|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler
2. Dil
Dil, en basit tanımıyla “insanlar arasında iletişimi sağlayan en önemli, enb kapsamlı ve en köklü araçtır. Ancak bu araç diğer iletişim araçlarından eden,müzik, v.s.) çok farklıdır. Dili diğer araçlardan ayıran en önemli özelliği tüm canlılar içinde sadece insana özgü olan araç olmasıdır. Öyle büyük bir sistemdir ki, düşünce, varlık, duygu ve olguların “hayat bulmuş” halidir. Çünkü dil ile ifade edilebilmeleri onların varlığının kanıtıdır. Somut olarak görebildiğimiz nesneler ve varlıkların, dilden bağımsız var olduğu düşünülse bile, bazı varlık ve olgular sadece “dil” ile gerçekliğini korur. Örneğin, “gerçek, acıma, beğeni,dilek, yargı, pişmanlık gibi pek çok soyut kavram ancak dille vardır, varlıklarını dile borçludur.”(Aksan,1999,s.14)
Öyleyse dil ve düşünce/zihin birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar ilintilidir. Dil, hem gerçekleri yansıtır hem de zihinde başka gerçekliğin oluşumuna katkıda bulunur. Böylelikle zihin ve dil etkileşimi karşılıklı ve sürekli olan iki kavramdır. Düşünme ve dil insanı diğer canlılardan ayrı tuttuğuna göre “dil, insan hayatının ve gücünün de kaynağı” olmaktadır.(Fromkin,Romdan,1983,s.3)
Dilin olmadığı bir düzeni düşünmek imkansızdır. O zaman insanlığın gelişimi tümüyle farklı olacaktır. Öyleyse insanlığı anlamak bizi insan yapan dilin doğasını anlamak demektir”(Fromkin,Romdan,1983,s.3) Dilin olduğu her yerde insan, insanın olduğu her yerde dil vardır. İnsanlık tarihindeki en eski, en yaratıcı, en özgün ve karmaşık “eserdir”. Bu eser bizi insan yapan en temel unsurlardandır. Doğduğumuz andan itibaren dilin içine dahil olduğumuzdan, farkında olmadan edindiğimiz bir “alışkanlık”tır. Bugün konuşulan 6000 kadar dil olduğu düşünülünce bu eserin büyüklüğü ortaya çıkar. İnsanlık tarihinin en büyük eseri olarak da en büyük mirasıdır aynı zamanda. Kültürlerin aktarımı dil aracılığıyla gerçekleşir.
Diğer taraftan dil de kültürün etkisiyle oluşup gelişmiştir. Peki, insanla ve ona ait tüm kavramlarla ( zihin,kültür gibi) iç içe olan ve insanın en büyük silahı olan dil nasıl, oluşmuş ve nasıl çeşitlenmiştir? İnsanın var oluşu kadar eski olan bu sistem, sözcükleri ve kurallarıyla nasıl bu kadar sistematik bir hale gelmiştir?
Dilin doğuşuyla ilgili en yaygın ve kabul gören tez, insanın doğa ve hayvan seslerini taklit ettiği yönündedir. Duyduğu sesleri tekrarlamaya ve zamanla onlara anlam yüklemeye başlayan insan, dili de yavaş yavaş biçimlendirmeye başlamış olmaktadır. O zaman “dil deneyimle biçimlenir” demek yanlış olmaz. Bu, dillerin çeşitliliğini de açıklayan bir söylemdir. Örneğin, filin yaşamadığı bir bölgede, onun sesinin taklidi olmayacaktır. Ancak fil yaşayan bölgelerde fil ses ve hareketleri insanlara ilham verecek ve böylece farklılıklar oluşacaktır. Toplumların farklı deneyimleri ve dünyayı farklı açılardan görmesiyle her toplumun kendi kavramları ve sesleri ortaya çıkacaktır. Ferdinand de Saussure’e göre “dil bir göstergeler dizgesidir”. Ona göre herhangi bir varlığa verilen isim tamamen “nedensiz” (arbitrary) dir. Bu iddiasını açıklarken “gönderge” ve “gösteren” kavramlarını kullanan Saussure, bu ikisi arasında bir bağlantı olmadığını ve bunların bir araya gelişinin rastgele olduğunu söyler. Saussure’e göre bu durumda elmanın adı , kalem, kalemin adı kuş olabilirdi.
Bu ilişki tamamen bağımsızdır. O zaman yine çeşitli toplumlarda insanların nesneleri çok değişik “seslerle” ve dolayısıyla “kelimelerle” ifade etmesi mümkündür. Eğer “gönderge” ile “gösteren” bağlantılı olsaydı, her dilde aynı nesneler benzer ya da aynı seslerle varolurdu. Oysa aynı nesneye Türkçe’de “ağaç” denirken İngilizce’de “tree” denmekte ve bunlar arasında bir ses benzerliği bulunmamaktadır. Her dilin kendine özgü bir ses bileşimi ve kavramsallaştırmaya farklı deneyimleri ve gözlemleri sayesinde ulaştığını D.Aksan şöyle örneklendirir: Hint-Avrupa ailesine bakacak olursak aynı anlamdaki Almanca, Hase, İsveççe, Danca ve İngilizce’deki hare (İngilizce’de “Yaban tavşanı”) sözcüklerinin “gri, parıldayan” anlamına gelen ve hayvanın rengiyle ilgili olan “hasan” köküne dayandırıldığı görülür. Farsça’da ise ilginç nükteli bir kavramlaştırmayla karşılaşılır, kulaklarının uzun ve büyük oluşu nedeniyle tavşana “eşek kulaklı” anlamına gelen “harguş” adı verilmiştir.
(Aksan,1999,s.31) Deneyimlerle ilgili bir başka örnek de “Eskimo dilinde karla ilgili 40’tan fazla kelimenin olduğudur...Eskimo kara baktığı zaman bizim gördüğümüzden daha fazla ayrıntı görür, çünkü toz kar, sulu kar, iri kar için onun dilinde ayrı ayrı kelimeler vardır. Ve bu nedenle Eskimo’nun karla ilgili algısı daha ayrıntılıdır.” (Whorf, 1956, Akt. Cüceloğlu,1991,s.214)
Böylelikle dil-düşünce-deneyim kavramlarının iç içe ve ayrılmaz kavramlar olduğu görülmektedir. Deneyimler sözcüklerin ortaya çıkışını sağladıkça, ortaya çıkan yeni sözcükler de yeni düşünceleri doğurmaya başlar ve dil bu özelliğiyle sürekli değişir ve yenilenir.
Dilin düşünceyle bu iç içe oluşu, toplumların farklılaşmasının da bir açıklaması olabilir. Çünkü madem ki farklı deneyimlerle farklı diller ortaya çıkıyor, o zaman farklı diller de farklı düşünceleri ve geniş anlamda “farklı dünyaları” ortaya çıkaracaktır. Toplumlar hem yaşayışları nedeniyle dil olarak farklılaşmış hem de zamanla dilleri onları farklılaştırmıştır. İçine doğduğumuz toplum bize dünyayı nasıl göreceğimizi de öğretir. Doğumumuzdan itibaren maruz kaldığımız “anadilimiz” bize belli kavramları algılamamızı ve düşüncelerimizi bu kavramlar üzerinden oluşturmamızı sağlar. İçine doğduğumuz toplum dilsel olarak neleri kavramlaştırmışsa ilk deneyimlerimiz bunların duyulmasıyla biçimlenir ve bir anlamda düşünce dünyamıza daha baştan sınırlar getirilmiş olur. Dil, insanın dünyaya bakışını daha doğuştan hazırlamaya başlamış olmaktadır. Bunu Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” sözü en iyi biçimde özetlemektedir.
(Akt.Aksan,1999,s.15) Dil, insanın dünyasına giren her şeyi bir biçimde söze döktüğü için bu söz, dil ve gerçekliğin neredeyse aynı şeyler olduğuna vurgu yapmaktadır. Bu durumda anadilimiz dünyaya hangi pencereden bakacağımıza dair en önemli araçtır. Kavramsallaştırmanın gerçeklikle ilgisine örnek akrabalık bağları olabilir.
Türkçe’de varolan akrabalık ifade eden kelimeler, başka dillerde aynı biçimde değildir. Annenin ve babanın kız kardeşleri için Türkçe’de farklı iki kelime bulunurken (teyze-hala) İngilizce’de bu kavramlar sadece tek kelimeyle vardır.
(Aunt) Bu da iki kültürün akrabalık ilişkilerine farklı bakışından kaynaklanır. İngilizce’nin bu tek kelimeyle bu akrabalığa bakışı tamamen aynı iken Türkçe bu iki akrabayı baştan iki ayrı yere koyar. Kendi anadilimizde olmayan kavramları bir etkileşim sonucu ancak başka diller aracılığıyla öğrenebiliriz ki bu da hiçbir dilde ifade bulmayan kavramların insanın dünyasında olmadığını yani böyle bir gerçekliğin olmadığını gösterir. Elbetteki dil de değişkendir, zaten toplumdan bağımsız düşünülemeyeceği için toplum değiştikçe de dil de değişir. Zaman içinde yeni kelimelerin ortaya çıkması ve bazılarının tamamen yok olması tüm diller için olağan bir süreçtir.
Dillerin değişmesi demek gerçekliğin de değişmesi demektir.Gerçeklik değiştiğinde de dil değişecektir. Böylelikle Derrida’nın vurguladığı şu sonuca ulaşıyoruz. “Dil, kendi dışında kalan hiçbir şeyi temsil etmez.”( Akt. Ong,1982,s.195)
|