|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Anarşizm: Teoriden Pratiğe 1. Bölüm: Anarşizmin Temel Fikirleri – Daniel Guérin (An
Esin Kaynakları: Birey
Anarşistler, otoriter sosyalizmin kısıtları ve hiyerarşileri karşısına iki devrimci enerji kaynağını sürerler: birey ve kitlelerin kendiliğindenliği [ing. spontaneity] . Bazı anarşistler toplumsal olmaktan ziyade bireyselci olurken, bazıları ise bireyselci olmaktan ziyade toplumsalcı olurlar.
Ancak, bireyselci olmayan bir liberter düşünülemez. Daha önce bahsedilen Augustin Hamon’un incelemesi de bu analizi doğrular.
Felsefe alanına Hegelci anti-bireyselciliğin hakim olduğu ve sosyal [bilimler] alanında yer alan çoğu reformcuların tam karşıtını vurgulamak maksadıyla burjuva egotizminin [ing. egotism] kötülüklerinine kapıldığı bir zamanda, Max Stirner [11] bireyi yeniden canlandırmıştır: “sosyalizm” kelimesinin [bizzat] kendisi zıttı “bireyselciliği” ortaya çıkarmamış mıydı?
Stirner biricik [ing. unique] bireyin içsel [ing. intrinsic, özsel] değerini, yani yegane tekrarlanamaz ayırd edici özelliğini [ing. mold] (son biyolojik araştırmalarla [doğruluğu] onaylanan bir düşünceyi) methetmiştir. Uzun bir süre boyunca bu düşünür, sadece az sayıdaki zeki birey tarafından takip edilen bir aykırı şahsiyet [ing. eccentric] olarak, anarşist çevrelerden soyutlanmış olarak kaldı. Bugün ise düşüncesinin cesurluğu ve enginliği yeni bir ışık altında göz önüne çıkıyor. Bugünün dünyası bireyi, bireysel köleleğin ve totoliter konformizmin onu [bireyi] ezen tüm yabancılaştırma biçimlerinden kurtarma görevini üstlenmiş gözüküyor. 1933’de Simone Weil, Marksist yazılarda klasik kapitalist baskının ardından ortaya çıkacak yeni baskı biçimlerine karşı bireyi savunma gerekliliğinden kaynaklanan sorunlarla ilgili herhangi bir yanıt bulunmamasından dert yanmaktaydı. Stirner 19. yy’ın ortaları gibi erken bir zamanda bu açığı kapatmaya girişmişti.
Aforizmlarla yüklü, çok canlı bir stilde yazmıştır: “bizzat kendinizi [ing. self] reddetmek demek olacak kendinizden feragat etmekte [ing. self-renunciation] özgürlük aramayın, kendi kendinizi arayın. … Her biriniz tam olarak güçlü bir Ben olun”. Bireyin kendi başına fethettiği özgürlükten başka bir özgürlük yoktur. Verilen veya bahşedilen özgürlük, “çalıntı mallardan” başka bir şey değildir. “Doğru mu, yanlış mı olduğuma benden başka karar verecek hiç kimse yoktur”. “Yapmaya hakkımın olmadığı yegane şeyler, özgür bir akılla yapmadığım şeylerdir”. “Gücünün yettiği herşeyi olma hakkın vardır”. Ne yaparsanız biricik bir birey olarak yaparsınız: “Ne Devlet, ne toplum ne de insanlık bu şeytana hakim olabilir”.
Kendini özgürleştirmek için, birey ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin sırtına yüklediği entelektüel yükü mikroskop altına tutarak işe başlamalıdır. Burjuva ahlakı olarak adlandırılandan başlamak üzere, birey “kutsallaştırmadan arındırma” [ing. desanctification] gibi devasa bir işi üstlenmelidir:
“Burjuvazinin [bizzat] kendisinin olduğu gibi, onun –dinin cennetine hala çok yakın olmaktan uzak olan– doğal [yetiştiği] toprağı da halen yeterince özgür değildir; ve [birey] yeni ve bağımsız doktrinler [öğretiler] üzerine çalışmak yerine, kendi toprağına ekmek [ing. transplant] üzere burjuvazi yasalarını hiçbir eleştiriye maruz tutmadan ödünç alır”.
Stirner özellikle cinsel ahlağa [karşı] köpürmüştür. Hristiyanlığın “tutkuya karşı [çevirdikleri] entrikalar [ing. machinations]”, sekülaristler tarafından basitçe miras alınmıştır. Onlar etin [vücudun] yakarışını dinlemeyi reddederek, ona karşı olan hararetlerini [ing. zeal] ortaya koyarlar. Onlar, “ahlaksızlığın yüzüne tükürürler”. Hristiyanlık tarafından telkin edilen önyargılar özellikle halk yığınları arasında oldukça güçlüdür. “İnsanlar kendilerine ahlaksız ve hatta münasebetsiz gelen herşey için aceleyle polise koşuştururlar; ahlaka yönelik [varolan] bu kamusal tutku, bir kurum olarak polisi hükümetin yapabileceğinden çok daha etkili bir şekilde korur”.
Stirner ebeveynlere ait ahlaki değerlerin içselleştirilmesini gözlemleyip, ortaya koyarak modern psiko-analizlerin yolunu açmıştır. Çocukluktan itibaren ahlaki önyargılarca meşgul edilmişizdir. Ahlak, “benim kendi kendimi ondan kurtaramayacağım bir içsel güç haline gelir”; “onun despotluğu öncekinden on kat daha fazladır, çünkü benim vicdanımın derinliklerinden [gelerek beni] azarlamaktadır”. “Gençler sürüler halinde eski deyişleri [atasözlerini] öğrenmek üzere okullara gönderilirler ve bu eski laf salatalarını kalpten öğrendiklerinde [ezberlediklerinde] onlara artık yetişkin oldukları söylenir”. Stirner kendisini ikona kırıcı [ing. iconoclast] olarak ilan eder: “Tanrı, vicdan, yükümlülükler [görevler] ve yasaların hepsi, beyinlerimizin ve kalplerimizin içine doldurulan birer hatadırlar”. Gençleri gerçekte iğfal eden ve bozanlar, “genç kalpleri bulandıran ve genç zihinleri aptallaştıran” rahipler ve ebeveynlerdir. “Şeytandan kaynaklanan [şeytani olan] bir şey” varsa, bu kesinlikle vicdana sokuşturulan bu yanlış kutsal sestir.
Bireyi rehabilite etme sürecinde Stirner aynı zamanda Freudçu bilinçaltını [ing. subconscious, altbilinci] keşfeder. Kendi [ing. the Self] boyunduruk altına alınamaz. Onun karşısında, “düşünce, zihin ve uslamlama imparatorluğu parçalanıp gider”; o ifade edilemeyen, kavranılamayan ve aklın eremediği [bir şeydir], ve Stirner’in canlı aforizmaları sayesinde varoluşçu felsefenin yankıları işitilebilir; “Ben kendimi bir hipotez [varsayım] olarak ele aldığım bir hipotezle işe başlarım. … Bunu [bu hipotezi] yanlızca ve yanlızca kendi zevkim ve tatminim için kullanırım. … Ben yanlızca kendi Kendi’mi yetiştirmek [büyütmek] için var olurum. … Kendi çıkarıma kullanıyor olmam demek, benim var olduğum anlamına gelir”.
Stirner’in zaman zaman imgelemelerin doruğundayken [ing. the white heat of imagination] yazdıkları şüphesiz onu [bazı] paradoksal açıklamalara yöneltmiştir. Bazı toplum-karşıtı aforizmalara doğru kayarak, toplum içinde bir yaşamın mümkün olmadığı şeklindeki bir pozisyona ulaşmıştır: “Biz komünal bir hayatı değil, ayrı bir hayatı arzuluyoruz”. “Halk öldü! Görüşmek üzere Kendi!”. “Halkın iyi talihi benim kötü talihimdir!”. “Eğer bir şey benim için doğruysa, [o şey] doğrudur. Bunun diğerleri için yanlış olması olasıdır: bırakalım kendi başlarının çaresine baksınlar!”.
Ama arasıra [gözlenen] bu patlamalar muhtemelen onun düşüncelerinin esas kısmı değildir; bu münzevice [insanlardan uzak yaşamayı arzulayan kimse] yaygaralarına karşın komünal bir hayatı arzulamıştır. İçine kapanan, izole olan, içine hapsedilmiş pekçok insan gibi, buna karşı çok keskin bir nostaljiden muzdarip olmuştur. Bu dışlayıcılığı ile bir toplumun içinde nasıl yaşayabileceğini soranlara karşılık olarak, yanlızca kendi “tekliğinin” [ing. oneness] farkında olan bir kimsenin kendi türdeşleri ile ilişki kurabileceğini söyleyerek cevap verir. Bireyin yardıma ve arkadaşlara ihtiyacı vardır; örneğin bir kitap yazdığında [bunu okuyacak] okuyuculara ihtiyacı olacaktır. Kuvvetini artırmak ve kendi başlarına iken olandan çok daha fazla olacak biraraya gelmiş kuvvetleri sayesinde kendisini daha bütüncül bir şekilde gerçekleştirmek için, o [birey] türdeşleri ile el ele vermelidir. “Arkanızda sizi koruyacak milyonlar varsa, birlikte çok büyük bir kuvvet olursunuz ve zafere kolayca ulaşırsınız” –ama sadece bir koşulla: diğerleri olan bu ilişkileriniz özgür ve gönüllü olmalı; ve her zaman reddetme [hakkına] tabi olmalıdır. Stirner, bir kısıt olan halihazırda kurulmuş olan toplumla, gönüllü bir eylem olan birliği birbirinden ayırır. “Toplum sizi kullanır, ama birliği siz kullanırsınız”. Kendisi ifade ettiği üzere, birlik fedakarlık [ve] özgürlük üstünde kısıtlamalar gerektirir; ama bu fedakarlık genelin iyiliği için yapılmamaktadır: “Beni buna yönlendiren benim kişisel çıkarımdır”.
Stirner [aslında] oldukça güncel [olan] sorunlarla ilgileniyordu –özellikle de komünistler özelinde siyasi partiler sorununa değinirken. Partilerin konformizmi konusunda özellikle eleştireldi: “Bir insan, temel ilkelerini tamamıyle onaylayarak ve savunarak, partisini her yerde ve her zaman takip etmelidir”. “Üyeler … partinin en ufak arzuları karşısında bile yerlere eğilmelidirler”. Parti programı onlar için “her türlü sorunun ötesinde, bir kesinlik arz ediyor olmalıdır. … İnsan bütün bedeni ve ruhu ile partiye ait olmalıdır. … Bir partiden başka bir partiye geçen herhangi bir kişi anında hain ilan edilir”. Stirner’in görüşüne göre, monolitik [yekpare, bütüncül] bir partinin artık bir birlik olması sona erer, ve geriye sadece [onun] cesedi kalır. Bu tip bir partiyi reddederken, siyasi bir birliğe katılma ümidinden de vazgeçmez: “Benim bayrağıma bağlılık yemini etmesi gerekmeden benimle işbirliği içine girecek yeterince insanı her zaman bulabilirim”. Sadece ve sadece “[partiye] dair bağlayıcı bir şey olmadığında” bir partiye dahil olabileceğine inanır, ve tek koşulu ise “kendisinin parti tarafından ele geçirilmesine olanak tanınmaması”dır. “Parti, [bireyin] kendisinin de bir taraftarı olduğu bir taraftan başka bir şey değildir”. “[İnsan] işbirliğine özgürce katılır ve kendi özgürlüğünü de aynı şekilde elde eder”.
Stirner’in ortaya koyduklarında tek bir zayıflık vardır –ki bu hemen hemen tüm yazılarında belirgindir: Bireyin tekliği kavramı sadece “egoistik” ve “Kendi”nin karına olan bir kavram değildir, aynı zamanda da kolektivite için de geçerlidir. İnsan birliği ancak bireyi ezmezse, aksine kişisel girişimi ve yaratıcı enerjiyi geliştirirse verimli olabilir. Bir partinin kuvvetini meydana getiren şey, onu oluşturan tüm bireylerin kuvvetlerinin toplamı değil midir? Stirner’in öne sürdükleri arasındaki bu boşluğun sebebi, Stirner’in birey ve toplum sentezinin belirsiz ve tamamlanmamış olmasıdır.
Bu isyankarın düşüncelerinde toplumsal ve toplumsal-karşıtı çatışmalar her zaman bir çözüme kavuşturulamayabilir. Oldukça doğru bir şekilde, toplumsal anarşistler bu konuda onu eleştirmektedirler.
Bu eleştiriler [eskiden] daha da keskindi, çünkü Stirner –muhtemelen ihmalkarlık yüzünden– Proudhon’u “toplumsal görev” adına bireyselci arzuları kınayan otoriter komünistler arasında anıyordu. Proudhon’un Stirner-benzeri birey “tapıcıları” yerden yere vurduğu doğrudur, [12] ama onun tüm çalışmaları aslında bir tüz sentez arayışıdır; birey ile toplumun çıkarları konusunda, bireysel erk ile kolektif erk arasında bir “denge” [bulma] arayışıdır. “Nasıl ki bireysellik insanın temel özelliğidir, birlik de onun bütünleyicisidir”.
“Bazıları insanın sadece toplum sayesinde bir değeri olduğunu düşünür … ve bireyi kolektivite’nin içine yedirme eğilimi gösterir. Bu nedenle … komünist sistem toplum adına kişiliğin değersizleştirildiği bir [sistemdir]. … Bu tiranlıktır, mistik ve isimsiz bir tiranlıktır, bir birlik değildir. … İnsan kişiliği bu haklarından mahrum bırakılırsa, [o zaman] toplum hayati ilkesi olmadan ortada kalakalır”.
Diğer yandan, Proudhon hiçbir organik bağı, gücü olmadan ilgisiz bireylerden [oluşan] öbeklenmeyi [ing. agglomerate], ve bu nedenle de ortak çıkar sorununu çözme yetisinden mahrum olan bu öbeklenmeyi, [yani] bireyselci ütopyacılığı da reddeder. Sonuçta: ne komünizm, ne de sınırsız özgürlük; “pek çok kesişen çıkarımız, ortak olan pek çok şeyimiz var”.
Bakunin de keza hem bireyselci hem de sosyalistti. Daima toplumun özgür bireylerden başlayarak daha yüksek bir düzeye ulaşabileceğini tekrar edip durmuştur. Kendi-kaderini tayin hakkı ve ayrılma hakkı gibi toplum için garanti altına alınan hakları telaffuz ettiğinde, bunlardan faydalanacak olanın ilk önce birey olması gerektiğini dikkatli bir şekilde ortaya koyar. Birey, özgür bir şekilde [toplumun] bir parçası olmayı kabul ettiği ölçüde topluma karşı sorumluluklar üstlenir. Herkes birliğe dahil olma veya olmama konusunda özgürdür, ve eğer isterse “gidip çölde veya ormanda vahşi hayvanlar arasında yaşayabilir”. “Özgürlük, [bireyin] eylemleri üzerinde kendi vicdanından başka hiçbir kısıtlamanın olmadığı –yani bu eylemleri tamamı ile kendi iradesi ile yapmak, ve sonucunda ise birinci [derece] sorumluluğunun da sadece kendisine karşı olduğu–, her insanın mutlak hakkıdır”. Bireyin üye olarak özgürce dahil olmayı seçtiği topluluk, yukarıdaki bu sorumluluklar listesinde sadece ikinci derecede bir faktör olarak gözükür. [Topluluğun] bireye karşı haklarından çok yükümlülükleri vardır; çoğunluğa ulaşılmış olmak üzere, [toplumun birey] üzerinde “ne gözetim ne de yetke” etkisi vardır, aksine “onun özgürlüğünü koruma” yükümlülüğü vardır.
Bakunin “mutlak ve tam özgürlük” pratiğini oldukça ileri götürmüştür: Kendi kişiliğimi dilediğimce kullanma hakkına sahibimdir; aylak veya faal olarak, kendi emeğimle onurlu bir şekilde veya başkalarının hayırseverliğini ya da kişisel güvenini sömürerek utanç verici bir şekilde yaşamak. Tüm bunlar tek bir koşulla geçerlidir: bu hayırseverlik ya da güven onların çoğunluğunu teşkil eden bireylerce gönüllü olarak sağlanmalıdır. Ve hatta ben amaçları [birliği] “ahlaksız” yapmak veya en azından görünüşte öyle olan birliklere katılma hakkına sahibimdir. Bakunin bireyin, amacı bireye veya kamusal özgürlüğe zarar vermek ve tahrip etmek olan birliklere katılmasına izin verilmesi gerektiğini savunacak kadar ileri gitmiştir. “Özgürlük kendisini yanlızca ve yanlızca özgürlük sayesinde savunabilir ve savunmalıdır; samimiyetten uzak bir şekilde onu savunma bahanesi ile onu kısıtlamaya çalışmak tehlikeli bir çelişkidir”.
Etik sorunlar hakkında ise Bakunin, “ahlaksızlığın” şiddetle [ing. viciously] örgütlenmiş bir toplumun bir sonucu olduğundan emindi. Bu nedenle [şiddetle örgütlenmiş bulunan bu toplum] tepeden tırnağa tahrip edilmelidir.
Ahlaki iyileşmeyi bizzat özgürlüğün kendisi ortaya çıkaracaktır. Ahlağı iyileştirme bahanesi ile dayatılan kısıtlamaların daima tahripkar olduğu ispatlanmıştır. Ahlaksızlığın yayılmasını sınırlamak bir yana, baskı daima [ahlaksızlığı] artırmıştır ve derinleştirmiştir. Bu nedenle bireysel özgürlüğü ezip geçen katı yasal düzenlemelerle buna karşı çıkmaya çalışmak nafiledir.
Bakunin aylak, parazitsel veya kötü olanlara karşı tek bir zorlayıcı tedbire izin verir: siyasi hakların kaybedilmesi, yani bireye toplum tarafından tanınan güvenlik tedbirlerinin kaybı. Bu demktir ki, her bir bireyin kendi özgürlüğünden kendi eylemleri ile vazgeçme hakkı vardır; ama bu durumda gönüllü hizmetkarlığı süresince siyasi haklarının sağladığı zevkten mahrum bırakılır.
Eğer suç işleniyorsa, bunlar birer hastalık olarak nitelendirilmeli ve cezalandırma ise toplumsal bir intikamdan ziyade tedavi etmek [şeklinde] olmalıdır. Bununda ötesinde, eğer suçlanan birey artık sözü geçen toplumun bir üyesi olmak istemediğini belirtirse, bu durumda artık verilen hükme uymama hakkını da elde etmelidir. Bunun karşılığında, [toplum] ise bu bireyi ihraç etme ve onun kendi korumasının dışında olduğunu açıklama hakkına sahiptir.
Ama Bakunin nihilist olmaktan çok uzaktır. Mutlak bireysel özgürlüğü ilan etmesi, kendisinin tüm toplumsal yükümlülükleri reddetmesine yol açmamıştır. Ben ancak diğerlerinin özgürlüğü sayesinde özgürümdür: “İnsan kendi özgür bireyselliğini ancak çevresindeki tüm diğer bireylerle tamamlayarak, ve ancak toplumun işlemesi ve kolektif kuvveti sayesinde gerçekleştirebilir”. Toplumda üyelik gönüllüdür, ama müthiş avantajları nedeniyle Bakunin “herkesin üye olmayı seçeceğinden” şüphe etmemektedir. İnsan, “hayvanlar arasındaki hem en bireysel hem de en toplumsal olan [hayvandır]”.
Bakunin kaba anlamındaki egoizme —“herkese rağmen, başkalarının sırtından, onların zararına … bireyi kendi iyiliğini zapt etmeye ve teşkil etmeye yönlendiren” burjuva bireyselliği için– karşı hiçbir esneklik sergilemez. “Bu tip bir yanlızlık ve soyut insan varlığı, en azından Tanrı fikri kadar uydurmadır”. “Toptan tecrit entelektüel, ahlaki ve maddi [olan bir] ölümdür”.
Engin ve sentezleyici bir entelektüel [olan] Bakunin, bireyler ve kitlesel hareketler arasında bir köprü oluşturmaya girişir: “Tüm toplumsal yaşam basitçe bireyler ve kitleler arasında [var olan] devamlı nitelikteki bu karşılıklı bağımlılıktır. En güçlü ve en zeki bireyler bile, … yaşamlarının her anında kitlelerin arzularının ve eylemlerinin hem destekleyicileri, hem de ürünleridirler”. Anarşist, devrimci hareketi bu [karşılıklı] etkileşimin bir ürünü olarak görür; yani o [Bakunin] bireysel eylemi ve kitlelerin otonom kolektif eylemini eş derecede verimli ve militanca olarak değerlendirir.
İspanyol anarşistleri Bakunin’in entelektüel mirasçılarıydılar. Toplumsallaşmanın aşığı olmalarına rağmen, 1936’nın hemen arifesinde dahi bireyin kutsal otonomisini korumak üzere ciddi taahhütlerde bulunmaktan geri durmamışlardır: “Ebedi arzu yeganedir” diye yazıyor Diego Abad de Santillan; “[ve] binlerce yoldan ifade edilebilir: birey aşağılanarak boğulmayacaktır. … Bireysellik, kişisel zevk ve orijinalite kendisini ifade etmek için yeterli fırsata [alana] sahip olacaktır”.
|