|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Dilde Cinsiyet Ayrımcılığı: Türkçe’nin İçerdiği Eril ve Dişil İfadeler
a. Dil ve İdeoloji :
Madem ki dil ve gerçeklik birbirinden bağımsız düşünülemez ve birindeki değişim diğerini de etkilemekte o zaman, dili kontrol edebiliriz.Dili kontrol etmek demek düşünceleri de kontrol etmek demek olacaktır. Sapir ve Whorf’un “dilsel determinizm” ( linguistic determinism) kuramına göre , dil sadece gerçekliği ortaya koymaz, o dili konuşanın düşünme sürecine de etki eder. Bir anlamda dil, düşüncelerimize bir çerçeve çizer ve bu çerçevenin dışında düşünmek imkansızdır. Whorf’a göre , insan dil ile sadece iletişim kurmaz dildeki yapılar onun bilincini oluşturmasına da katkı sağlar.(Akt.Singh,1999,s.25) “O zaman dil, ideoloji oluşturmak ve insanların düşünme biçimini yönlendirmek için kullanılabilir” ( Jones& Peccei, yay. haz. Singh,1999, s.39) Bu açıdan bakıldığında dil en önemli ideoloji aracı olarak karşımıza çıkar. En basitinden her toplumun dili kendi içinde bir ideolojinin ürünüdür. O dille birlikte o toplumun yaşayışı , algıları, yargıları yani tüm gerçekliği belirlenir. Bu nedenle tüm toplumlar için “dil” çok önemli bir unsurdur. Dil, kültürel kimliği yaratan araçtır. Sömürgeci toplumların en önemli baskısı dil üzerinedir. Birilerine kendi sözlerini bırakmazlarsa, kendi düşüncelerini de bırakmamış olurlar çünkü. Bir toplum için dilini kaybetmek kimliğini kaybetmek anlamındadır. Tabii ki dil üzerinden ideoloji sadece toplumlar arasında görülmez. Bir toplumun kendi içindeki iktidar sahipleri de kendi düşüncelerini benimsetmek amacıyla dil üzerinden baskı yapabilirler. En küçüğünden en büyüğüne bütün toplumsal hareketler dilin gücünden faydalanarak yer edinirler. Bu nedenledir ki her ideolojinin kendi söylemi, kendi jargonu vardır. Gerçeklik olarak var olmak isteyen tüm ideolojiler önce dil olarak, söylem olarak varolmalıdırlar. Bu nedenledir ki her politik görüş, her sınıf mücadelesi, her sosyal eylem, hatta her futbol takımı kendi söylemini oluşturmaktadır. Bunun böyle olması gerektiğini Paulo Freire şu sözleriyle açıklamaktadır: “Kendi olumlama mücadelesinin belirli bir anında yönetici sınıf tarafından boyun eğdirilmiş ve sömürülmüş hiçbir sosyal grup veya sınıf veya hatta tüm bir ulus veya halk bir dili kullanmaksızın özgürleşme mücadelesini üstlenemez.” (Freire,1982,s.175)
Dil gerçekliği belirlerken bir taraftan da kişilerin/toplumun düşüncelerini de kontrol etmiş olur. Bu durumda dilin dünyamızın sınırlarını belirlediğini söylerken anlatılmak istenen şey düşündüğümüzden daha farklı da değerlendirilebilir.
Politikacıların, iktidar sahiplerinin en güçlü silahıdır dil. Kendi dillerini kullanarak toplumun bakış açısını değiştirmeye ya da belirlemeye çalışırlar. Bu, politikacıların kendi ideolojilerine göre bir söylem oluşturması gibi daha küçük çaplı olabilecekken tüm toplumu kontrol altında tutabilen diktatörce bir eğilim de olabilir. Örneğin, Nazi rejimi sırasında Almanya Basın Dairesi dil yönetmeliği çıkararak (burada) hangi sözcüklerin kullanılabileceğini, hangilerinin kesinlikle kullanılamayacağını duyurmuştur.”
(Demircan,1990,s.25) Burada dile doğrudan müdahale edilerek insanların düşüncelerinin kontrol altına alınmak istediği görülmektedir. Çünkü “dilin sahibi olunca dilin gösterdiği her şeyin de sahibisinizdir.” (Cıbıroğlu,1996,s.40)
Sonuç olarak, dil toplumsal olarak kurgulanıp böylesine güçlü bir baskı aracı olarak kullanıldığına göre, ilk bölümde belirttiğim gibi en büyük sınıf mücadelesi olan erkek/kadın sınıfları mücadelesinde dilin yeri nedir? Toplumsal cinsiyet bir ideoloji olduğuna göre, onun dili nasıl hem ayrı toplumlar içinde hem de evrensel olarak kurgulanmaktadır?
b. Feminizm ve Cinsiyetçi Dil
Tarihsel olarak ataerkil düzene geçişle dilin ortaya çıkışı çakışmaktadır. Bu nedenle ataerki ve dil sıkı sıkıya birbirine bağlı iki olgudur. Erkek toplumsal olarak ev dışı alanda yer almaya başlayınca, dış dünyayı görüp onu isimlendirme dile getirme de onun işi olmuştur. Dış dünyada kurallara, kanunlara, düzene ihtiyaç duyan insan bu düzenlemeleri yaparken kamusal alanda olanı yani erkeği temel alarak düzenleme yapmıştır. Dil, gerçeği yansıttığına göre kadın olmadığı bir alanda kadını içeren ifadeler de yer almamıştır. Kanunları koyanlar, kamuda her türlü görevi yürütenler ve bunları dile getirenler erkekler olduğundan dil de onların aracı haline gelmiş ve bu aracı diledikleri gibi kullanmışlardır. Bu nedenle aslında erkek alanı ile kadın alanı ayrılırken, dil de erkek lehine değişime uğramıştır. Kültür erilleşmeye başlayınca dil de erilleşmeye başlamıştır.
Kadınlar yazı alanına girmeden önce yazarlar doğal olarak erkektir ve biliyorlardır ki, okuyucu kitleleri de erkeklerdir. O zaman kadınları içermeyen kadınlara hitap etmeyen bir yazı da dil neden erkekçe olmasındı ki? Gördüğü, algıladığı dünyayı kendi söylemiyle dile getiren erkek, eylemsel olarak aktif olduğu gibi söylem olarak da aktif olmuştur. Kendini norm olarak kabul ettiren erkek, tüm yaşamsal faaliyetlerde “özne” rolünü üstlenmiş, kadına da bunun karşıtı “nesne” olmak kalmıştır. Ve “özne” olunca “eylemi gerçekleştiren” olma hali ataerkinin doğal bir parçası haline gelmiştir.
Erkek tanımlanıp norm olarak algılanınca, kadını da “öteki” olarak tanımlamak doğal bir durum olarak görülmüştür. O halde “dil masum ve yansız bir olgu değil, egemen ideolojinin anlam yüklemeleriyle donanmış ve onun sürdürülmesinde önemli rol oynayan bir araçtır. Egemen ideoloji ataerki olduğu için kadın, ataerkinin belirlediği söylem çerçevesi içinde kalmıştır”.(Berktay,1994,s.12)
Bu ataerkil toplum dili kadına özne olarak yer vermeyerek onu erkeğin nesnesi, bir anlamda “aracı” yapmaktadır. Kadınları pasif kılan bu düzen onları erkeğin bçimlendirdiği bir dilin hakimiyeti altına almaktadır. Bu belirlemeden yola çıkan fministler, kadınların erkekler tarafından üretilmiş bir dilin içinde yaşamak zorunda kaldıklarına da onların kendini ifade etme yani “ben” olarak var olmalarına engel olduğuna dikkat çekmişlerdir. Çünkü dil öyle güçlü ve derin bir yapıdır ki kadın kamusal alanda yer edinmeye başladığında bile bunu erkek egemen bir dil üerinden yapmak zorunda kalmaktadır.Kendi söylemine sahip olamadığı için de hep erkeğe ilintili, yani sınırlı bir “benlik” alanı olmaktadır. Tarih boyunca ataerkil dil kadını, doğallık, gelenek, zayıflık, büyü, baştan çıkarma, annelik gibi kavramlarla tanımlar. Bu kavramların içine doğan kadınlar da kendi rollerinin ve “doğa”larının bunlar olduğuna inanırlar. Böyle bir kısır döngü içinde, feministler kadının kendi kimliğini oluşturması çabasını merkeze almazlarsa , hep erkek “özneye” ilintili bir yer edinme çabasıyla sınırlı kalacaklarını fark ederek dikkatleri bu noktaya çekmişler, kadını söylem olarak baskı altına alınmasının onun tarih boyunca gelen suskunluğuyla ve pasifliğiyle ilişkisini vurgulamışlardır. Kadınların erkek dili içinde nasıl kaybolduğuna ve boğulduğuna, kendi dillerine sahip olmanın ne kadar önemli bir durum olduğuna çarpıcı bir örneği, F. Berktay şöyle aktarmıştır: bir tür yazı “Çin’in Hunan eyaletinin dağlık bölgelerinde kadınlar tarafından yaratılmış ve yalnızca onlar arasında kullanılmış. Kadınlar yüzyıla yakın bir süre boyunca bu yazıyı yelpazelerinin, başörtülerinin, mendillerinin üzerinde birbiriyle iletişim kurmak, dayanışmalarını güçlendirmek için kullanmışlar.” (Berktay,1994,s.12)
Görüldüğü gibi dil, zaman zaman öyle bir baskı yaratmıştır ki kadınlar kendilerini ifade etmek, adeta “nefes almak” için bu yollara baş vurmuşlardır. Bu gerçekler ışığında ataerkil düzenin getirdiği eril dilin “babanın dili” olduğuna birçok farklı açıdan yaklaşan düşünür olmuştur. Örneğin, Freud böyle bir eril dil oluşumunu “doğal” olduğuna inanır. Çünkü ona göre zaten kadın biyolojik olarak “eksiktir”. Bu nedenle erkeğin etkin, kadının pasif olması ve bunun dile yansıması da normaldir.
Böylece kadının “pasif, sakin, uysal” gibi sıfatlarla, erkeğin “aktif, saldırgan” gibi sıfatlarla tanımlanması da ona göre olağan bir süreçtir. Kendindeki eksikliğe karşı babanın/erkeğin üstünlüğünü öğrenen kız çocuğu için onun her davranışı da “örnek alınacak” davranıştır. Bunun içine dil de dahildir tabii. Psikanaliz kuram, dil edinim sürecini böylelikle biyolojik farklılıklara bağlamış olmaktadır. ( Segal,1990,s.118-119) Freud’ un bu görüşleri daha sonra feminist eleştirinin de temeli olmuştur. Çünkü psikanaliz kurama göre dil, erkeğe avantaj sağlar ve kadını kendi dünya görüşünü yaratmaktan alıkoyar.
Freud’un söyledikleriyle paralel olarak Lacan, çocuğun babanın soyadından kocanın soyadına geçtiği için kendi kimliğine sahip olamadığını iddia eder.Çocuk deneyimlerini kazanırken bunun “babanın diliyle” yapacağından bir taraftan erkek egemen söylemin iktidarı altına girmiş olur.
Lacan, bu nedenle erkek ve dişiliğin basmakalıp roller kümesiyle değil söylemsel pratiklerin etkileriyle bağlantılı olduğunu vurgular (Segal,1990,s.127) Freud ve Lacan’ın ortaya attıklarını kendi kuramlarına temel olarak alan Fransız Feminist eleştirisi kuramcıları Helene Cixous, Luce Irigaray, Julia Kristeva kadına özgü söylemi ortaya çıkarmayı amaçlamışlardır.(Humm,1994,s.139) Onlar da kadının biyolojisiyle, kadın söyleminin bağlantısı üzerinde durmuşlardır. Bu feminist düşünürler yapısökümcü bir yaklaşımla, dilin öğrenilme süreçlerine değinerek ataerkil dilin yapısının bozulması gerekliliği üzerinde durmuşlardır. Çünkü onlar da dil ile kadının ezilmişliğinin doğrudan bağlantılı olduğunu savunmuşlardır. Dilin, erkeklerin dünyayı kendilerine mal etmede bir araç olduğu konusunda anlaşıp kadının kendi dilini kullanması gerektiğini vurgulamışlardır. Bu kuramcılar ikili karşıtlıkları (kadın/erkek,ölüm/yaşam,doğa/kültür,duygu/akıl gibi) ele almışlar ve bu ikili karşıtlıkların, özellikle kadın/erkek karşıtlığının yarattığı hiyerarşiyi yıkmak gerektiğini iddia etmişlerdir.Çünkü bu karşıtlık tamamen ideolojiktir ve onun getirdiği sonuçlar gerçeği yansıtmazlar. Bu karşıtlıklar daima erkeği pozitif, kadını negatif bir değer olarak yansıtırlar. (Moran, 1991,s.260 )
Erkeğin denetimindeki dilin, kadının bir “özne” olarak varolmasına yani onun ayrı bir temsil olmasına engel olduğunu söylerler. Böylece bu da S. De Beauvoir’ın ortaya attığı “öteki” kavramını dilsel olarak da destekler. Bir anlamda kadın “konuşmanın da “ötekisi”dir.”(Humm,1994,s.140) Cixous bu dilsel ötekiliğin nasıl bir baskı aracı olduğunu şu sözleriyle vurgulamaktadır: “varolur olmaz bir dil içine doğarız ve dil bizimle konuşur, kendi yasasını, bir ölüm yasasını bize zorla kabul ettirir.”(Cixous,1981,Akt.Donovan,1997,s.215)
Bu kuramcıların öne sürdükleri gibi erkek dil üzerinden aslında kadının varlığını tümden görünmez kılar ve bu görünmezlik içinde kadının kendi ideolojisini üretmesi beklenemez. Fransız feminist kuramcılardan başka, dili araştırmalarının merkezine alanlar Radikal Feministler olmuşlardır.Tüm ataerkil geleneğin radikal bir biçimde altüst edilmesi gerektiğini savunan bu feministler, dili de radikal bir biçimde dönüştürmek gerektiğini savunmuşlardır.
En önemli temsilcileri de bu konudaki iddialı çalışmalarıyla Mary Daly olmuştur. Gyn/Ecology (1978) adlı çalışmasında bu konuyu iyiden iyiye değerlendiren Daly de dil ve gerçeklik tartışmalarını odak noktası yapmış, ataerkinin yıkılması için de radikal bir biçimde yapısal çözümlemeye uğratılması gerektiğini savunmuştur.
Daly’e göre sözcük denetimi erkeğin elinde olduğundan, kadın bunun karşısında zayıf bir söylemle kalmış bu yüzden kendi gerçekliğini oluşturamamıştır. (Akt.Humm,1994,s.335) Erkeğin dil üzerindeki denetimi, kadını adeta köşeye sıkıştırmış olmaktadır. Kadın, erkek söylemleri içinde yok olup gitmiştir. Bu nedenle Mary Daly hem ataerkilliğin, hem de dilin tarihsel gelişimini bir arada düşünerek kelimelerin oluşum sürecine geri dönülmesi gerektiğine vurgu yapmış olmaktadır. Çünkü ona göre bugün mevcut eril bazı sözcüklerin kökenine gidip onların dişilliğini ispatlamak gerekmektedir. Burada hemen bugün dilbilimcilerin fikir birliğinde olduğu, anlambilim çalışmalarının bir alt alanı toplumsal anlambilim ya da cinsiyetlendirilmiş anlambilim çalışmalarını hatırlamak yerinde olacaktır.
“Toplumsal anlam”, toplum tarafından “sözcük kullanıldığında lehçe, zaman, alan, ilişki, kiplik, bireysellik...gibi toplumsal durumlardan birine gönderme yapan” anlam olarak tanımlanır.(Demircan,1990,s.41) Buna örnek olarak “kadın” kavramının anlam alanı içinde bu sözcüklerin nasıl toplumsal anlam kazandıklarına değinmiştir:
“Kadın, hanım, bayan, karı, abla, yenge, sekreter, bebek, hayat kadını, banu, ece, avrat, dadı, kraliçe, cariye,v.s.” ( Demircan,1990,s. 41)
Mary Daly de bugün dilbilimcileri bir alt alan olarak bahsettiği bu toplumsal anlamı çok önemli bularak kelimelerin ilk çıkış noktalarına dönüp yeni alanlar ortaya çıkarmanın gerekliliğini savunmuştur. “Cadı, kocakarı, şirret,” gibi kelimelerin eril dilin yarattığı olumsuz imgeler olduğu, bunların tersine çevrilebileceği görüşüyle kadını güç kazanabileceğini söylemiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde aslında “dil” bir anda tüm toplumsal cinsiyet çalışmalarının çıkış noktası da olabilir. Çünkü kadını olumsuzlayan sözcük ve ifadelerin başlangıcına gidilerek tüm kadın-erkek ilişkileri ve insanın yaşam biçimleri, deneyimleri ve değerlerine ulaşılabilir. Daly’nin radikalliği, erkek egemen dili işlemez hale getirmek istemesindendir. Eril dilin karşısına kadın dilini koymayı reddeden Daly’e göre “Feminist eleştirinin amacı,erkek gücüyle anlaşma yapmak değil onun yerine geçmek”tir. (Akt.Humm,1994,s.335)
|