|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Anarşizm: Teoriden Pratiğe 1. Bölüm: Anarşizmin Temel Fikirleri – Daniel Guérin (Anarşist
Anarşizm: Teoriden Pratiğe 1. Bölüm: Anarşizmin Temel Fikirleri – Daniel Guérin (Anarşist
Fransız anarşist komünist yazar Daniel Guérin’in 1970 tarihli “Anarşizm: Teoriden Pratiğe” isimli kitabının “Anarşizmin Temel Fikirleri” başlıklı 1. bölümü Anarşist Bakış internet sitesi tarafından çevrilerek yayınlanmıştır.
Sözcükler Meselesi
Anarşi kelimesi yeryüzü kadar eski bir sözcüktür. İki eski Yunan sözcüğünden türetilmiştir; av (an), apxn (arkhe), ve yetkenin [otoritenin] veya hükümetin yokluğu gibi bir şeyi ifade eder. Ancak binyıldır insanın bunlardan birinden veya diğerinden vazgeçemeyeceği varsayımı kabul edilmektedir; ve [bu nedenle] anarşi kötüleyici bir anlamda düzensizliğin, kaosun ve örgütsüzlüğün eşanlamlısı olarak anlaşılmıştır.
Pierre-Joseph Proudhon nükteli [çarpıcı] sözleriyle (“mülkiyet hırsızlıktır” gibi) ünlüydü ve anarşi sözcüğünü kullanmaya başlamıştı. Adeta amacı mümkün olduğunca şok etmekmişçesine, 1840’da “Philistine” ile aşağıdaki şu konuşmaya yapmıştı.
“Sen cumhuriyetçisin”.
“Cumhuriyetçi, evet; ama bunun hiçbir anlamı yok. Cumhur iyet [Res publica] bir ‘Devlet’tir. Krallar da cumhuriyetçidirler”.
“Peki öyleyse. Demokrat mısın?”
“Hayır”.
“Ne! Belki de monarşistsin?”
“Hayır”.
“O zaman anayasalcı mı?”
“Tanrı korusun”.
“O zaman aristokratsın?”
“Hiç de değil!”
“Karma bir hükümet biçimi mi istiyorsun?”
“Daha da azını”.
“Peki öyleyse sen nesin?”
“Anarşist”.
[Proudhon] muhalif yığınların kokusundan kurtulmak için, bazen anarşi [sözcüğünün] okunuşunda (an-archy) indirim yapmıştır. [Proudhon] bu kelimeyi ile düzensizlikten başka hiçbir şey anlamamaktadır. Görünüşe aldanmadan, göreceğimiz üzere [denilebilir ki Proudhon] yıkıcı olmaktan ziyade yapıcı olmuştur. Hükümeti düzensizlikten sorumlu tutarak, yanlızca hükümetsiz bir toplumun doğal düzeni oluşturabileceğine ve toplumsal harmoniyi [uyumu] tekrar inşa edebileceğine inanıyordu. Dilin [bu sözcüğün içerdiği anlamı ifade eden] başka bir terim sağlayamadığını belirterek, katı etimolojik anlamındaki o eski anarşi kelimesini yeniden kullanmayı tercih etti.
Polemiklerin ateşi içindeyken inatla ve çelişkili bir şekilde anarşi kelimesini düzensizlik [anlamındaki] kötüleyici şeklinde kullandığı da olmuştur; böylece karışıklığı daha fazla karmaşaya dönüştürmüştür. Taraftarı Bakunin bu hususta onu takip etmiştir.
Proudhon ve Bakunin, sözcüğün bu iki zıt anlamı ile ortaya çıkan zihin karışıklığıyla oynayarak bedhah [ing. malicious, kötü niyetli] bir zevk edinmekle bunu daha da ileri götürmüşlerdir: onlara göre anarşi hem muazzam bir düzensizlik, toplumun tam bir organizasyonluğu demektir; hem de bunun ötesinde devasa bir devrimci değişim, özgürlük ve dayanışmaya dayanan yeni, istikrarlı ve rasyonel bir düzenin inşa edilmesi demektir.
Anarşi’nin bu iki babasının yakın takipçileri; henüz daha başlamamış olana olumsuz anlam yükleyecek, pek söyleyecek bir şeyi olmayanlar için rahatsızlık verici olabilecek belirsizliklere savuracak, sözcüğün acınacak bir şekilde elastik olarak kullanılmasından kaçınmışlardır. Hatta kısa kariyerinin sonuna doğru artık oldukça dikkatli hale gelen Proudhon bile kendisini “federalist” olarak adlandırmaktan oldukça memnundur. Küçük-burjuva [kökenli] takipçileri mutuellisme’yi [karşılıkçılık] anarchisme’ye tercih ederken, sosyalist çizgi ise collectivisme’yi [kolektivizm] kabullendi ve kısa zaman içinde ise bunun yerini communisme [komünizm sözcüğü] aldı.
Yüzyılın sonunda Fransa’da Sebastian Faure, Joseph Dejacque tarafından 1858’de ortaya atılan bir sözcüğü alarak, bunu dergisinin ismi yaptı; Le Libertaire. Bugün “anarşist” ve “liberter” terimleri birbirinin yerine kullanılır hale gelmiştir.
Bu terimlerin çoğu büyük bir dezavantaja [mahzura] sahiptirler: tanımladıklarını zannettikleri doktrinlerin temel niteliklerini ifade etmekte başarısız olmaktadırlar.
Anarşizm gerçekten de sosyalizmin eş anlamlısıdır. Anarşist aslında amacı insanın insan tarafından sömürüsünü ortadan kaldırmak olan bir sosyalisttir. Anarşizm sosyalist düşün akımlarından sadece birisidir; ana bileşenlerinin özgürlük için ilgi ve Devletin yıkılması için acele etme olduğu bir akım. Chicago şehitlerinden [5] birisi olan Adolf Fischer, “her anarşist sosyalisttir, ama her sosyalistin anarşist olması gerekmez” diyordu.
Bazı anarşistler kendilerini en iyi ve en mantıksal sosyalistler olarak görürler; ama aynı zamanda da teröristlere yapıştırılmış olan bir markayı kabul ederler veya [bu] diğerlerinin kendi boyunlarına asılıp kalmalarına izin verirler. Bu sıklıkla onların hatalı bir şekilde sosyalist aile içinde “yabancı bir vücut” olarak değerlendirilmelerine neden olmuştur, ve –genellikle oldukça anlamsız olan– bir dizi yanlış anlamalara ve sözlü çarpışmalara yol açmıştır. Bazı çağdaş anarşistler daha açık bir terim kullanarak bu yanlış anlamayı ortadan kaldırmaya çalışıyorlar: onlar kendilerini liberter sosyalizm veya komünizm ile tanımlıyorlar.
İçgüdüsel İsyan
Anarşizm en başta bir içgüdüsel [ing. visceral, içten gelen] devrim olarak tanımlanabilir. Anarşist her şeyden önce isyan halindeki insandır. [Cümle anlaşılmıyor (Anarşist Bakış)]. Max Stirner, anarşistin kendisini tüm kutsal şeylerden özgürleştirmesi gerektiğini ve engin bir takdisiyetten arınma [ing. deconsecration] süreci yürütmesi gerektiğini belirtir. Bu “akıl serserileri”, bu “kötü şahsiyetler”, “binlercesinin cezalarının ertelenmesini [ing. respite] ve teselli bulmasını sağlayan şeyleri dokunulmaz gerçekler gibi ele almayı reddederek, bunun yerine onların küstah eleştiri fantezilerini kısıtlamadan kapılmak için geleneğin [oluşturduğu] barikatların üzerinden geçip giderler.” [6]
Proudhon, “daima savaşılması, susturulması ve zincirle bağlanması gereken birer canavar olan; bir fil veya gergadan gibi tuzağa düşürülerek güdülmesi veya kıtlıkla gözü yıldırılması, ve kolonileştirme ve savaşla kanı akıtılması gereken”; tüm “resmi şahsiyetleri” –[yani] filozofları, rahipleri, yargıçları, akademisyenleri, gazetecileri, parlamenterler, vb.– reddeder. Elisee Reclus [7] toplumun bu besili [ing. well-heeled] insanları bulundurmaya neden değer gördüğünü şöyle açıklıyor: “Zenginler ve yoksullar, yönetenler ve kullar, efendiler ve hizmetkarlar, savaş emrini verecek Sezarlar ve gidip ölecek gladyatörler olduğu için; sağgörülü olanların zenginlerin ve efendilerin safında yer alması ve kendilerini imparatorun sarayına adamaları” yeterlidir.
Devamlı isyan halinde bulunması, anarşisti konformist olmayanlara ve yasadışı kişilere karşı sempati [duyan bir kişi] yapar, mahkumun ve toplumdan dışlanmış bir kimsenin davasını sahiplenmesine yol açar. Bakunin, Marks ve Engels’in lümpenproletaryadan, [yani] “paçavralar içindeki proletaryadan” haksız bir şekilde bahsettiğini düşünür. “Çünkü geleceğin toplumsal devriminin ruhu ve gücü, burjuvalaşan işçi sınıfı katmanlarında değil, yanlızca ve yanlızca onlarda [lümpenproletaryada] bulunmaktadır”.
Anarşistin reddetmeyeceği hararetli açıklamalar, toplumsal protestonun güçlü bir [şekilde] vücuda gelmesi olan –yarı isyankar, yarı suçlu– Vautrin karakteri aracılığıyla Balzac tarafından dile getirilmiştir.
Devlet Dehşeti
Anarşist, Devleti insanoğlunu çağlar boyunca körleştiren en ölümcül önyargılardan birisi olarak değerlendirir. Stirner onu [bireyi] “ezelden beri … Devlet tarafından ele geçirilmiş” olarak suçlamaktadır.
Proudhon, “özgür ve rasyonel bir varlığın ilk görevinin müzelere ve kütüphanelere başvurmak olduğu şeklindeki zihinsel fantaziye” karşı özellikle hiddetliydi; ve “bu zihinsel eğilimin devam ettirilmesini ve onun yenilmez gözükmesini sağlayan cazibeyi” [oluşturan] mekanizmayı açıkça ortaya koymuştu: “hükümet, kendisini insanların zihninde daima adaletin doğal bir organı ve zayıf olanın koruyucusu olarak göstermiştir”. “Kutsal ayinlerde kilise görevlilerinin yerlere kadar eğilmesi gibi gücün [erkin] önünde yerlere eğilen” müptela otoriterlerle dalga geçiyor, ve bakışlarını “adeta kuzey yıldızıymışçasına hiç durmaksızın otoriteye doğru” çeviren “tüm tarafları istisnasız” kınıyordu. “Yetkeye [duyulan] güvenin ve siyasi tanrısallaştırmanın yerini alacak yetkeyi reddetmenin” gerçekleşeceği günü özlemle bekliyordu.
Kropotkin, “hükümetin işlemesi sona erdirilir erdirilmez tamamen faydasız hale gelecek yabaniler güruhuna ait insanlar olarak nitelendirdiği” burjuvaziyi alaya alıyordu. Malatesta, otoriterlerin bilinçlerinin altında yer edinmiş özgürlük korkusunu ortaya çıkarırken, psikoanalizin habercisi oluyordu.
Anarşistlerin gözünden Devlette yanlış olan nedir?
Stirner bunu şöyle açıklıyor: “Biz iki düşmanız, Devlet ve Ben”. “Her Devlet bir tiranlıktır; ister tek bir adamın, isterse bir grubun tiranlığı olsun”. Her Devlet mecburen şimdi totaliter dediğimiz şeydir: “Devletin her zaman tek bir amacı vardır: bireyi sınırlamak, kontrol etmek, ona hakim olmak ve onu genel amaca tabi kılmak … Sansürü, denetimi ve polisiyle; Devlet tüm serbest faaliyetlere engel olmaya çalışır ve bu baskıyı da kendi görevi olarak algılar, çünkü bu kendini koruma içgüdüsünün bir gereğidir”. “Devlet, kendisininki ile aynı olmadıkça … benim kendi düşüncelerimi tam anlamı ile kullanmama ve onları başka insanlara iletmeme izin vermez … Aksi [her] durumda da beni susturur”.
Proudhon da aynı doğrultuda yazıyordu: “İnsanın insan tarafından yönetilmesi hizmetkarlıktır”. “Beni yönetmek üzere kim elini bana uzatırsa, o bir gaspçıdır, o bir tirandır. Ben onu düşmanım olarak ilan ederim”. [Proudhon], Moliere veya Beaumarchais’e eş değer bir tirada başlar:
“Yönetilmek demek, izlenmek, tahkik edilmek, casusluğa maruz kalmak, yönlendirilmek, kanuna tabi kılınmak, içeri tıkılmak, fikir aşılanmak [ing. indoctrinate], vaaza çekilmek, kontrol edilmek, değeri saptanmak, değerlendirilmek, sansüre uğratılmak, emir altında tutulmak; ne hakkı, ne irfanı [ing. wisdom], ne de erdemi [ing. virtue] olmayan yaratıklar [olmak] demektir … Yönetilmek demek, birinin [bir kimsenin] her hareketinin, her operasyonunun veya her işleminin dikkate alınması, kaydedilmesi, istatistiklere geçirilmesi, vergi altına alınması, mühürlenmesi, fiyatlanması, değerinin biçimlenmesi, patent verilmesi, lisans verilmesi, yetki verilmesi, tavsiye edilmesi, tembih edilmesi, engellenmesi, reforme edilmesi, doğru saptanması, düzeltilmesi demektir. Hükümet, haraca bağlanmaya, eğitilmeye, soyulmaya, sömürülmeye, tekel altına alınmaya, gaspa uğramaya, baskı altına alınmaya, şaşırtılmaya, soyulmaya maruz kalmak demektir; [ve bunların] tümü de kamu hizmeti ve genel fayda adına [yapılır]. Ve [daha] sonra ilk direniş belirtisiyle veya şikayet ifade eden ilk sözcükle [beraber]; [insan] baskı altına alınmaya, cezaya çarptırılmaya, küçümsenmeye, sinirlendirilmeye, takibata uğramaya, itilip kakılmaya, dövülmeye, kazığa oturtulmaya, hapse atılmaya, vurulmaya, makinalı tüfek ile taranmaya, yargılanmaya, mahkum edilmeye, sürgün edilmeye, kurban edilmeye, satılmaya, ihanete uğramaya; ve bunların hepsinin üstünü örtecek şekilde de alaya alınmaya, dalga geçilmeye, sövülüp sayılmaya ve onuru kırılmaya başlanır. İşte hükümet; işte onun adaleti ve işte onun ahlağı! … Oh insan kişiliği! Altmış yüzyıldır bu boyunduruğun önünde diz çöken, nasıl olur da sen olursun?”
Bakunin Devleti, “insanların hayatlarını yiyip bitiren bir soyutlama”, “bir ülkenin tüm canlı güçlerinin ve gerçek gayelerinin kendilerinin bu soyutlama adına gömülmelerine cömertçe ve mutlulukla izin verdikleri engin bir mezarlık” olarak görür.
Malatesta’ya göre, “bir enerji ortaya çıkarmasını bırakın, yöntemleri ile hükümet devasa bir potansiyeli israf eder, felç eder ve yok eder”. Devlet’in gücü ve bürokrasisi genişledikçe, tehlike daha da aşırı bir şekilde büyür. Proudhon yirminci yüzyılın en büyük şeytanını önceden gördü:
“Fonctionnairisme (devlet görevlilerinin yasal idaresi) … devlet komünizmine, tüm yerel ve bireysel yaşamın yönetsel aygıtça emilmesine ve tüm özgür düşüncenin imha edilmesine yol açar. Herkes gücün kanatları altında bir sığınak bulmak, birlikte [orada] yaşamak ister”. Bunu sona erdirmenin tam zamanıdır: “Merkezileşme giderek güçlendi … öyle bir hale geldi ki … artık toplum ve hükümet birarada var olamaz”. “Hiyerarşinin en tepesinden en altına kadar Devlet’in içinde; reforme edilmesi gereken suistimallerin, bastılması gereken parazitlik biçimlerinin veya yıkılması gereken tiranlık araçlarının olmadığı hiçbir şey yoktur. Ve siz bize Devlet’i korumaktan ve Devlet’in gücünü çoğaltmaktan bahsediyorsunuz! Uzak durun bizden –siz devrimci değilsiniz!”
Bakunin de aynı derecede açık ve acılı bir artan totaliter Devlet bakışına sahipti. O, “devasa bütçelere, devamlı ordulara ve müthiş bir bürokrasiye dayanan”, ve “sınırsız, ezici ve tehditkar bir gerçek” haline gelebilmek için, “modern merkezileşmenin kendilerine sağladığı tüm korkunç faaliyet araçlarıyla” donaltılmış [olan] dünya karşı-devriminin güçlerini görmüştü.
Burjuva Demokrasisine Karşı Düşmanlık
Anarşist burjuva demokrasisi yanılsamasını, bir otoriter sosyalistten daha keskin bir şekilde suçlar. “Ulusu” kutsallaştıran burjuva demokratik Devlet, Stirner için eski mutlakçı Devlet’ten hiç de daha az korkutucu değildir. “Monark [kral] … bu yenisine, [yani] ‘hakim ulus’a göre çok daha yoksul bir adamdı. Biz liberalizm’de, sadece tarihsel Kendi’yi [ing. Self] aşağılamanın bir devamını görmekteyiz”. “Elbette zaman içinde pekçok imtiyazlar ortadan kaldırıldı; ama hiç de benim Kendi’mi güçlendirmek için değil …. yanlızca Devlet’in faydası için [ortadan kaldırıldı]”.
Proudhon’un görüşüne göre, “demokrasi anayasal tiranlıktan başka bir şey değildir”. İnsanlar atalarımızın bir “hile”si ile hakim [ing. sovereign, bağımsız, özerk] olarak ilan edilmişlerdir. Gerçekte ise, [söz konusu olan] azameti ve ihtişamı olmadan yanlızca hakim ünvanına sahip olan maymun krallığıdır. Halk hakimdir ama yönetmez; ve periyodik evrensel oy kullanma egzersizi aracılığıyla hakimiyetini devreder –güçlerini her üç ya da beş yılda bir yenisine vermek üzere. Hükümranlıklar taçlarından edildiler, ama kraliyet ayrıcalıkları dokunulmadan bırakıldı. Oy pusulası, eğitimi bilerek ihmal edilen insanların elinde, sadece ve sadece endüstrinin, ticaretin ve mülkiyetin birleşik [ittifak oluşturmuş] baronlarının işini yarayacak kurnazca bir hiledir.
Halkın hakimiyeti kuramının bizzat kendisi, kendisinin olumsuzlanması [ing. negation, yadsımasını] içermektedir. Eğer tüm halk gerçekten de hakimse, o zaman ne hükümet ne de yönetilenler olacaktır; hakimiyet hiçbir şey ifade etmeyecektir; Devlet’in hiçbir varoluş sebebi [raison d’etre] kalmayacak, toplumla bir olacak ve bir sınai [endüstriyel] organizasyona indirgenecektir.
Bakunin “temsili hükümetlerin, halk için bir güvence olmanın çok uzağında [olduğunu, ve] aksine halka karşı olan yönetsel bir aristokrasiyi meydana getirdiğini ve [bunun] varlığının devamlılığını koruduğunu” görmüştür.
“Evrensel oy hakkı bir el çabukluğu, bir [tuzak] yemi, bir güvenlik sübapıdır [valf]. Popüler [halka ait, halka ilişkili] adı altında [Devlet’i] kamufle etmeye yarayan, halkı baskı altına almanın ve perişan etmenin mükemmel bir yolu [olan]; polise, bankalara ve orduya dayanan gerçekten de despotik bir Devlet gücünü [erkini]” maskenin ardına gizleyen bir şeydir.
Anarşist oy pusulası ile kurtuluş olacağına inanmaz. “Siyasal bir devrim aracılığıyla gerçekleşmesi halinde, toplumsal devrimin ciddi feragatlar [ing. concession] gerektirdiğini” düşünen Proudhon, oy kullanmayı reddeden [ing. abstentionist] birisiydi –en azından teoride. Oy kullanmak bir çelişki, bir zayıflık göstergesi ve çürümüş rejimle suç ortaklığı yapmak demek olacaktı:
“Parlamentoyu yasal savaş alanı olarak kullanarak –ama onun dışında kalarak– tüm eski partilerin tüm hepsine karşı savaşmalıyız”. “Evrensel oy kullanma hakkı bir karşı devrimdir”, ve kendini bir sınıf olarak şekillendirmek için proletarya öncelikle burjuva demokrasisinden “kopmalıdır”.
Ancak, militan Proudhon bu ilkesel pozisyondan sıkça sapmıştır. Haziran 1848’de parlamentoya seçilmesine izin verdi, ve kısa bir süre için parlamenter zamka yapışıp kaldı. İki olayda, yani 1848 kısmi seçimleri ve aynı yılın 10 Aralığındaki başkanlık seçimleri sırasında, aşırı Sol’un sözcüsü olan Raspail’in adaylığını destekledi. Hatta o kadar ileri gitti ki, çırak diktatör Louis Napoleon’a karşı Paris proletaryasının katili General Cavaignac’ı tercih ettiğini belirterek; “daha az şeytani” olan taktiği ile kendisinin körleşmesine olanak tanıdı. Çok daha sonraları, 1863 ve 1864’de oy pusulalarının boş atılması tavsiyesine geri döndü; ama emperyal diktatörlüğe karşı [olduğunu] göstermek üzere, evrensel oy kullanmaya karşı çıkmayarak “demokratik ilkeyi tartışmasız en iyi” [olarak nitelendirerek] onu kutsadı.
Birinci Enternasyonal’de yer alan Bakunin ve taraftarları Marksistler tarafından kendilerine yapıştırılan “oy kullanmayı reddedenler” sıfatına karşı çıktılar. Onlara göre, oy sandıklarını boykot etme sadece taktiksel bir sorundu, yoksa tanrı kanunu falan değildi. Her ne kadar ekonomi alanındaki sınıf mücadelesine öncelik veriyorlardıysa da, “siyaseti” ihmal ettikleri [görüşüne] katılmıyorlardı. Onlar “siyaseti” değil, burjuva siyasetini reddediyorlardı. Toplumsal devrimden önce olmadıkça, siyasal bir devrimi kabullenmezlik etmediler. Sadece işçilerin hemen ve tam kurtuluşuna yönelmeyen hareketlerden uzak durdular. Onların çekindikleri ve kınadıkları [şey], radikal burjuva partileriyle 1848 benzeri muğlak seçim ittifakları, veya bugünkü ismi ile “halk cepheleri” oluşturulmasıydı. Aynı zamanda, işçilerin parlamentoya seçilerek burjuva yaşam koşullarına uyum sağlamalarıyla, işçi olma [özelliklerini] kaybedeceklerinden ve Devlet adamına dönüşeceklerinden, burjuvalaşacaklarından, ve hatta belki de burjuvazinin kendisinden daha çok burjuvalaşacaklarından çekiniyorlardı.
Ancak evrensel oy kullanmaya karşı olan anarşist tutum mantıksal veya tutarlı olmanın çok uzağındadır. Bazıları oy pusulasını en son çare olarak değerlendirdiler. Diğer başkaları ise, daha tavizsiz bir şekilde bunun her durumda kullanılmasını melun [lanetli] olarak nitelendirdiler ve bunu bir kuramsal saflık sorunu yaptılar. Böylece, Mayıs 1924 seçimlerindeki Cartel des Gauches (Sol İttifak) sırasında Malatesta herhangi bir geri adım atmayı reddetti. [Malatesta] bazı durumlarda seçim neticelerinin “iyi” ya da “kötü” sonuçlarının olabileceğini ve bazı durumlarda neticenin anarşist oylara bağlı olabileceğini –özellikle zıt siyasi grupların güçlerinin oldukça dengede olduğu [zamanlarda]– kabul etti. “Ama hiç önemli değil! Seçim zaferinin doğrudan bir sonucu olarak en ufak bir ilerleme belirse bile, anarşistler oy kullanma merkezlerine koşuşturmamalıdırlar.” Ve şöyle bitiriyordu [cümlesini]: “Anarşistler daima kendilerini saf olarak korudular ve karşılaştırmasız bir şekilde devrimci taraf, geleceğin tarafı olarak kaldılar; çünkü onlar [daima] seçimlerin siren sesine [ing. siren, mitolojide güzel şarkılar söyleyerek denizcileri aldatan deniz perisi] direnebilmişlerdi”.
Anarşist doktrinin bu konudaki tutarsızlığı özellikle İspanya’da gözler önüne çıktı. 1930’da anarşistler, diktatör Primo de Rivera’yı devirmek için burjuva demokratları ile beraber ortak bir cepheye katıldılar. Takip eden yılda ise resmi olarak oy kullanmamalarına rağmen, pekçoğu yerel seçimlerde seçim merkezlerine giderek monarşinin devrilmesini sağladı. 1933 genel seçimlerinde ise [anarşistler] şiddetle oy kullanılmamasını tavsiye etmişler, ve bu da katı bir işçi-karşıtı Sağ’ın iki yıldan fazla bir süre için iktidara gelmesine yol açmıştır. Anarşistler oy kullanmamalarının gericilerin zaferine yol açması durumunda toplumsal devrimi başlatacaklarını önceden ilan etmişlerdi. Kısa zaman içinde de bunu yapmaya giriştiler, ama bu pekçok kayba malolan (ölümler, yaralanmalar ve tutuklamalar) boşa [yapılmış] bir çabaydı.
Sol partiler 1936’da Halk Cephesi altında biraraya gelince, merkezi anarko-sendikalist örgüt ne tavır alacağı konusunda oldukça baskı altında kalmıştı.
En sonunda, isteksizce olsa da oy kullanılmayacağını açıkladı; ama kampanyası o kadar yumuşaktı ki, her halükarda seçimlere katılmaya kararlı kitleler tarafından işitilmeden kaldı. Oy kullanmaya giderek seçmen kitlesi Halk Cephesinin zaferini garantilemiş oldu (263 sol-kanat temsilciye karşı diğerlerinden 181 tane).
Burjuva demokrasisine karşı yıpratıcı saldırılarına rağmen, anarşistlerin bunun göreceli olarak ilerici olduğunu kabul ettiklerine dikkat edilmelidir. Hatta en taviz vermezi olan Stirner bile, dili sürçerek zaman zaman “ilerleme” kelimesini kullanmıştır. Proudhon [şunu] kabul ediyordu: “Halk monarşiden demokratik Devlet’e geçtiğinde, bir takım ilerlemeler kaydedilmiş olur”. Ve Bakunin şöyle diyordu: “Bizim monarşinin lehine burjuva hükümetini eleştirmek istediğimiz … düşünülmemeli … En kusurlu cumhuriyet en aydınlanmış monarşiden bin kat daha iyidir … Demokratik sistem, kitleleri kamusal yaşam için [doğrultusunda] kademeli olarak eğitir“. Bu Lenin’in “bazı anarşistlerin, tahakküm biçiminin proletarya için fark etmediğini” savundukları görüşünü geçersiz kılar. Bu yine Henri Arvon’un küçük kitabı L’Anarchisme’de ifade ettiği korkuyu; [yani] anarşistlerin demokrasiye muhalefetlerinin, karşı-devrimci muhalefet ile karıştırılması [korkusunu] da giderir.
|