|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: İnsansal Varoluş ve Özün Belirlenimi Olarak Yabancılaşma ve Özgürleşme
Yüklemlerinse, yüklemi oldukları “şey”ler dışında bir varoluşları yoktur. Ayrıca tümellerin töz olamayacağı üçüncü adam kanıtıyla da çürütülmeye çalışılır: Buna göre, şeylerdeki ortak özellikler bağımsız tözler olarak kabul edilirlerse, duyusal insanla bunun ideası kendinde insan da ortak olan şey ve o şeyin de kendisi üçüncü bir insanı meydana getireceğinden, bunun sonsuza kadar gidebileceği ileri sürülür. Bu yüzden tümeller birer töz değil, ilinektirler.
Bunlar birinci tözün, özsel doğanın, üzerine gelip giden ilineklerdir. Bu anlamda, bizim “şu” diye gösterdiğimiz varlığı bir olanaklılık olarak nitelikler toplamıyla bilebilmekteyiz; ama nitelikler toplamı o varlığın kendisi de değildir. Öyleyse, bir olanaklılık olarak kabul edilen bir tanımla birinci töz, özsel-doğa, olduğu gibi bilinebilecek bir “şey” değildir. Onu, ancak aktüel hale getiren nitelikleri ve yüklemleriyle bilebiliriz.
Platon ve Aristoteles felsefesinin varoluş ve öze ilişkin olarak gerçekliğin ikili yapısı üzerine bu düşünce ve kavramlar, çağın toplumsal, siyasal, ekonomik ve kültürel ortamına bağlı olarak dönüştürülmüş biçimde kendini göstermiştir. Ortaçağda ise, Hıristiyanlığın etkisiyle birlikte varoluş ve öz kavramları, yoktan var eden bir Tanrı ve vahyin açılımı temelinde yorumlanmıştır. Öz, “tanrısal öz” olarak varoluşta işleyen yazgısallıktır. Özleri Tanrı tarafından belirlenmiş yaratıklar, yoktan varoluşa getirilmiş olarak, bu dünyada özlerine göre eyleyeceklerdir.
Modern çağda “öz,” doğa olarak yorumlanır. İnsanı belirleyen artık Tanrı değildir, ama doğadır. İşte, bütün bu belirlenmişliklere karşı çıktığını ileri süren anlayışlar, önceden varolan bir insan özü ya da doğası olamayacağını ileri sürerler. Çünkü bütün bu belirlemeler birer tasarlama olarak aklın soyutlamasıdır, bu tasarılar olmuş bitmiş şeyler gibi çalışırlar oysa yaşam devam etmektedir ve bu tasarılarda değişmek zorundadır. Bir özün ya da tözün kabulü varlığın ne olduğunu önceden bilmektir, oysa varlık insan aklı ve onun bir ürünü değildir, onu da içine alandır. O, içine alınmış olan tarafından belirlenmiştir. Öyleyse, o, onu belirleyemez sadece anlamaya çalışabilir. İnsan, bütün yönleriyle kendini anlama ve yorumlamayı, her şeye rağmen yapmak zorundadır. Kendini yeniden oluşturmak ve anlamak zorundadır. Bu tavır, insanı somut varlığı içinde bütün yönleriyle kabul etme ve merkeze koyma olarak, Sokratesçi anlamda, “kendini bil” ifadesinin yeniden yorumlanmasıdır; insan ne olmadığını bilmek zorundadır. Bu çerçevede, varoluş felsefesi, “varoluş, özden önce gelir” (Sartre 1997: 61) anlayışıyla, insanın varoluşunun dünyasal anlamını göstermeye çalışır. Bu temel üzerinden düşüncelerini açan varoluşçular, geleneksel felsefe anlayışının karşısına bu savla çıkarken, önceden belirlenmiş ve tanımlanmış olan her türlü varoluş-öz anlayışına da karşı çıkmış oluyorlardı.
İdealist felsefenin varoluş ve öz anlayışının bütünsel, nesnel ve kavramsal olarak ortaya konulması Hegel felsefesinde olmuştur. Varoluş ve özün nesnel kavranışını “Hegel, Sokrates-Platon düşüncesinden, -‘kendi kendini tanı’ buyruğundan kalkarak-, insanın doğasının, onun geçirdiği değişimlerin, yarattığı devimin, yine insan varlığının özünün birer dışlaşması, ama sürekli olarak bir üst düzeyde dışlaşması olarak düşünülmesi gerektiğini savunmaktadır” (Yenişehirlioğlu 1991: 76). Hegel, evrensel diyalektik yasanın varlık-düşünce, özne-nesne özdeşliği temelinde düşüncelerini ortaya koyar. Hegel felsefesinde akıl ve varlığın özdeşliği temeldir; çünkü “ akli olan gerçektir ve gerçek olan aklidir” (Hegel 1991: 29). Gerçeklik akılla anlaşılabilir olan, akılla ortaya konulan “ide”dir.
Hegel, Tin’in Fenomenolojisinde, Tin’in varlığını ve gelişimini diyalektik olarak, tez, antitez, sentez üçlü adımları halinde tarihsel süreçteki gelişim ve ilerlemesinin çözümlemesini yapar (Hegel 1986). Bu çözümlemede, Tin, yani zihin, canlı, gelişen, ilerleyen, dinamik bir bütün olarak çeşitli uğraklardan geçip, değişen, dönüşen olmakla birlikte yine de kendi kendisi olarak kalabilmektedir. Dolayısıyla, parçaları anlamada da bu bütüne bakmak gerekliliği vardır. “Demek ki, Diyalektik Yöntem, (...) ‘tümel’ olanı, bilginin sürecinde, saltık bir yapıya sahip oluncaya dek, ‘basit ve tikel’ olandan alıp, dış nesnel gerçeklik ile kavramsal gerçekliğin özdeş kılınmasına dek sürdürülen bir işlemdir. Bu işlemin sonucunda, böylece, ‘kendinde somut bütünlük’ ile kendinde soyut bir bütünlük olan kavramsal bir ve aynı şey olacaktır. Bununla birlikte, onlar, kendilerine özgün ayrılıklarını koruyacaklardır” (Yenişehirlioğlu 1991: 298).
Dolayısıyla Hegel’de, bilgi ve nesnesi aynı Varlığın diyalektik ürünü olarak nesnelleşir ve bütünleşir. Evren, doğa ve insan hakkında gerçek bilim bu bilgide ortaya konulur.
Kavramlar ve kategoriler birer ontolojik yapı kazanarak Tin’in nesnelleşmesinin ürünü olarak karşımıza çıkar.
Hegel’de, bilincin gelişimi, üç aşamalı olarak gerçekleşir. Bu aşamalar diyalektik olarak gerçekleşir. Bilinç, birinci aşamada, kendinde bilinç olarak saf haldedir, kendi kendisiyle özdeşlik halindedir. İkinci aşamada, kendinin-bilinci olarak bilincin kendine dönmesidir, yani kendi kendini tanıması anlamında, kendini konu yapmasıdır. Bilinç, saflığından sıyrılarak kendine bakar, içeriksel bir özellik kazanır, kendisi-için-bilinç haline gelir. Bu aşamada, “öteki” ortaya çıkar. Ötekiyle ilgili olarak istek, arzu ve düşünceler oluşur. Bu anlamda kendinde-bilinç olumsuzlanır. Üçüncü aşamada, bilincin mutlaklaşması olarak iki aşamanın sentezinin geçekleştirilmesidir. “Aynı bilincin bu iki ayrı halini birleştiren bir üçüncü ya da bir başka bilinç vardır. Hegel, buna nesne-varlık demişti. İşte, bu nesne-varlık karşısında,- ayrıca bu nesne varlık da bir bilinçtir- aynı bilincin iki ayrı hali, bu nesne-varlık-bilinçle olan diyalektik ilişkilerinden dolayı birleşmekte ve ortaya kendinde-ve-kendisi-için bilinç dediğimiz bilinç çıkmaktadır”
(Yenişehirlioğlu 1995: 58). Kendinde-ve-kendisi-için bilinç, bilincin kendi kendini tanıması olarak kendini gerçekleştirmesidir. Özne haline gelmesi olarak bilinç, nesnesinde ve nesnesi de kendinde gerçekleşir. Bu gerçekleşme, “...kendi-için-varlık ve kendinde-varlığın bu arı birliği ‘kendinde’ ya da varlık olarak belirlenmekte...” (Hegel 1986: 268) bütünleşmiş olan asıl gerçekliktir; dolayısıyla bu, aynı zamanda bilincin Tinleşmesidir.
Hegel’de, varoluş ve öz kavramları, özdeşlik ve ayrım ilkeleri temelinde soyut varoluşu sürecinde “öz”ün gerçekleşmesi biçiminde mutlak-Tinin kavramsal nesnelleşmesidir. Hegel’in Mantık Bilimi’nde “varoluşun zemini olarak öz”, kendi kendisi-içinde kendiyle özdeş görünüştür. “Öz yalnızca arı Özdeşlik ve kendi içinde Görünüştür, çünkü kendini kendisi ile bağıntılayan olumsuzluk ve böylece kendinin kendinden itilmesidir; öyleyse özsel olarak Ayrım belirlenimi kapsar” (Hegel 2004: 203). Bu anlamda, ayrım olarak belirleme bir olumsuzlama olarak, özün kendi özdeşliğinden çıkıp dolayımlanmasıyla bir görünüş kazanmasıdır. Dolayısıyla, ayrım her şeyin kendi özünde özsel olarak ayrı bir şey olmasıdır:
Öz ilk olarak kendi içinde görünme ve dolaylılıktır; dolaylılığın bütünlüğü olarak kendi ile birliği şimdi ayrımın ve böylece dolaylılığın kendini ortadan kaldırması olarak koyulur. Bu öyleyse dolaysızlığın ya da Varlığın yeniden kuruluşudur. Bu varlık Varoluştur. ...Varoluş kendi-içine-yansıma ile başkası-içine-yansımanın dolaysız birliğidir (a.e., 213).
Buna göre, özdeşlik ve ayrım temelinde, özün dolaylı birliğini kendinde olumsuzlamasıyla görünüşü, dolaysız varlık olarak varoluştur. Özün, özdeşlik ve ayrımı temelindeki belirlenimiyle ortaya çıkan varoluş, kendi-içine-yansıma ve başkası-içine- yansımanın dolaysız birliğinin ikili belirlenimiyle yani olumsuzlanmasıyla varolan olarak “Şey”dir. Her Şeyin kendi özünde özsel olarak ayrı bir Şey olması, Özün varoluşudur. “Öz öyleyse Görüngünün arkasında ya da ötesinde değildir; tersine, Özün varolan olması yoluyla Varoluş Görüngüdür” (a.e., 220). Dolayısıyla, Hegel felsefesinde, soyut Tin’in varoluş içinde “özün” görüngüsü olarak kavranan nesnel gerçeğin kendisi mutlak-Tin, Geist’tır. Tarihsel süreçte gerçek, yani mutlak-Tin kendini düşüncede, varoluşu içinde kavranan “öz”ler olarak kavramsal nesnellikte kendini ortaya koyacaktır.
|