Tekil Mesaj gösterimi
Eski 28 Ağustos 2023, 00:46   #3
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: İnsansal Varoluş ve Özün Belirlenimi Olarak Yabancılaşma ve Özgürleşme

Marksizm, Yabancılaşma ve Özgürleşme Düşünce ve varlık ilişkisini maddi temelde kavrayan Marksist felsefe anlayışı, genel olarak doğa ve insan, özel olarak da insanın ekonomik, siyasal, toplumsal, hukuksal, dinsel ve sanatsal faaliyetlerine ilişkin ortaya konulmuş eleştiri ve çözümleri içeren felsefi bir dizgedir. Marx ve Engels yardımıyla ortaya konulmuş bu düşünceler dizgesinin, alternatif bir model olarak ekonomik, siyasal ve toplumsal pratikte önemli boyutta etki ve yansımaları olmuştur.

Hegel sonrası felsefi düşünce, onun yöntem ve kavramlarının etki ve yansımasına bağlı olarak Hegelciliği “Ortodoks Hıristiyanlık açısından yorumlayan Sağ Hegelciler (K. Hoschel, F. Hinrisch, G. Gabler, Ch. Weisse, I. Fichte) ve liberal bir anlayışla yorumlayan Sol Hegelciler (D. Strauss, Bruno Bauer, L. Feuerbach)” (Hançerlioğlu 1993) biçiminde bir gelişim göstermiştir. Ancak, Sol Hegelci söylem, materyalist varlık anlayışı temelinde tutarlı ve bütünlüklü bir ekonomik, toplumsal ve siyasal felsefi görüşü olarak Marksizm’de ortaya konulur. Marx, Hegelci yöntem ve kavramları, kendi felsefi görüşünü ortaya koyacak biçimde dönüştürerek kullanmıştır.

Althusser, bu ilişkiyi, “Marx bitip tükenmeyen araştırması boyunca, Hegel’den kurtulmak ve kendini kavramak için ona yeniden dönmekten; ondan ayrılmak ve kendini tanımak için onu yeniden bulmaktan başka ne yaptı ki?” (Althusser 2000: 40) biçimindeki bir soruyla ifade etmektedir.

Diğer yandan, Hegel ve Marx arasında yöntem ve kavramlar açısından dolayıma ilişkin olarak Barion, “Hegel sisteminde İde ve gerçeklik uzlaşıya götürülür; bu felsefede bütün gerçeklik ussal olarak İdenin açılması biçiminde kavranılır. Oysa Marx, İde ve gerçekliğin uzlaşmazlığını, dünyasal gerçeklikte de aşmak istiyordu”(Barion 1970: 122). Dolayısıyla, dünyasal gerçeklik temelinde kendi düşüncelerini ortaya koyan Marx, Hegelci yöntem ve kavramlarla girmiş olduğu dolayımlamayla birlikte, bu yöntem ve anlayıştan farkını şöyle belirtir:

Benim diyalektik yöntemim Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil tam karşıttır da. Hegel için insan beyninin yaşam-süreci, yani düşünme süreci Hegel bunu ‘Fikir’ (Idea) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya yalnızca ‘Fikir’in dışsal ve görüngüsel (phenomenal) biçimidir. Benim içinse tersine, ‘Fikir’ maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir (Marx 1993: 28).

Bu anlamda Marx, gerçekliğin tarihsel diyalektik süreçte soyut-Tinselin dışsal ve görüngüsel bir yansıması değil, somut-maddi olanın insan düşüncesinde yansıması olarak görmektedir. Dolayısıyla, maddi olan zihnin bir yansıması ya da görünüşü değil, zihin maddi olanın bir yansıması ve ürünüdür.

Engels’e göre, özellikle modern felsefenin temel sorunu düşüncenin varlıkla olan ilişkisidir. Bu soruyu yanıtlama biçimlerine göre filozoflar iki kampa ayrılmaktadırlar. Tinin ya da İde’nin doğa-maddeye göre önce geldiğini ileri süren anlayış idealist dünya görüşünü, maddeyi ya da doğayı temele alan anlayış ise materyalist dünya görüşünü temsil etmektedirler. Materyalist anlayışa göre, “madde tinin bir ürünü değildir, ama tinin kendisi maddenin en üstün ürününden başka bir şey değildir” (Engels 1992: 24).

Tinin kendisinin maddenin en üstün ürünü olarak görülmesi anlamında felsefi dizgenin temellendirilmesi evren, doğa ve insana ilişkin materyalist bir dünya anlayışının varlık, bilgi ve değer alanında açımlanmasıdır. Bu açımlama, Hegelci diyalektiğin farklı bir okunması, yani “...başı yukarda olmak üzere doğrultuldu ya da daha doğru deyişle başının üzerinde dururken yeniden ayakları üzerine konması...” (a.e., 42) biçiminde oluşturuldu. Ancak, Engels, Hegel’in basit bir şekilde bir yana bırakılmadığını, onun devrimci yönü olan diyalektik yönteminden yola çıkıldığını vurgular. Bu yöntem, Hegelci biçimiyle kullanılmazdı, çünkü Mutlak İdea’yı bütün bir gerçeklik olarak almış ve dogmatikleştirmiştir. Oysa bu dogmatik içerik, Hegel’in dogmatik olan ne varsa hepsini geçersizleştiren diyalektik yöntemi ile çelişki halindedir, dolayısıyla “Hegel öğretisinin devrimci yanı onun tutucu yanının ağırlığı altında ezilip boğulmuştur” (a.e., 14). İşte, Marksizm, Hegel’in diyalektik yönteminin devrimci yanını açığa çıkaracak felsefe olarak, onu, maddi temelde insan, doğa ve evrenin tarih-olgusal durumuyla dolayıma sokarak yeniden biçimlendirecektir.

Diyalektik materyalizm Marksizmin doğa anlayışına karşılık gelirken, tarihsel materyalizm ise, toplumsal ve siyasal yapının tarih-olgusal temelde çözümlemesini içermektedir.

Diyalektik materyalizm, doğadaki gelişim ve değişim sürecinin diyalektik temelde biçimlenmesi anlamında, en basitten en karmaşık yapıya, inorganik düzeyden organik düzeye doğru evrimleştiğinin, farklılaşma ve çoğalmayla birlikte nicel olandan nitel olana doğru bir dönüşümle birlikte karmaşık yapıların ve canlı varlıkların oluştuğunu vurgulamaktadır. Bu canlı-akıllı varlığın bilinçlenme süreci, onun doğa ve öteki canlılarla girmiş olduğu ilişki sonucunda, tarih-toplumsal yapı içerisinde bir öz- bilinçlenme, varoluşsal bir öz olarak ortaya çıkmasıdır. Ancak, toplumun gelişim yasaları tarihi, bir noktada doğanın gelişim tarihinden farklı biçimde görünür. Bu fark, doğada genel yasanın zorunluluğunda bilinçsiz ve rastlantısal iken, toplumsal alanda genel yasanın zorunluluğunda bilinçli ve amaçlı insan eylemlerinin rastlantısallığı olarak görünür. Bireysel bilinç ve isteklerin çokluğunda ortaya çıkan çatışmada, tarihsel
olanın rastlantısallığının başlangıçta istenenden ve amaçlanandan farklı bir durumun ortaya çıkmasının ardında işleyen genel yasayı bulup çıkarmak bu tarih-toplumsal gelişmenin öncesini anlama ve sonrasını açıklamada temel olacaktır.

İdealist tarih anlayışından farklı olarak materyalist tarih anlayışı, “...pratiği fikirlere göre açıklamaz, fikirlerin oluşumunu maddi pratiğe göre açıklar” (Marx; Engels 1992: 64) Bu aynı zamanda, Hegelci “yaşamı belirleyen bilinçtir” anlayışına karşılık, “bilinci belirleyen yaşamdır” anlayışının başka bir ifadesidir. Tarihsel- toplumsal süreç, maddi üretim tarzı ve ilişkilerine bağlı olarak ortaya çıkan mülkiye biçimlerinde somutlaşmış bir sınıflar mücadelesi olarak görünmektedir. Bu süreçte her mülkiyet biçimi, değişen ve dönüşen insan pratiği ve koşullarına bağlı olarak farklılaşarak değişip dönüşmüş; her bir mülkiyet biçimi kendi anti-tezini kendi içinde taşıyacak biçimde, bir sonraki mülkiyet biçimine yerini bırakmıştır. Buna göre, tarihsel- olgusal diyalektik süreçte, maddi üretim tarzı ve ilişkilerine bağlı olarak insanların toplumsal örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan mülkiyet biçimleri ve sınıf yapıları iş bölümünün ve tarımsal üretimin olmadığı, avcılık ve toplayıcılığın hâkim olduğu üretim tarzı ve ilişkilerinin doğurduğu “aşiret mülkiyeti”; tarımsal üretim ve işbölümünün kısmi yaygınlaşması ve trampanın gelişimiyle birlikte köle ve yurttaş ayrıcalığı temelinde oluşan antik “komünal ve devlet mülkiyeti”; toprağa bağlı üretim tarzı ve ilişkilerinin yaygınlaştığı serfleştirilmiş küçük köylüler ve onların mülkiyeti olarak “feodal ya da zümre mülkiyeti”; ticaret ve sanayiinin gelişmesine ve emeğin serbest dolaşımına bağlı olarak ortaya çıkan “burjuva mülkiyeti” tarzında görülmektedir.

Tarihsel süreçte gelinen noktada kapitalist üretim tarzı ve burjuva mülkiyet biçimi yerini “komünist mülkiyet” biçimine bırakacaktır. Komünizm, mülkiyetin toplumsallaştırılması anlamında, ayrıcalıklar ve sınıfların nedeni olan mülkiyetin ortadan kaldırılması, kişilerin ve grupların mülksüzleştirilmesidir. Bu aynı zamanda, toplumun siyasallaştırılması olduğu kadar, siyasalın toplumsallaştırılması olarak sınıfların ortadan kaldırılmasıdır.

Marx, insanın doğaya ve kendine yabancılaşmasını, bireysel ve toplumsal emek sürecindeki karşılıklı etkileşimi temelinde “ekonomi politik” eleştirisiyle ortaya koyar.

Bu konudaki görüşünü Marx, Hegelci yabancılaşma ve nesneleşme kavramsallaştırımı eleştirisinde belirler. Daha öncesinde insanın doğaya ve kendine yabancılaşması sorunu, Hegel’de, özbilincin, öncelikle soyut belirlenimi içinde kendinde ve diğerlerinde ayrımlaşıp nesneleşmesi biçiminde ele alınmıştır:

Tin, kendi içinde özgür olan nesnel bir edimselliğin bilicidir; oysa bu bilincin karşısında ‘kendi’ ve özün o birliği, edimsel bilinç karşısında arı bilinç durmaktadır. Bir yandan edimsel özbilinç dışlaşması yoluyla edimsel dünyaya geçerken bu sonuncusu ise edimsel özbilince geri döner; öte yandan bir ve aynı edimsellik, hem kişi hem de nesnellik, ortadan kaldırılır; bunlar salt evrenseldirler.

Bu yabancılaşmaları arı bilinç ya da özdür (Hegel 1986: 297). Buna göre, yabancılaşma ya da nesneleşme, Tinin dış doğayı olumsuzlamasıyla kendine dönüş aşamasıdır.

Yabancılaşama, öteki varlıktır, bilincin ve özbilincin, nesnenin ve öznenin karşıtlığıdır. Dolayısıyla, “insan ya da evrensel us kendini gerçekleştirirken, tarih denilen şey doğrultusunda bireyi bir alet, bir araç gibi kullanırken, nesnellik içinde yabancılaştırmaktadır” (Yenişehirlioğlu 1995: 64). Ancak Marx, Hegel’den farklı olarak nesneleşme ve yabancılaşmayı birbirinden ayırarak, nesneleşmeyi meta üreten emek-gücü sürecinin olumlu bir yanı biçiminde görürken, yabacılaşmayı bu sürecin olumsuz bir gerçekleşimi olarak görür.

Marx’a göre, Hegel felsefesinin kökensel kaynağı Tinin Görüngübilimi’nde çeşitli yabancılaşma biçimleri görülmektedir. Bu farklı yabancılaşma biçimleri aslında, bilincin ve özbilincin çeşitli biçimlerinden başka bir şey değildir. Bu anlamda, Hegel’de ortaya çıkan iki yanılgıdan birincisi, düşünülmüş soyut varlıkların yabancılaşmış biçimi olarak felsefi düşünce mutlak olanın bilgisinde sona ermektedir. Dolayısıyla, yabancılaşmış insanın soyut biçimi olarak filozof, kendini gerçek dünyanın ölçüsü sayar. İkinci yanılgı ise, somut, duyulur gerçek dünyanın nesneleşmesi olan ahlak, din, hukuk, sivil toplum ve devletin tinsel özler olarak kavranılmasıdır. Bu kavrayış, mutlak Tinin gerçekleşmesi olarak mutlak bilginin kendini felsefi düşüncede nesneleştirmesinden başka bir şey değildir.

Dolayısıyla, “felsefi tin, öz-yabancılaşmadan çıkmaksızın, kendini anlıkla, yani soyut olarak kavrayan yabancılaşmış dünya tarihinden başka bir şey değildir” (Marx 2000: 43). Bu tarih, somut olarak ancak insanın insanla ve doğayla girmiş olduğu kendini gerçekleştirme mücadelesinde kavranabilir.

Marx, tarihsel süreçteki diyalektik gelişim ve dönüşüme bağlı olarak doğal ve toplumsal olgudan hareketle, nesneleşme ve yabancılaşmanın anlaşılmasının, insanın özgürleşmesi için temel olduğu anlayışından hareket eder.

İnsanın nesneleşmesi ve kendine yabancılaşmasına neden olan mülkiyet ilişkileri, tarih-olgusal süreçte üretim tarzı ve ilişkilerine bağlı olarak toplumsal yapının biçimlenmesine neden olmuştur.

Dolayısıyla, toplumsal yapının kendisi bu yabancılaşma ve nesneleşmenin yeniden üretimini sağlayan bir özellik içermektedir. Yabancılaşma ve nesneleşmenin ortadan kaldırılması için böyle bir toplumsal yapının dönüşümü, onun oluşumunu sağlayan üretim tarzı ve ilişkilerini anlamaktan geçecektir.

Bunun için insan oluşturucu öğeden başlayarak insanın kendi emeği karşısında nesneleşmesinin, kendine ve diğer insanlara karşı yabancılaşmasının içeriğini anlamak gerekecektir.

İnsan, emeğiyle doğayı ve varoluş koşullarını değiştirip dönüştürürken, kendini de değiştirip dönüştürmektedir.

“Emek-gücü ya da çalışma kapasitesi sözünden, insanın kendisinde bulunan ve hangi türden olursa olsun bir kullanım-değeri üretirken harcadığı zihinsel ve fiziksel yetilerin toplamı anlaşılmalıdır” (Marx 1993: 183). Bu temelde, insan oluşturucu emek-gücünün nesnel ve somut ortaya konuluşu toplumsal-emek yoluyla olacaktır. Tarihsel süreçte mülkiyetin ortaya çıkışı ve sınıflı toplumsal yapının oluşumu, toplumsal-emeğin belli ellerde toplanmasıyla özel mülkiyet temelinde geçekleşmiştir. Toplumsal-emeğin belli ellerde toplanmasıyla oluşan sınıflı toplum yapısının en son biçimi kapitalist üretim biçimi ve burjuva siyasal ve toplumsal yapısıdır. Burjuva toplumsal ve siyasal yapısı içinde, kapitalist üretim sürecinde çalışan kişi, kendi dışında ekonomik değişim ve kullanım-değeri koşullarına göre belirlenmiş bir yapıdaki üretim sürecinde emek gücüyle nesneyi olumsuzlayarak, emek-ürünü meta değeri olan nesneyi yaratmakla kendi nesnesi karşısında nesneleşmiştir; aynı zamanda, kişi, meta değeri olan ürününün artı-değer olarak mevcut sömürü ilişkilerini sürdürücü bir “güç” olarak siyasal ve düşünsel alanda kendine dönmesi nedeniyle kendi emek ürünü karşısında yoksunlaşmış, yabancılaşmıştır. “Öyleyse yabancılaşmış emek şu sonuçlara yol açar: insanın cinsil varlığı, doğa kadar onun cinsil entelektüel yetileri de ona yabancı bir varlık durumuna dönüşürler. Yabancılaşmış emek, onun dışındaki doğayı olduğu gibi onun tinsel özünü, insanal özünü olduğu gibi kendi öz bedenini de insana yabancılaştırır. ...insan insana yabancılaşmıştır” (Marx 2000: 29). Bu yabancılaşma, bütün insani, toplumsal ve siyasal ilişkilerde kendini gösterir. O halde burada, “özgürlük sorunu, karşımızda işbölümü sorunu olarak durmaktadır” (Davidov 1997: 80). Dolayısıyla, bu sorun, bireylerin sınırlı ve sonlu faaliyetlerinin, toplumsal düzeyde evrensel ve nesnel bir özellik kazanarak, onların kendilerine yabancılaşması biçiminde ortaya çıkar.,