|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
İnsansal Varoluş ve Özün Belirlenimi Olarak Yabancılaşma ve Özgürleşme
İnsansal Varoluş ve Özün Belirlenimi Olarak Yabancılaşma ve Özgürleşme
Çalışmanın temel konusu, yabancılaşma ve özgürleşme sorunudur. Bu sorun, Hegelci yöntem ve kavramlarla bağlantılı olarak Marksist anlayış çerçevesinde ele alınmıştır.
Ancak, öncelikle tarihsel-felsefi perspektiften, varoluş ve öz kavramsallaştırımı ortaya konulmuştur. Çünkü felsefe tarihinde, varlık ve varoluş tartışmaları süreçte bir varoluş ve öz tartışması biçiminde açığa çıkmıştır.
Varoluş ve Öz
Varoluş ve öz hakkındaki tartışmalar Antik Yunan idealizminden günümüzekadar yapıla gelmiştir.
Tartışmaların yürütüldüğü dönemlere bağlı olarak da, varoluş ve öz kavramları farklı anlamlar kazanmışlardır.
Varoluş, olmakta olan somut, bireysel varlıklara karşılık gelirken, öz, bu varoluşlardaki kalıcı değişmez, akılla bilinebilen biçim veya doğa olarak gerçekliği niteleyecek biçimde tarihsel süreçte farklı anlamlar kazanmıştır. Bu tartışmaların temelinde insanın kendini, doğayı ve evreni anlama ve açıklama kaygısı ağır basmıştır. Anlama ve açıklama kaygısı beraberinde, anlaşılıp açıklanacak olana ilişkin yöntem sorununu da gündeme getirmiştir.
İnsan, doğanın sonsuz döngüselliği içinde yaşadığı çevredeki her şeyi değiştirip dönüştürdüğünü ve zamanın kalıcı hiçbir şey bırakmadığını gördüğünde, kalıcı ve “gerçek” varlığın ne olduğu sorusunu sormaya da başlamıştır. İnsan için, oluş ve değişimin her şeyi bütünüyle sarmaladığı, bireysel varoluşların varlığa gelip ortadan kalktığı bir dünyada, gerçekten “var” olanın ne olduğu sorunsalı, kendini ve doğayı anlamadaki temel soru olacaktır. Bu soru aynı zamanda, varlığı kavrama ve açıklamadaki uygun yöntemin ne olacağını içermiştir.
Evreni ve doğayı değişimi içinde anlama ve açıklama çabasına ilişkin olarak ve oluşun evrenin temel yasası olarak kavranmasını Herakleitos’un “aynı ırmaklara girenlerin üzerine hep başka başka sular akar; aynı ırmaklara hem giriyoruz hem girmiyoruz, hem biziz hem değiliz” (Kranz 1984: 64) biçiminde ifade ettiğini görmekteyiz. Varoluşun diyalektik olarak kavranmasına ilişkin bir yöntem olarak da karşımıza çıkan bu anlayış, olgusal-somut varlıkların oluş yasasına göre varlığa gelip ortadan kalkmalarını gösterir. Bu anlamda, Herakleitos’ta birliği sağlayan ve değişimin kendine göre olduğu ama kendisinin değişmediği yasa-düzen “logos”, değişmez evrensel “öz” olarak karşımıza çıkmaktadır. Logos, oluşun yasası olarak karşıtların içinde bir araya geldiği sözsel, akılsal ve düşünsel bir ilkedir. Doğada bu ilkenin benzeri, sadece “ateş” olabilir, çünkü “ateş” her şeyi eritip bir araya getirebilen güçtür, dolayısıyla logosa uygun iş görmektedir: “Bütün kişiler (ve şeyler) için aynı olan bu bizim kozmosumuzu ne bir insan ne de bir Tanrı yaratmıştır, o daima hep yaşayan bir ateşti, ve olacaktır, ölçülere göre parlayan ve ölçülere göre sönen”(a.e., 64). Bu açıdan karşıtların birliğini ifade eden bu yasa, oluşu, dolayısıyla da aynı zamanda varlığı anlamanın yasasıydı.
Ancak “Herakleitos, diyalektik teriminin bilinçli (özellikle bilerek) bir yaratıcısı olmamakla birlikte, bu diyalektik olguyu “Logos” içinde ve tarafından dile getirmiştir”
(Yenişehirlioğlu 1991: 31). Dolayısıyla, Logos, varlığın diyalektik açılımının yansıması olarak düşüncenin onu anlamadaki ilk söylemidir.
Ancak diyalektik, varoluşu anlamada, varlık ve düşünce yasası olarak Hegel’de ortaya konulacaktır.
Varoluş ve öz sorunsalında, değişim ve çokluğu yadsıyan, gerçek ve değişmez bir varlık olduğu anlayışını Eleacılar da görmekteyiz. Bu anlayışın temsilcisi Parmenides için tek gerçeklik varlıktır; oluş ve çokluk yoktur ve varlık tektir.
Varlık duyu algılarıyla bilinemez; ona ancak akılla ulaşabiliriz. Oluş ve çokluk, düşüncenin özdeşlik ilkesine göre bir şeyi o şey olarak bilme imkânını ortadan kaldırmaktadır; oluşun somut bir şeyde ortaya çıktığının ve o şey olmakta olan ise henüz olmamıştır öyleyse yoktur, “olmuş” ise olmuş bitmiştir, öyleyse hiç yoktur. Dolayısıyla Parmenides, “BİR” olarak kabul eder; ezeli- ebedi, değişmez “her ne ise o olan” olarak varlık hakkında sadece “var”dır diyebiliriz: “Var olanın, yapısı bütündür, sarsılmaz ve hedefsizdir.(...) bölünmezdir, hep bir cins olduğundan” (Kranz 1984: 83), bu anlamda mutlak varlık anlayışı da oluşu dışta bırakan, dolayısıyla da varolan ve “varlık” arası bağlantıyı kuramayan bir anlayıştır. Bir anlamda, gerçek ve görünüş arasında konulan bu ayrım, varoluş ve öz sorunu olarak, Platon ve Aristoteles felsefelerinde farklı biçimler alacaktır.
Görünüş ve gerçeklik, akıl ve duyu arasında yapılan bu ayrım, Sofistlerin insan merkezli felsefe anlayışında en üst noktaya ulaşır. Sofist Protagoras, bu ayrımı “bütün şeylerin ölçüsü insandır, var-olanların var olduğu, var olmayanların var olmadıkları için... her bir şey bana nasıl görünürse benim için böyledir, sana nasıl görünürse yine senin içinde öyle...” (a.e., 194) biçiminde ortadan kaldırmıştır. Ancak, görünüş ve gerçekliğin duyu algıları temelinde ortadan kalkması, göreceli bilgi anlayışını, dolayısıyla da bilginin imkânsızlığı sorununu gündeme getirmiştir.
Sofistlerden farklı bir tutum içinde olan Sokrates, bilginin imkânına inanırken, öncelikle insanların neyi bilip neyi bilmediğinin farkında olmalarını bilgi edinmede ilk adım olarak görürken, bilgi tümevarımsal bir yöntemle, genel bir tanıma ulaşmayla elde edilebilirdi. Bu ulaşılan bilgi, zaten o ruhta saklıdır. Önemli olan bu saklı olan doğru bilgiyi, doğru bir yöntemle açığa çıkarmaktır yani doğurtmaktır.
İnsanın ruhunda saklı olan bilgi, karşılıklı soru-yanıt yoluyla açığa çıkartılmaya çalışılacaktır. Bu, doğurtma tekniği olarak bir konu hakkındaki karşıt belirlemelerle, evrensel ahlaki değerlere ve kavramsal öze diyalektik yöntemle ulaşmadır. Doğru bilgi, doğru eylemenin nedeni olarak iyiyi isteme ve yapma için gereklidir. İyiyi isteme ve yapma ise, erdemli bir yaşam sürmedir; dolayısıyla erdem bilgidir. İnsan varoluşu ve özü bilgiyle, kendini bilerek eylemede açacaktır.
Platon, hocası Sokrates’in doğru bilgi inancını ve yöntemini derinleştirerek, varlık ve bilgi anlayış ve yöntemini ortaya koyar. Varlık ve bilgi anlayışının iç içe geçtiği ve diyalog biçiminde açımlanan düşüncelerde toplumsal, siyasal, ahlaksal, hukuksal, estetik ve dinsel konular derinlemesine araştırılır. Görünüş ve gerçeklik, duyusal ve akılsal olan arasındaki ayrıma bağlı olarak yürütülen tartışmalarda, Platon, bu dünyanın ve varolan şeylerin bir yanılsama, asıl gerçekliğin yani “idea”ların birer kopyası olduğunu belirtir.
Onun görünüş ve gerçeklik arasındaki farkı ortaya koyduğu Devlet (Platon 1992) diyalogunun VII. Kitabındaki mağara benzetmesinde, insanların, yüzleri mağaranın içine dönük biçimde elleri ve ayakları kelepçeli, burunlarının ucundan başka bir şeyi göremeyecek şekilde otururlar. Mağaranın ağzı bir duvarla kapalıdır, ancak içeriye duvar önünde yakılan ateşten az bir ışık sızmaktadır. Mağaranın önünden geçen cisimlerin yansısı bu ışıkla mağara duvarına yansımaktadır. İçerideki insanların dış dünyaya ilişkin bilgileri bu yansıdan ibarettir. İçlerinden biri serbest kalıp dışarıdaki dünyayı görürse, bu gördükleri ona daha gerçek gelecektir. Ama dönüp arkadaşlarına dışarıda gördüklerini anlatsa, o kimseyi inandıramayacaktır. İşte bu adam gibi gerçeği görebilen kişi filozoftur. Filozof da tıpkı mağaradan kurtulan adam gibi, bu görünüşler dünyasından kurtulup, asıl gerçekliklerin olduğu idealar dünyasına akıl yoluyla ulaşan kişidir. Tek tek görünüşlerin, somut-bireysel varolanların formları “idelar”, bir başka dünyadadır ve gerçek dünya da bu dünyadır. Bu alanın bilgisine erişebilir kişi olarak filozof, “episteme” yi elde edendir. O dünyasal düzenin, değişebilir, eksilebilir, bozulabilir özelliğinden sıyrılmış kişi olarak bu dünyayı değişmez, ezeli- ebedi gerçekliklere göre kurabilecektir.
Platon’un duyusal ve düşünsel dünyayı “idea”da bir araya getirmesi, bu dünyanın yansıması olarak belirlenen kavramsal gerçeklikle başlamakta, bu dünyasal gerçeklik tersine, bu soyutlamadan pay alması olarak kendini ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla, idealar ile onların pay alması olan duyusal nesneler arası bağlantı sorunu gündeme gelmektedir; çünkü nesnel, soyut ve tümel varlıklar olarak “idealar” yani kavramlar özdeşlik ilkesine göre oluşturulmuştur. Duyusal alandaki varolanlar çelişmezlik yasasına göre anlaşılabilir ve kavranabilir olan, yani olmakta olan, oluş halinde olan bir alandır. Bu iki alanın pay alma şeklinde bir bağlantısının olması söz konusu olamaz; çünkü somut nesnelerin ortak özelliklerinin soyutlanması olarak elde edilen tümellikler, o nesnelerde değişebilir olan özellikler olmaktan çıkarak birer “varlık” haline gelir ki, bu da nesnelerdeki değişimi açıklaması olanaksız kılar. Kendi başına bir beyazlık ideası ile kendi başına bir siyahlık ideası varsa, bu bir nesnede bulunma durumunda kaldığında, özdeşlik ilkesi gereği biri diğerinin yokluğunu gerektirir ki, bu durumda, karşıtların bir nesnede olması mümkün olamaz. Diğer yandan, dayanak olan şey olmadan bu karşıtların yüklenmesi söz konusu olamaz; eğer karşıtlar bu nesneye yükleniyorsa bunlar birer “idea” yani ilke olamaz.
Ayrıca, her bir şeyin bir ideası olma durumu vardır ki, ideanın yansıması olan şeyin ideasının da bir ideası olması gerekir. Varolanlar bireysel-somut varlıklardır; dolayısıyla varoluş bireysel oluştur; oysa evrensel-tümel kavramlar, bireysel-somut olmayandır. O halde, evrenseller var olamaz gibi bir sonuca ulaşılabilir.
İdea ya da form Yunanca “to eidos” asıl gerçeklik olarak, duyusal dünyanın varlık sebebidir. “To eidos” Platon’da varoluşun sebebi olarak onun dışında, başka bir dünyada yer alırken, Aristoteles’te varoluşun sebebi “ousia” (öz-form) olarak bulunmaya başlar. Aristoteles, Platoncu gerçek ve görünüşler dünyası, tümel-kavramsal soyut olan ile tikel-bireysel somut olan arasındaki bağlantısızlık sorunundan hareketle eleştirisini getirir. Bu eleştiri, Aristoteles’in varoluş ve öz anlayışının, dolayısıyla da varlık ve bilgi anlayışının şekillenmesini sağlamış olur. Bu anlamda, Aristotelesçi çaba, Herakleitos’un mutlak oluş ve Parmenides’in mutlak varlık anlayışlarının doğurduğu sorunlar yanında, Hocası Platon’un idealar ve görünüşler ayrımını da ortadan kaldırma amacı güder. Aristoteles, algıların bilgisinin üzerine yoğunlaşarak idea ve varolan dünyası arası bağlantının, yani nesneler bilgisinin imkânını ortaya koymaya çalışır.
Kaygı, sınırsız- sonsuz olan çeşitli çokluklar alanının bilgisinin imkânı için bu alana bir sınırlama getirerek bunu sağlamaktır. Bütünü anlamada bir ilkeyi temele alma ve bu ilkeden kalkarak duyusal dünyayı açıklama, oluş ve değişme içerisinde olan bu dünyanın bilgisini bize vermeyecektir. Oysa “Varlığın ne olduğu sorunu tözün ne olduğu sorunudur” (Aristoteles 1996: 307), yani varlığın doğasının incelenmesidir. Bu incelemede bir araca ihtiyaç vardır. Bu inceleyeceğimiz şey hakkında nasıl bir yol, yöntem izlememiz gerektiğinin bilinmesi olarak bu araç bize evrensel, zorunlu, genel geçer bilgi imkânını bize versin.
İşte, bu anlamda, olgusal şeyleri incelemedeki biçimsel yol ilk kez Aristoteles’çe ortaya koyulur. Aristoteles’e göre, “Sokrates ne tümellere ne de tanımlara bağımsız bir varlık izafe etmemekteydi. Daha sonra gelen filozoflar ise onun tersine onlara ayrı bir varlık verdirdiler ve onların idealar olarak adlandırdıkları işte bu şeylerdir” (a.e., 541).
Özellikle Plâtoncular, asıl gerçeklik olarak tümelleri ve tanımları kabul etmekle her bir şeyin kendi dışında bir gerçekliği olduğunu ileri sürüyorlardı. Oysa idealar yalnızca şeylerin ortak özellikleri olarak soyutlamalardır. Onlar durağan ve sonsuzdurlar; dolayısıyla somut oluşumlar olarak kabul edilemezler, bunun için tözlerin doğasının ne
olduğunun incelenmesi gerekir; çünkü doğanın bilgisinin edinilmesi tek tek varolanların doğasının ne olduğunun belirlenmesinden geçer.
İdea kavramı, Platon tarafından “eidos”un dönüştürülmesiyle elde edilmişti. Eidos, görünüş anlamında, bir şeyin duyu algılarıyla bilinmesi olarak anlaşılırken, Platon onu, “fiziksel gözle algılanabilir olmayan ve hiçbir zaman algılanamayacak olan şey” (Heidegger 1997: 76) olarak idea anlamına dönüştürdü. Bu anlamlandırmayı Aristoteles, kendi varlık ve bilgi anlayışına göre dönüştürerek, önceki anlamını ve Platonun anlamlandırmasını içerecek bir sentezi ortaya kor. İdea, Aristoteles’te ousia (öz-form) olarak “şu” diye gösterdiğimiz bireysel somut varlıkta, “işitilebilir, tat alınabilir, dokunulabilir olan şeyde, herhangi bir biçimde geçişli olan her şeyde, özü olan şeyi hem adlandırır, hem de bizzat özü oluşturan şeydir.” (a.e., 76). Bu varlık, bir değişim süreci içinde aktüel olarak var olmaktadır; zaman, yer, nitelik, nicelik, bağıntı vb. nitelikleri üzerine alan, ama buna rağmen temelde değişmeden kalan asıl varlıktır.
Bu varlık, nitelikleriyle bilinebilen ama nitelikler toplamı olmayan varlıktır. Öz, bir şeyi o şey yapan şey olarak, özdeşlik ilkesi gereği, o şeyin diğer varlıklardan ayrı bir varlığa sahip olmasıdır. Her bir öznenin bir özü vardır; bu o öznenin tözü olarak ondaki asıl gerçekliktir. Dolayısıyla, ”özne, başka her şeyin kendisi hakkında tasdik edildiği, ancak kendisi başka hiçbir şey hakkında tasdik edilmeyen şeydir” (Aristoteles 1996: 310). Bu anlamda, kendisi yüklem olmayan ama diğer şeylerin ona yüklendiği varlık olarak, birinci töz “özne” asıl varlıktır. Cins olarak töz, ikinci tözlerdir. Bunlar birinci anlamdaki tözlerin içerildiği türlere ve bu türlerin cinslerine denir. Öyleyse özü, her varlığın tözü olarak ele alabiliriz. Tümel olarak töz, somut varlıkların ortak özellikleri olarak soyutlamayla elde edilen ortak özelliklerdir. Bu nedenle tümel tözler kendi başlarına, başka bir dünyada var olamazlar.
Varolan şeyler doğasına göre bir değişim ve hareket içinde bulunmaktadır. Bu anlamda var olmak mantıksal olarak, değişim süreci içinde aktüel olarak bulunan bireysel varlığı tanımlamak ve onun hakkında konuşabilmektir. Madde ve formdan oluşan bireysel varlıkların bilinebilme imkânı olarak onlar hakkındaki nitelemelerimiz olan ikinci tözler, tözsel doğa olmaksızın bir şeyde var değillerdir. Şeyler doğasına uygun olarak bu özellikleri kendinde toplayan nedensel var olandır. Tümellerin kendinde bir varlığı olamayacağı, onların belli bir şeyin doğası olamayacağı, Platonun ideaları töz kabul etmesine karşılık getirilen bir düşüncedir. Bu karşı düşüncede Aristoteles, tümelleri, şeylerdeki ortak özellikler, birden fazla varlığa ait nitelikler olarak gördüğünden bağımsız tözsel varlıklarını kabul etmez. Eğer tümeller bağımsız birer tözsel varlık olsalar, bir varlığın özü olsalar, varlıklar birbirinin aynısı olacaktır.
Diğer yandan, tözün yüklem olmaması gerekmektedir, oysa tümeller yüklemdirler.
|