|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Anarşizm: Teoriden Pratiğe 1. Bölüm: Anarşizmin Temel Fikirleri – Daniel Guérin (An
Otoriter Sosyalizmin Eleştirisi
Anarşistler arasında otoriter sosyalizmi yaylım ateşine tutmak konusunda bir ortaklık vardır. Düşünceleri Marksist humanizm ile beslenmemiş ilkel ya da “kaba” komünistlere, veya bizzat Marks ve Engels olayında olduğu gibi otorite ve devleti anarşistler gibi ele almayan; [bu gibilerine karşı] şiddetli ve alaylı saldırılar yaptıkları zamanlarda bunlar henüz tam anlamıyla şekillenmemişlerdi.
Her ne kadar 19. yüzyılda sosyalist düşünce içinde otoriter eğilimler henüz embriyo halinde ve gelişmemiş olarak bulunuyorduysa da, zamanımızda artık bunlar tamamen olgunlaşmışlardır. Bu normal dışı fazlalıklar [ing. excrescence, vücutta varolan ur gibi fazlalıklar] karşısında, anarşist eleştiriler oldukça tarafsız, oldukça adil; ve bazen de adeta peygamber yüzüğünü takmış gibi gözükür.
Stirner şu şartı belirterek komünizmin önermelerinin pekçoğunu kabul etmiştir: komünist inancın ilanı toplumuzdaki kurbanların kurtuluşuna yönelik ilk adımdır; ama sadece komünizmin ötesine geçmekle, [toplumumuzdaki kurbanlar] “yabancılaşmaktan [ing. disalienated] tamamıyla kurtulabilirler” ve kendi bireyselliklerini tam anlamı ile geliştirebilirler.
Stirner’in saptadığı üzere, komünist bir sistemde bir işçi hala işçiler toplumunun kurallarına tabidir. İşi ona toplum tarafından yüklenmiştir, ve onun için [yapması gereken] bir görev niteliğindedir. Komünist Weitling [8] “kuvvetler [ing. faculties, yetenekler] ancak toplumsal harmoniyi aksatmadıkları ölçüde gelişebilirler” dememiş miydi? Stirner ise şöyle cevap vermişti: “İster bir tiranlığa, isterse Weitling’in ‘toplumu’na ‘sadık’ olayım, aynı hak yoksunluklarından acı çekeceğim”.
Stirner’e göre, bir komünist işçinin ardındaki [içindeki] insanı düşünmez. O en önemli konuya tepeden bakar: [yani] üretici olarak görevini tamamladıktan sonra insanın bir birey olarak keyfine bakmasına. Her şeyin ötesinde, Stirner komünist bir toplumda üretim araçlarının kolektif sahipliliğinin Devlet’e bugünkünden çok daha aşırı güçler vereceği tehlikesine değinmiştir.
“Komünizm tüm özel mülkiyeti tasfiye ederek, beni diğerlerine, [toplumun] geneline veya bütününe daha da bağımlı kılar; ve Devlet’e saldırmasına rağmen, kendi Devlet’ini, benim özgürlüğümü felç edecek ve kendi mutlak otoritesini bana dayatacak bir durumu ortaya çıkarma eğilimindedir. Komünizm bireysel mülk sahiplerinden çektiğim yanlışlıklara karşı haklı bir şekilde öfkelidir, ama toptan toplumun ellerine vereceği güç aslında [bundan] daha da kötüdür”.
Proudhon da keza, “bireyin kolektiviteye tam anlamı ile tabi olması ilkesinden hareketlenen yönetsel, otoriter, doktriner komünist sistemden” hiç hoşnut değildir. Komünistlerdeki Devlet fikri eski efendilerininkinin aynısıdır ve çok daha az liberaldir: “Düşmanın silahlarını ele geçiren bir ordu gibi, komünizm de mülkiyetin toplarını mülkiyet ordusuna karşı çevirir. Köle her zaman sahibini taklit eder”. Ve Proudhon komünizme özgü olan politik sistemi şu ifadelerle tanımlar:
“Özlü [ing. compact] bir demokrasi –açıkça kitlelerin diktatörlüğüne dayanan; ama [bununla] kitlelerin ancak evrensel [boyutta] hizmetkarlık [etmelerini] garanti altına alabilecekleri kadar bir güce [erke] sahip olmaları [demek olan bir diktatörlük], mutlakiyetçilikten alınan şu eski reçeteye dayanır:
- Gücün [erkin] bölünmezliği;
- Her şeyi içeren merkeziyetçilik;
- Yıkıcı olduğuna inanılan tüm bireysel, birleşik [anonim] veya yerel düşüncelerin sistematik bir şekilde ortadan kaldırılması;
- Soruşturmacı [ing. inquisitorial, her şeyi denetleyen, gözetleyen] bir polis kuvveti”.
Otoriter sosyalistler “yukarıdan bir devrim” çağrısında bulunurlar. Onlar “Devlet’in devrimden sonra da devam etmesi gerektiğine inanırlar. Onlar etki alanlarını daha da genişleterek Devlet’i, erki, otoriteyi ve hükümeti muhafaza ederler. Adeta şeylerin isimlerini değiştirmek onları dönüştürmeye yetecekmişçesine, … tüm yaptıkları başlıkları [ing. title, isimleri] değiştirmektir!” Ve Proudhon şunları söylerek [yazısını] bitirir: “Hükümet doğası itibari ile karşı-devrimcidir … Aziz Vincent de Paul’e güç verin, o da bir Guizot [9] veya Telleyrand’a dönüşecektir”. Bakunin, otoriter sosyalizm[e yönelik] bu eleştirileri daha da ayrıntılandırır:
“Komünizmden tiksiniyorum, çünkü o özgürlüğün yadsınmasıdır ve ben özgürlüğü barındırmayan hiçbir şeyi insani olarak kabullenemem. Ben komünist değilim, çünkü ben Devlet’in ortadan kaldırılmasını görmek isterken; komünizm, toplumdaki tüm güçleri bir yere yoğunlaştırır ve onları Devlet’in içine hapseder; [çünkü komünizm] kaçınılmaz bir şekilde mülkiyetin Devlet’in ellerinde merkezileşmesine yol açar. Ben, hep [insanları] ahlakileştirdiğini ve uygarlaştırdığını iddia ederken, aslında daima insanları kendisine tabi kılan, baskı altına alan, sömüren ve ahlaksızlaştıran devlet vesayetinin otoriter ilkesinin tamamen ortadan kaldırılmasını istiyorum. Ben, herhangi bir biçimdeki bir otorite [yetke] tarafından yukarıdan aşağı [doğru olacak] bir şekilde değil, [aksine] özgür birlikler aracılığıyla aşağıdan yukarıya doğru örgütlenen bir toplum, kolektif veya toplumsal mülkiyet arzuluyorum … İşte bu anlamda, ben bir kolektivistim ve hiçbir şekilde komünist değilim”.
Yukardaki konuşmasını yapmasının üstünden çok geçmeden, Bakunin Birinci Enternasyonal’e katıldı; ve orada kendisi ve taraftarları, sadece Marks ve Engels ile değil, aynı zamanda da saldırılarından bilimsel sosyalizmin bu iki kurucusundan çok daha kolay etkilenebilecek diğerleriyle de ihtilafa düştüler: Bir yanda Devlet’in kendileri için bir fetiş olduğu, ne olduğu belirsiz bir “Halk Devleti”ni (Volkstaat) başlatmak için seçimlerden ve seçim ittifaklarından faydanılmasını öneren Alman sosyal demokratları; ve diğer yanda ise, devrimci bir azınlık aracılığıyla geçici bir diktatörlük kurulmasının faziletleri [şarkısını] söyleyen Blanquistler [10]. Marks ve Engels taktiksel nedenlerle bu ikisi arasında gidip gelirken –ama nihayetinde anarşist eleştirilerin utancı ile her ikisini de reddederken–, Bakunin bu farklı yönlere giden ama eş derecede otoriter olan kavramlarla canla başla mücadele etti.
Ama, Bakunin ile Marks arasındaki sürtüşme temel olarak sekteryan ve kişisel bir şekilde gelişti –ki özellikle 1870 sonrasında bu sonraki [Marks] Enternasyonal’i kontrolü altına almaya çalıştı. Bahis konusu olanın örgütün, ve böylece de uluslararası işçi sınıfı hareketinin bütününün kontrolünün olduğu bu çekişmede, hiç şüphesiz ki her iki tarafın da hataları vardı.
Bakunin hatasız değildi, ve Marks’a karşı tutumu sıklıkla doğruluktan ve hatta iyi niyetten oldukça uzaktı. Ama [burada] günümüz okuyucusu için önemli olan şey, Bakunin’in 1870 gibi erken bir tarihte, –daha sonraları Rus Devrimini tahrip edecek– işçi-sınıfı hareketinin ve proleter erkin örgütlenmesine dair bazı fikirlere karşı uyarıda bulunma hünerini göstermesidir. Bazen haksız bir şekilde, bazense geçerli bir nedenle; Bakunin, Marksizm’de [sonradan] Leninizm olacak ve [daha] sonrasında ise Stalinizm’in ur şeklindeki büyümesininin embriyosunu [başlangıcını] gördüğünü iddia etmiştir.
Bakunin kötü niyetle Marks ve Engels’in açık bir şekilde asla ifade etmedikleri –gerçekte bunları içlerinde barındırıyor olsalar dahi– fikirleri onlara maletti:
“Ama tüm işçilerin … alim olamayacağı; ve bu örgüt (Enternasyonal) içinde [yer alan ve] bilim, felsefe ve siyasette bugünün şartları içinde mümkün olduğunca uzmanlaşan bir grup insanın yönlendirmelerine güzelce [ve] inançla itaat edilmesinin, proletaryanın nihai kurtuluşu için geri kalan yolun aşılması için yeterli değil midir denecektir? … Bu gibi asla açıkça ifade edilmeyen –bunun için ya yeterince cesur değiller ya da samimi değiller–, ama kurnaz ve hünerli nitelendirmeler yolu ile sinsi bir şekilde geliştirilen uslamlama dizelerini [daha önce de] işittik”.
Bakunin şiddetli tenkitlerine [şöyle] devam ediyordu:
“Düşüncenin [düşünme yetisinin] yaşamın, [ve] soyut teorinin toplumsal pratiğin önünde geldiği temel ilkesinden hareketle; ve toplumsal bilimin toplumsal ayaklanma ve yeniden inşa için bir başlangıç noktası teşkil etmesi gerektiği sonucuna vararak; onlar düşünce [düşünme yetisi], kuram ve bilime günümüzde her nasılsa yanlızca çok az sayıdaki insanın sahip olması nedeni ile, azınlığın toplumsal hayatı yönlendirmesi gerektiği sonucuna varmaya zorlanmışlardır.
Sözde Halkın Devleti, –[ister] gerçekten [olsun] veya [isterse] öyle davranıyor [olsun]– halk kitlelerinin yeni ve çok dar bir bilgi aristokrasisi tarafından despotça yönetildiği bir hükümetten başka bir şey olmayacaktır”.
Bakunin Marks’ın ana eseri Das Kapital’i Rusçaya çevirdi; onun entelektüel kapasitesine candan hayranlık besliyor, onun materyalist tarih algısını tamamıyla kabul ediyor, Marks’ın işçi sınıfının kurtuluşuna yaptığı kuramsal katkıyı herkesten daha iyi takdir ediyordu. Onun kabul etmediği şey ise, entelektüel üstünlüğün bir kimseye işçi-sınıfı hareketine önderlik etme hakkını sağlaması [düşüncesiydi]:
“İnsan Marks gibi zeki bir adamın nasıl olup da genel sağduyu ve tarihsel deneyime dayanan bir fikre karşı [olan böylesi] yanlış düşünceye –yani ne kadar zeki ve iyi niyetli olursa olsun, bir grup bireyin devrimci hareketin ve tüm dünya proletaryasının ekonomik örgütlenmesinin ruhu, birleştirici ve yönlendirici iradesi olacağı [düşüncesine]– sahip olduğunu kendi kendine soruyor. … Bir evrensel diktatörlük yaratılması … öyle bir diktatörlük ki adeta bir makineyi idare eder gibi, tüm ulusların halklarının ayaklanma hareketlerini düzenleyecek ve idare edecek, [böylece de] dünya devriminin baş mühendisi olma görevini üstlenecek [bir diktatörlük] …; bu tip bir diktatörlüğün yaratılması, devrimin kendiliğinden öldürülmesi, tüm halk hareketlerinin felç edilmesi ve tahrif edilmesi [demek olacaktır]. … Peki –sözde devrimin çıkarları adına– uygar dünyanın proletarları üzerine diktatöryel güçlerle donatılmış bir hükümet yerleştirecek olan enternasyonal kongreden bir kimse ne bekleyebilir?”.
Marks’a evrensel otoriter bir kavram yakıştırmak için, Bakunin’in Marks’ın düşüncelerini tahrif ettiğine hiç şüphe yok; ama Üçüncü Enternasyonal deneyimi bize onun uyarıda bulunduğu tehlikelerin en nihayetinde gerçekleştiğini gösterdi.
[Bakunin], Rusya sürgünü komünist rejimdeki devlet kontrolü tehlikesi hakkında da eşdeğer derecede bir öngörü sergilemektedir. Ona göre, “doktriner” sosyalistlerin emelleri “halkın yeni bir [at] koşumuna bağlanması [demek olacaktır]”. Onlar da –aynen liberterler gibi– tüm Devletleri birer baskıcı olarak görürler, ama [hala] bir diktatörlüğün –tabii ki kendilerininkinin– halka özgürlük sağlayacağını savunurlar. Buna cevap ise her diktatörlüğün mümkün olduğunca kendisini yaşatmaya çalışacağıdır.
Devleti yok etme [işini] halka bırakmaları gerekirken, onlar “bunu … hayırseverlerin, muhafızların [vasilerin] ve öğretmenlerin, [yani] Komünist Parti liderlerinin ellerine bırakırlar”. Onlar bu tip bir hükümetin, “biçimi ne kadar demokratik olursa olsun gerçek bir diktatörlük olacağını” görürler ve “kendilerini bunun geçici ve kısa-ömürlü olacağı fikri ile teselli ederler”. Ama hayır! diye sert bir şekilde cevap verir Bakunin. Bu geçici olduğu varsayılan diktatörlük kaçınılmaz bir şekilde “Devlet’in, onun ayrıcalıklarının, onun eşitsizliklerinin ve onun tüm baskı [unsurlarının] yeniden meydana getirilmesine”, “ortak mutluluk veya Devlet’in bekası adına yine sömürmeye ve yönetmeye yol açacak” bir yönetsel aristokrasinin şekillenmesine yol açacaktır. Ve bu Devlet, “daha da mutlak [ing. absolute] olacaktır, çünkü onun despotluğu halkın iradesine … saygı gösterme [maskesinin] ardına iyice gizlenmiştir”.
Bakunin her zaman açık bir şekilde Rus Devrimi’ne inanmıştır: “Eğer Batılı işçiler çok uzun bir süre beklerlerse, Rus köylüleri kendilerini bir örnek olarak ortaya koyacaklardır”. Rusya’da, devrim temel olarak “anarşistçe” olacaktır. Ama [Bakunin devrimin] sonuçları hakkında endişelidir: [Çünkü] “temelini aynen bırakarak … Devlet’in biçimini ve adını değiştirmek mümkün olduğu” için, devrimciler basitçe “halkın tüm yaşamsal ifade [yollarının] bastırılmasına dayanan” Büyük Pedro Devlet’ini devam ettirebilirlerdi. Ya Devlet ortadan kaldılmalı ya da “herkes kendini çağımızın en rezil ve en tehlikeli yalanına …, Kızıl Bürokrasi [yalanına] hazırlamalıdır”. Bakunin şöyle özetliyordu: “En radikal devrimciyi alıp, ona tüm Rusya’nın [saltanat] tacını giydirin veya ona diktatöryal güçler verin … ve bir yıl bile dolmadan [göreceksiniz ki], o Çar’dan da beter birisi olacaktır”.
Voline Rusya’da devrime katılmış, tanıklık etmiş ve onun tarihçisi olmuştu; ve [devrimin] ardından ustalarla aynı dersi çıkardı: Evet, gerçekten de, sosyalist iktidar ve toplumsal devrim “birbiri ile çelişen faktörlerdi”, uyumlandırılamazlar.
“–‘Şartlar yüzünden’ ve ‘geçici olsa’ bile– Devlet sosyalizminden esinlenen ve bu biçimi kabul eden bir devrim, kaybedilmiş [bir devrimdir]: giderek artan bir eğilimle yanlış bir yola sapmaktadır. …. Kaçınılmaz bir biçimde tüm politik iktidarlar, [gücü] kullananlar için imtiyazlı mevkiler [ing. position] yaratırlar. … Devrim’i ele geçirmiş, onun efendisi [konumuna] gelmiş ve onu boyunduruk altına almış olan iktidarkilerin; kendi devamlılığını sağlamayı, idare etmeyi, emirler vermeyi, [yani tek kelimeyle] yönetmeyi amaçlayan her otoritenin [yetkenin] olmazsa olmazı [olan] bir bürokratik ve tahakkümcü aygıtı yaratmaları gerekecektir. … Tüm otoriteler belirli bir ölçüde toplumsal hayatı kontrol etmeyi amaçlarlar. Onun [otoritenin] varlığı kitleleri pasifliğe doğru yöneltir, bizzat onun varlığı girişim ruhunu boğar. … ‘Komünist’ iktidar … gerçek bir topuzdur.
‘Yetke’ ile şişmiş bir haldeki … [‘komünist’ iktidar] her bağımsız hareketten korku duyar. Sürgünlerin mutlak kontrolünü arzulayan böyle bir otorite tarafından, … herhangi bir otonom hareket anında kuşku ile [karşılanır ve] bir tehdit olarak algılanır. Başka herhangi bir kaynaktan ortaya çıkan [filizlenen] bir inisiyatif, kendi hakimiyet sahasına [ing. domain] bir tecavüz, kendi alanına bir sızma olarak görüldüğü için kabul edilemezdir”.
Bunun da ötesinde, anarşistler “şartlar yüzünden” ve “geçici” [olan] aşamaların gerekliliğini kategorik olarak reddederler. 1936’da İspanyol Devriminin arifesinde, Diego Abad de Santillan otoriter sosyalizmi bir açmaz [ing. dilemma, çelişki] olarak değerlendiriyordu: “Bir devrim sosyal refahı üreticilere ya verir, ya da vermez. Eğer bunu yapıyorsa, üreticilerin kendileri kolektif üretim ve dağıtım için örgütlenirler ve Devlet için geriye yapacak hiçbir şey kalmaz. Eğer sosyal refahı üreticilere vermiyorsa, devrim bir aldatmacadan başka bir şey değildir ve Devlet [varolmaya] devam eder”. Bu açmazın çok basitleştirildiği söylenebilir; niyete bakılırsa [bu çelişkinin] daha da az olacağı söylenebilir: anarşistler Devlet’in tüm kalıntılarının bir gecede ortadan silinip gideceğine inanacak kadar naif değildirler, ama bunun mümkün olduğunca çabuk bir şekilde [yok edilmesi] isteğine sahiptirler; öte yandan otoriterler ise, rastgele bir şekilde “İşçi Devleti” olarak adlandırdıkları “geçici” bir Devlet’in belirsiz bir süre boyunca yaşaması [şeklindeki] bakış açısıyla tatmin olurlar.
|