Tekil Mesaj gösterimi
Eski 09 Temmuz 2023, 01:24   #1
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
rnk Descartes’in Tanrı Anlayışı

Descartes’in Tanrı Anlayışı

  1. Hayatı
Modern felsefenin ve analitik geometrinin kurucusu olan, doğayı egemenlik altına almayı amaçlayan Descartes, 31 Mart 1596 yılında Fransa’da Touraine eyaletinin La Haye şehrinde dünyaya geldi.[2] Hayatının büyük kısmını yabancı ülkelerde geçiren Fransız filozofun ailesi varlıklı bir Fransız Aristokrat ailesindendi. Babası Rennes Parlamentosu’nda üye idi. Yeniçağ felsefesinin “kurucusu”, “babası” olarak anılan Descartes, 1604 yılında La Fléche Cizvit okulunda öğrenimine başladı. Filozof buradaki sekiz yıllık eğitimi süresince öğretilen skolâstik nitelikteki felsefenin, kitaplardaki ölü bilgilerden ibaret olduğunu ifade etmektedir. Fakat bu okuldaki öğretmenlerini hep minnetle anmıştır. Bu arada matematiğe büyük bir ilgi duymuş ve matematiğin ilkelerinin kesinliğe götüren sağlam ilkeler olduğunu anlamıştır. Fakat matematiği nasıl ve nerede kullanacağını tam kestiremeyen filozof, ilerde, matematik metodunu felsefeye uygulaya çalışacaktır.

1614 yılında La Fléche’i bitirdikten sonra, 1617 yılına kadar Paris’te sosyete hayatının içine giren Descartes, 1617’de aile geleneğine uyarak, askerlik mesleğini gönüllü olarak seçti.

Askerlik görevini bir hobi olarak gördü. İspanya ile Hollanda arasında 1619’da başlayan otuz yıl savaşlarında Hollanda ordusunda görev yaptı, ancak aktif olarak savaşa katılmadı. Askerlik günlerinin çoğunu, özellikle kış dönemlerini matematik ve metot üzerinde düşünerek geçirmiştir. Matematiği, düşüncenin bütün istediklerini yerine getiren bir yöntem haline nasıl getirebilirdi? Bu yöntem, nasıl bütün bilimsel düşünmenin yöntemi yapılabilirdi? Hep bu sorular üzerine düşünen Descartes, onları çözebilirse, İtalya’da kutsal bir ziyaret yeri olan Loretto’ya hacca gitmeyi bile adamıştı.[3] Askerliği sırasında, kışın bastırması üzerine Almanya’da Ulm yakınlarında bir köy evinde uzun süre kalan ve “Orada konuşmalarıyla dikkatimi başka tarafa çekip dağıtarak, beni işimden alıkoyacak bir tanıdık bulunmadığı gibi, mutlu bir talih eseri olarak, huzurumu bozacak hiçbir endişe ve ihtirasım da yoktu. Bütün günümü, sabahtan akşama kadar, bir çini sobanın başında, yapayalnız kapanmakla geçiriyor ve düşüncelerimle baş başa kalmak için bolca vakit buluyordum.”[4] Diyen Descartes, burada ahlaki düsturların temelini atmıştır. 1621 yılında ordudan ayrılan, sonra Almanya’yı, Hollanda’yı, İtalya’yı dolaşan ve Loretto’da hac adağını yerine getiren ve bu yolculuklardan sonra üç yıl S.Germain’de kalan Descartes, bu üç yıl zarfında birçok devlet adamı ve tanınmış ünlü insanlarla tanıştı. Çok kısa bir sürede, etrafında çok hareketli bir çevre oluştu.[5] 1627 yılında papanın mümessili olan Chandox’un kardinal karşısında verdiği konferansta Descartes, Chandox’un fikirlerini felsefi bir tarzda çürütünce bundan etkilenen kardinal, Descartes’ten bu yeni felsefesini geliştirmesini istedi. La Fléche kolejinden beri arkadaşı olan ve bu arkadaşlıkları hayatlarının sonuna kadar devam eden Mersenne, Descartes’in felsefesinin yayılması ve tanınmasında büyük rol oynadı. Çalışmalarına hız vermek isteyen ve bunun için yine yalnız kalması gerektiğini düşünen filozof, 1629 ilkbaharında Hollanda’ya gitti.[6] Bu tarihten sonra yirmi yılını bu memlekette büyük bir yalnızlık içerisinde ve çalışmalarıyla uğraşarak geçirdi.

Hollanda’daki yaşamından ve oradaki yer değiştirmelerinden Mersenne dışında, hemen hemen hiç kimseye bahsetmeyen Descartes, yaşadığı dönemin bağnaz ve tutucu çevrelerince, dinsizlikle suçlanarak, mahkemeye çağrıldı. Fakat Fransız sefirinin ve daha önceden edindiği devlet büyükleri olan dostlarının araya girmesi ile ağır cezalardan kurtuldu.[7] Hollanda’da geçirdiği bu yirmi yıl zarfında başlıca yapıtlarını oluşturan Descartes, 1649 yılında İsveç Kraliçesi Christine tarafından İsveç’e davet edildi. Daha önce sık sık Descartes ile mektuplaşan Kraliçe, daha iyi aydınlanmak ve bir akademi kurmak için onu ülkesine çağırıyordu. Bu çağrıya, önceleri tereddütle bakan Descartes, 1649 Ekim’inde, daveti geri çeviremeyeceğini anlayarak Stockholm’e gitti. Fakat buradaki sert iklime dayanamayarak, beş ay sonra, 11 Şubat 1650’de öldü.[8]

  1. DESCARTES FELSEFESİNDE TANRI KAVRAMI
Geçmişten günümüze kadar yapılan düşünce edimleri genelde çıkışını Tanrıdan almıştır. Ya Tanrı merkezli ya da Tanrıyı dışlayan pozitivist merkezli düşünce akımları, felsefeyi çoğu kez Tanrı tartışmaları üzerine kurulan bir bilim olarak gündemde tutmuştur. Modern felsefede metafiziğin şekillenişinde önemli rol oynayan Descartes, felsefenin ana konusu olarak Tanrıyı belirlemiştir. Çünkü Tanrı olmaksızın bir nesnel dünyadan bahsetmek anlamsız olur. Descartes açısından duyular yoluyla algılanan her şey insanı yanıltabildiği için, dış dünyanın varlığı hayallerden ibaret kalabilir, hatta hayalde ya da uyanık olarak görülen şeylerin birbirinden farkı olmayabilir.[9] Tanrının varlığını kabul etmeden fiziksel evrenin varlığını kabullenmenin imkânsızlığı tam da burada ortaya çıkmaktadır. Eğer bir sonlu dünya düşüncesinden yola çıkılsaydı, kesin olarak dünyayı kuran bir varlığa ulaşılacaktı. Oysa Tanrıya ulaştıracak olan bir düşüncenin insanın zihninde olması gerekir, yoksa düşüncede olduğu için Tanrı var olmaz; başkaca söylersek, Tanrı düşüncesi Tanrı kavramının bir gereği olarak zorunlu olmalıdır. Tanrıdan yola çıkılmadan bir varlığın nedenleri bulunamaz mı? Descartes’a göre bu imkânsızdır, çünkü her şey varlığını Tanrıya borçludur, aksi hâlde kuşkuyu ortadan kaldırmanın imkânı yoktur.[10]



Descartes’a göre, Tanrı düşüncesi zihinde açık ve seçik olarak bulunmasaydı, insan açısından onu bilmenin herhangi bir yolu bulunamazdı. Descartes, Tanrı düşüncesinin nereden geldiğini araştırırken, bu düşüncenin duyular yoluyla elde edilemeyeceğini, ayrıca zihnin böyle bir kavramı kendiliğinden ortaya koyamayacağını söyledikten sonra, bu Tanrı düşüncesinin doğuştan geldiğini belirtmektedir. İnsan bu düşünceyi duyumlarıyla edinmemiş ve zihniyle de kurgulamamış, dolayısıyla yaratıldığı zaman kendisiyle birlikte doğmuş ve meydana getirilmiştir. Tanrının insanı yaratırken kendi düşüncesini insanın zihnine koymuş olması garip karşılanmamalıdır.

Tanrının varlığını kanıtlamak için Tanrının insana verdiği doğuştan zihne yerleştirilmiş hâlde bulunan Tanrı idesinden yola çıkılmalıdır.[11] “Tanrının bilgisi bizim bilgimizden ve Onun yetkinliği bizim yetkinsizliğimizden tam anlamıyla daima önce gelir. Çünkü aslında Tanrının sonsuz yetkinliği bizim yetkinsizliğimize önceldir, çünkü bizim yetkinsizliğimiz Tanrının yetkinliği hakkında bir eksiklik ve olumsuzluktur. Ve her eksiklik ve olumsuzluk, kendisinin yetersiz kaldığını ve olumsuzladığını önceden varsayar.”[12]

Tanrı düşüncesinin zihinden atma olanağı elimizde olmadığı göz önüne alınırsa, kavrama ait düşüncelerin kavramın bizzat varlığı tarafından insan zihnine kazındığı öne sürülebilir. Nitekim bu düşüncenin eksiksiz yani yetkin olan bir varlığa ait olması, Tanrı idesinin diğer idelerden farklı olduğu anlamına gelir. Bu düşünce, zihin tarafından ortaya konmamıştır, çünkü zihinde böyle bir idenin varlığının olduğu düşünülürse, Tanrının en yetkin varlık olduğu düşünülemez. Çünkü zihnin böylesine yetkin bir varlıktan haberdar olması, onun bu düşünceyi kendiliğinden edinmediğini de ortaya koyar. Zihin kendi varlığından bile kuşku duyarken, bu denli yetkin bir varlığın idesini kendisinde taşıyamaz, yani zihnin kuşku hâlinde kavrayamadığı Tanrı idesi, sonradan fark edilemez.

Öyleyse bu düşünceyi zihne yerleştiren bir Tanrının varlığı kabul edilmelidir.

Descartes’ın insan zihninde yetkinlikten başka bir de sonsuzluk idesinin bulunduğunu söylemesi,[13] Tanrı düşüncesinin eksik ve aynı zamanda sonlu olan zihinden kaynaklanmadığını savunduğunu gösterir. Böyle bir düşünce, ancak sonsuz olan bir varlık tarafından verilebilir.

İnsan her ne kadar bir töz olduğu için töz düşüncesi onda bulunsa bile, yine de sonlu bir varlık olduğu için sonsuz bir töz düşüncesi, gerçekten sonsuz olan bir töz tarafından kendisine verilmiş olmadıkça bende bulunamaz.[14]

A) Tanrının Mahiyeti
Tanrı düşüncesinin zihinde bir kavram olarak bulunması, bu kavramın varlığının gerçekte varolduğu anlamına gelmez. Descartes’a göre bu varlığın varolması için zorunlu varlık olması gerekmektedir. Çünkü Tanrı tarafından konulmadıkça zihinde böyle bir düşüncenin olmayacağını söylemektedir.[15] “Mademki böyle bir düşünce Tanrı tarafından zihne konulmuştur, o hâlde Tanrının varlığı zorunlu olmalıdır.”[16] Tanrının varlığı zorunlu olduktan sonra, onun özüne ait bazı bilgileri sunan Descartes, bu zorunluluğu Tanrının özüne atfetmektedir. “Tıpkı bir dik üçgenin özünden üç açısı toplamının iki dik açıya eşit olduğu yahut bir dağ fikrinden bir dere fikrinin ayrılmadığı gibi, Tanrının özünden de varlığın ayrılamaz olduğunu açıkça görüyorum.”[17] Descartes, böylece zorunlu ve mümkün ayrımı yapmış olmaktadır. Bu nedenle, zorunlu ve sonsuz kavramın gerçekte varlığı da kanıtlanmış olur.

Tanrı dışındaki varlıklarda varolma zorunluluğu değil, yalnızca var olma gücü vardır. Bu güç, zorunlu varlık tarafından mümkün varlığa verilmiştir, çünkü bu düşünce, ancak zorunlu bir varlığın kavranmasıyla mümkündür. Ruh peşin hükümlerden kurtulduğunda bu gerçeği kolayca kavrar[18] ve varlığını bunu anlamaya borçludur. Bu anlama işlemi ise öncelikle kendi varlığını kavramayı ve sonra Tanrının varlığından dolayı kendini kavramanın imkânın anlatır. Burada kurulan önerme sezgisel ve birdenbire ortaya çıkar ve de bütün diğer çıkarımlardan daha açık ve seçik olarak tüm bilgimize kaynaklık eder.

Descartes’ın hiçbir çıkarıma başvurmaksızın ortaya çıkan temel önermesi şöyledir: “Düşünüyorum, öyleyse varım.”[19]

Descartes, Tanrıdan başka bütün varlıklarda varlık-öz ayrılığı olduğunu belirtmektedir. Çünkü eğer Tanrıda varlık-öz ayrımı olsaydı, Tanrı olmaktan uzak olurdu.[20]

Bu düşünceden anlıyoruz ki, Tanrının varlık ve mahiyeti bir ve aynıdır, eğer ayrı olmuş olsaydı, diğer varlıklar gibi algılanır ve Tanrı olduğu kavranamazdı. Tanrının zorunluluğu hem Onun varlık ve mahiyetinin ayrı olmayışına hem de Tanrı idesinin insanda doğuştan olmasına bağlanmıştır. Bundan başka, her türlü yetkinliği kendinde taşımayan varlığın zorunlu olarak var olması imkânsız olduğu için, Tanrının özü gereği yetkin olması gerekir. Descartes, Tanrının özünde bu yetkinliğin olduğunu ve tüm bunların Tanrıda yalnızca potansiyel olarak değil, aynı zamanda edimsel olarak da bulunduğunu söylemektedir.[21]
B) Tanrının Sıfatları



Descartes, Tanrının sıfatları hakkında bir yazı yazmamış, kitaplarında bu konuya ait müstakil bir bölüm de ayırmamıştır. Ancak filozof, eserlerinde yer yer bu konuya değinmiş ve Tanrının birtakım sıfatlarını anlatmıştır. O da diğer teist filozofların kabul ettiği Tanrı sıfatlarını kabul etmiş, bunun yanında kendine özgü bir açıklama yapmamıştır. Onun amacının, Tanrının sıfatları hakkında kilisenin görüşlerini tekrardan başkası sayılamadığını söyleyemeyiz, çünkü kiliseye bağlı olduğunu her fırsatta dile getirse de, Skolâstik öğretinin sıfatlara ilişkin birtakım görüşlerine karşı çıkmıştır.[22] Felsefede pek çok Tanrı görüşü olduğu için, sıfatlar konusu da karmaşık bir konudur, özellikle dinle felsefe arasında sıfatlar görüşünde bir görüş birliği yoktur. Kimi zaman felsefe dinin, kimi zaman da din felsefenin Tanrıya yüklediği sıfatları kabul etmekten kaçınmıştır. Dinle felsefe arasındaki uyuşmazlık bir tarafa, felsefe içinde oluşan Tanrı görüşleri bile sıfatlar probleminde farklılıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda teizm, deizm, panteizm ve panenteizm gibi çeşitli Tanrı tasavvurları ortaya çıkmıştır.

Hatta bu anlayışların her birinin kendi içerisinde bile birbirinden farklı görüşler ortaya atılmıştır. Konumuza dönecek olursak, semavi dinlerin kabul ettiği Tanrı sıfatlarının aynısını Descartes’ta da görürüz. Descartes, teolojiye inandığını ve herkes gibi cennete gitmeyi ümit ettiğini bir pasajında dile getirmiştir.[23] Descartes açısından, Tanrının sıfatları da varlığı gibi zihinde bulunur ve bu düşünce Tanrıdan başka tözlerden daha nesneldir.

Tanrının sıfatları “tabiat ışığı” ile bilinebilir olduğu ölçüde kavranabilir. Descartes’a göre Tanrı öncesiz, sonrasız, sonsuz, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen, iyinin kaynağı, her şeyin yaratıcısı, sonsuz bir yetkinlik sahibidir. Tanrı bir cisim olmayıp cisimsel hiçbir özellik taşımaz ve hiçbir duyuya sahip olmadığı gibi duyularla elde edilenleri bizim gibi farklı işlemlerle yapmayıp tek bir işlemle bunları gerçekleştirir.[24] Bu sıfatların dinin bildirdiği ve kutsal kitapların açıkladığı sıfatlar olduğu açıkça görülmektedir.

“Hatta mutlak, öncesiz, sonrasız, sonsuz, değişmez, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve kendinden dışarıda var olan bütün şeylerin yaratanı olan bir Tanrıyı anlamaya yarayan düşüncenin, kuşkusuz sonlu tözleri gösteren düşüncelerden daha nesnel bir gerçekliği vardır.”[25]

Descartes’ın inandığı Tanrının sıfatlarının temelinde mutlak ve sonsuz olma düşünceleri yatmaktadır. Mutlak olan Tanrı, bütün üstün nitelikleri kendinde bulundurma vasfına da sahip olmuş olur. Çünkü mutlaklık, her şeyi kendinde tam olarak bulundurmadır, sonsuzluk ise, sınırsızlıkla aynı sayılmaz, Descartes’ın sonsuzlukla kastettiği şey, ölümsüzlük durumudur.[26] Sonsuzluk, Tanrının varlığının büyüklüğünün göstergesidir, “Tanrı sonsuz güç sahibidir” derken de bu kastedilmektedir.[27]

Tanrının sıfatları konusunda, Descartes’ın üzerinde durduğu temel niteliklerin başında “yaratma” gelir.

Descartes, sanki Aristoteles’e duyururcasına Tanrının yaratıcılığından bahseder ve hemen hemen Tanrının sıfatlarının işlendiği her yerde bu sıfata vurgu yapar.[28]

Tanrı her şeye gücü yetendir ve bu nedenle kendinden başka bütün varlıkların güç kaynağıdır. O her şeyi bilir ve değişmezdir, çünkü değişme mümkün varlıklar için geçerli olan bir özelliktir. “Tanrı mutlak ve üstün bir biçimde tam, yetkin ve sonsuz bir varlıktır.”[29] Ayrıca bu yetkinliğin mahiyetini anlamak mümkün değildir. Descartes’a göre bilmediğimiz nice yetkinliğin formel ve üstün olarak Tanrıda mevcut olduklarına karar vermek yeterlidir.[30]

Tanrının bütün eksikliklerden uzak olduğunu söyleyen Descartes, varlıkların, yaşamlarını sürdürebilmesi için Tanrıya gereksinim duyduklarını belirtir ki bu anlamda varlıklar Tanrı olmaksızın tek bir an bile varolamazlar.[31]

Descartes, Tanrının sonsuz olduğunu belirtmekte, ancak sonsuz üzerinde düşünce yürütmeyi anlamsız bulmaktadır.

Ona göre, sonlu olanın sonsuz olanı anlaması imkân dâhilinde değildir; sonsuzu anlamaya çalışanlar, zihinlerinin sonsuz olduğunu hayal edenlerdir. Sınırlarını hayal dünyasında ya da zihinde çizmenin mümkün olmadığı şeyler hakkında sonsuz yerine sınırsız demek daha uygun olur. Sınırsızla sonsuzu ayıran Descartes, büyüklüğü bilinmeyen şeyler hakkında yalnızca sınırsız denilebileceğini, sonsuzun yalnızca Tanrı için kullanılabileceğini belirtir. Tanrı bütün amaçların üstündedir, Tanrının bir şeyi hangi amaçla yaptığı sorulmamalıdır. Yalnızca insanlara verdiği akıl yetisiyle, bu şeylerin bazılarını bilmek mümkündür.[32]

Descartes, Tanrının sıfatları arasında “pek doğru” ve “ışığın kaynağı” olması niteliklerini de belirtmektedir ve bu niteliklerin sahibi olan varlığın yanılgıların nedeni olması düşünülemez. Descartes’a göre, tabiat ışığı bilme gücüdür ve Tanrı bu gücü insana doğruyu bulmak amacıyla vermiştir.[33] Tanrıya verilen töz adının ruh ve cisim için verilen töz kavramından farklı algılanması gerekmektedir ki, Tanrı varolmak için hiçbir şeye muhtaç olmaması nedeniyle bu sıfata sahiptir.[34] Tanrının töz sıfatını alması, varlıklardan farklı bir durum içindir, zorunlu varlık olduğu için de zorunlu tözdür ve diğer tözler, töz olma özelliklerini Tanrıya borçludurlar.[35]

Tanrıya ait sıfatlardan biri de iyiliktir. Tanrı “Üstün İyi”dir, çünkü bir şeyin iyiliği başka biriyle ilgili olmaksızın kendiliğinden ele alınabilir. Bu nedenle Tanrı iyiliğin kaynağıdır, bütün iyilikler Tanrıdan gelir.[36] Tanrı akıl sahibi, bilge ve sevilendir. Tanrının akılsız olduğu söylenseydi, Tanrılık vasfı giderdi, Onun aklının bizimkiyle aynı olmadığı kesindir. Tanrının bilgeliği, bütün bilgilerin üstünde bir bilimle donanmıştır, Onda varlık ve mahiyet ayrımı olmadığı için, varlığıyla bilir. Aslına bakılırsa, Tanrının sonsuz sıfatları insan zihni tarafından kuşatılamaz ve kavranamaz, doğrusu kavranamazlık sonsuz olanın ayırt edici bir özelliğidir.[37] İnsan zihni bu nedenle Tanrıyı kavrayıp kuşatamasa bile, Tanrının kendisine sunduğu zihinsel yeti sayesinde onun izlerini yarattığı şeylerde bulur ve bulgularını yine bu verili zihin aracılığıyla bilgiye dökerek inanca dönüştürür.

C) Tanrı-Evren İlişkisi
Tanrı-evren ilişkisi, sıfatlar probleminin bir uzantısıdır. Tanrının evrenle olan ilişkisinin sıfatlar yoluyla olması, teizmin temel görüşlerinden biridir. Diğer Tanrı tasavvurları da sıfatları kullanmakla beraber, Tanrıya verdikleri aşkın ve içkin olma nitelikleri bakımından teizmden ayrılırlar. Teizmin genel tanımına bakacak olursak, aşkın ve aynı zamanda güçlü, yaratıcı, doğru ve her şeyin karşılığını veren bir Tanrı anlayışı olarak görürüz.

Teizmin Tanrısı evrene karışan ve onu yöneterek düzenini sağlayandır ve evrendeki her şey Tanrı tarafından meydana getirilmiş, her şey ezelde düzenlenmiştir.[38] Bundan kasıt, doğa yasalarıdır, Tanrı bu yasaları ezelde düzenlemiştir ve de dünyayı ve diğer varlıkları bu yasalarla yönetmektedir.

“Tanrının asla değişmemesi ve sürekli aynı tarzda hareket etmesinden dolayı, doğa yasaları adını verdiğim ve bütün cisimlerde gözlediğim çeşitli hareketlerin doğurucu nedenleri olan birtakım yasaların bilgisine ulaşabiliriz.”[39]

Tanrının değişmezliğinden hareketle de dünyadaki maddenin hareketinin korunumu sağlanmış olur.[40]

Descartes’ın doğa yasaları adını verdiği şey, Tanrının ezelde belirlediği yasalardır ki, bunlar değişmeyen yazgının bir parçasıdır. Mekanik işleyen doğa, aslında kendi makineliğini Tanrıdan almıştır. Descartes doğa yasalarını şu şekilde özetler:

1) Her şey, başka bir şey onu değiştirmediği sürece bulunduğu durumda kalır.

2) Harekette olan her cisim, hareketine doğru çizgi doğrultusunda devam etmeye çalışır.

3) Harekette olan bir cisim, kendisinden daha güçlü birine rastladığı zaman, hareketinden bir şey kaybetmez. Ama hareket ettirebileceği kendisinden daha güçsüz bir cisme rastladığında ona verdiği kadar kendi hareketinden kaybeder.[41]

Bir şey başka bir şeye etki etmedikçe o şeyin yeri değişmez, yani kare ise kare olarak, durağan ise durağan kalır. Cisimler bir etkiye uğramaksızın hiçbir zaman değişmezler, ancak bir kez harekete geçtiklerinde, bu hareketlerini durduracak bir etken olmadıkça durmazlar.[42] Doğadaki her şey eğri bir çizgi hâlinde değil, yollarına başka bir şey çıkıp da yol değiştirmedikleri sürece, düz çizgi üzerinde hareket eder. Bütün cisimler doğrusal olarak ve aynı zamanda daire çizerek yol alırlar. Bu yasa Tanrının değişmezliğine bağlıdır, deneyim bize düz hareketi gösterse de, sonuçta bu harekette dairesel bir gidiş vardır.[43]

Harekette olan bir şey başka bir şeye rastladığında, hareket yönü değişir ve böylece aldığı yönelmeyi kaybeder, fakat bundan dolayı hareketini kaybetmez. Bunun anlaşılması, Tanrının kendi etki tarzını ve de dünyayı yaratırken kullandığı etkiyi aynıyla korumasıyla mümkündür. Tanrı, hareketi yaratırken ve cisimlere hareket verirken, onların birbirlerini itme ve çekme durumlarını da yaratmıştır. Yaratıklarda bulunan bu değişme, asla Tanrının değişmezliğine aykırı değildir, hatta Descartes’a göre bu durum Tanrının değişmezliğinin de kanıtını sunar.[44]

Descartes’a göre evreni oluşturan atomlar sonsuz derecede bölünebilir ve bunu sınırlamak mümkün değildir. Tanrının gücünün eksilmesi düşünülemediği için, Tanrı bu atomları bölme gücünü kendinden yoksun bırakamaz. Bunun yanında, dünyanın uzamı da Descartes’a göre sınırsızdır, çünkü insanın hayal gücü uzamı sınırlandıramaz, ne kadar hayal edilirse edilsin, boş bir mekân düşünülemez. Madde uzamdan oluştuğu için, yer ve göklerin aynı maddeden yapıldığına ve birçok dünya olmadığına inanılır.[45]

Descartes, Tanrının, evreni yaratırken koyduğu yasaların kavramlarını insanların ruhlarına işlemiş olduğunu ve bu yüzden bu yasaların açık ve seçik olarak anlaşılabileceğini söylemektedir. Ancak Descartes, bunun üzerinde yorum yapmaktan da çekinmemiştir. Tanrının dünyayı önce bir kargaşa şeklinde yarattığını, sonra da ona şekil vererek düzene soktuğunu belirtmektedir.[46] “Tanrı her şeyi ezelde düzenlemiştir ve insanın tüm bu şeyleri anlamaya aklı yetmez.”[47] Bu düşünce Tevrat’ın yaratılışa ait bölümündeki açıklamalarla benzerliği göstermektedir.

Tevrat’ın Tekvin bölümündeki ayetler şöyle demektedir: “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu; enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; Allah’ın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.”[48] Descartes’a göre, Tanrı kaosu yarattıktan sonra onu kozmosa çevirmiş ve belli yasalara göre hareket ettirmiş, sonra da bunları ruha kavram olarak yerleştirmiş ve bunun yetkinliğini insanlara göstermiştir. Tanrının, başlangıçta dünyayı olması gerektiği gibi yaratmış olduğunu düşünmek daha olasıdır, ancak şimdi dünyayı korumak için kullandığı güç ve etki, yaratırken kullandığı güç ve etkinin aynıdır.

Descartes, bunun dışında üstü kapalı olarak bir evrimden de söz eder. Ona göre, yavaş yavaş doğalarına kavuşan yaratıkları anlamak, birdenbire yaratılmışları anlamaktan daha kolaydır. Zamanla gelişen varlıklar, şimdiki duruma gelmiştirler ve bunu yaratılış mucizesine dokunmadan, yani teolojiyi bozmadan anlatmak mümkündür.[49] Tanrı, yarattığı şeyleri yok etmek istemediği ve her günkü yardımını evrenden çekmediği sürece, hiçbir şey yok olmaz; bedenler kaybolsa bile tözleri varolmaya devam eder.[50]

Descartes, evrende bir mekanizmi de kabul ederek, yasaların bu mekanik düzen içinde işlediğini belirtmektedir. Yerin hareketini önceleri kabul etmez gibi görünen Descartes, Mersenne’e yazdığı mektupta yerin döndüğünü kabul ettiğini belirtmiştir: “İtiraf etmeliyim ki, eğer yerin hareketi görüşü yanlışsa, felsefemin tüm temeli de yanlıştır.”[51] Descartes’a göre, Kartezyen felsefenin koyduğu sistem bu görüşle uyumsuz olduğundan, durağan bir dünya varsaymak anlamsızdır. Descartes, Tanrının evreni hangi amaca göre yarattığı üzerinde durmamakta, hatta bu konuyu araştırmayı bile gereksiz görmektedir.[52]

Önemli olan, Tanrının evreni nasıl yaptığı değil, hangi araçla yaptığıdır. Çünkü akıl, Tanrının yaptığı şeylerin nasıl olduğunu anlayamaz, bu konuda Tanrının gücünün her şeye yettiğini anlamak yeterlidir. Tanrı, insanlara yaratılış amaçlarını bildirmediği için, evrendeki amaçları araştırma konusunda ısrar etmemek gerekir.[53] Evrendeki yaratılışta hikmet vardır ya da yoktur, ancak Descartes’a göre bunu ısrarla öğrenmeye çalışmak gerekli değildir. Tanrı istediği zaman yaratır, Onun için zaman da şart değildir. Öyle ki, Tanrının isteyip de dünyayı yaratamayacağı bir an bile yoktur.[54]

Descartes’a göre madde öncesiz olmasa bile sonrasızdır. Çünkü yer ve gökler yıkılmış olsalar, yani biçimlerini değiştirseler de, yine de dünya yani yerle göğü meydana getiren madde asla ortadan kalkmayacaktır. Nitekim yeniden dirilmeden sonra bedenlerimize, dolayısıyla da içinde bulunacakları dünyaya sonsuz bir yaşam söz verilmektedir.[55] Descartes, evrenin süresinin bütün bölümlerinin birbirine bağlı olmadığından hareketle, bu yaşamın sonsuz olmasının öncesizliği de beraberinde getirmediğini belirtmektedir. Tanrının yarattığı evren, yine onun aracılığıyla varlığını sürdürecektir; maddî töz yok olmayacak, Tanrının kendisine sunduğu yardımla sonsuzluk kazanacaktır. Evrenin Tanrı tarafından yaratılması ve mekanik düzen arasındaki ikilem böylelikle çözüme kavuşmuş olmaktadır. Mekanik düzen Tanrı tarafından evrene konulmuş ve evren bu düzen içinde işlemeye ve varolmaya devam etmiştir. Her şeyin nedeni Tanrı olduğu için, mekanizmi kuran da odur ve Tanrı bunu değiştirme iznini kimseye vermemiştir.[56]

D) Kötülük Problemi
Biz, Descartes’ın ontolojisi içinde yer almakla birlikte özel bir bölüm olmayan kötülük problemine değinmeyi uygun bulduk. Aslında kötülük problemi çok eskilerden beri var olan bir konudur ve felsefe tarihinde genelde Augustinus ve Leibniz tarafından sistemli olarak anlatılmıştır.[57]

Descartes’ın kötülük problemine ilişkin değindiği nokta, Tanrının doğruluğu, yani adaletidir.[58] Descartes ayrıca birtakım filozoflar gibi “mümkün dünyaların en iyisi”[59]

üzerine bir görüş belirtmemiştir. Tanrı aldatıcı değildir, bunu anlamak için Tanrının varlığı tek başına yeterlidir. Tanrının kişiliğinde yetkinlik ve tamlık varken, hile ve aldatmada ise yetkinsizlik ve eksiklik var olduğu için, kötülüğe giren bu türden davranışların Tanrıda bulunması kesinlikle düşünülemez. Eğer kötülük Tanrıdan kaynaklanmayan bir durumsa, nereden ileri geldiğinin bulunması gerekir. Descartes bu sorunu çözümlerken, insanın doğruyu yanlıştan ayıracak bir yetiye sahip olduğunu belirtmekte ve bu yetiyi her şeyi veren Tanrının verdiğini söylemektedir.[60] Böylece pek açıktır ki, Tanrı aldatıcı olamaz, çünkü tabiat ışığı bize aldatmanın zorunlu olarak bir eksiklikten ileri geldiğini göstermektedir.[61]