bir yer edinme çabasıyla sınırlı kalacaklarını fark ederek dikkatleri bu noktaya çekmişler, kadını söylem olarak baskı altına alınmasının onun tarih boyunca gelen suskunluğuyla ve pasifliğiyle ilişkisini vurgulamışlardır. Kadınların erkek dili içinde nasıl kaybolduğuna ve boğulduğuna, kendi dillerine sahip olmanın ne kadar önemli bir durum olduğuna çarpıcı bir örneği, F. Berktay şöyle aktarmıştır: bir tür yazı “Çin’in Hunan eyaletinin dağlık bölgelerinde kadınlar tarafından yaratılmış ve yalnızca onlar arasında kullanılmış. Kadınlar yüzyıla yakın bir süre boyunca bu yazıyı yelpazelerinin, başörtülerinin, mendillerinin üzerinde birbiriyle iletişim kurmak, dayanışmalarını güçlendirmek için kullanmışlar.” (Berktay,1994,s.12)

Görüldüğü gibi dil, zaman zaman öyle bir baskı yaratmıştır ki kadınlar kendilerini ifade etmek, adeta “nefes almak” için bu yollara baş vurmuşlardır. Bu gerçekler ışığında ataerkil düzenin getirdiği eril dilin “babanın dili” olduğuna birçok farklı açıdan yaklaşan düşünür olmuştur. Örneğin, Freud böyle bir eril dil oluşumunu “doğal” olduğuna inanır. Çünkü ona göre zaten kadın biyolojik olarak “eksiktir”. Bu nedenle erkeğin etkin, kadının pasif olması ve bunun dile yansıması da normaldir.


Böylece kadının “pasif, sakin, uysal” gibi sıfatlarla, erkeğin “aktif, saldırgan” gibi sıfatlarla tanımlanması da ona göre olağan bir süreçtir. Kendindeki eksikliğe karşı babanın/erkeğin üstünlüğünü öğrenen kız çocuğu için onun her davranışı da “örnek alınacak” davranıştır. Bunun içine dil de dahildir tabii. Psikanaliz kuram, dil edinim sürecini böylelikle biyolojik farklılıklara bağlamış olmaktadır. ( Segal,1990,s.118-119) Freud’ un bu görüşleri daha sonra feminist eleştirinin de temeli olmuştur. Çünkü psikanaliz kurama göre dil, erkeğe avantaj sağlar ve kadını kendi dünya görüşünü yaratmaktan alıkoyar.

Freud’un söyledikleriyle paralel olarak Lacan, çocuğun babanın soyadından kocanın soyadına geçtiği için kendi kimliğine sahip olamadığını iddia eder.Çocuk deneyimlerini kazanırken bunun “babanın diliyle” yapacağından bir taraftan erkek egemen söylemin iktidarı altına girmiş olur.

Lacan, bu nedenle erkek ve dişiliğin basmakalıp roller kümesiyle değil söylemsel pratiklerin etkileriyle bağlantılı olduğunu vurgular (Segal,1990,s.127) Freud ve Lacan’ın ortaya attıklarını kendi kuramlarına temel olarak alan Fransız Feminist eleştirisi kuramcıları Helene Cixous, Luce Irigaray, Julia Kristeva kadına özgü söylemi ortaya çıkarmayı amaçlamışlardır.(Humm,1994,s.139) Onlar da kadının biyolojisiyle, kadın söyleminin bağlantısı üzerinde durmuşlardır. Bu feminist düşünürler yapısökümcü bir yaklaşımla, dilin öğrenilme süreçlerine değinerek ataerkil dilin yapısının bozulması gerekliliği üzerinde durmuşlardır. Çünkü onlar da dil ile kadının ezilmişliğinin doğrudan bağlantılı olduğunu savunmuşlardır. Dilin, erkeklerin dünyayı kendilerine mal etmede bir araç olduğu konusunda anlaşıp kadının kendi dilini kullanması gerektiğini vurgulamışlardır. Bu kuramcılar ikili karşıtlıkları (kadın/erkek,ölüm/yaşam,doğa/kültür,duygu/akıl gibi) ele almışlar ve bu ikili karşıtlıkların, özellikle kadın/erkek karşıtlığının yarattığı hiyerarşiyi yıkmak gerektiğini iddia etmişlerdir.Çünkü bu karşıtlık tamamen ideolojiktir ve onun getirdiği sonuçlar gerçeği yansıtmazlar. Bu karşıtlıklar daima erkeği pozitif, kadını negatif bir değer olarak yansıtırlar. (Moran, 1991,s.260 )

Erkeğin denetimindeki dilin, kadının bir “özne” olarak varolmasına yani onun ayrı bir temsil olmasına engel olduğunu söylerler. Böylece bu da S. De Beauvoir’ın ortaya attığı “öteki” kavramını dilsel olarak da destekler. Bir anlamda kadın “konuşmanın da “ötekisi”dir.”(Humm,1994,s.140) Cixous bu dilsel ötekiliğin nasıl bir baskı aracı olduğunu şu sözleriyle vurgulamaktadır: “varolur olmaz bir dil içine doğarız ve dil bizimle konuşur, kendi yasasını, bir ölüm yasasını bize zorla kabul ettirir.”(Cixous,1981,Akt.Donovan,1997,s.215)

Bu kuramcıların öne sürdükleri gibi erkek dil üzerinden aslında kadının varlığını tümden görünmez kılar ve bu görünmezlik içinde kadının kendi ideolojisini üretmesi beklenemez. Fransız feminist kuramcılardan başka, dili araştırmalarının merkezine alanlar Radikal Feministler olmuşlardır.Tüm ataerkil geleneğin radikal bir biçimde altüst edilmesi gerektiğini savunan bu feministler, dili de radikal bir biçimde dönüştürmek gerektiğini savunmuşlardır.

En önemli temsilcileri de bu konudaki iddialı çalışmalarıyla Mary Daly olmuştur. Gyn/Ecology (1978) adlı çalışmasında bu konuyu iyiden iyiye değerlendiren Daly de dil ve gerçeklik tartışmalarını odak noktası yapmış, ataerkinin yıkılması için de radikal bir biçimde yapısal çözümlemeye uğratılması gerektiğini savunmuştur.

Daly’e göre sözcük denetimi erkeğin elinde olduğundan, kadın bunun karşısında zayıf bir söylemle kalmış bu yüzden kendi gerçekliğini oluşturamamıştır. (Akt.Humm,1994,s.335) Erkeğin dil üzerindeki denetimi, kadını adeta köşeye sıkıştırmış olmaktadır. Kadın, erkek söylemleri içinde yok olup gitmiştir. Bu nedenle Mary Daly hem ataerkilliğin, hem de dilin tarihsel gelişimini bir arada düşünerek kelimelerin oluşum sürecine geri dönülmesi gerektiğine vurgu yapmış olmaktadır. Çünkü ona göre bugün mevcut eril bazı sözcüklerin kökenine gidip onların dişilliğini ispatlamak gerekmektedir. Burada hemen bugün dilbilimcilerin fikir birliğinde olduğu, anlambilim çalışmalarının bir alt alanı toplumsal anlambilim ya da cinsiyetlendirilmiş anlambilim çalışmalarını hatırlamak yerinde olacaktır.


“Toplumsal anlam”, toplum tarafından “sözcük kullanıldığında lehçe, zaman, alan, ilişki, kiplik, bireysellik...gibi toplumsal durumlardan birine gönderme yapan” anlam olarak tanımlanır.(Demircan,1990,s.41) Buna örnek olarak “kadın” kavramının anlam alanı içinde bu sözcüklerin nasıl toplumsal anlam kazandıklarına değinmiştir:

“Kadın, hanım, bayan, karı, abla, yenge, sekreter, bebek, hayat kadını, banu, ece, avrat, dadı, kraliçe, cariye,v.s.” ( Demircan,1990,s. 41)

Mary Daly de bugün dilbilimcileri bir alt alan olarak bahsettiği bu toplumsal anlamı çok önemli bularak kelimelerin ilk çıkış noktalarına dönüp yeni alanlar ortaya çıkarmanın gerekliliğini savunmuştur. “Cadı, kocakarı, şirret,” gibi kelimelerin eril dilin yarattığı olumsuz imgeler olduğu, bunların tersine çevrilebileceği görüşüyle kadını güç kazanabileceğini söylemiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde aslında “dil” bir anda tüm toplumsal cinsiyet çalışmalarının çıkış noktası da olabilir. Çünkü kadını olumsuzlayan sözcük ve ifadelerin başlangıcına gidilerek tüm kadın-erkek ilişkileri ve insanın yaşam biçimleri, deneyimleri ve değerlerine ulaşılabilir. Daly’nin radikalliği, erkek egemen dili işlemez hale getirmek istemesindendir. Eril dilin karşısına kadın dilini koymayı reddeden Daly’e göre “Feminist eleştirinin amacı,erkek gücüyle anlaşma yapmak değil onun yerine geçmek”tir. (Akt.Humm,1994,s.335)

 
Eski 02 Mayıs 2022, 23:41   #6
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

Dale Spender da “Erkeğin Ürettiği Dil(Man Made Language)” adlı yapıtıyla dil ve kadının ezilmişliği arasındaki bağlantının feminist çalışmaların odak noktası olması gerektiğini vurgulamıştır. O da, bir anlamda Daly’nin destekçisi olarak, dilin cinsiyetçiliğine dikkat çekmiştir. (Akt.Humm,1994,s.31) Toplumun her alanında dilsel olarak erkeğin “norm” alındığını söylemiş kadını bu dil karşısında negatif bir kategorinin içinde yer aldığını dile getirmiştir. Eril dil, yanlı olarak kadını olumsuz sözcüklerle aşağılamış, baskı altına almış ve hatta yok saymıştır.

Gerçeklikle dilin birbiriyle olan sıkı bağlantısı düşünülünce bugünkü gerçekliğin taraflı bir gerçeklik olduğu, bir cinsin(erkeğin) lehine yansıma bulduğu açıktır.


Bu çalışmalarla başlayıp gelişen “erkek egemen dil” söylemi bugün feminist çalışmalar içinde önemli bir yer tutmaktadır. Hem kadın araştırmaları hem de dilbilim çalışmaları içinde kabul gören bir yaklaşım olmuştur. Artık “cinsiyetçi dil” , toplumdilbilim çalışmalarının bir alt alanı olarak kabul görmektedir ve kadın ve erkeği eşitsiz bir biçimde yansıtan, cinslerden birini dışlayan ve önemsiz gösteren ifadelerin bütünü olarak tanımlanabilir . Bu tanım içinde, “cinslerden birini” demekle çok tarafsız bir ifadeye yer vermiş olsa da, bu “cinsiyetçi dilin” kadınların aleyhine olduğu bilinmektedir. Diller, toplumlarının değerlerini ve gerçekliklerini yansıttıkları için, aslında dillerin yapısı; sözcükler, atasözleri, edebi eserler, deyimler incelenerek, toplumun kadın erkek ilişkileri ve kadını ve erkeği koyduğu yerler hakkında çok kapsamlı bilgilere sahip olunabilir.

Örneğin, “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” gibi bir atasözünden kadına verilen değeri ya da “elinin hamuruyla erkek işine karışma” sözünden kadın ve erkeğe bakış açısını görmek hiç de zor değildir. Bireyler içine doğdukları toplumun dilini edinmeye
başladıkları andan itibaren duydukları genellemeleri, gerçek olarak algılamakta ya da en azından gerçeklere belli önyargılarla yaklaşmaktadırlar. Örneğin, Türkçe’deki bir başka örnek olan “Evi, ev eden avrattır” atasözü ile “er olan ekmeğini taştan çıkarır” atasözlerine bakacak olursak, Türk toplumunda kadını yerinin ev olduğunu, erkeğin ise para kazanan olduğunu anlamak işten değildir. Bunlar ve bunlara benzer bir çok söz ve deyiş tecrübelerden ve yaşam biçimlerinden dile yansımıştır. Bu tür söylemlerin olduğu dilin içine doğan kişi de bunları duyarak yetiştiğinde kadın ve erkek olarak yerinin ne olduğu konusunda önyargılara da sahip olacaktır. Önce erkeğin ve kadının farklı olanlara ait hale gelmesi, sonra erkeğin yazmak, okumak, bilmek, konuşmak gibi eylemleri kendine mal etmesiyle kadının dünyası ve dolayısıyla dili iyice sınırlandırılmıştır..

Cinsiyetçi dil kullanıldığı sürece kadın ve erkek arasındaki fark yeniden üretilmektedir.Bu fark sonradan yaratılmış ve dille pekiştirilmiş bir fark olduğundan, feministler bu konuya sert bir biçimde yaklaşarak önlerinde en büyük engel olarak duran dilin, kadının konumunun çok yavaş değişmesine neden olduğuna dikkat çekmişlerdir.

Feministler için dil şu iki açıdan büyük bir engel teşkil etmektedir:

1- Dil, erkeğin aracı haline gelmiştir.

2- Erkek, bu aracı istediği biçimde kullanır.

Bunlardan birincisi,kadının varlığını tamamen yok sayan yani bir anlamda onları görmezden gelen ifadelerdir. Bu ifadeler onların varlığı reddettiğinden bu kadının kendisine toplumda ve dilde bir yer edinme çabasına zarar vermektedir. Dil, erkeğin aracı olduğuna göre, onun deneyimlerini, düzenini ve dünya görüşünü yansımaktadır.

Bu da kadınların kendisini “anlatmasına” engel teşkil etmektedir.

Örneğin, bazı toplumsal alanlarda sadece erkek varlığının olması dile “siyaset adamı, bilim adamı, insanoğlu” gibi kavramların oluşması biçiminde yansıyacaktır. Benzer biçimde İngilizcede ‘de deneyimlere dayalı olarak” man-made”(insan yapımı) “mankind”(insanlık) gibi sözcükler yerleşmiştir. Bunların benzerlerini başka dillerde de görmemiz mümkündür. Böyle söylemler içinde de kadının kendi varlığını göstermesi kolay olmamaktadır. Bu nedenle de kadınların erkeklerin alanına girmeye başladığı zamanlarda kadına ait kelimeler olmadığından ya bu kadınlar yok sayılmış ya da cinsiyetleri özellikle belirtilerek sunulmuştur. Örneğin, kadınların politikada yer almasıyla “siyaset adamı” gibi ifadeler onları kapsamada yetersiz kalmıştır. Bu kez de “kadın siyasetçi” biçiminde ifadeler ortaya çıkmaya başlamıştır ki bu da feministler açısından sorunlu bir ifade biçimi olarak görülmektedir. “Kadın siyasetçi” biçimindeki bir ifade olmakta, kadının işinden çok cinsiyetine vurgu yapar bir hal almakta, işi yapanın cinsiyeti özellikle belirtilmiş gibi bir algı yaratmaktadır.

Feministlerin ikinci odak noktası, erkeğin, dilin sahibi olunca onu istediği biçimde kullanma hakkına da sahip olduğu gerçeğidir. Feministler özellikle bu vurguyu yaparak dilin erkek lehine, sonradan biçimlendiğini, kadınların dil aracılığıyla erkeklerin istediği biçimde sunulduğuna dikkat çekmiştir. Örneğin, kadınlar için söylenen sözlerin ve bunların içerdiği negatif anlamların zaman içinde, kadının ikincilliğinin yerleşmesi ve küçümsenmesiyle ortaya çıktığı görülmektedir.

Kadınlar küçümsenmeye başlandıkça onların sözleri de hafife alınmış, erkek eksiksiz insan olarak görülünce “kadın ve kadınlığa özgü sayılan her şey, çoğunlukla dilde olumsuz yönde değerlendirilir ya da romantikleştirilir” (Segal,1987,s.49) olmuştur.

Örneğin “ metres, ev kızı/kadını” gibi kadına ithaf edilen aşağılayıcı ifadelere, erkekler tarafından zaman içerisinde anlam kazandırılmıştır. İngilizce’deki “Man”(adam) sözcüğü de buna bir örnektir. Bu sözcük de tarihsel olarak aslında Latince’deki Homo(insan) sözcüğüyle eş anlamlıyken, zamanla anlam daralmasına uğrayarak sadece “erkek insanı” temsil eder olmuştur ki bu da toplumsal gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. “İnsan” zaman içinde sadece “erkek” olarak görülüp kadın “insan” bile sayılmaz hale gelince bu kelime de doğal(!) olarak bir anlam daralmasına uğramıştır.

Dil böylesine taraflıyken, feminist ideoloji “dil” araştırmalarından bağımsız düşünülemez. Feminist ideoloji bunu göz ardı etmenin , bu ideolojinin her zaman eril bir söylemin içinde sınırlı ve aldatıcı bir biçimde kalmak olacağını vurgulamıştır. Dil, düşünce, gerçeklik, iktidar gibi kavramlar hep bir arada, birbirini tamamlar nitelikte kavramlar olduğundan, feminizmin dil konusunu her türlü feminist çalışmanın içine dahil etmesi olağandır. Çünkü ancak bu biçimde Dale Spender’ın hepimiz adına düşündüğü hedefe ulaşılabilir. Onun ülküsü, “erkeklerle kadınların kendi cinsiyetleri üzerinde etkili olmasıdır”(Spender,1980,Akt.Segal,1987,s.53)



 
Eski 02 Mayıs 2022, 23:44   #7
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

c. Kadın ve Erkek Arasındaki Konuşma Farklılıkları:
Kadın dil aracılığıyla belli kalıplar içine yerleştirilince, bu kez de dilde cinsiyetçiliğin bir başka boyutu ortaya çıkmış olmaktadır. Kadın kendine ait bir dille kendini ifade etmekte zorlanınca, kendine güvenini yitirmiştir. Diğer taraftan erkekler eril bir dilin güvencesiyle bu alanda da kendilerini rahat hissetmişlerdir. Bu da dilde cinsiyetçiliğin bir başka boyutu olan kadın-erkek konuşmalarındaki farklılıkları ortaya çıkarmıştır.

Erkekler ve kadınların konuşmaları arasında belirgin farklılıklar olduğu araştırmacılar tarafından birçok kez dile getirilen bir konudur. Kadınların ve erkeklerin seçtiği sözcüklerden, konuştukları konulara, kurdukları cümlelerden, geribildirimlerine kadar bir çok dilsel davranışlarının birbirinden farklı olduğu yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklar o kadar belirgindir ki bu konuda çalışmalar yapan Deborah Tannen, bunu “farklı lehçeler yerine farklı cinsiyetçeler (genderlects) konuşulmakta olduğu söylenebilir” diyerek vurgulamıştır. (Tannen,1997,s.29)

Kadınlarla erkekler arasındaki konuşma farklılıkları şu maddeler altında toplanabilir:

- Kadınlar daha çok küçültme ekleri (-cik,-cık) daha çok pekiştirme sıfatları, daha çok duygu anlatan sözcükler kullanırlar”. .(Sözer,1993,s. 98)

- Kadınlar daha nazik konuşmaları tercih ederken erkekler daha çok küfür kullanırlar.(Sözer,1993,s. 99)

- Kadınlar erkeklerden daha çok daha fazla geribildirim verirler.(Hımm, evet gibi sözcüklerle dinlediklerini belli ederler.(Tannen,1997,s.122)

- Kadınlar daha çok soru ve öneri cümleleri kurarlar. Erkekler daha emirvari cümlelere başvururlar.

- Kadınlar daha kişisel konular konuşurken, erkekler daha genel konular seçerler..(Wareing,yay. haz. Singh, 1999,s.89)

- Kadınlar daha çok, erkekler daha az konuşurlar.

- Kadınlar daha çekimser,erkekler daha kendilerinden emin konuşurlar.

- Erkekler kadınlardan daha yüksek sesle konuşurlar.

- Erkekler sohbeti yönetmeye kadınlardan daha eğilimlidirler.(Illıch,1999,s.170)

Peki, neden böyle genellemeler vardır ve bunların gerçeklik payı nedir? Feministler, kadın erkek konuşmaları arasındaki bu farklılıkları araştırmışlar ve gerçekliği olanlar ve olmayanları nedenleriyle ortaya çıkarmışlardır.

Kadınların, kendilerini ifade edecek bir dil “kadın dillerinin” olmaması onları dili kullanma konusunda tereddütlü kılar. Bu nedenle kendilerindeki bu güvensizlik duygusu nedeniyle daha çekimser ve öneri cümlelerine yatkın konuşurlar. Kadınların daha nazik ve küfürden uzak konuşması onlardan beklenen toplumsal rollerinin bir uzantısıdır. Kadın her davranışına olduğu gibi konuşmasına dikkat etmeli, sözcüklerini seçerek kullanmalıdır.

Kadınların erkeklere göre daha kişisel ve duygularını ifade etmeye yönelik konuşmalar yapmasına da şaşmamalı. Çünkü kamusal alan ve akıl erkekle özdeşleşip ona ait olduklarından bu konuları değil, kendileri ve duyguları hakkında konuşacaklardır. Kadınların daha fazla konuştukları ise erkeklerin kadınları susturmak için toplumsal olarak kurguladıkları bir abartılı ifadedir. Kendi işlerine karışılmasından hoşlanmayan erkek kadına susmayı bir “erdem” olarak sunup konuşmaya kalktıklarında böyle bir genellemeyle onları aşağılayacaktır.

Sonuçta, görüldüğü gibi en başa dönülmektedir. Ataerkinin baskısı 23 altında eril bir dil içinde yer bulmaya çalışan kadın, ancak onun “izin verdiği” biçimde konuşacak, tüm davranışlarını olduğu gibi dilsel davranışlarını da onun etkisi altında biçimlendirecektir.

 
Eski 02 Mayıs 2022, 23:53   #8
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

II. DİLLERDE CİNSİYETÇİLİK
1. Dil Aileleri Ve Cinsiyetçilik:
Bugün dünyada konuşulan 6000 kadar dil bulunmaktadır.Bu dillerin dışında da artık kullanılmayan (Latince, Pusça, Osmanlıca gibi.) ya da yapay olan (Esperanto) daha birçok dilden söz etmek mümkündür. Bu diller seslerinin ve kurallarının benzerliklerine, o dili konuşan insanların kültürel denkliklerine ya da coğrafya olarak yakınlıklarına göre sınıflanıp dil ailelerini oluşturmaktadırlar. Çeşitli kaynaklarda küçük farklılıklara rastlansa da diller en temel olarak aşağıdaki biçimde sınıflandırılabilirler:




Bu tabloda en büyük dil aileleri ve onların ana kolları verilmiştir. Ama elbette ki konuşulan bütün diller bir dil ailesine dahildir. Aynı dil ailesine mensup dillerin aynı kökenden hatta aynı ilkel dilden türediği kabul edilmektedir. Bu dillerin özellikleri temel olarak aynıdır.

Bazen ortak kelimeler, ortak dilbilgisi kuralları bazen de paralel deyim ve atasözleriyle şaşırtıcı özellikte benzerlik gösterirler. Dil, kültürün aktarım aracı olduğuna göre bu diller arasındaki benzerlik ve farklılıkları incelerken bir taraftan onların kültürleri, dünyayı algılayış ve yaşayış biçimleri, değerleri hakkında da fikir sahibi olmaktayız. Bu nedenle diller toplumlar hakkında bilgi edinmek için önemli birer araçtır. Dilleri incelediğimizde ortaya çıkarabileceğimiz sosyal gerçekliklerden biri de kadın - erkek ilişkileri ve her ikisinin de toplum içindeki konumlarıdır. Kadının hemen her toplumda, bir biçimde, ikincil görüldüğünü belirtip bunun dille ilişkisine değinmiştik. Dil ailelerine ve tek tek dillerin özelliklerine bakıp bu dillerin toplumlarının kadını koyduğu yer ile kadının dilde bulduğu yer arasındaki ilişki hakkında ne diyebiliriz?

Dünya dillerinde cinsiyetçilik bazen dilbilgisi kurallarında, bazen sözlüklerde ve hemen hepsinin deyim atasözlerinde olmak üzere çeşitli biçimlerde görülmektedir. Birkaç istisna dışında aynı dil ailesine mensup dillerin diğer açılardan olduğu gibi cinsiyetçilik açısından da benzerlik olduğunu görmekteyiz. Örneğin,

Hint-Avrupa dil ailesine baktığımızda birkaç istisna (Örneğin İngilizce ) dışında hemen her dilin dilbilgisel açıdan cinsiyetçi olduğunu, Ural- Altay dil ailesinin ise dilbilgisi açısından değil de, sözcükler, deyimler ve atasözleri gibi yönleriyle cinsiyetçi oldukları görülmektedir.

2. Sözcükleri Eril ve Dişil Olarak Sınıflayan Diller:
a. Hint-Avrupa Dil Ailesinde Dişillik ve Erillik:

Hint-Avrupa dil ailesi, kapsam bakımından en büyük dil ailesidir ve değişik coğrafyalardan dolayısıyla kültürlerden dilleri içine almaktadır. Ancak bu dillerin en belirgin ortak özelliği birkaç istisna dışında kelimeleri dişil(feminen) ve eril(maskülen) olarak gruplamalarıdır.


Hepsinin kökeni Latin dili olan Avrupa kolunun Roman dilleri grubuna ait İspanyolca, Fransızca, İtalyanca gibi diller bütün kelimeleri eril ve dişil olarak ayırmaktadırlar.

Aslında Latince’de bir de her iki gruba da dahil olmayan “nötr” kelimelerde bulunmaktadır. Ancak bu saydığımız diller zamanla bu özelliğini kaybedip sadece eril ve dişil olmak üzere iki grupla kelimeleri sınırlamışlardır. Bu diller isimleri dişil ve eril olarak ayırmışlar ve bu isimlerle birlikte kullanılan diğer sözcükleri de (sıfat, edat vs.) onlara bağlı olarak dişilleştirmekte ya da erilleştirilmektedirler.

Aynı kökten gelip oldukça benzer özellikleri olan İspanyolca ve Fransızca’da cinsiyetçi dilbilgisi şu biçimlerde karşımıza çıkmaktadır.




Yukarıda birkaç örneğini gördüğümüz gibi kelimeler mutlaka bir cinsiyetle belirlenmişlerdir. Diğer Hint-Avrupa dil ailesine dahil dillerde de benzer biçimlerde kelimelerde cinsiyet ayrımına rastlanmaktadır. Bu dillerde kadın ve erkek keskin bir biçimde iki ucu temsil etmekte ve böylelikle varolan her şey onlara göre gruplanmış olmaktadır. Kadın ve erkek için aynı dil içinde adeta farklı diller kullanılmaktadır.

İsim olan sözcüklerin dişil ve eril oluşuna göre diğer sözcüklerde değişmektedirler.

Örneğin;

O zaman önemli olan isimlere verilen cinsiyetlerdir. Çünkü diğer sözcükler onlara göre değişmektedir. Peki, bu isimlere bu cinsiyetlerin yüklenmesi neyin göstergesidir? Bu durum kültürlere göre nasıl değişiklik göstermektedir?


Dil; kültürden, dünyayı algılayış biçiminden ve deneyimlerden etkilendiğine göre insanların sözcüklere isim vermede bu birikimlerinin etkili olduğu kuşku götürmez. Dillerde sözcüklere eril/dişil atfında bulunulması bazen sadece rastlantısal gibi görülse de bunların kültürle ilişkisi çok yakındır. Doğal olarak dişi ya da erkek olan sözcüklerin dışında ilk bakışta bağlantı kurması zor gibi gözüken sözcüklerin de eril/dişi olarak tanımlaması tamamen kültürel algılara göre değişmektedir. Örneğin, İspanyolca’da “el chico”(erkek çocuk) sözcüğünün gönderme yaptığı nesnenin “erkek” olmasından dolayı “eril” olması daha anlaşılırken, Almanca’da araba markalarının “eril” olması, İngilizce’de gemilerin “dişil” kabul edilmesi ya da Latince’de yer ve ağaç isimlerinin “dişil” olarak görülmesi biraz daha etimolojik ve kültürel araştırma gerektiren bağlantılardır. Bu dillerde bu sözcüklerin dişil ve eril olarak belirlenişi o kültürün, o varlıkları ya da nesneleri özdeşleştirdikleri kavramlarla ilintilidir ki bu da zaman ve algılarla belirlenir.

Hint dillerinden “Sirmouri” dilinde kelimeler dişi ve eril olarak ayrılmakta ve “-a” ile biten kelimeler eril, “-ı” ile biten kelimeler dişil olarak belirlenmektedir.

( Sharma, 2002) Fakat burada ilginç olan ve asıl önemli olan nokta ise şudur:

Bu dilde “-ı” ile biten yani dişil olan kelimeler daima küçük boyutlu nesneleri, “-a” ile biten eril kelimelerde daima büyük boyutlu nesneleri temsil ederler. Bu örnekler bize sözcüklerin dişil ve erilliği ile kadın ve erkeğe atfedilen özelliklerin birbiriyle ilintili olduğunu ve bu ikisinin birbirini sürekli bir biçimde etkilediğini göstermektedir. (Sharma,2002)

 
Eski 02 Mayıs 2022, 23:57   #9
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

b. Diğer Dil Ailelerinde Dişillik ve Erillik:
Büyük bir aile olan Hint - Avrupa dil ailesi dışında İbranice, Arapça gibi Hami-Sami dil ailesine ait diller, Kafkas dilleri, Orta ve Güney Afrika’da kullanılan Bantu dilleri ile Aborjin ve Papua Yeni Gine dilleri de kelimeleri dişil ve eril diye ikiye ayırmaktadırlar.

Sami dilleri isimleri, sıfatları ve zamirleri eril ve dişil olarak ayıran Hint- Avrupa dillerinden farklı olarak ayrıca fiilleri de öznelerine göre cinsiyetlendirmektedir.

Bantu dilleri kelimeleri eril ve dişili de içine alan 22 ayrı isim grubuna ayırırken, Kafkas dilleri de kendi içinde çeşitlilik göstererek iki, dört ya da sekiz ayrı gruba ayırmaktadırlar.

Sözcükleri eril ve dişil olarak ayırırken yine “kadınsı” ve “erkeksi” özellikleri dikkate alan dillerden biri de Papua Yeni Gine’de kullanılan Alamblak dilidir. Bu dilde de eril olan kelimeler erkeklerin yanında uzun, büyük ve sivri olan nesne ya da canlılardır. Örneğin, timsah, yılan, ok, mızrak ve uzun ince ağaçlar eril gruba dahildir. Dişil olan kelimeler de kadınların yanısıra kısa, geniş, küçük olan nesne ve canlılardır. Örneğin, kurbağa, kısa boylu ağaçlar, kaplumbağa, kalkan gibi.

Özetlemek gerekirse; sözcükleri eril ve dişil diye ayıran dillerde bu eril ve dişiliğin tesadüfi olmadığı kadın ve erkeğe kültürün bakış açısı, bu cinslere atfettiği roller ve bazen de onların fiziksel özellikleriyle ilişkilendirildiği görülmektedir ki bu da kültür ve dilin birbiriyle nasıl sıkı sıkıya ilintili olduğuna ve kültürlerdeki toplumsal cinsiyetin dillere nasıl yansıdığının bir örneğidir.

3. Sözcükleri Eril ve Dişil Olarak Sınıflamayan Diller:
a. İngilizce’de Cinsiyetçilik:
Hint - Avrupa dil ailesinde olan ve çok sayıda insan tarafından kullanılan Rusça, İskandinav dilleri ve Yunanca gibi diller de kelimeleri benzer ilişkilendirmeler sonucu dişil ve eril olarak ayırt etmektedirler. Ancak Hint - Avrupa dil ailesinin Germen dilleri grubundan olan İngilizce diğerlerinden farklı olarak kelimeleri dişil ve eril biçimde ayırma özelliğini zaman içinde kaybetmiştir. Ancak elbette ki bu özelliğinin olmaması onun cinsiyetçi özellikleri olmadığını göstermez.

İngilizce’de cinsiyetçilik en belirgin olarak “zamirler” aracılığıyla göstermektedir.

Üçüncü tekil şahısı (o) anlatan erkek ve dişi için ayrı sözcükler (he-she) bulunmaktadır. Örneğin, Türkçe, Yunanca gibi böyle bir zamir ayrımı olmayan dillerin yanında İngilizce bu özelliğiyle sıklıkla cinsiyet ayrımı yapan ifadelerle doludur. Kamp kurallarını anlatan bir yazıdaki ifade şöyledir:

“ Each camper must pitch his own tent” ( Flannagan, 2000) Bu yönerge hem kız hem erkek öğrencilere verilmiş olduğu halde “his” zamiri kullanılarak yönergenin erkek öğrencilere verilmiş olduğu ve kız öğrencilerin yok sayıldığı izlenimi vardır.

İngilizce’de cinsiyetçiliği yansıtan diğer bir durum ise “man” (adam) sözcüğünün kullanımıdır. Örneği, meslek adları, bu mesleği yapanların yani kamusal alana ilk çıkanların erkekler olması nedeniyle “man” sözcüğüyle birleşerek türetilmiştir. Bugün ise bu mesleklere dahil kadınlar olsa da bu sözcükler onların kendilerini ifade etmesinde yetersiz kalmaktadır. Postman (Postacı)/ Fireman (İtfaiyeci)/ Dustman (Çöpçü) gibi.

Bu meslekleri yapan kadınlar mesleklerinden konuşurken mutlaka cinsiyetlerini de belirtmek durumunda kalırlar oysa ki erkekler için zaten yeterli bir ifade biçimidir.

“Man” sözcüğünün tüm insanları kapsayacak biçimde kullanılma geleneği nedeniyle kadın adeta kendisini bu “insanlığın” içinde görmekte zorlanmaktadır. Manpower (insan gücü)/ Manmade (insan yapımı) gibi ifadeler içinde akla gelenin “erkek” cinsi olması hiç de şaşılacak bir durum değildir.

Toplumsal cinsiyet rollerinin dağılımı ve bazı mesleklerin erkeklere, bazı mesleklerin kadınlara daha uygun olduğu yönündeki bakış açısı da dile yansımaktadır. Doktorların, profesörlerin, cerrahların erkeklerden oluştuğu, hemşirelerin; anaokulu öğretmenlerinin, bakıcıların kadınlardan oluştuğu geleneksel davranış ve düşünce biçimi dilde de yer bulmaktadır. İngilizce’de “doctor, professor, surgeon” (doktor , profesör, cerrah) kelimeleri aslında hiçbir cinsiyetçi imaya sahip olmasa da bu meslekleri yapanların çoğunlukla erkekler olduğu basmakalıp yargısı nedeniyle bu meslekleri yapan kadınlardan bahsederken cinsiyetlerinin mesleklerinin önüne eklendiği sıkça görülen bir uygulamadır. Diğer taraftan aynı durum “nurse, babysitter” (hemşire, bebek bakıcısı) gibi nötr olan ancak çoğunlukla kadınların görevi olarak görülen meslekler için de geçerlidir. Bu mesleklerin de önüne, erkek tarafından yapılıyorsa cinsiyet belirten sözcük mutlaka eklenmektedir.

“Doctor- Lady doctor (doktor-kadın doktor) Professor-Woman professor (profesör- kadın profesör) Nurse- Male nurse (hemşire- erkek hemşire) Babysitter-Male babysitter (bakıcı- erkek bakıcı)” gibi. (Wareing, yay. haz. Singh,1999,s.80)

Bu ifadeler bu cinsel rollerin kadın ve erkeğe göre ayrıldığını ve aksinin “norm” dışı olduğunu ima eden örneklerdir. İngilizce’de cinsiyetçiliğin kelimeler bazında diğer bir biçimi de her iki cins için aynı anlamı ifade eden nötr kelimelerin kadın için kullanılanlarının zaman içinde olumsuz bir anlama dönüştürülmesi yönündedir.

Örnek 1: “Master” (efendi) / “Mistress” (hanım)
(Redhouse , 1997, s.605/628)
 
Eski 03 Mayıs 2022, 00:01   #10
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

“Master” kelimesi zaman içinde erkek için “patron” anlamında kullanılır olmuştur. Bu da erkeği yücelten “güçlü, sahip olan” anlamlarında olumlu bir sözcük halini almıştır. Oysa ki “Mistress” kelimesi “hanım” anlamındayken zaman içinde negatif anlamlar kazanarak “ev kadını” hatta “metres” anlamında kullanılır olmuştur.

Örnek 2: “bachelor” (evlenmemiş erkek) / “spinster” (evlenmemiş kadın) (Redhouse , 1997, s.63/935) “Bachelor” sözcüğü “evlenmemiş erkek” anlamında tamamen nötr bir anlamda kullanılırken, “spinster” sözcüğü “evlenmemiş kadın” anlamında nötr bir kelime olmasına rağmen küçümseyici bir anlam kazanarak “evde kalmış kız / kız kurusu(!)” gibi anlamlarda kullanılır olmuştur.

b. Ural-Altay Dil Ailesinde Cinsiyetçilik:
Ural - Altay dil ailesindeki diller de İngilizce gibi kelimeleri eril ve dişil olarak sınıflandırmamaktadır. Bu nedenle dilbilgisi açısından cinsiyetçi diller olarak tanımlanmazlar.

Sözcükler eril ve dişil olarak ayrılmadığı gibi üçüncü tekil kişi
olarak kullanılan zamir de (o) kadın ve erkeğe göre ayrılmamaktadır. Örneğin, Fince ve Macarca’da zamirler, eril ve dişil değil de insanlar ve cansızlar için olmak üzere ikiye ayrılmaktadırlar. Türkçe’de ise böyle bir ayırım olmayıp tüm varlıklar için tekil kişi (o) zamiri ile ifade edilmektedir.

Ancak dilbilgisi bakımından bir dilin cinsiyetçi olmaması o dilin cinsiyetçilikten uzak olduğu anlamına gelmemektedir.

Çünkü dil sadece kurallarıyla değerlendirilemez. Dil; kurallarının yanı sıra sözcükleri, atasözleri, deyimleriyle de cinsiyetçi özelliğe sahip olabilir. Görünüşte cinsiyetçi olmayan Ural-Altay dil ailesine ait dillerde de kadını zorunlu rollere iten, onu aşağılayan ve ikincil gösteren ifadeler kullanılmaktadır. Örneğin, bu dil ailesine dahil olan Türkçe’de; “eksik etek” ifadesi onu aşağılarken, “bilim adamı, işadamı” gibi ifadeler de kadının belli alanlarda yer almadığını ima eder.

Bu dil ailesinden Japonca’da ise bu tür benzer cinsiyetçi ifadelerin yanı sıra, kadın ve erkek konuşmasını birbirinden ayıran kullanımlar bulunmaktadır.

Örneğin;

“Kadınlar için hoş sözcüğü ‘oishi’, erkekler için ‘umai’ dir.

(Sherzer,Bauman,1975,Akt.Illich,1996,s.172)

Görülüyor ki, dilde cinsiyetçilik çok farklı açılardan kendini gösterebileceğinden, dilbilgisi açısından cinsiyetçi olmayan dillerin kültürlerinin cinsiyetçiliğini bu dillerin deyişlerine, edebi eserlerine, yazılı ve görsel basınlarına bu açıdan bir defa daha baktığımızda kolaylıkla görebilmekteyiz. Erkek bakış açısı ve algılayış biçimi sözcüklere yansıyacaktır. Bu nedenle bir biçimde kültürlerin dilleri kadın aleyhine cinsiyetçi öğelerle doludur. Hatta bazı dillerin tamamen erkekler tarafından kullanıldığı ve bu nedenle “erkek dili” olduğu söylenebilir.

Örneğin, “Latince aşağı yukarı bin yıl boyunca cinsiyete bağlı, yalnız erkeklerin yazıp okumasını öğrendiği bir dil olmuştur. (Ong,1982,s.135)
 

Yer İmleri


Konuyu 1 kişi okuyor: (0 üye ve 1 misafir)
 

Gönderim Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Ek dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
İfadeler Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



Tüm saatler GMT +3 biçimindedir. Şu anki saat 20:03.

Forum Bilgilendirme Künye
Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.

Forumel, lisanslı vBulletin kullanmaktadır!
Forum Sahibi: Dea Dia ve Gece

Sitemiz; yer sağlayıcı bir forum sitesidir. Forumel.Com adresimizde yapılan paylaşımlar, moderasyon ekibimizin onayına dahil olmadan direkt olarak yayınlanmaktadır. 5237 sayılı TCK (Türk Ceza Kanunu) ve 5651 Sayılı Kanun'un ilgili maddelerini ihlal eden kişilerin IP adresleri de dahil olmak üzere sair kişi veya adli mercilere müzekkere (Resmi Üst Yazı), tarafımıza tanzim edildiği takdirde paylaşılacaktır. Hukuka aykırı bir paylaşımın olduğunu düşündüğünüz mesaj ya da konuyu; İLETİŞİM linkine bildirim yoluyla iletebilirsiniz. 48 saat içerisinde mevcut şikâyetiniz üzerinden tarafınıza ulaşılacak, gerekli işlemler tesis edilecektir.

Eğlenceli Genel Forum Sitesi, Genel Forum Sitesi, Genel Forum Siteleri, Genel Forum