|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: İnsansal Varoluş ve Özün Belirlenimi Olarak Yabancılaşma ve Özgürleşme
Mülkiyet ilişkileri temelinde biçimlenen toplumsal yapıda, yasalar karşısında eşit görünen sermaye sahibi bir sınıf ile mülksüzleşmiş ve yoksullaşmış, emek-gücünden başka satacak şeyi olmayan insanlar sınıfı karşı karşıya gelirler.
Bu yapı, üretim araçları ve ilişkilerini içeren bir alt-yapı ve bu alt-yapı üzerinde yükselen din, ahlak, hukuk, ideoloji gibi bir üst-yapıyı içerir. Alt-yapıdaki ekonomik sömürü ve ilişkilere bağlı olarak “sermaye, ötekinin emeğinin mülkiyeti olarak ve giderek egemen özne olarak ortaya çıkar” (a.e., 135). Bu egemen öznenin varoluşu, kendi ideolojisi ve ilişkilerinin devamı ve yeniden üretimi biçiminde üst-yapıda nesnelleşmiş ve kurumsallaşmış ilişkiler ağı olarak somutlaşacaktır. Bu bir anlamda, Hegelci Efendi-Köle ilişkisinin toplumsal yapıdaki yansımasıdır.
Dolayısıyla yabancılaşma, işbölümü ve sömürü ilişkilerinde açımlanan kapitalist üretim tarzı içinde yer alan insanların temel sorunudur.
Kapitalist ekonomik sistem, ürettiği ilişkiler ağıyla kuşattığı insanı nesneleşme ötesinde kendine ve diğer insanlara yabancılaştırır. Bu sistemde, insan, nesneleşmeden kendini kurtulabilir, ama yabancılaşmadan kolay kolay kurtaramaz.
Çünkü yabancılaşma, tarihsel-olgusal süreçte dolayımlanmış ilişkiler toplamı olarak kültürel olanda nesnelleşmiş ve kurumsallaşmıştır. Bu kurumsallaşmış ilişkilerin oluşturduğu nesneler kültürel nesnelerdir:
“Yüceltilmiş ve yoğunlaştırılmış bir dil, varlıklarını insandan alan ve buna karşılık yavaş yavaş onun içini boşaltan bu garip, asalak kan emici nesneleri üretmeye başlar” (Jameson 1997: 211). Kendi iktidar söylemini insani, toplumsal ve siyasal ilişkilerde kuran bu üretim, insanın kendini yabancılaştırmadan kurtarmasının ve özgürleşmesinin önündeki en büyük engeldir.
Marx’a göre, insan oluşturucu öğe olarak emek-gücünün, yani insanın fiziksel ve zihinsel etkinliğinin insana nesneleşmesi ve yabancılaşmasının getirdiği öz yabancılaşmanın ortadan kaldırılması insanın özgürleşmesinin de önünü açacaktır.
İnsanın özgürleşmesi, toplumsal emek-gücünün dönüşümüyle mülkiyet ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilecektir: Özel mülkiyetin (insanal özyabancılaşmanın ta kendisi) olumlu kaldırılışı ve bunun sonucu insanal özün insan tarafından ve insan için gerçek sahiplenilmesi; ...insanın toplumsal yani insanal insan olarak bütünsel dönüşü, bilinçli ve daha önceki gelişmenin tüm zenginliğini koruyarak yapılmış bulunan dönüş olarak komünizm. ...insan ile doğa, insan ile insan arasındaki karşıtlığın gerçek çözümüdür; varoluş ile öz, nesneleşme ile kendinin olumlanması, özgürlük ile zorunluluk, birey ile cins arasındaki savaşımın gerçek çözümüdür (Marx 2000: 43).
Dolayısıyla bu çözüm, kapitalist üretim tarzı ve mülkiyet ilişkilerinin yapılandırdığı toplumsal ve siyasal yapının, kendi iç çelişkisinden dolayı olumsuzlanması olarak ortaya çıkan bir sonraki toplumsal ve siyasal aşama olan komünizmde olanaklı olabilecektir. Bu, özel mülkiyetin toplumsal mülkiyete dönüşümüyle, siyasal yapının toplumla bütünleştirilmesi anlamında toplumun siyasallaştırılmasını ifade eder. Toplumun devletle bütünleşmesiyle ortaya çıkacak siyasal kamusallıkta, bireysel çıkar ve özgürlükler yerini, toplumsal çıkar ve özgürlükleri gözeten bir özgürleşmeyi getirecektir.
Dolayısıyla bu özgürlük anlayışı, bireylerin sınırlamalar, engeller ve zorlamalardan bağımsız olma anlamında bir liberal negatif özgürlük anlayışına karşılık, belirli bir amaç, karşılıklı ilgi ve çıkarlar çerçevesinde gerçekleştirilebilecek pozitif bir özgürleşmeyi ifade eder (Wildfeuer 009). Ancak, tarihsel-olgusal süreçte, Marx’ın burjuva toplum ve siyasal yapısında değişiklik yapacak kapitalist üretim tarzı ve ilişkilerindeki çelişkinin derinleşmesi ve bu sınıfın sömürü ilişkilerinden dolayı kendi sınıfsal bilinçlenmesini tamamlayıp mevcut dönüşümü sağlayacak “proleter” öncü sınıfının hareketi gerçekleşmemiştir. Sosyalist ve komünist topluma geçişte bir aşama olan burjuva toplum ve kapitalist üretim tarzı, liberal hukuk devleti olarak toplumun tüm kesimlerine yönelik eşitlikçi ve katılımcı siyasal anlayışı ve sosyal adaletçi bir tavırla sermayenin tabana yaygınlaştırılmasıyla oluşturulan “orta sınıf” vb. kendi iç çelişkisine yönelik uygulamalar sayesinde varoluşunu devam ettirmektedir.
Diğer yandan, Marx’ın, üretim tarzı ve ilişkileri temelinde ortaya koyduğu çözümlemeyle gösterdiği, insanın kendine ve diğer insanlara yabancılaşmasındaki işleyiş, yoğunlaşmış ve incelmiş çıkar ve sömürü ilişkileri biçiminde dünyasal ölçekte keskin bir şekilde devam etmektedir. Ekonomik çıkar ilişkilerine bağlı kurulan insansal, toplumsal, siyasal ilişkiler, düşünsel ve kültürel alanı belirlemesi çerçevesinde, ulusal ve uluslararası ilişkiler düzeyinde de, insanın kendine ve diğer insanlara yabancılaşmasının ve özgürleşememesinin temel nedeni olarak gözükmektedir.
Sonuç
Varoluş ve öz kavramlarına ilişkin Marksist bakış, insansal varoluş ve özün belirleniminin üretim biçimi ve ilişkilerine bağlı olarak biçimlenen toplumsal ve siyasal yapı içinde anlaşılabileceğini vurgulamaktadır. Bu anlamda, tinin ya da idenin yaşamı belirlediği Hegelci anlayıştan farklı olarak, yaşamın ve maddi koşullarının tini belirlediğini ifade eden Marksist anlayışa göre, insan fiziksel ve zihinsel yetiyle donatılmış doğal bir varoluş olarak, özünü içinde bulunduğu ve üretim biçimi ve ilişkilerine göre biçimlenmiş toplumsal ve siyasal koşullar içinde oluşturacaktır. Bu toplumsal ve siyasal koşullarının belirlenimini sağlayan tarihsel-olgusal gerçeklikler ise, diyalektik temelde anlaşılabilecek gelişimsel ve dönüşümsel bir yapıya sahiptir.
Tarihsel-olgusal geçeklikler, toplumsal ve siyasal yapının ekonomik üretim tarzı ve ilişkilerine bağlı biçimlendiğini göstermektedir. İnsan varoluş ve özünün anlaşılması, onun varoluş ve özünün gelişim ve dönüşümünü sağlayacak koşulların bilinmesi ve çözümlenmesinden geçecektir. Bu anlamda, Marksist varoluş ve öz anlayışı, doğal ve maddi bir anlayış çerçevesinde açımlanır. Varoluş, fiziksel ve zihinsel doğal ve maddi koşullar içindeki akıllı insan varlığı, öz ise bu varlığın kendini gerçekleştirmesi biçiminde anlaşılabilir. İnsanın kendini gerçekleştirmesi, kendi fiziksel ve zihinsel yetilerini geliştirip, kendi yaşamını kendi belirleyecek biçimde var olmaktır. Bu varoluş, kendinin öz-gerçekleştirimi olarak diğer insanlarla birlikteliği ve karşılıklılığı temelinde olanaklıdır.
Mülkiyet ve üretim ilişkilerinin, insanı kendine ve diğer insanlara yabancılaştırması, onun kendi varoluşunun dışardan belirlenimi, insanın istek ve arzuları doğrultusunda seçme ve eyleme etkinliğinin olmayışıdır.
Burjuva toplumu ve onun modern bireyi, çıkar ve güç ilişkileriyle dolayımlanmış toplumsal yapıda kendinden ve diğerlerinden “uzağa-düşmüşlük” içindedir. Bu bir anlamda, tek-boyutlu birey ve toplum anlayışının kitle kültürü ve bireysel bilinç oluşumunda kendinin gösteren “özerklikte ve kavramada gerilemenin belirtisidir” (Marcuse 1997: 67). Kitle kültürü ve onun bireyleri, çıkar ilişkileriyle dolayımlanmış toplumsal yapıda, her an yeniden üretilen bir ve aynı gerçeklikte, beğeni ve duyarlılığı tüketimin sınırsızlığı ve doyumsuzluğunda eriterek birbirine benzetilmektedir. Teknolojik ve ekonomik gelişmeler ve kapitalist üretim ilişkilerine bağlı olarak dünyasal ölçekte hâkim olan tahakküm ve sömürü ilişkileri, bireysel özerklik ve özgürlükleri yok edecek biçimde kurumsallaşmıştır.
İletişim teknolojileri aracılığıyla “gerçekliğin” çarpıtıldığı ve yeniden oluşturulduğu bilinç biçimi ve kültürel değerler ortamı, insanların farklılık ve yaratıcılıklarının köreltilmesiyle, kolay yönetilebilir ve yönlendirilebilir bağımlı ve kendine yabancılaşmış bireylerden kurulu toplumsal ve siyasal bir yapıyı biçimlendirir.
Dolayısıyla bu yapı içinde insanların yabancılaşmadan kurtulabilmeleri ve özgürleşebilmeleri, ancak bu yapıyı üreten ve yeniden biçimlendiren üretim biçimi ve ilişkilerin aşılmasıyla olanaklı olacaktır.
|