Tekil Mesaj gösterimi
Eski 02 Mayıs 2022, 23:41   #6
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler

Dale Spender da “Erkeğin Ürettiği Dil(Man Made Language)” adlı yapıtıyla dil ve kadının ezilmişliği arasındaki bağlantının feminist çalışmaların odak noktası olması gerektiğini vurgulamıştır. O da, bir anlamda Daly’nin destekçisi olarak, dilin cinsiyetçiliğine dikkat çekmiştir. (Akt.Humm,1994,s.31) Toplumun her alanında dilsel olarak erkeğin “norm” alındığını söylemiş kadını bu dil karşısında negatif bir kategorinin içinde yer aldığını dile getirmiştir. Eril dil, yanlı olarak kadını olumsuz sözcüklerle aşağılamış, baskı altına almış ve hatta yok saymıştır.

Gerçeklikle dilin birbiriyle olan sıkı bağlantısı düşünülünce bugünkü gerçekliğin taraflı bir gerçeklik olduğu, bir cinsin(erkeğin) lehine yansıma bulduğu açıktır.


Bu çalışmalarla başlayıp gelişen “erkek egemen dil” söylemi bugün feminist çalışmalar içinde önemli bir yer tutmaktadır. Hem kadın araştırmaları hem de dilbilim çalışmaları içinde kabul gören bir yaklaşım olmuştur. Artık “cinsiyetçi dil” , toplumdilbilim çalışmalarının bir alt alanı olarak kabul görmektedir ve kadın ve erkeği eşitsiz bir biçimde yansıtan, cinslerden birini dışlayan ve önemsiz gösteren ifadelerin bütünü olarak tanımlanabilir . Bu tanım içinde, “cinslerden birini” demekle çok tarafsız bir ifadeye yer vermiş olsa da, bu “cinsiyetçi dilin” kadınların aleyhine olduğu bilinmektedir. Diller, toplumlarının değerlerini ve gerçekliklerini yansıttıkları için, aslında dillerin yapısı; sözcükler, atasözleri, edebi eserler, deyimler incelenerek, toplumun kadın erkek ilişkileri ve kadını ve erkeği koyduğu yerler hakkında çok kapsamlı bilgilere sahip olunabilir.

Örneğin, “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” gibi bir atasözünden kadına verilen değeri ya da “elinin hamuruyla erkek işine karışma” sözünden kadın ve erkeğe bakış açısını görmek hiç de zor değildir. Bireyler içine doğdukları toplumun dilini edinmeye
başladıkları andan itibaren duydukları genellemeleri, gerçek olarak algılamakta ya da en azından gerçeklere belli önyargılarla yaklaşmaktadırlar. Örneğin, Türkçe’deki bir başka örnek olan “Evi, ev eden avrattır” atasözü ile “er olan ekmeğini taştan çıkarır” atasözlerine bakacak olursak, Türk toplumunda kadını yerinin ev olduğunu, erkeğin ise para kazanan olduğunu anlamak işten değildir. Bunlar ve bunlara benzer bir çok söz ve deyiş tecrübelerden ve yaşam biçimlerinden dile yansımıştır. Bu tür söylemlerin olduğu dilin içine doğan kişi de bunları duyarak yetiştiğinde kadın ve erkek olarak yerinin ne olduğu konusunda önyargılara da sahip olacaktır. Önce erkeğin ve kadının farklı olanlara ait hale gelmesi, sonra erkeğin yazmak, okumak, bilmek, konuşmak gibi eylemleri kendine mal etmesiyle kadının dünyası ve dolayısıyla dili iyice sınırlandırılmıştır..

Cinsiyetçi dil kullanıldığı sürece kadın ve erkek arasındaki fark yeniden üretilmektedir.Bu fark sonradan yaratılmış ve dille pekiştirilmiş bir fark olduğundan, feministler bu konuya sert bir biçimde yaklaşarak önlerinde en büyük engel olarak duran dilin, kadının konumunun çok yavaş değişmesine neden olduğuna dikkat çekmişlerdir.

Feministler için dil şu iki açıdan büyük bir engel teşkil etmektedir:

1- Dil, erkeğin aracı haline gelmiştir.

2- Erkek, bu aracı istediği biçimde kullanır.

Bunlardan birincisi,kadının varlığını tamamen yok sayan yani bir anlamda onları görmezden gelen ifadelerdir. Bu ifadeler onların varlığı reddettiğinden bu kadının kendisine toplumda ve dilde bir yer edinme çabasına zarar vermektedir. Dil, erkeğin aracı olduğuna göre, onun deneyimlerini, düzenini ve dünya görüşünü yansımaktadır.

Bu da kadınların kendisini “anlatmasına” engel teşkil etmektedir.

Örneğin, bazı toplumsal alanlarda sadece erkek varlığının olması dile “siyaset adamı, bilim adamı, insanoğlu” gibi kavramların oluşması biçiminde yansıyacaktır. Benzer biçimde İngilizcede ‘de deneyimlere dayalı olarak” man-made”(insan yapımı) “mankind”(insanlık) gibi sözcükler yerleşmiştir. Bunların benzerlerini başka dillerde de görmemiz mümkündür. Böyle söylemler içinde de kadının kendi varlığını göstermesi kolay olmamaktadır. Bu nedenle de kadınların erkeklerin alanına girmeye başladığı zamanlarda kadına ait kelimeler olmadığından ya bu kadınlar yok sayılmış ya da cinsiyetleri özellikle belirtilerek sunulmuştur. Örneğin, kadınların politikada yer almasıyla “siyaset adamı” gibi ifadeler onları kapsamada yetersiz kalmıştır. Bu kez de “kadın siyasetçi” biçiminde ifadeler ortaya çıkmaya başlamıştır ki bu da feministler açısından sorunlu bir ifade biçimi olarak görülmektedir. “Kadın siyasetçi” biçimindeki bir ifade olmakta, kadının işinden çok cinsiyetine vurgu yapar bir hal almakta, işi yapanın cinsiyeti özellikle belirtilmiş gibi bir algı yaratmaktadır.

Feministlerin ikinci odak noktası, erkeğin, dilin sahibi olunca onu istediği biçimde kullanma hakkına da sahip olduğu gerçeğidir. Feministler özellikle bu vurguyu yaparak dilin erkek lehine, sonradan biçimlendiğini, kadınların dil aracılığıyla erkeklerin istediği biçimde sunulduğuna dikkat çekmiştir. Örneğin, kadınlar için söylenen sözlerin ve bunların içerdiği negatif anlamların zaman içinde, kadının ikincilliğinin yerleşmesi ve küçümsenmesiyle ortaya çıktığı görülmektedir.

Kadınlar küçümsenmeye başlandıkça onların sözleri de hafife alınmış, erkek eksiksiz insan olarak görülünce “kadın ve kadınlığa özgü sayılan her şey, çoğunlukla dilde olumsuz yönde değerlendirilir ya da romantikleştirilir” (Segal,1987,s.49) olmuştur.

Örneğin “ metres, ev kızı/kadını” gibi kadına ithaf edilen aşağılayıcı ifadelere, erkekler tarafından zaman içerisinde anlam kazandırılmıştır. İngilizce’deki “Man”(adam) sözcüğü de buna bir örnektir. Bu sözcük de tarihsel olarak aslında Latince’deki Homo(insan) sözcüğüyle eş anlamlıyken, zamanla anlam daralmasına uğrayarak sadece “erkek insanı” temsil eder olmuştur ki bu da toplumsal gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. “İnsan” zaman içinde sadece “erkek” olarak görülüp kadın “insan” bile sayılmaz hale gelince bu kelime de doğal(!) olarak bir anlam daralmasına uğramıştır.

Dil böylesine taraflıyken, feminist ideoloji “dil” araştırmalarından bağımsız düşünülemez. Feminist ideoloji bunu göz ardı etmenin , bu ideolojinin her zaman eril bir söylemin içinde sınırlı ve aldatıcı bir biçimde kalmak olacağını vurgulamıştır. Dil, düşünce, gerçeklik, iktidar gibi kavramlar hep bir arada, birbirini tamamlar nitelikte kavramlar olduğundan, feminizmin dil konusunu her türlü feminist çalışmanın içine dahil etmesi olağandır. Çünkü ancak bu biçimde Dale Spender’ın hepimiz adına düşündüğü hedefe ulaşılabilir. Onun ülküsü, “erkeklerle kadınların kendi cinsiyetleri üzerinde etkili olmasıdır”(Spender,1980,Akt.Segal,1987,s.53)