|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler
DİLDE CİNSİYET AYRIMCILIĞI
I.TOPLUMSAL CİNSİYET VE DİL
1. Toplumsal Cinsiyet:
Tüm dünyada tüm zamanlarda insanlar çok çeşitli sınıflara ayrılmışlar ve hep bir gruba dahil olma eğiliminde olmuşlardır. Bu sınıf kimi zaman milliyet, kimi zaman ırk, ekonomi, din olmuştur. Bu ait olma insanın en vazgeçilmez doğası olagelmiştir ve zamana, mekana ve topluma göre bu sınıflar değişiklik göstermiş bazen büyük çatışmalara sebep olacak kadar önem kazanmış bazen kısa ama sert bir fırtına gibi gelip geçmiştir. Fakat insanın zamandan mekandan toplumdan en az etkilenmiş ve tüm nüfusu aynı anda içine alan tek sınıf çatışması kadın - erkek sınıflarının çatışması olmuştur. Hatta Engels bu sınıf çatışmasının tarihin ilk sınıf mücadelesi olduğunu vurgulayarak “İlk sınıf baskısı eril cinsin dişi cins üzerindeki baskısı ile çakışır.” ( Akt. Donovan,1997,s.145) diyerek bu mücadelenin önemini anlatır.
Nüfusu en keskin biçimde ikiye bölen bu kadınlık ve erkeklik, cinsiyet kavramının alt başlıklarıdır. Cinsiyet ise biyolojik olarak birbirinden farklı iki insan türünü ifade eder. Kadın ve erkek görünüm ve fizyolojik gelişim olarak çok farklıdırlar. Bu da onları iki ayrı tür hatta birbirinin karşıtı iki tür olarak ortaya koyar.
Ancak kadın ve erkeği karşıt olarak iki uca konulması salt biyolojik özelliklerinden kaynaklanmasa gerek. Çünkü, öyle olsaydı biyolojinin önemli olmadığı durumlarda bile yine de karşıt iki tür olarak görülmektedir. Örneğin “kadınların alışverişi daha çok sevdiği” kalıpsözü biyolojik farklılıklara dayandırılmayacakken yine böyle bir genelleme ve dolayısıyla karşıtlık mevcuttur. O zaman biyolojinin kadın ve erkeği farklı kutuplara koymada yeterli olmadığı görülmektedir. Feministler biyolojinin ötesinde bazı faktörleri bu iki cinsiyeti belirgin bir biçimde ayrı tuttuğunu ve cinsiyet kavramının bu karşıtlığı açıklamada yetersizliği nedeniyle biyolojik farklılığın ötesinde toplumun ve mevcut düzenin bunu ortaya çıkardığını savunup bunu toplumsal cinsiyet kavramı ile açıklamışlardır.Toplumsal cinsiyet “toplumsal olarak kurgulanmış kadınlık ve erkeklik kalıbıdır.” ( Ramazanoğlu,1998,s.90). Yani biyolojik farklılıkların toplumsal olarak kurgulanması ve kadının ve erkeğin kendi cinsine uygun davranışlar geliştirmesidir. Bu kavram kadının konumuna yeni bir bakış açısı getirmiş ve kadının ikincilliğinin sebebinin sarsıcı bir biçimde değişip yeniden sorgulanmasına katkı sağlamıştır. Toplumsal cinsiyet araştırmacıları bilinen biyolojik farklılıkların dışında, toplumun kendi yarattığı farklılıklara dikkat çekerek cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ayrımını gündeme getirmişlerdir. Bu ayrım da kadın ve erkek ile ilgili tüm denge ve değerlerin kurgudan başka birşey olmadığını gösterir. Böylece toplumsal cinsiyet kadın ve erkeğe ait rollerin zamanla nasıl yerleşip kökleştiğini ve kadın ile erkek arasındaki iktidar ilişkilerinin nasıl kadın aleyhine olacak şekilde biçimlendiğini göz önüne sermiştir. Bu kavram neredeyse feministlerin iddialarını tek bir cümleyle açıklanabilmesini sağlamıştır, çünkü bu kavram olarak açıklanıp anlaşıldığında “kadınların erkekler tarafından biyolojik cinsiyetleri yüzünden değil toplumsal cinsiyetleri yüzünden ezildikleri” ( Ramazanoğlu,1998,s.90) sonucuna ulaşılır. Madem ki kadın “kadın” oluşundan dolayı ikincil değildir o zaman bu haksız bir ikincilliktir. Kadın kendisine uygun görülen yani dayatılan bu cinsiyet rolleri nedeniyle toplumdaki gerçek yerini ve değerini asla kazanamamıştır. Bu nedenle toplumsal cinsiyet feministler için kilit nokta olagelmiştir. Onlar bu kavramla baskı altında tutulduklarını ispatlayarak kadının konumunu değiştirmeyi amaçlamaktadırlar. Toplumsal cinsiyet, içinde tüm rol ve etkinlikleri barındırdığı için bu kavramla kadın işi - erkek işi, kadın görevi - erkek görevi, kadın davranışı - erkek davranışı, kadının yeri - erkeğin yeri gibi tüm söylemler alt üst olmuştur. Kadın ve erkeğin üzerine yapıştırılan bu yaftaların karşısında duran feministler bu kavramla birlikte cinsiyet ayrımının yanlışlığını dile getirmişlerdir. Çünkü bu cinsiyet ayrımı öyle köklü ve yaygındır ki Mary Daly’nin tanımıyla adeta “bütün gezegenin egemen dini”dir.( Daly,1978,Akt. Illich,1996,s.50)
Toplumsal cinsiyet ve onun sebep olduğu cinsiyet ayrımcılığının varlığı kabul edildikten sonra ikinci soru bu ayrımcılığın neden kadın aleyhine olduğu olmalıdır. Cinsiyet ayrımcılığı da toplumsal cinsiyet de sadece kavram olarak bakıldığında nötr kelimelerdir, yani herhangi bir cinsiyeti ima etmemektedirler Hatta bazı feministler ,Bell Hooks gibi, “ataerkil baskı” gibi ifadeler yerine “cinsiyetçilik” ifadesini kullanmayı tercih etmişler ve bunun “Erkeklerin düşman olduğunu ima etmeyen bir tanım” ( Hooks,2002,s.1) olduğunu düşünmüşler ve böylece sadece kadına yapılan haksızlığın değil her türlü cinsiyetçiliğin karşısında olunacağına vurgu yapmak istemişler, cinsiyetçilik sözcüğü ile bu ayrımcılığı yapanın kim olduğunun önemli olmadığını dile getirmişlerdir. Bu kavram kadının da erkeğin de cinsiyet ayrımına maruz kalabileceğini ve bunun ortadan kaldırılması gerektiğini anlatmak istemektedir. Ancak bazı feministlerin bu iyimser ve “düşünceli” bakış açısına karşın bu ayrımcılık yaygınlıkla kadın aleyhinedir. Bu nedenle her ne kadar nötr kelimeler gibi görünseler de toplumsal cinsiyet ve cinsiyetçilik kelimeleri bir anlamda bilinçli bir anlam daraltılmasıyla “kadın aleyhine cinsiyetçiliği” içermektedir. Aslında biyolojik cinsiyetin kadın ve erkek eşitsizliği için önemli bir anlam teşkil etmediği düşünüldüğünde dünyaya kadın ya da erkek olarak gelen birey için başlangıç noktasında “toplumsal cinsiyet” kavramının bir anlamı yoktur. Gatens’ın tanımladığı gibi aslında her beden “doğum sonrası edilgen bir tabula rasa-boş satıh-tır.” Her iki cinsiyetin zihni nötr, edilgen bir varlık, üzerine çeşitli toplumsal derslerin kaydedildiği bir beyaz sayfadır.” ( Gatens, 1991, Akt. Yuval-Davis, 2003 , s. 32-33)
O zaman (toplumsal) cinsiyet ayrımının kadın aleyhine olması kader olmanın dışında bazı etkenlere bağlıdır. Bir anlamda bu ayrımcılık erkeğin bilinçli bir biçimde kadını baskı altında tutması demektir. Çıkış noktası biyolojik farklılıklar olmak üzere erkekler kadınları birçok gerekçeden ötürü baskı altında bırakmaktadırlar. Bu nedenle cinsiyetçilik ve toplumsal cinsiyet ayrımcılığı kavramları her ne kadar gizliden bunu ima etmese de kadının ikincilliğinin yeterince altını çizmediğini söylemek de pek abartılı olmaz. Bu nedenledir ki bu konuda çalışan ya da bir biçimde bu konunun içinde yer alanlar, kendilerini “toplumsal cinsiyet karşıtı” olarak tanımlamak yerine vurguyu daha iyi ortaya koymak amacıyla kendilerini “feminist” olarak nitelendirmektedirler.
Toplumsal cinsiyet ayrımcılığının ortaya çıkmasındaki ilk ve en görünür sebep biyolojik farklılıklardır diyebiliriz. Kadınlar biyolojik durumlarından dolayı hep ikincil sayılmışlardır. S.D.Beauvoir biyolojik durumlarının kadınlar için hangi açılardan aleyhlerine kullanıldığını “İkinci Cins (1949)” adlı eserinde ele almıştır. Kadının biyolojisinin kader olmadığını ancak erkeklerin bu biyolojik farklılıkları öne sürerek kadını nasıl ikinci plana attığına değinmiştir. Bunların başında doğurganlığı, kaslarının erkeklere göre daha güçsüz oluşu ve adet görmeleri gibi sebepler gelmektedir. Erkekler kadınları kaslarının güçsüzlüğünden dolayı daha kırılgan ve nazik olarak görmüşlerdir. Bu fiziksel güçler arasındaki eşitsizlik erkeğe daha fazla özgürlük ve bireysellik sağlarken kadını erkeğe bağımlı kılmıştır. S.D.Beauvoir biyolojik farklılıkların bir anlamda kadın bedenin, kendi durumunu pekiştirmede – yeterli olmasa da- temel etkenlerden biri olduğunu söylemiştir. (De Beauvoir,1949,s.50 )
Erkeğin kadını ev içine dahil etmesinde ve bazı işleri “erkek işi” olarak görmesinde bu farkın etkisi olmuştur. Kadının hamilelik ve adet görme durumları da onları fiziksel olarak zayıf duruma düşürdükleri için erkekler bunu ileri sürerek kadını ev içine ait görmüşler, kendilerini dışarının zor koşullarıyla baş etmek üzere “feda” etmişlerdir.Kadının çocuğu taşıması ve doğurması eylemleri de çocukların onlara ait duygusunu pekiştirmiştir.
Kadınların “annelik” durumlarının onların ikincilliğine etkisini S.D. Beauvoir da çok önemli bulmuş hatta “annelik gerçeğinin olmaması durumunda kadın ve erkeğin eşit” olacağını savunacak kadar bunu önemsemiştir. (De Beauvoir,1949,s.50) Kadınların doğum yapmasını “doğal bir yaratım” olarak gören erkekler özellikle bu sebeple kadını “doğa” ile özdeşleştirmişlerdir.
Ayrıca doğum sonrası ve adet dönemindeki kanamalar “kadın doğası” olarak görülüp bu dönemlerin “kirlilik” olarak tanımlandığına rastlıyoruz. Öyle ki bir çok toplumda adet kanamasından “bela”, ”yük”, “kir” olarak bahsedilmektedir. Kadınların bu durumları hem kirlilik olarak görülmüş hem de her zaman gizemli ve korkutucu olduğu düşünülmüştür. Doğuma ve adet kanamasına bir anlam verilemeyen zamanlarda – özellikle 12. ve 15. yy arasında hıristiyan toplumlarda – kadınların bu özellikleri nedeniyle tehlikeli olduklarına hatta doğaüstü güçleri bulunduğuna inanılmıştır. Böyle bir inanış da kadınları büyüyle ilişkilendirmiş, “cadı” olmakla suçlanmaya götürmüştür. Büyü “şeytan işi” olarak görüldüğünden “kadınların şeytana kolayca yenik düşeceği” inancı yaygınlaşmıştır.
(Berktay,2003,s.218) Böylelikle de toplum normlarına uymayan dul, sivri dilli, bağımsız, kendisinden beklenen rolleri yerine getirmeyen, sevilmeyen, kavgacı, saldırgan kadınların hepsi şeytana uyan kişi yani cadı olarak görülmeye başlanmıştı.
Böylece erkekler “kadın gibi” davranmayan kadınları bir kez daha cezalandırmıştır. Kadının bu güçlerinden ve isyanlarından öyle korkmuşlardır ki ibret olsun diye cadı olarak görülen kadınlar yargılanmış, hatta asılmışlardır. Böylelikle kadının “doğasının gereğine” göre davranmasının gereği çok acı bir biçimde öğretilmiştir.
Kadının toplumdaki yerine bir darbe de 1900’lerin başında psikoanaliz yöntemden gelmiştir. Freud’un insan bilimlerinde çığır açan çalışmaları, feministleri de yakından ilgilendirmiştir. Çünkü Freud’un bu çalışmalarında kadın ile erkeğin psikolojinin yanı sıra aile içi rollere ilişkin de birçok söylem vardır. Her şeyden önce Freud kadının kaderiyle doğduğunu öne süren düşüncesiyle daha doğuştan onun “ikincil” olduğunu kabul eder ve bu da toplumsal cinsiyet ayrımcılığını “doğal” kılar.
Freud’a göre, kadın doğuştan bazı eksikliklere sahiptir. Bu düşüncesiyle Aristo’nun kadınları “eksik erkek” olarak gören geleneğini devam ettirmiş olmaktadır. Böyle bir görüş erkeğin “norm” olarak kabul edilmesi anlamına gelir. Freud yaptığı çalışmalar sonucu, kadının eksikliğinin ve ezikliğinin kendisinde “penis” olmaması olduğunu söyler. Bununla karşılaşan kadının daha ilk başta eksik olduğunu kabul ettiğini ve bir kıskançlık duyduğunu öne sürer. Bunun arkasından da erkeklerin sahip olduğu her şeyi kıskanma gelecektir. Bunun aksine erkek ise baştan “üstün”dür, bu nedenle onların “süper –egoları” kadınlara göre daha yüksektir. Freud ve kendisini takip eden
diğer psikanalistler bunu daha da ileri götürerek, kız çocukların erkekleri kıskandığı için bazen erkek gibi davranmaya çalıştıklarını erkeklerin de, kızlar toplumda aşağı görüldüğü için “kız gibi” olmaktan korktuklarını savunurlar. Bu konuda ünlü psikanalist Adler’in örneği tam bir toplumsal cinsiyetçi bakış açısı içerir. Bir kız çocuğunun kavga etmesi ya da atlama ve koşuya merakının anlamı kendisinin erkeklerle eşit olduğunu göstermektir (Akt.De Beauvoir,1949,s.291 ) Freud, Adler ve diğer psikanalistler bu söylemleriyle feministlerden çok tepki toplamışlardır.
Çünkü erkeklerin doğuştan üstünlüğünü kabul etmek beraberinde erkek/kadın davranışlar, eril/dişil faaliyetler, kadın/erkek rolleri gibi söylemleri kabul etmeyi getirecektir. Kadın eksikliği nedeniyle kendini aşağı göreceğinden edilgen bir cins olacaktır ve kendine verilen rolleri kabul edecektir. Freud’un eril önyargılarla yorumlar yaptığı öne sürülere Freud’u biyolojik indirgemecilikle suçlamışlardır.
Örneğin, “J.Michell’e göre penis kıskançlığı küçük kızların bedensel bir eksikliği gözlemelerinden çok fallik kültürün bir özelliğiydi” (Ramazanoğlu,1998,s.118) Ya da Horney’nin dediği gibi Freud “erkeğin kadını üreme gücüne duyduğu kıskançlığı” göz ardı etmiştir. Akt.Donovan,1997,s.195)
Kadınların ikincilliğini “doğalarına” bağlayan görüşlere karşıt olarak doğanın sadece biyolojik cinsiyeti getirdiğini toplumsal cinsiyetin “kültür” ile belirlendiğini savunanlar kadının biyolojisinin onun kaderini belirlemede etkili olmadığını söylemişlerdir. Onlara göre “toplumsal cinsiyet olarak deneyimlerimiz, güçten yoksun olmamız, erkeklerle ilişkilerimiz, ekonomik etkinliklerimiz, inançlarımız ve değerlerimizin tümü tarihsel ve kültürel olarak belirlenir” (Ramazanoğlu,1998,s.90) Sonuçta kadın ve erkek yani her şeyden önce insan kendi kültüründen bağımsız düşünülemeyeceğinden “kültür” toplumsal cinsiyeti ortaya çıkaran en temel ve kapsamlı etkinliklerdendir. Çünkü “kültür” her türlü toplumsal etkinliği içeren geniş bir terimdir. Yukarıdaki örneklerde anlatıldığı gibi kadın doğaya yakın görüldüğünden erkeğin de kültür ile özdeşleştirilmesi eğilimi ortaya çıkmıştır. Kültür erkekle temsil edilince bir anlamda kültür “eril” bir kavram olagelmiştir. Bu tezin karşısında sert bir biçimde duran S.D.Beauvoir, “Kadının doğası” iddiasını reddetmiş ve “Kadın doğulmaz, kadın olunur” (De Beauvoir, 1949,s.267) diyerek, kadının biyolojisinin onun yazgısı olamayacağını vurgulamıştır. Kadının sadece biyolojisinin getirdiği dezavantajlar nedeniyle ikincil olmasını düşünmek çok kolaya kaçan ve kültürle oluşan değerlerimizi hiçe sayan bir ifade olacaktır. Kadın içinde yaşadığı toplum ve onun kültürüyle “kadın” olarak yerini bulur, aksi takdirde sadece bir biyolojik varlıktır. Bu nedenle kadının ikincilliği toplumsal etkinliklerin bir sonucu olmaktadır.Kadınların “sonradan kadın” olduğunu vurgulayan De Beauvoir gibi birçok feminist de bu nedenlerle toplumsal cinsiyeti anlatmak için “kültürü” odak noktası yapmışlardır. Kadının ikincil ya da öteki olarak görülmesi kültürün getirdiği bir sonuç olduğundan toplumsal cinsiyet kültür kavramından bağımsız olarak açıklanamaz. Kadın doğayla, erkek kültürle özdeşleşip, kadına çocuk bakma eylemi uygun görülünce, erkeğe de dışarı çıkıp evine bakma işi uygun görülmeye başlandı. Zaten kadın “zayıflıklarıyla” dışarının zor koşullarıyla baş edemezdi. Böylece erkek evine ekmek getiren oldu. Bu aynı zamanda ekonomik faaliyetlerin de erkekler tarafından yürütülmesine neden oldu. İşte bu nedenlerle toplumsal cinsiyetin bir başka belirleyicisi de ekonomik faaliyetler oldu. Kadının ev içi faaliyetleri ekonomik faaliyet olarak görülmediğinden erkeğin işine göre daha önemsiz sayılmaya başlandı.
Ekonomik faaliyetler artıp mülkiyet, para, zenginlik ortaya çıkınca kadın işi gittikçe değer kaybetti. Çünkü erkekler “vahşi bir kapitalist” sistem içinde varolma mücadelesini sürdürüyorlardı. Böylelikle kadın ev içinde “değersiz” işler yapınca cinsel işbölümü gelişti. Erkekler “paranın” dolayısıyla gücün sahibi olunca, cinsiyetler arasındaki eşitsizlik iyice belirginleşti ve kapitalist davranışlar, eril davranışlar olarak benimsendi. Bu nedenle, bir anlamda ekonomik faaliyetler toplumsal iş bölümü ve böylece toplumsal cinsiyeti keskin bir biçimde açığa çıkaran etken olmuştur. Sanayi toplumlarının ortaya çıkışı da bu konuda son darbe olmuştur. Çünkü maddi kaynakların dağılımı dengesizleşmeye başlamış ve konuda en büyük yenilgiyi kadın almıştır. Sanayi toplumları kadının ezilmişliğine öyle büyük etki sağlamıştır ki bu konuda Illich “kadınların erkeklerle ekonomik eşitliğe sahip olduğu hiçbir sanayi toplumu tanımıyorum” diyerek ekonomik gücün cinslerden birinin (erkeğin) eline geçmesiyle diğer cinsin (kadının) ezilmişliğinin doğrudan bağlantılı oluşuna dikkat çekmiştir. (Illich,1996,s.14)
Görülüyor ki ekonomik durumu kadının toplumdaki yerini belirlemede önemli bir rol oynamaktadır. Toplumsal cinsiyet kavramı kadın aleyhine olmak üzere bir çok kaynaktan beslenip gelişmiştir. Kadının ne sadece biyolojik özellikleri, ne ekonomi, ne kültür tek başına yeterlidir.
Hepsinin –birbiriyle eşit olmak üzere etkileriyle- toplumsal cinsiyet ayrımı ortaya çıkmıştır ve beslendiği kaynakların güçlü ve kolay sarsılmaz söylemleriyle tüm zamanları ve tüm insanlığı kapsayan, kadının önünde en büyük engel olarak duran köklü bir olgu haline gelmiştir. Bu olgu, gelenek, medya, basın, hukuksal uygulamalar yollarıyla durmadan yeniden üretilmektedir. Tüm bu yeniden üretim araçlarının da gücü “dilden” gelmektedir. Çünkü bu araçların toplumsal cinsiyeti aktarması dil olmaksızın mümkün olmayacaktır. O zaman , toplumsal cinsiyet ile dil arasında göz ardı edilemeyecek bir ilişki bulunmaktadır ve sorulması gereken soru ; bu ilişkinin ne yönde ve hangi biçimlerde olduğudur.
|