|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Descartes’in Tanrı Anlayışı
Descartes’a göre Tanrı, yanılmalarımızın nedeni değildir,
Tanrı her ışığın kaynağı olarak, insanları asla aldatmaz. Aldatmak bir fenalıktan yahut korku, hile ve zayıflıktan doğar ve dolayısıyla bu sıfat Tanrıya yüklenemez. Tanrının insanlara verdiği tabiat ışığı denilen bilme gücü, doğruyla yanlışı ayıracak yapıya sahiptir. Bize göre eksik olan şeyler Tanrıya göre yokluktur, çünkü Tanrı, kendi yetkisinde olan her şeyi bize vermemiştir ve vermek zorunda değildir.[62]
Tanrı yanlışların yaratıcısı da değildir; O bize her şeyi bilen bir anlayış vermemiş olsa da, Onun yanlış olanı yaratmadığını bilmemiz gerekir.[63] Yanlış, Tanrıya bağlı olan gerçek bir şey değil, yalnızca bir eksikliktir ve yanılgı için Tanrı insana özel bir yeti vermemiştir.
Yanılgının nedeni, doğruyu yanlıştan ayırma gücünün insanda sonsuz derecede olmayışıdır. “Tanrının şahsında eksik olan, kendisi için gereken bir yetkinlikten yoksun olan bir yetiyi bana vermesi mümkün değildir.”[64] Usta ne kadar işinin uzmanı olursa, elinden çıkan iş de o kadar mükemmel olur. Öyleyse, mükemmel ve tam olmayan bir şeyi Tanrı yapmaz ve yaratmaz. Tanrı, insanı aldanmaya imkân olmayacak bir tarzda yaratabilir, çünkü Tanrı, en iyiyi istemektedir.[65]
Descartes, Tanrı insanı aldanacak bir yapıda yaratsa bile, bunun da bir olgunluk olduğunu söylemektedir. Eğer Tanrı insanı hiç aldanmayacak bir donanımda yaratsaydı, şimdikinden daha yetkin olurdu ve bütün varlıklar olgun olduklarında birbirlerine benzeyeceklerdi. Oysa bazılarının diğer bazılarından eksik olması, daha büyük bir yetkinliğe işaret eder. Yanılmaları engelleyen bir yeti veren Tanrı, yanılmak için bir yeti vermemiştir; doğrusu yanılmaların yeri duyulardır. Tanrı bütün olumlu şeylerin yaratanı olduğu halde, olumsuz olanların yaratanı değildir. Olumsuzluk bir yokluktan ibaret olduğundan dolayı Tanrının yetkinliğiyle bağdaşmaz.[66]
Görüldüğü üzere, Descartes’ın savunduğu teodise, yalnızca Tanrının yetkinliği ve yanılmazlığı üzerine kuruludur. Tanrı ona göre Üstün İyi’dir, tam ve eksiksizdir, bütün iyilikler Tanrıdandır[67] ve kötülükler Tanrıya atfedilemez.
Yanılgılar insanın iradesini iyi kullanmamaktan ileri gelen eksikliklerdir. Bu eksikliklerin yanlışlıkla Tanrıya yüklenmesi, Tanrının adaletine karşı önyargılı düşünmeye ve davranmaya insanlığı sürükleyecektir. Oysa Tanrı, kavramı itibarıyla adaletli olmak zorundadır.[68]
E) Özgürlük Problemi
Descartes açısından özgürlük ve irade problemi, aynı zamanda hem kötülük hem de kader problemiyle yakından ilişkilidir. Kötülük problemini ele aldığımız için, burada özellikle kaderle olan ilişkisini incelemeye çalışacağız. Descartes’a göre, kuşkulu şeylere inanmaktan sakınmamızı mümkün kılmak suretiyle, aldanmamıza engel olan özgür bir irademiz vardır.[69] Tanrı insanı aldatsa bile, insan, bu özgürlüğün varlığını duymaktan geri kalamaz. Filozofa göre, bilinmeyen şeylere inanmamak kaydıyla, aldanmanın önüne geçilebilir. Descartes’a göre insanın başlıca yetkinliği, özgür bir iradeye sahip olmasıdır ve onu övülen ve yerilen yapan da bu iradedir.
Özgür irade, hareket ve fiillerin efendisi olan insanı ortaya çıkarır, yanılmalar ise özgür iradenin kullanılmayışından ileri gelir. Yargıların doğru ya da yanlış olması, insanın doğasını değiştirmez.[70] “Yargıda bulunmak için anlayış kadar irade de gereklidir.”[71] Anlayışımız olmaksızın hiçbir şey hakkında yargıda bulunamayız, çünkü irademizin, anlayışımızın, kendi kavramadığı şey üzerine karar vermesi için hiçbir neden yoktur. Yanlışlarımız, irade alanının anlayış alanından daha geniş olmasından ileri gelmektedir. Herhangi bir iradenin uzandığı yere insan iradesi de uzanır ve Tanrının verdiği bu irade kötü kullanılınca yanılgı meydana gelir.[72] Descartes, iradenin özgürlüğünün yalnızca kendisinden edinilecek deneyimiyle, kanıtsız olarak bilinebileceğini söyler. Kişi bir şeyi kabul edebileceği ölçüde inkâr da edebilir. Böyle özgür iradeye sahip olmak, apaçıktır ki, ortak kavramlardan biridir, yani kişi bir şeye inanıp inanmama özgürlüğünü kendisinde bulur.[73] Yanlışlıkların bilme ve seçme olmak üzere iki farklı nedeni vardır, yani yanlışlar, akıl ile iradenin birlikte çalışmasından dolayı ortaya çıkar. Yalnız, akıl kendi başına bir şeyi ne kabul edebilir ne de inkâr edebilir. Bunun yanında, Descartes’a göre inanç, aklın değil bizzat iradenin edimidir. İnancın zihin içinde yeri varsa, bu iki yoldan biriyle olmalıdır.[74]
Descartes’a göre, Tanrının kişiye mükemmel derecede yetkinlik ve tamlık vermemesinden yakınmamak gereklidir.
İnsandaki akıl yetisi çok küçük ve sınırlı olmasına karşın, bunun yanında, insanda bundan çok daha geniş, büyük ve hatta sonsuz olan diğer bir yeti vardır ki, o da Tanrının özüne aittir. Bu sonsuz irade, insandaki iradeden daha büyük değildir, çünkü irade, yetiden farklıdır ve bir şeyi yapabilme (kabul ve inkâr) olarak tanımlanır. Bir şeyi kabul ya da inkâr etmek, başka biri tarafından zorlanmamak demektir. İki şeyden birini seçmekte zorunluluk yoktur ve bunlardan birini seçerken iki durum göz önünde bulundurulur:
1) Doğrunun bunlardan birinde olması ve
2) Tanrının iradesi. Tanrının iradesiyle anlatılmak istenen şey,
Tanrının o düşünceyi zihne yerleştirmesidir. Bunun için bunlardan
birine ne kadar yönelinirse, o denli özgür olarak o şey istenmiş olur.
“Kayıtsızlık ve ilgisizlik, özgürlüğün en aşağı derecesidir”[75] diyen Descartes, bunun, iradenin yetkinliğinin aksine eksikliğini yansıttığını belirtmektedir.
Tanrının verdiği akletme yetisi asla yanlışlığa düşmede etkili değildir. Anlaşılmayan şeyler peşinde koşan irade, yanılmalara neden olmakta ve yanlışlığa düşmektedir.[76]
Tanrının iradesi küllîdir ve cüz’î iradeyi de içine alır, Onun iradesi olmaksızın hiçbir şey meydana gelmez. İnsanın iradesi ise, yazgıları değiştirecek bir irade değildir. Tanrıya yapılan dua ve de Tanrının kullarını duaya zorlaması, kaderi değiştirecek yapıya sahip olamaz. Bu, olsa olsa Tanrının, insanların elde etmesini istediği şeyler içindir.
Çünkü Tanrı eşyanın düzenini öylesine kurmuştur ki, bunu kimse değiştiremez.[77] Cüz’î irade, Descartes’a göre, Tanrının sonsuz gücüne karşı özgür değildir ve böyle bir özgür iradenin varlığı, insanları Tanrının varlığından kuşkuya düşürmez. Bağımsızlık, Tanrıya bağlılıkla barışıktır ve buna göre de her şey Tanrıya bağlıdır.[78] Yani hiç kimsenin Tanrının iradesinin ötesinde bir özgür alan bulma olasılığı yoktur. Bu nedenle özgürlük, Tanrıdan kurtulma değil, aksine Tanrıya bağlanma ve Onun iradesini anlamadır. Tanrıda iki tür irade vardır. Bunlar Tanrının her şeyin olmasını istediği gibi olması olan mutlak irade ve insanların erdem ve eksiklikleri, yani bağlılıkla ilgili göreceli iradedir ki, Descartes’a göre, Tanrı cüz’î iradeyi serbest bırakmış, zorlamamıştır.[79] Gördüğümüz kadarıyla Descartes, determinist bir özgürlüğü savunmakta ve cüz’i iradeyle bunu uzlaştırmada zorluk çekmektedir.
Descartes, felsefesini bir metafizik temelden hareketle inşa eder. Felsefenin temel problemlerini ele alan her metafizik kendisinden önceki metafiziklere ya onları destekleyerek ya da onları eleştirerek gelişir; ama her dönem metafiziğinin problemleri farklılık gösterir.
Metafizik özellikle yirminci yüzyılda çok ciddi eleştirilerle yok olma noktasına gelse de Descartes’ın ifadesiyle ‘felsefe ağacının kökü’ olması dolayısıyla varlığını ilk çağdan günümüze kadar sürdürmüştür. Felsefe ağacının kökünü oluşturan Descartes metafiziği üç dönemli bir tarihtir; Kuşku duyuyorum, düşünüyorum o halde varım ve Tanrı vardır. Descartes metodik kuşkusu sonucu düşünen ben olarak ilkin kendi şahsi varlığını tasdik eder. Descartes bu ilk metafizik ilkesine ulaşır, ancak burada kalamaz. Kalırsa kendisi dışındaki hiçbir şeyden emin olamaz ve zihninin dışına çıkamayan bir solipsist olur. Bu nedenle Tanrı’ya ait kesinlik çok önemlidir; her hakikât, her pozitif bilim buna bağlıdır. Weber’in de ifade ettiği gibi Tanrı olmasaydı Descartes ‚cogito ergo sum‛da mahpus kalacak ve başka hiçbir şey bilmeden yalnız kendi kendisini bilecekti.[80]
Kuşku ve Cogito Ergo Sum ve Tanrı Kanıtlamaları Descartes ilk felsefe ya da metafiziğinin ilk dönemi olarak kuşku ile başlar. Descartes kuşkuyu yöntem olarak temelde iki amaç için kullanmıştır. Onun kuş- kuyu yöntem olarak kullanmasının amacı, ilk olarak hakikati ona zarar veren şeylerden arındırmak. Yani Descartes bilgide kesinliğe ulaşabilmek, sağlam bir bilgi sistemi oluşturabilmek için öncelikle yanlış inanç ya da kuşkulu olanları ayırt etmeye çalışır. Descartes bunu tıpkı bir binanın temeli atılmadan önce gevşek toprağın temizlenmesine benzetir. Kuşku yöntemini ikinci olarak çağının septikleriyle mücadele etmek için kullanır. Yani Descartes bilginin temellerini septisizmin zarar veremeyeceği bir noktaya oturtmaya çalışır ki bu amacını da şöyle dile getirir: “Ben septiklerin yapabildiği her şeyin daha iyisini yapacağım. Septik araştırmayı en son sınırına dek taşırken, sonuçta mutlak bir biçimde temellenmiş ve sağlam bir şeyle ortaya çıkacağımı umuyorum.”[81] Descartes kuşku yöntemini temelde bu amaçlarla uygulamaya koyarken kuşkuyu genel üç başlık altında yürütür: Duyulara dayanan inançlar, basit doğalara ilişkin bilgi ve akıl yürütmeye dayanan inançlar. Bu kuşkuları sonucu Descartes’ın kuşkusu öyle bir noktaya varır ki artık ne çıkmak mümkündür ne de unutmak. Elinde olan ve kuşku duymadığı tek şey kuşku duyduğudur. Kuşku duymak da bir düşünce faaliyetidir. Öyleyse kuşku duyan ve bu düşünce faaliyetini yürüten olarak vardır. Descartes burada kuşkularından kurtulmasını sağlayacak ilk kesin hakikatine ulaşır: “Düşünüyorum, o halde varım ya da kuşku duyan, düşünen olarak ben varım.”[82] Descartes böylece kendisinden şüphe edilemeyen ilk ilkesine ulaşmış olur. Varlığından kuşku duymadığı ben zihnin kendisidir.
Descartes, kuşkusu sonucu ben bilincine ulaşsa da Jaspers göre bu kuşkunun sonucu değil başlangıcıdır. “Doğrusu düşünüp danışarak şüpheden hareket etmek, ilkin sadece süjenin görüş noktasına göre durum almayı kabul etmektir” der Jaspers.[83] Descartes, burada ilk ilke olarak kendi zihnine ulaşmasıyla ve modern dünyayı bu benden hareketle inşa etmesiyle aslında on yedinci yüzyıl felsefesinin özne temelli bilgi ve varlık anlayışının temellerini atar ve yeni felsefe hareketini başlatır.
Tabi Descartes ilk ilkesine ulaştıktan sonra Tanrı’nın varlığını kanıtlaması gerekir. Aksi takdirde zihninden dış dünyaya geçemez, kendi beninde sıkışıp kalır. Öyleyse Descartes Tanrı’ya dair bilgi edinmeksizin hiçbir zaman hiçbir şeyden emin olamaz. Her ne kadar Descartes’ın şüphelerini “cogito”nun sona erdirdiği söylense de gerçek anlamda şüpheye son verecek olan Tanrı’ya ait kesinliktir.
Bu noktada Descartes felsefesinin üçüncü dönemi olarak Tanrı kanıtlamalarına geçer.
Modern düşüncenin mimarı olarak görülen Descartes’ın skolâstik gelenekle bağını koparmadığı şeklinde eleştirilere neden olan ve felsefesinde büyük bir öneme sahip olan Tanrı kanıtlamaları onun metafiziğini anlamak bakımından son derece önemli bir yere sahiptir.
Tanrı’nın varoluşunu ispatlamanın iki yolu vardır: Biri eserleri yoluyla, diğeri özü ya da doğasının kendisi yoluyla.[84] Eserleri yoluyla kanıtlama neden kanıtıdır ve bu kanıt Aquino’lu Thomas’ın kanıtı olarak bilinir. Özü ya da doğasının kendisi yoluyla kanıtlama Anselmus’un ünlü ontolojik kanıtıdır ve bu ontolojik kanıt ortaçağ sonrası Descartes başta olmak üzere çoğu rasyonalist tarafından kullanılmıştır. Descartes, Aquinalı Thomas gibi a posteriori bir kanıt kullandıktan sonra Anselmus gibi de a priori bir kanıt kullanır. Bu iki kanıtlama tarzını da kullanmasını metafiziğinin üstünlüğüne atfeder. Ancak Aquinalı Thomas’ın kanıtı olan neden kanıtında eserden hareket edilerek illete ulaşılmaya çalışılsa da Descartes burada mevcut bir eserden hareket etmez. O zihnindeki sonsuz ve tam varlık fikrinden hareketle Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışır. Descartes’ın kabul ettiği Thomist ilke bir nedenler serisinde sonsuza yükselmek olanaksızdır; ancak bir ilk nedene varmak gerekir ki o da Tanrıdır.
Buradan hareketle diyebiliriz ki Descartes Tanrı’nın varlığıyla ilgili olarak ilk ikisi a posteriori, diğeri a priori olmak üzere üç kanıt öne sürmüştür.[85]
a) İlk Kanıt
Descartes Tanrı’nın varlığını kanıtlama fırsatı elde edebilmek amacıyla düşüncelerini cinslere ayırmaya, bunların doğruluk ve yanlışlıklarını incelemeye koyulur.
Descartes düşüncelerinden bazılarının eşyanın hayalleri gibi olduğunu ve bunların fikir olarak adlandırıldığını söylerken diğerlerinden bazılarını irade veya teessür, bazılarını da hüküm olarak belirtir. Fikirleri kaynakları bakımından ele aldığımızda Descartes, bunlardan bazılarının kendisiyle birlikte doğmuş olduğunu bazılarının yabancı ve dışarıdan geldiğini ve bazılarının da kendisi tarafından uydurulmuş olduğunu ifade eder. Descartes, kendisi tarafından uydurulmuş olarak gördüğü düşünceleri uydurma oldukları için tetkike lüzum görmeyip, işe dışarıdaki şeylerden geldiğini sandığı fikirleri incelemeyle başlar ve bunların dışarıdaki şeylere benzediğine inandıran sebepleri araştırır. Bu sebeplerden ilki bunların kendisine tabiat tarafından öğretildiğini sanmasıdır. Tabi bu tabiattan kastı bir tabiat ışığı değil temayüldür; çünkü tabiat ışığının kendisine gösterdiği şeylerden şüphe edemez. Öyleyse kastettiği temayüllere gelince yanlış ve doğruyla ilgili meselelerde tabii temayülü takip edemeyeceğini söyler; bunun nedenini şöyle ifade eder. “Onların iyilik ve kötülükten birisini seçmek gerektiği zaman, beni iyiye olduğu kadar kötüye doğru da sürüklediklerini birçok hallerde gördüm.”[86] Sebeplerden ikincisinde Descartes, dışarıdaki şeylerden geldiğine inandığı fikirlerin iradesine bağlı olmadıklarını söyler; çünkü bu fikirler Descartes istese de istemese de zihnine gelmektedirler. Ama bu fikirlerin onun iradesine bağlı olmaması onların hariçten geldiğine delil değildir.
Çünkü Descartes’a göre; “Bunlar bana uyurken hariçten gelmiyor. Sonra bu fikirlerin bu şeylerden geldiğini kabul etsem bile onların bu eşyaya benzediğini çıkarmak zaruri değildir. Nitekim bende birbirinden farklı iki güneş fikri vardır: Birine göre güneş olduğundan pek küçük parlak bir yuvarlaktır. Diğerine göre yerden pek çok defa büyüktür. Bu iki fikrin aynı zamanda aynı güneşe benzemesi imkânsızdır.
Hâlbuki akıl beni doğrudan doğruya güneşin görünüşünden edinilen birinci görüşün güneşe en az benzediğine inandırıyor.”[87] Öyleyse Descartes kendisine dışarıdaki şeylerden geldiğine inandığı fikirlerin tam olarak hariçten geldiğine dair bir kanıt bulamaz ve kendi varlığı dışındaki şeylerin varlığına kesin bir hükümle değil sadece kör ve tedbirsiz bir hükümle inandığı sonucunu çıkarır.
Descartes kendisinde fikirleri bulunan şeylerin hariçten olup olmadıklarını araştırmak için mevcut başka bir yolun daha olduğunu ileri sürer. Descartes kendindeki bu fikirleri bazı düşünme tarzları olarak ele alırsa bunlar arasında hiçbir fark görmez; ancak onları biri bir şeyi diğeri başka bir şeyi gösteren hayaller olarak ele alındığında çok açık olarak onların birbirinden farklı olduğu sonucuna ulaşır.
“Zira gerçekte, cevherleri gösteren fikirler diğerinden daha fazla bir şey olup, kendilerinde daha fazla objektif bir gerçeklik bulunur. Yani tasavvurlarıyla yalnız tavır ve arazları gösterenlerden daha fazla bir varlık ve olgunluk derecesine iştirak ederler. Hatta mutlak, ebedi, sonsuz, değişmez, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve dışarıda var olan bütün şeylerin yaratanı olan bir Tanrı’yı anlamaya yarayan fikrin şüphesiz sonlu cevherleri gösteren fikirlerden daha fazla objektif bir gerçekliği vardır.”[88]
Descartes burada cevherleri içeren fikirleri diğer fikirlerden sonlu cevheri de sonsuz cevherden daha fazla bir objektif gerçekliği olması nedeniyle ayırt eder ve cevherleri gösteren fikirlerin diğerlerinden daha fazla bir şey olduğunu, daha fazla bir tasavvur gerçekliği ihtiva ettiğini belirtir ve yeter-neden ilkesini verir. Yeter-neden ilkesinde belirtilen şey fail illette hiç olmazsa vücuda getirdiği eser kadar bir gerçeklik ya da varlık bulunmalıdır. Yani yokluktan bir şeyin meydana gelmesi şöyle dursun az olgun tam olgun olanda az olgun olanın devam ve neticesi olamaz. Ayrıca Descartes ele aldığı fikirlerden herhangi birinin kendisinde olmayan objektif bir gerçekliği olursa yani o, ele aldığı fikirlerin nedeni değilse o zaman kendisi bu dünyada yalnız değildir, o fikrin nedeni olan başka bir şey vardır. İşte Descartes zihninde kendisinden gelmesinin mümkün olmadığı bir şeyin bulunup bulunmadığını incelemek için tasavvurda muhtelif varlık dereceleri gösteren fikirleri verir.[89]
“Şimdi bu fikirler arasında bana kendimi gösteren ve burada anlaşılmasında hiçbir güçlük çekilmeyen fikirden başka birisi bana bir Tanrı’yı, bazıları cisimli ve cansız şeyleri, bazıları melekleri, bazıları hayvanları ve son olarak bazıları da bana benzeyen insanları gösteriyor.”[90]
Descartes bu fikirleri genel olarak üç başlık altında inceler: İlk olarak diğer insanlar, melekler ve hayvanların fikirlerini ele aldığında bu şeylerin fikirlerini Tanrı’yla maddi şeylerin fikirlerinin bütününden çıkarabileceğini ifade eder. İkinci olarak maddi ve cisimli şeylerin fikirleridir. Bu fikirleri üç noktada inceler.
Işık, Renk, Tat, Sıcak, Soğuk Gibi Nitelikler
Descartes bu niteliklerin gerçekliklerini tam olarak bilmediğini ifade eder. “Bunlar zihnimde o kadar karışık ve donuk bulunuyorlar ki, doğru mu yoksa yanlış ve yanlış görünüşten ibaret mi olduklarını, yani bu nasıllıklardan edindiğim fikirler gerçek şeylerin fikirleri midir, yoksa bana, var olmasına imkân olmayan hayalî şeyleri mi gösteriyorlar, doğrusu pekiyi bilmiyorum.”[91] Tabi Descartes bu fikirlerden emin olmadığından dolayı bu fikirleri başka bir müellife (eseri ortaya koyan) atfetmesinin mümkün olmadığını düşünür. Çünkü eğer var olmayan bir şeyi ifade ediyorsa, yani yanlış iseler Descartes bunu kendi tabiatının bir eksikliği olarak görür. Ama eğer onlar doğru iseler o zaman da gösterdikleri doğruluk çok az şey olduğundan Descartes bunların kendisi tarafından oluşturulmuş olmamaları için hiçbir sebep olmadığını söyler.[92]
Töz ve zaman
Descartes bunlara maddi şeylerden edinilen açık seçik fikirler der. Descartes bunlardan bazılarını (cevher, süre gibi) kendinden edindiği fikirlerden çıkarabileceğini söyler.
Uzam, Şekil, Durum ve Hareket
Descartes bu fikirlerin kendisinde formel olarak bulunmasa da kendisinin bir cevher olması, bunlarında cevherin tavırları, sanları olması nedeniyle bu özelliklerin kendisinden gelebileceğini söyler.
Sonuç olarak Descartes’ın bütün bu maddi ve cisimli şeylerin fikirlerinin kendinin haricindeki bir şeyden geldiğine dair kesin bir delili yoktur. Descartes’ın kendisinden gelmesine imkân olmayan bir şeyin bulunup bulunmadığıyla ilgili incelemesinde geriye kalan tek fikir Tanrı fikridir. Tabi bu Tanrı fikriyle kastedilen zihnindeki tüm fikirlerden sonsuz ve tam olmasıyla ayrılan, tüm fikirlerin en müspeti olan bir sonsuz ve tam varlık fikridir.
Başka fikirlerden bu şekilde ayrılan bu sonsuz ve tam varlık fikri Descartes’ın hareket noktasını oluşturur. Descartes’ın karşılaştığı bu sonsuz ve tam varlık fikri kendisi gibi sonlu ve eksik bir varlıktan gelmiş olamaz. Çünkü Descartes yeter-neden ilkesinde belirttiği üzere fail nedende hiç değilse eseri kadar bir gerçeklik bulunmalıdır. “Zira her ne kadar ben bir cevher olduğum için cevher fikri bende bulunsa da, bununla beraber sonlu bir varlık olduğum için sonsuz bir cevher fikri, gerçekten sonsuz olan bir cevher tarafından bana konmuş olmadıkça bende bulunamaz.”[93]
Öyleyse şunu söyleyebiliriz ki bu fikir (sonsuz ve tam varlık fikri) yalnız sonlu ve eksik olan Descartes’ın kendinden gelmemekle kalmaz, fakat sonsuz ve tam varlıktan başka bir varlıktan da gelemez.[94] Tabi bu sonsuz ve tam varlık fikrinde sonlu fikirden daha fazla bir gerçeklik vardır ve Descartes kendi sonlu fikrinden önce Tanrı kavramına ya da fikrine sahiptir ve bu olgun ve tam varlık fikrinden hareketle kendi varlığının eksikliklerinin farkına varmıştır.
Descartes metafizik düşüncelerde bunu şöyle ifade eder. “Zira eğer bende kendi varlığımdan daha olgun bir varlık fikri bulunmasaydı ve bu varlığı kendi varlığımla mukayese ederek tabiatımın eksiklerini bilmese idim, şüphe ettiğimi ve arzu ettiğimi yani bende bir şeyin eksik olduğunu ve tamamıyla olgun olmadığımı nasıl bilebilirdim.”[95]
Descartes sonlu olan insan zihninin sonsuz ve tam varlık fikrini anlayamasa da açık seçik olarak bilebileceğini söyler.
Tabi bu sonlu insan zihninin sonsuzu anlayamaması sonsuzun mahiyeti icabıdır ve bu sonsuz olgun varlık fikri insana doğrudan, bir hamlede verilmiştir. Sonuç olarak bu kanıtta Descartes zihninde ki sonsuz ve tam varlık fikrinden hareketle Tanrının varlığını kanıtlamıştır. Ancak Descartes burada düşüncesinde ki Tanrı fikrinden Tanrı’nın varlığına geçtiği zaman, Tanrı’ya var olmak zorunluluğunu veren düşüncesi değildir; tersine Tanrı’nın varlığının zorunluluğu düşünceye kendisini dayatmaktadır.[96]
b) İkinci Kanıt:
Bu kanıtında Descartes Laberthonniére’ninde ifade ettiği üzere sanki birinci kanıtın tahkikini yapmak ister gibi[97]
Tanrı fikrini tasavvur eden olarak kendi nedenini sorgular.
Yani var oluşunu kime borçlu olabileceğini sorar. Cevap için üç alternatifi vardır; kendisi, anne-babası ve Tanrı’dan daha az olgun başka illetlere; zira Tanrı’dan daha çok olgun ve hatta ona eşit olacak hiçbir şey tasavvur edilemez[98] İlk alternatife baktığımızda Descartes burada kendi kendisinin nedeni olamayacağını söyler. Var oluşunun nedeni olamamasıyla ilgili bazı nedenler sıralar; ilk olarak eksik oluşunun ve olgun olmayışının sonucu olarak şüphe etmesini ve arzularını gösterir. Yani eğer kendi var oluşunun nedeni olsaydı hiçbir şeyden şüphe etmeyecek ve hiçbir arzusu bulunmayacaktır. İkinci olarak tabiatının mahrum olduğu şeyler bulunması O’nun eksikliğini gösterir. Descartes’ın ifadesiyle söylersek; “Dünyaya gelişimin sebebi ve varlığımın yaratanı kendim olsaydım, hiç değilse, edinilmesi kolay olan şeylerden, meselâ tabiatımın mahrum olduğu bir çok bilgilerden, kendimi mahrum etmezdim; ve yine, Tanrı’dan edindiğim fikrin ihtiva ettiği şeylerin hiçbirinden de kendimi mahrum etmezdim.[99] Üçüncü olarak kendi varlığının bütün zamanlarda var olmasını mümkün kılacak kudret ya da güce sahip olup olmadığını sorar kendisine. Ancak bu gücün kendisinde olduğuna dair herhangi bir kanıtı ya da bilgisi yoktur. O halde kendisi dışında başka bir varlığa bağımlıdır. İkinci alternatifte Descartes varlığını anne babasına borçlu olabileceği ihtimalini eler.
Çünkü her ne kadar anne babası dünyaya gelmesinde pay sahibi olsalar da düşünen bir şey olarak varlığının nedeni olamazlar. “Ana-babama gelince, görünüşte dünyaya gelmemi onlara borçluyum, her ne kadar bu hususta bütün inandıklarım doğru olsa dahi, bununla beraber bundan dolayı, düşünen bir şey olarak beni meydana getiren ve muhafaza eden ana-babam olması gerekmez; çünkü düşünen bir cevherle cismani bir fiil arasında hiçbir münasebet yoktur.”[100]
Descartes’ın son alternatifi Tanrı’dan daha az olgun başka illetler tarafından meydana getirilme fikridir ki Descartes’a göre bu imkânsızdır. Çünkü Descartes’ın verdiği yeter neden ilkesince fail nedende hiç olmazsa eseri kadar bir gerçeklik bulunması gerekir.
Bundan dolayı Tanrı’dan daha az yetkin nedenin düşünen bir şey olması ve ona atfettiği bütün olgunluklara sahip olmalıdır. Sonra o kendi kendisinin nedeni midir, yoksa başka bir nedene mi bağlıdır?
Eğer kendi kendisinin nedeni ise Tanrı olması gerekir ama aynı zamanda bütün olgunluklara sahip olmalıdır. Kendi kendisinin nedeni değilse bu kez de ikinci nedenin var oluşu sorgulanır ta ki son neden bulunana kadar. Bu nedenler serisinde sonsuzca yükselmek olanaksızdır. Sonuç olarak Descartes varlığını Tanrı dışında başka bir varlığa borçlu olabilme ihtimalini ortadan kaldırır ve var oluşunun nedeninin Tanrı olduğunu kanıtlar.
c) Üçüncü Kanıt
Bundan önce ki iki kanıt a posteriori kanıtlarken Descartes bunlara a priori olan bir üçüncüsünü ilave eder ki bu kanıt Kant’tan itibaren ontolojik olarak bilinen[101] Anselmus’un geliştirdiği kanıttır. Bu kanıt önceki iki kanıttan farklı olarak Tanrı’yı onun özü ve doğası yoluyla kanıtlamaya çalışır ve mükemmel varlık fikrini varış noktası olarak değil, çıkış noktası olarak görür.[102] Descartes’ın buradaki hareket noktası Tanrının özünde varlık kavramının içerilip içerilmediğidir.
Tanrı dışındaki bütün varlıklarda öz varlıktan ayrı olarak düşünülebilir; fakat Tanrı’da varlık özden ayrı olarak düşünülemez. Yani var olduğunu düşünmeksizin tam olgun bir Tanrı düşünülemez.
Çünkü bütün olgunlukları kendinde toplayan mükemmel varlığın var olmadığı düşünülürse o, artık mükemmel bir varlık olmaz. Descartes bu kanıtı beşinci düşüncede bazı örneklerle şöyle ifade eder. “Zira bütün diğer şeylerde öz ile varlık arasında bir tefrik -ayırmak, ayırt etmek – yapmaya alışmış olduğumdan, varlığın Tanrı’nın özünden ayrılmış olabileceğine ve dolayısıyla Tanrı’nın bilfiil mevcut değilmiş gibi idrak edilebileceğine kolayca kanaat getiriyorum. Fakat bununla beraber daha dikkatlice düşündüğümde, varlık Tanrı’nın özünden tıpkı bir dik üçgenin özünden üç açısı toplamının iki dik açıya eşit olduğunu veyahut bir dağ fikrinden bir dere fikrinin ayrılmadığı gibi ayrılamaz olduğunu açıkça görüyorum. Böylece kendisinde varlık eksik olan bir Tanrı’yı idrak etmekte, hiçbir deresi bulunmayan bir dağı idrak etmektekinden daha az aykırılık yok değildir.”[103] Descartes Tanrı’nın var olmasının Tanrı kavramının ayrılamaz bir parçası olduğu sonucuna erişince bir noktayı da belirtir o da şudur; “Tanrı’yı varlıksız idrak edemememden, yalnız varlığın ondan ayrılmaz olduğu çıkar ve dolayısıyla Tanrı gerçekten vardır. Düşüncemin bunun böyle olması için bir şey yapabildiği ve eşyaya zorla bir zaruret koyduğu için değil, fakat tersine, düşüncemin Tanrı’yı bu tarzda idrak etmesini asıl şeyin zarureti yani Tanrı’nın varlığının zarureti tayin ettiği için bu böyledir.
Zira kanatlı veya kanatsız bir at tahayyül etmekte hürüm; fakat var olmayan bir Tanrı idrak etmekte hür değilim.”[104] Öyleyse diyebiliriz ki Descartes zihnindeki mükemmel varlık fikrinden hareketle böyle bir varlık için varlığın zorunluluğunu ifade eder ve Tanrı’nın varlığını Onun doğasından hareketle kanıtlamış olur. Descartes’ın ontolojik kanıtı diğer kanıtlardan önemlidir. Onun önemini Jaspers şu sözlerle ifade eder: “Bu ispat önceki ispatları tamamlar. Tanrı bahsinde, öteki ispatların sadece farz etiği ve zımnen müracaat ettiği şeyi o açık olarak ifade eder. Düşüncede bu ispatta üstün ve mutlak bir hakikat arama teşebbüsünde son noktaya erişir.”[105]
SONUÇ
Modern dünyayı özne eliyle inşa etmiş olan Descartes aynı zamanda ortaçağ teolojisinin de mirasçısı olarak görülür.
Yani o, her ne kadar modern düşüncenin mimarı olarak felsefesinde düşünen beninden hareket etse de dış dünyanın bilgisini elde edebilmek ve zihninin dışına çıkabilmek için Tanrı’nın varlığını ortaya koymalıdır.
Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için üç kanıt ortaya koyar. Bu kanıtlardan ilk ikisi nedensel kanıtlar olup sonuncusu da ontolojik kanıttır. Descartes’ın bu kanıtlarında ortaçağın izleri fazlasıyla görülür ki Descartes bu noktada skolâstikten bağını koparmamış olmakla çokça eleştirilir.
Descartes kanıtlarındaki ortaçağ izlerini şöyle açıklayabiliriz: Descartes ilk iki kanıtında Tanrı’nın varlığını Aquinolu Thomas gibi a posteriori olarak kanıtlar.
Tabi Descartes burada mevcut bir eserden nedene ulaşmaya çalışmaz, O zihnindeki Tanrı fikrinden hareket eder. Oysa Thomas’a göre bir şeyin varlığı o şeyin kavramından çıkarılamaz.[106]
Descartes’ın Thomas’tan etkilendiği yön ise nedenler serisinde sonsuzca yükselmek olanaksızlığına dayanan ilkedir. Descartes son kanıt olarak Anselmus tarafından geliştirilen ontolojik kanıtı kullanır.
Descartes Anselmus’la aynı kanıtı kullansa da Descartes’ın yöneldiği istikamet bambaşkadır. “Descartes’da ontolojik ispat, Tanrı’yı bilmek ve Tanrı’nın gittikçe büyüyen bir ilminde varlığının ve hayatının devamlı olgunlaşmasını bulmak gayesiyle Tanrı’ya giden bir teşebbüsün hususiyet ve ehemmiyetini taşıyacak yerde, sadece varlığını kesin olarak mutlak üzerine kurmak, sonra buradan hareket ederek, başka yerde talihini denemeğe gitmek için bir vasıta oluyor.”[107] Yani Descartes Tanrı’yı kanıtlarken hem ontolojik kanıtta hem de neden kanıtlarında ortaçağ düşünürleri ile aynı istikamette değildir ve aynı gayeyi gütmez. O modern çağın kurucusu olarak özneden yola çıkar, ilk olarak kendi varlığını kanıtlar, tabi bu kanıtlama Jaspers’e göre muvakkat bir tasdiktir, çünkü ayakta durabilmek için sonradan takviye ve tahkim edilmeğe muhtaçtır. Nihai olarak Descartes Tanrı’nın varlığını kanıtlarken ister ontolojik kanıtta ister diğer kanıtlarda ortaçağ düşünürlerinden etkilenmiş olsa da Descartes onlardan tümüyle farklıdır. Çünkü ortaçağ düşünürleri için mutlağı bilmek biricik gayedir ve bu gaye ile Tanrı’ya yönelmişlerdir. Oysa Descartes da Tanrı nihai gaye değildir.
Descartes dış dünyanın varlığını kanıtlamak ve onun bilgisini tamamlamak için Tanrı’nın varlığını kanıtlamıştır. Bu nedenle de ilk olarak kendi benini kanıtlamıştır.
KAYNAKÇA
AYDIN, MEHMET, Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Vakfı Yay., 12. Baskı, İzmir, 2010.
BOZKURT, NEJAT, Descartes Gerçekten Modern Çağın öncüsü müdür?, Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yay., İstanbul 1997.
BUMİN, TÜLİN, Tartışılan Modernlik; Descartes ve Spinoza, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1996.
CEVİZCİ, AHMET, Felsefe Tarihi, Say Yay. 4. Baskı, İstanbul, 2012.
COGİTO, ÖYLEYSE DESCARTES, Cogito Dergisi, Yapı Kredi Yay.,( İlk baskısı, 1997), 5. Baskı, İstanbul, 2012.
DESCARTES, RENÉ, Yöntem Üzerine Konuşma, çev, Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2013.
DESCARTES, RENÉ, Aklın Yöntemi İçin Kurallar, çev. Engin Sunar, Say Yay. İstanbul, 2013.
DESCARTES, RENÉ, Felsefenin İlkeleri, çev. Mesut AKIN, Say Yayınları, 12. Baskı, İstanbul, 2010.
DESCARTES, RENÉ, Meditasyonlar, çev. İsmet Birkan, Bilgesu Yay. Ankara, 2007.
DESCARTES, RENÉ, Metafizik Üzerine Düşünceler, çev. Çiğdem Dürüşken, Kabalcı Yay. İstanbul, 2000.
DESCARTES, RENÉ, Ruhun Tutkuları, çev. Murat Erşen, Say Yay. İstanbul, 2014.
ERİŞİRGİL, MEHMET EMİN, Descartes ve Kartezyenler (Osmanlı Felsefe Çalışmaları), Çizgi Kitapevi, Konya, 2000.
GÖKBERK, MACİT, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, 12. Baskı, İstanbul, 2000.
JASPERS, KARL, Descartes ve Felsefe, çev. Akın Kanat, İlya Yay. İzmir, 2005.
KAMBOUCHNER, DENİS, FREDERİC DE BUZONZ, Descartes Sözlüğü, çev. Murat Erşen, Say Yay., İstanbul, 2012.
MAGEE, BRYAN, Büyük Filozoflar, çev. Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınevi, İstanbul 2001.
ÖZDEN, H.ÖMER, İbn-i Sînâ ve Descartes’ı Metafizik Bir Karşılaştırma, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1996.
SORELL, TOM, Descartes, çev. Cemal Attilla, Altın Kitaplar Yay., İstanbul, 2012.
WEBER, ALFRED, Felsefe Tarihi, çev. H. Vehbi Eralp, Sosyal Yayınları, İstanbul 1998.
|