Tekil Mesaj gösterimi
Eski 25 Nisan 2023, 23:42   #6
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: İmam Mâturidi'nin Kötülük Problemine Yaklaşımı

3.2. Varoluşun Hikmeti

Kâinatın yokluktan varlık âlemine gelişiyle yaratılışın hikmeti arasında bir ilişki vardır. Allah’ın yaratışında bir abeslik, gereksizlik olmaz. Başta eşref-i mahlûk olan insan olmak üzere, kâinattaki her şeyin yaratılışında bir görev ve bir amaç vardır. Bunun tam tersi durumda ise, yaratılmışların yok oluş için yaratılması, bir amacın, bir hikmetin olmaması abes olup böyle bir şey düşünmek bile yersizdir.

Bunu iki açıdan açıklayabiliriz: Birincisi, Allah, faydasız ve anlamsız (sefeh) bir işyapmayıp her şeyi sefehin zıttı olan hikmet üzere yaratır.447 Yıkmak için yapılan bir bina nasıl mantıksız bir durumsa Kur’an-ı Kerimde “...ipliğini iyice büktükten sonra geri çözen kadın gibi olmayın” ( en-Nahl 16/92 ) şeklindeki örnekten de anlaşılacağı üzere bu tarzda harekette bulunmak mantıksızdır ve doğru bulunmaz. Aynı şekil Allah da yarattıklarını ölmek ve yok olmak için yaratması abes ve saçma olurdu.

Hâlbuki Allah abesle iştigal etmez. İkincisi, Allah insanı yeryüzünün halifesi kılmış ve bu sebeple de yeryüzündeki her şeyi onun emrine vermiştir.

“Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan” (el-Bakara 2/29). “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lutuf olarak emrinize veren” (el-Câsiye 45/13). “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan” ( el-En'âm 6/165 ).451 Şeklinde ifadelerin bulunduğu bu ayetler de sözlerimizi desteklemektedir.

Allah’ın insanlara özel yarattığı tüm nimetlerin genelinde cinler ve melekler için bir fayda olmayıp güneş ve ay gibi nimetler dışında onlar için farklı nimetler vardır. Bu kadar nimet verildiyse bunun bir karşılığı olmalıdır. Bu doğrultuda da emir ve yasaklarla muhatap olan ve imtihan olan insanı görmekteyiz. Bu kadar nimetin karşılığı olarak beklenen kulluk sonucu, öldükten sonra ahirette tekrar dirilecek olan insan, yaptığı iyiliğin ve kötülüğün karşılığını görecektir. Akıl vasıtasıyla dostu düşmandan, iyiyi kötüden, şükredeni nankörden ayıran bir dünyada yaşıyorsak elbette yapılanların karşılığı anlamında ödül ve ceza ile ayırt etmenin bulunduğu bir yerin olması gerekir.

Yukarıdan da anlaşılacağı üzere her şeyin yok olması için değil, ahirette bir karşılığı olması için yaratılmıştır. Bu yaratılışın gereği bir imtihan vardır ve imtihanın olduğunu bilmek için de Allah’ın gönderdiği bir peygambere ve kitaba ihtiyaç vardır. Bu sayede kul ahiretteki nimetleri bilerek buradan hazırlığını yapar.

Ahiretteki nimeti kazanan yoksa bu nimetlerin bir anlamı olmayacağı gibi ahiret olmadan da bu dünyanın bir anlamı olmaz.453 “ Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? ” (el- Mü'minûn 23/115). “ Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden vay o inkârcıların başına geleceklere! ” ( Sâd 38/27 ).

Bu iki ayet de sözlerimizi destekler mahiyette olup bu dünyada yapılanların karşılığının ahirette olacağı ve özellikle de inkârcıların alacağı cezadan bahseder.

Aynı zamanda Allah’ın huzuruna çıkmak için yaratılış, yeniden diriliş ve hesap vermenin olduğu anlaşılmaktadır.

Şükür açısından olayı değerlendirecek olursak, insana verilen akıl, nimeti verene şükredeceğini bilir. Şükrün nasıl yapılacağını peygamberler bildirmiş olup nimet verenin değeri ölçüsünde şükür de artar. Bu durumda da gereği gibi şükredenlehaklıya hakkını vermek anlamına geldiğini belirtirler. Filozofların bir başka tanımında ise, tüm işleri sağlam, dikkatli ve isabetli yapmaktan doğar, şeklinde bir tanımlamaları vardır. Bu son tanımlar doğrultusunda hikmetin sefehin zıttı olduğu anlaşılmaktadır. Sefeh ise gerçekleşen fiillerde tutarsız ve olaylar karşısında anormal tepkiler ortaya koymak olduğunu Mâtürîdî belirtir. Kur’an açısından da hikmetin, dini konuların kapsamını ve ardındaki gerçekleri kavrama şeklinde bir tanım da vardır.

Bir başka âlim gurubu ise, “fıkıhta anlamak” şeklinde tarif etmiştir. Mâtûrîdî, nasıl tanım yapılırsa yapılsın genel olarak tanımlara bakıldığında hikmetin dünyadaki ve ahiretteki tüm iyilikleri kendinde toplamış olma özelliği olduğunu belirtir.

Hakîm yani bilge ise, fiillerinde, emir ve yasaklarında isabet eden ya da her şeyi sağlam ve düzenli bir şekilde yaparak bir olduğuna kanıt olacak özellikler taşıyan kimse anlamındadır. Kâinatta gözle fark edilebilen her şeyin akılları hayran bırakacak bir hikmet ve yaratıcısının sanatını gösteren mükemmel eserler bulunmaktadır.

Düşünürler, kendilerinde bulunan bilgi ve hikmete rağmen kâinatın iç yüzünü ve yapısında bulunan dengeyi çözmekten ve bununla ilgili doyurucu bir açıklama yapmaktan acizdirler.

Evrendeki yaratılmış varlıkların gözlemlenmesi bizim ufkumuzu açar. Yer ve göğün yaratılışı, gece ve gündüzün peş peşe gelmesi, gerçekten düşünen ve ibret için bakan kimseler, yaratılan her şeyde Allah’ın varlık ve birliğini, ilim ve kudretinin de sınırsız olduğunu gösteren birçok açık delili görebilir. Şimdi bu bağlamda bir ayet üzerinde bu delillere bakalım:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.” ( Âl-i İmrân 3/190 ).

Mâtürîdî’nin bu ayetle ilgili olarak, akıl ve duyu organları yoluyla evrende gözlemlenebilen her şeyde bizi yaratanın varlığını düşünmek ve O’na ulaşmak için etraftaki nesnelere bakmanın yeterli olduğunu belirtir. Bütün ilimler için geçerli olan bu durumda bazı nesneleri açıklamaya bile gerek olmazken, bazı nesnelerin izlenmiş özelliklerini ortaya çıkarmak için düşünmek gereklidir. Aynı zamanda duygulardan uzak, aklıselim sayesinde tevhide yani Allah’ın bir olduğuna ulaşmanın da mümkün olduğunu belirtir.

Bu ayetten aynı zamanda göklerin ve yerin birbirinden çok uzak olmalarına rağmen uyumlu bir şekilde devam etmeleri sayesinde üzerinde bulunan canlılar yaşamlarını sürdürebilmektedir. Gece ve gündüzünde peş peşe gelmesinde canlılar içinde faydalar vardır. Aynı zamanda hem yer ve gök hem de gece ve gündüzün uyumlu bir şekilde devam etmeleri yaratıcılarının bir olduğunu göstermektedir. Eğer farklı yaratıcılar olsaydı bu uyumun ve düzenin olması mümkün olamazdı.

Yaratıcılarının tek olması alîm sıfatıyla canlıların neyden nasıl faydalanacağını ve zıtlıkları nasıl birleştireceğini bilir. Hikmet sahibi olmasından dolayı da her şeyi olması gerektiği yere koymuştur. Bu anlatılanları filozoflarda bulunan hikmetle çözmeleri ve tam anlamıyla bir açıklama yapmaları mümkün değildir. Burada anlatılanlar Allah'ın kudretini ve yüce saltanatını göstermektedir. Yarattığı her şeyde bir fayda ve amaç söz konusudur. Bu amaç doğrultusunda herkesi farklı meziyetlerde yaratarak kimini kimine üstün kılmıştır. Her şeyi bir düzen, bir amaç doğrultusunda planlayan ve yaratan Allah, tekrar istese yine yaratma kudretine de sahiptir. Yoktan var etmek tekrar var etmekten daha zordur. Ama Allah için böyle bir şey söz konusu olamaz. İlkten yaratan sonradan da çok rahat diriltebilir. Gece gündüzdeki art arada gelmesinde de aynı durum söz konusu olup ölen, yok olan tekrar dirilir.

Allah, aklı olan her varlığa kendi ihtiyacını karşılama ve karşılaştığı güçlüklerle de mücadele etme yetisi vermiştir.

Güneş, ay ve yıldızlar Allah’ın emrindedir. Bu cisimlerin
birbirlerine ne zararları ne de faydaları vardır. Ama kendi yörüngelerinde akıp giderler. Bunların yaratılma amacı, imtihan dünyasında olan insanlara hizmet etmek içindir.

İmtihanda olan insan ayırt etme, fark etme, her şeyin hakkını gözetme ve erdemli kişiyi takdir gibi özellikleri vardır. Bu özelliklerdeki bir

varlığın boş yere yaratılması anlamsız olur. Aynı zamanda her varlık insanla değer kazandığı gibi, insan da Allah sayesinde değere layık olur. Bu söylenenler çerçevesinde insanın boş yere ve hikmetsiz olarak yaratılması mümkün olmayıp bir imtihan doğrultusunda ahireti kazanmakla sorumludur. Bu yüzden kalıcı olan ahiret yurdu için geçici olan dünya, imtihan için yaratılmıştır. Eğer dünya kalıcı olsaydı yapılanların karşılığı olmayacaktı. Bu dünyada imtihanın karşılığının eksik verilmesi, karşılığının eksiksiz verileceği bir yerin varlığını göstermektedir.

Akıl, evrenin bir parçası olarak yaratılmış olup onunla iyi ve kötü, hikmetli olan ve olmayan, sağlam ve boş olan, övülen ve yerilen, teşvik edilen ve yasaklanan birbirinden ayırt edilir. Bu özelliklerle donatılmış olan insan aklı, hikmetsiz hiçbir şeyin olmayacağını ve bunun tam tersinin saçma ve mantıksız olduğu fark eder. Bu açıdan aklını kullanan insan, imtihan gereği iyiliğin karşılığında ödül, kötülüğünkarşılığında da ceza olduğunu anlar. İmtihan sonucu ödül ve cezanın olmaması, imtihanı geçersiz ve gereksiz kılar. Aynı zamanda karşılıksız imtihanın olmaması, ahiretin olduğunun da kanıtıdır.

Mâtürîdî’nin değerlendirmelerinde duyular âlemindeki hükümlerin duyular ötesi âlemde de geçerli olduğunu belirtmektedir. Duyular âleminde yapılan bir işin sonucunda övgü ya da yergi vardır. Aynı durumu Allah da evreni yaratırken hesap edip gözetmiş olması gerekir. Bu duruma göre dünya ve ahirette olan her şey bir plan bir düzen, bir hikmet çerçevesinde belirlenmiş olup Allah’ın yaratığı her varlıkta zıtlıklar gereği bir denge söz konusudur. Birinin yok olması diğerinin anlamsız hale gelmesine neden olur.

Anlatılanlar çerçevesindeki her şey Allah’ın varlığını, kudretini ve üstün otoritesini göstermektedir. Akıllı varlıklardan bazısına üstünlük ve otorite verilerek tedbir ve düzenin var olan varlıkların dışında bir varlığa ait olunduğu bilinir. Bu sayede akıllı olan insan, ne için yaratıldığını, bu düzen içindeki rolünü ve elindekilerden nasıl faydalanacağını anlar. Aynı şekilde bu durum, yaratanın benzerlerini ve farklı olanlarını da yaratmaya gücünün olduğunu göstermektedir. İlk yaratmak, benzerlerini ve aynısını yaratmaktan daha zordur.

3.4. Evrende Kötülüğün Yeri ve Anlamı

Mâtürîdî’ye göre, insan dinin gereklerini ancak akılla anlayabilir. Hz. İbrahim Allah’ı aklıyla nasıl bulduysa insan da aklıyla kendisinin ve evrenin yaratılışını düşünerek Allah’ı bulması gerekir. Bu düşünce insan aklına verilen önemi göstermektedir. İnsanda olması gerekli olan akıl melekesinden sonra peygamberin gönderilmesi sayesinde Allah’ın tek olduğu ve sıfatlarını anlatılarak insanın yanlışa düşmesi engellenir. Bu sayede gönderilen peygamberler vasıtasıyla insanın yaptığı yanlışlar için uyduracak bir mazereti de kalmamış olur.

Allah insanları sıkıntı ve bela çekecek, iyi ile kötüyü ayırabilecek (temyiz) ve aynı zamanda bunların sonucunun ne olacağını kavrayabilecek kapasitede yaratmıştır. Varlıkların ve nesnelerin iyilik ve kötülüğü, güzellik ve çirkinliği akılla bilinirken her şeyin iyi ve kötü olduğu ancak tecrübeyle tespit edilebilir.

Buradaki tecrübeden kasıt, peygamberler olup onların getirdiği haber ya da vahiyler doğrultusunda tespit edilebilir. “Nefse ve onu (insanın özü olarak) şekillendirip düzenleyene; Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene!” ( eş-Şems 91/7-8 ). Bu ayetlerde bulunan ayırım ya evrensel ortak akıl ürünü ya da bir peygamber vasıtasıyla olabilir. Kuşku duyulan şeylerin iyi ya da kötü olduğunu ortak akılla değil ancak peygamberin getirdiği şeriatla tespit edilebilir. Bu açıdan da dinî sorumluluk akılla değil, şeriatla yani ilahi emirlerin zorunluluk oluşturmasıyla meydana gelir.

Matürîdî, Allah’ın hidayet ve dalalet yollarını açıkladığını, dileyenin dilediğini seçerek o yola girmiş olacağını belirtmektedir.472 Yine Allah, faydasız ve anlamsız (sefeh) bir iş yapmayıp her şeyi sefehin zıttı olan hikmet üzere yaratır.

Allah’ın her fiili hikmet üzeredir. Hikmet, her şeyi yerli yerine oturtmak, koymak demektir. Sefeh ise hiçbir şeyi olması gereken yere koymamaktır. Buradan da anlaşılacağı üzere evrendeki her şey bir hikmet üzere yaratılmış ve hiçbir şey amaçsız ve başıboş yaratılmamıştır. Evrendeki iyi ya da kötü olarak algılanan her şeyinsana yöneliktir ve görecelidir. Bu bağlamda da şeytanın kendisi değil, yaptığı işler kötü olarak kabul edilir.

Mâtürîdî’ye göre yılanların ve zararlı şeylerin rububiyetle ilgili hikmetini akıllar anlayamadığından insanların bakış açısıyla kötü ve çirkin gözüken şeylerin yaratılışta da böyle olduğu söylenemez. Bu durumun iki hikmeti olabilir:

Birincisi, yaratılmış yararlı ve zararlı varlıklar bizim itaatimiz sonucu sevabın lezzeti ve isyan sonucu cezanın acısını kısmen dünyada, tam şeklini de ahirette olacak şekilde hissederek imtihan olur. İkincisi, insanoğlu dünya hayatında bedenen ve ruhen yaşadığı geçim sıkıntısını düşünerek çıkarımlarda bulunmak ve bu durumdan ders çıkarıp hayat mücadelesine devam etmelidir. Bu durumlar, zevk ve arzuları engeller.

Gerekeni yapmazsan da bulunduğun çevreyle uyumlu yaşayamazsın. Mâtürîdî’nin burada anlatmak istediği insanoğlu için kötü ve çirkin gözüken şeyler hikmet gereğifaydalı olabilir. Fakat bunu biz bilemeyiz. Bununla ilgili olarak Bakara Suresi’nde “.....Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz ise bilemezsiniz” ( el-Bakara 2/216) ayeti de söylemimizi destekler mahiyettedir. Buna benzer durumlarla biz de karşılaşırız. İyi olarak gördüğümüz bir olay gerçekleşmez ve üzülürüz. Zaman sonra bakarız ki, olmaması bizim için daha hayırlı olmuş, halimize şükrederiz. Mâtürîdî’ye göre tabiatta olan her şeyin bir hikmet üzere olduğunu, bu yüzden de olumsuzluklar karşısında Allah’ı sorgulamak ve isyan etmek yerine, Allah’ın hikmet sahibi olduğunu anlamalıyız. Çünkü Allah’ın hikmetinden sual olunmaz.

Mâtürîdî, evrende kötülüğün varlığının bir gerçek olduğunu479 söyleyerek Muʻtezilenin Allah’ın yarattıkları arasında kötülük olmadığı iddiasına karşı çıkar.

Allah, her şeyi bir hikmet üzere yarattığını ve kâinattaki bazı kötülüklerde iyilik, bazı iyiliklerde de kötülük olabileceğini, tamamen iyiliğin ya da tamamen kötülüğün olmayacağını belirterek mutlak kötülüğün olmadığını ifade etmiştir. Hikmetsiz bir iyilikten bahsedilemez. Kötü olarak görülen şeylerde hikmet gereği, bir amacı gerçekleştirmek için bulunur. Kâinat kendi kendini var etseydi bir otokontrolün olması ve hiçbir kötü sıfatı kendine vermemesi gerekirdi. Buradan da anlaşılacağı üzere kâinatı yaratan onun dışındadır ve o, Allah’tır. Kâinatta inkar edilemez bir kötülük olup bu durum ilahi yaratılıştaki amacı kabullenmekle mümkün olacağını Mâtürîdî belirtir.

Mâtürîdî, Allah’ın kötülük ve kötülükleri yaratma sebebini her şeyi karşıtı ve yaratması olarak ifade eder. İnsan aklının ve algısının sınırlı oluşu kötülüklerin durum ve şartlara göre iyiye dönüşmesi görecelilik durumunu ortaya koymaktadır. Aynı zaman da insan aklının her şeyi her yönüyle kavrayamayacağını göstermektedir.

3.5. Mâtürîdî’nin Kötülükle İlişkilendirdiği Diğer Konular

Özellikle kelâm açısından katilin öldürmesiyle ecelin konumu, rızkın helal ya da haram yoluyla kazanılması, dalalete yani sapıtmaya zorunlu olunup olunmaması, kalplerin mühürlenmesi sonucu insanın iman edememesi ve insanlarla cinler madem cehennem için yaratıldıysa nasıl cennete gidebileceği şeklinde farklı ve tartışmalı konuları kötülükle ilintili bir şekilde burada ele alacağız:

3.5.1. Ecel

Öncelikle bu konuya başlarken ecelin tanımının yapılmasının faydalı olacağı kanaatindeyim. Ecel kelimesi sözlükte “geleceğe ait olmak üzere belirlenmiş bir zaman, muayyen bir müddetin sonu” anlamındadır. “İnsan hayatı için belirlenmiş olan süre” anlamına da gelir. Terim anlamı ise, “Allah tarafından her canlı için takdir edilen yaşama süresi ve bu sürenin sonu olan ölüm vakti” olarak tanımlanır.

Her insanın takdir edilmiş bir zamanı yani eceli vardır. Peki, bunun kötülük problemiyle ne ilgisi var? Şimdi bu konuyu ele alalım:

Bu konuyla alakalı olarak, bir kişinin öldürülmesi sonucu eceliyle mi yoksa öldürme fiili sonucu mu öldüğü problemi ortaya çıkmaktadır. Mâtürîdî’ye göre, bu problemin Allah’ın iradesi ve ilmiyle ilgisi vardır. Allah’ın mekân ve zaman sınırlaması olmaksızın ezelî bilgisiyle zaten maktulün (öldürülenin) katilin (öldüren) iradesi doğrultusunda öldürüleceğini bilir. Allah’ın ilmi her türlü durumun üstünde olduğundan ve kuşattığından dolayı maktulün eceli de bu ezelî ilim içindedir.

Buradaki sıkıntılı durum, maktulün ölümüyle Allah’ın bilgisi arasındaki ilişki değil, katilin öldürme gibi kötü bir fiili tercih etmesidir.

“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler.” ( el- A’râf 7/34 ). Mâtürîdî, Allah’ın ezelî ilmi ile ecel arasındaki bağlantılıyla ilgili olarak bu ayeti yorumlarken ezelî ilmi sayesinde onların ölümü istemeyeceklerini bildiğinden ona göre vadelerini yani ecellerini belirlediğini belirtmektedir.

Allah’ın ilmi, onların istediği gibi olsaydı ecelleri de başlangıçta bu duruma göre belirlenmiş olacaktı. Aynı şekil “hısım ve akraba ziyaretinin ömrü uzatması”488 ile ilgili hadiste de aynı açıklama geçerli olup Allah’ın ezelî ilmi doğrultusunda o kişinin zaten sadaka vereceğini bildiği için ona göre ecelini tayin etmiştir. Tersi durum, sadaka vermeyecek olsa o durum da ezelî ilimle bilindiğinden ona göre ecelini belirlemiş olacaktı. Bu durumda, eceli uzatma ya da kısaltma olmayıp sadece ezelî ilimle yapılacaklar Allah tarafından bilinmiş ve ecele bu şekliyle müdahale edilmemiş, bu ilimle de kulun yapacağı fiil doğrultusunda ecel tayin edilmiştir.

Mâtürîdî, Münafıkların Uhud Savaşı ile ilgili " Onlar yanımızda olsalardı ölmezlerdi ve öldürülmezlerdi " ( Âl-i İmran 3/156 ) şeklindeki ayette geçen ifadelerle ilgili olarak münafıkların savaşa gitmeyerek zaten ömürlerinin uzun olacağının bildirildiğini belirtir. İlahi bilgi sonucu aldıkları tedbirle ömürlerinin uzamadığını sadece savaşa katılmayarak belli bir süre daha yaşayacakları şeklinde yorumlar. Yine Mâtürîdî’ye göre, ayet gereği zorlayıcı bir durumun söz konusu olmadığını, münafıkların tercihleri doğrultusunda ne yapacaklarının zaten bilindiğini ve Allah’ın her şeyi kendi niteliğine uygun olarak belirleyip yaratacağını, görüş olarak belirtir.

Sonuç olarak Allah kişilerin seçimleri sonucu ne yapacağını ezelî ilmiyle bilir ve takdir eder. Allah’ın ilminde değişiklik olmaz fakat kişinin seçimlerinde değişiklik olabilir. Bu durum da ecelin şekillenmesinde etkili olur. Aynı doğrultuda insanın savaşa katılıp katılmaması ölüm zamanını ileri ya da geri almaz. Burada Allah’a gösterilen teslimiyet doğrultusunda iradeyi kötüye ya da iyiye kullanma söz konusudur. Münafıkların tercihlerini kötüye kullanmaları ecellerini ileriki bir zamana uzatılmış gözükmesi onlara hayır getirmeyecektir. Rızkı da eceli de belirleyen Allah’tır. Kulun rızkı bitmediyse eceli de dolmaz. “Allah yaptıklarınızı görmektedir” ( Âl-i İmran 3/156 ) şeklinde ayetteki tehdit ifadesi, imtihan gereği ne yapacağımızı tercih konusunda insanlara bir yön çizmektedir. Bu durumda kötülük yapmak, imtihanı kaybetmemize ve ayetteki tehdidin gereğinin yapılmasına neden olur.

3.5.2. Rızık

Rızık kelime anlamı “rızıklandırmak, yiyecek gibi faydalanacak şeyler vermek” anlamındaki “rezk” kökünden “yiyecek, giyecek ve faydalanılacak her şey yağmur; bağış; pay, nasip”492 anlamındaki isimdir. Terim anlamı ise “Allah’ın canlılara hayatlarını sürdürebilmeleri için verdiği maddi ve mânevî her şey anlamına gelir.

İslam bilginlerince rızkı veren Allah’tır. Bu hususta da herkes aynı görüşü paylaşmaktadır. Helal rızkı Allah verir ama haram rızkı Allah’ın verip vermediği konusunda farklı düşünceler vardır. Ehl-i sünnet bilginlerince insanın iradesi sonucu helal yolla da olsa haram yolla da olsa ortaya koyduğu fiili yaratan Allah’tır. Ancak burada iradesi sonucu fiili gerçekleştiren kişinin kendisi olduğu için sorumluluğu vardır. Muʻtezilî kelâmcılara göre ise, irade sonucu oluşan fiilde ilahi irade sözkonusu olmadığından haramdan faydalanma olayının rızık kategorisinde değerlendirilmeyeceği görüşündedirler. Bu bağlamda da Ehl-i sünnet açısından rızkın tanımı, Allah’ın canlıların hayatlarını devam ettirmeleri için verdiği her şeyi ifade ederken, Muʻtezile’ye göre ise, yaşamını devam ettirmesi için sahip olduğu her şey şeklinde tanımlamışlardır. Bu farklı görüşlerinde etkisiyle genel olarak kelâmî eserlerin kader konusunun sonunda “rızık bölümü” de eklenir.

Gelelim Mâtürîdî’nin bu konudaki görüşlerine: “Allah dilediği kimselerin rızkını bollaştırır ve daraltır” ( er- Ra’d 13/26) ve “Rabb'in rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da” ( el- İsrâ 17/30 ). 495 Bu ayetlerin ve benzerlerinin yorumuyla ilgili toparlayıcı bir bilgi verecek olursak, rızkın bol ya da dar verilmesi Allah’ın iradesine bağlı olup imtihan gereği herkese farklıdır ve ahirette de karşılığı verilir. Aynı zamanda rızkı verenin Allah’tan başkasının olmadığı, rahmet ve lütuf sahibinin O’nun olduğunun bilinmesi için böyle takdir ettiğini belirtir.496 Bu ayetler gereği insanın hür iradesini de tamamen yok saymak yanlış olur. İnsan, iradesini iyi ya da kötü kullanması doğrultusunda rızkını helal ya da haram yoldan kazanır. Bu da rızkı az ya da çok temin etmede irade faktörünün de etkisinin olduğunu gösterir.

Allah, rızkı kimine bollaştırır kimine ise daraltır. Bu durumu O’nun dostlarına bollaştırması düşmanlarına daraltması şeklinde algılamak yanlıştır. Çünkü Allah’ın bunu yapmadaki hikmeti imtihandır. Dünyada rızkın genişletilip daraltılması sonucu imtihan olan insan, başarıp başarmama durumuna göre ahirette karşılığını alacaktır. Olayın bir başka yönü ise, rızkı veren sadece Allah olduğundan O’ndan başkasından rızık beklenmez. Bu bağlamda da Allah dışında hiçbir kimsenin rızkı genişletme ya da daraltma yetkisi ve gücü yoktur. O, dilediğini dilediği gibi yapar, buna da hiç kimse engel olamaz. Buradan da anlaşılacağı üzere rızıkta sadece mezhebinde Allah, Muʻtezile mezhebinde kul, Ehl-i sünnet mezheplerinde ise kısmen kul, kısmen de Allah’tır. Ehl-i sünnet’e göre, dalâleti isteyen insan, yaratan ise Allah’tır.506

Kur’an-ı Kerim’de hidayet (doğru yol) ve dalâletle (saptırılma) ilgili birçok ayette “Allah’ın istediğini doğru yola ilettiği, istediğini de saptırdığına” dair ifadeler yer alır. Mâtürîdî, bu tür ayetlerin bağlamından koparıldığında hidayet ve dalâlet açısından insan iradesinin ortadan kalktığını belirterek kendine has fakat Ehl-i sünnet yolunda bir çizgi belirlediği anlaşılmaktadır.

Yukarıda bahsettiğimiz Allah’ın istediğini doğru yola ilettiği, istediğini de saptırdığıyla ilgili ayetlerin yorumunda Mâtürîdî’nin Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân adlı eserindeki yorumlarına bir göz atalım: Allah’ın şaşırmayı ya da sapıtmayı isteyeceğini bildiği kişinin sapıtması için yönlendirir. Aynı şekil doğru yolu isteyecek olan kişiyi de doğru yola iletir.

Kısacası kim neyi tercih etmişse Allah da onu ister, onu yaratır. Bir başka söylemle, kişinin dalâlet fiilini yaratır ya da hidayetin zıttı olan dalâlet yolunu isteyeceğini Allah ezelî ilmiyle bildiğinden o kimseye yardım etmeyeceğini Mâtürîdî belirtir.510 Ayetlerin içerisindeki bağlamlar doğrultusunda bakıldığında anlamlarını net olarak belirten emareler bulunur.

Örneğin: “Münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Hâlbuki Allah onların oyunlarını kendi başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıklarında üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler. Arada bocalayıp duruyorlar; ne onlara, ne bunlara! Allah’ın şaşırttığı kimseye asla bir yol bulamazsın.” ( en- Nisâ 4/142-143 ). Bu ayetler, fazladan bir yoruma ihtiyaç bırakmadan münafıkların saptırılmalarıyla ilgili durumu kendi içinde net olarak açıklamıştır. Ayetin son kısmında “Allah’ın şaşırttığı kimseye asla bir yol bulamazsın” ifadesinin yorumunda kâfirin artık kesinlikle iman ihtimalininolmamasından çok, tövbe edip halini düzeltmesi durumunda Allah, ona da doğru yolu nasip edeceğini belirtiyor. Özetle Mâtürîdî, dalalet fiilini Allah’ın yarattığını ancak bu yaratmasının da tamammen kulun iradesine göre olduğunu belirterek, kötü durumuna düşen insanın bu duruma düşmesinin sebebinin de bizzat kendisi olduğunu belirtir.

3.5.4. Kalplerin Mühürlenmesi

Tabʻ “mühürlemek, bir şeyin üzerine mühür basmak suretiyle onun fonksiyonunu sona erdirmek ”anlamındadır. Kalb ise, “ kişinin anlayış ve duyuş yeteneği ” anlamına gelir. Bu iki kelimenin birleşiminden ise “tabʻ-ı kalb” kelimesi oluşur ki, bu da “ insanın anlayış ve duyuş yeteneğinin köreltilip işlemez hale getirilmesi ” anlamına gelir.

Kur’an’da birçok ayette “ tabʻ ” 516 ve aynı anlamdaki “hatm”517 fiilleri Allah’a dayandırılarak kötülük ve zulümlerle uğraşan insanın kalbini, kulaklarını vegözlerini işlemez hale getirir yani mühürler. Kul kötülüklere ısrarla ve inatla devam ettiği için Allah kalbi mühürler. Yoksa tam tersi durum olan Allah’ın kalbi mühürlemesinden dolayı kul kötülüklere devam etmez. 5

Peki, Mâtûrîdî, bu kelimelerin geçtiği ayetleri nasıl yorumlamıştır şimdi bunu inceleyelim:

Bakara Suresi’nde, “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.” ( el Bakara 2/7 ). Bu ayeti Mâtûrîdî, iki şekilde yorumlar: Birincisi, Hasan-ı Basrî’nin (ö. 110/728) görüşü olup azgınlıkta sınır tanımayan inkârcının bu sınırsızlığından dolayı Allah kalbini mühürler, inkârcının da bir daha iman edemeyeceğini söyler. Muʻtezile bu görüşe iki açıdan itiraz eder: Birincisi, kâfirin kalbinin mühürlenmesi imanla sorumlu olmaktan onu kurtarmaz. İkincisi ise, kâfirler azgınlıkta son sınıra ulaşsa da ulaşmasa da Allah ezelî ilmiyle iman edip etmeyeceğini bildiği için sonucun değişmeyeceğini belirtirler. Hasan-ı Basrî’nin “azgınlıkta son sınıra ulaşması” tabirinin kullanılması ilahi ilimle bu durum arasında bir bağlantı yokmuş anlamı çıkar.

İkincisi ise, kâfir küfür eylemini gerçekleştirince Allah, "hatm" ve “ tabʻ ” eylemlerini kâfirin kalbinde yaratır.

Çünkü Mâtürîdî’ye göre kâfirin gerçekleştirdiği küfür fiili mahlûk olup bu fiilin yapılmasıyla bağlantılı olarak “hatm” fiilini Allah yaratmıştır. Buradaki önemli nokta, kâfirlerin tüm psikolojik kabiliyetleriyle akıl yürütmeyi ve düşünmeyi bırakmaları sebebiyle kalpleri mühürlenmiş olup duygu ve düşünce merkezleri analiz yapma yetisini kaybetmiştir.

Aynı şekilde hak ve adalet çağrısından da uzak durduklarından dolayı kulakları da ağır işitmeye başlamıştır. Mâtürîdî’, bu durumun insanı, kâinatın yaratılışını ve yaratıcısını anlamayı engellemiş olduğunu, olumlu davranışlar içinde ve insaflı olsalardı yüce yaratıcıyı keşfedebileceklerini belirtir. Bir başka ayette “kalplerinin üstüne örtüler çektik” ( el- En'âm 6/25 ) ifadesi kullanılmaktadır. Bu ayette Mu’tezîle, Allah’ın kulların yaptıkları fiilleri yaratmadığını söylerler. Buna da cevap olmak üzere Mâtürîdî, küfür fiilini ya da küfür karanlığını bizzat Allah’ın kendisinin yarattığını ifade etmektedir. Bu ayet gereği, Muʻtezile'nin kulların fiillerini Allah'ın yaratmadığını söylemelerinin yanlış olduğu belirtilmektedir.

Olaya farklı bir açıdan bakan, başka bir ayetle bu konuya son verelim.

“Bunlar, Allah’ın kalplerini, kulaklarım ve gözlerini mühürlediği kimselerdir; gaflette olanlar da işte bunlardır.” ( en- Nahl 16/108 ). Bu ayette küfrün karanlığı vücut için önemli olan kalbin, kulakların ve gözün nurunu örttüğünü belirtir. İnsanda bir bildiğimiz anlamdaki iki göz vardır, bir de kalp gözü vardır. Özellikle kalp gözü küfür karanlığıyla kapanırsa hiçbir şey görünmez olur. Gerçekte kör olan bildiğimiz göz değil, kalp gözüdür. Mâtürîdî, bu görüşünü destekleyen ayeti de delil olarak gösterir: “ Şu bir gerçek ki gözler körleşmez, fakat göğüslerdeki kalpler körleşir. ” (el- Hac 22/46 ).

Yazılanları toparlayacak olursak Mâtürîdî’ye göre Allah, her insanın iyi olsun kötü olsun insanın tercihi doğrultusunda her fiilini yaratır. Bu anlamda Mu’tezîle’nin Allah’ın kulun fiillerini yaratmadığı görüşü yanlıştır. Kâfir, küfür fiilileriyle azgınlıklarında ve taşkınlıklarında ısrarcı olup devam etmesi sonucunda Allah da bu kişinin kalbini mühürler.

Kalbi mühürlenen kişinin de kalp gözü kapandığından mevcudatı yaratan Allah’ı ve gerçekleri göremez. Kâfir, Allah’ın mühürlemesinden dolayı küfrüne devem etmez. Tam tersi küfrüne ısrarla devam ettiği için Allah mühürler. Buradan da anlaşılacağı üzere, akıl ve cüz-î irademi doğrultusunda sorumluluklarla muhatabız. Akıl ve cüz-î irademizi iyi ve doğrudan yana kullanırsak Allah, bu doğrultuda hidayetimizi kolaylaştırır. Tam tersi, akıl ve cüz-î irademizi kötü, yanlış ve küfür gibi işlerde kullanırsak bu doğrultuda da Allah o kalbi mühürler.

3.5.5. İnsanlardan ve Cinlerden Çoğunun Cehennem İçin Yaratılması

Cehennem, “inkârcıların ve günahkârların ahirette cezalandırılacakları yer” olarak ifade edilir. Allah Teâla “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım” ( ez- Zâriyât 51/56 ) buyurur. Bu ayetten de anlaşılacağı üzere Allah, hem insanları hem de cinleri mükellef kılmıştır. Bu durumda biz insanlar olarak iyilik ve kötülükler karşılığında cennet ve cehennemi hak ettiğimiz gibi aynı durumla cinler de muhataptır.

Peki, insanların ve cinlerin birçoğu neden cehennem için yaratılmıştır? Bununla ilgili ayete ve Mâtürîdî’nin bu ayetle ilgili yorumuna bakalım:

“Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmış olduk. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” ( el- A'râf 7/179 ).

Mu’tezîle’ye göre, yukarıdaki ayetteki “cehennem için yaratmış olduk”( ve le-kad ẕera’nâ li-cehenneme) ifadesinde bulunan “lâm” sebep bildirmek için olmayıp sonuç bildirmek için kullanılır. Bu durumda da bu ayetin anlamı “Allah küfür üzerine 522 Ömer Faruk Harman, “Cehennem”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV

Yayınları, 1993), 7: 225.

ölenleri cehennem için yaratmıştır” şeklinde anlaşılması gerektiğini belirtirler.

Mu’tezîle, bu görüşlerini desteklemek için şu ayeti kullanırlar: “Böyle de oldu.

Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı...” ( el- Kasas 28/8 ). Ancak Mâtürîdî’ye göre Mu’tezîle’nin bu görüşü yanlıştır. Çünkü cinler ve insanlar yaratılmış ve cenneti kazanacak yetenek verilmiştir. Ancak onlar yaptıkları yanlış işlerden dolayı cehennemi kazanmıştır. Bu açıdan Allah, onları cehennem için yaratmamıştır. Ayrıca bu tür söylemler, yapılan işlerin sonucunu bilmeyen kişiler için kullanılır. Mu’tezîle’nin delil olarak kullandığı ayetteki ifadeleri, sonlarının ne olacağını bilmeyen Firavun ailesine uyarı amaçlıdır.

Olmuş ve olacak her şeyi bilen Allah için bu tür ifadeler kullanılmaz. Buradaki durum şu örneğe benzer: "Ölmesi için çocuk doğurun; yıkılması için bina yapın.” Burada sonucu tahmin edilemeyen durumlarda bir uyarı amaçlı bu sözün söylendiği belirtiliyor. Yoksa buradaki söz doğrultusunda hiç kimse ölmesi için çocuk doğurmaz ya da yıkılması için bina yapmaz. Ancak sözdeki sonuç değişmez ve Mu’tezîle için de delil olduğu söylenemez.

Mâtürîdî’ye göre cinlerin ve insanların çoğunun kötü fiilleri isteyip yapacaklarını Allah’ın ezelî ilmiyle bilmesinden dolayı bu varlıkların cehennem için yaratıldığını belirtmektedir. Yine Allah, ezelde mü’minlerin yaptıkları iyi fiiller sonucu hidayet yolunu seçerek cennete gideceği şeklinde yorumlar.

Bu ifadelerden çıkarılacak sonuç ise Allah’ın ezelî ilmi ile kimin ne yapacağını bildiğinden olacak sonucu bildirir. Yoksa kendisi öyle belirlediği için sorumlu varlıklar zorunlu olarak bunu yapmaz.

SONUÇ

İmam Mâtürîdî’nin kötülük problemine yaklaşımı bu çalışmada ele alınmıştır. Bu bağlamda öncelikle Mâtürîdî’nin kim olduğunu öğrenmekte fayda vardır. Asıl Adı, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmud olan İmam Mâtürîdî, bugünkü Özbekistan Cumhuriyeti’nin Semerkant şehrinden olduğu için Semerkandî, bu şehrin bir mahallesi olan Mâtürîd’de doğduğundan Mâtürîdî ismiyleanılmaktadır. Doğum tarihi ve hayatıyla ilgili ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır. Fakat vefat tarihinin 333/944 olduğu tespit edilmiştir. Mâtürîdî’nin Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân adlı tefsir kitabının mukaddimesinde sahâbîlerin peygamberi görmelerinden ve sohbetlerinde bulunmalarından dolayı tefsiri sadece sahâbîlerin yapacağını ve te’vili ise âlimlerin(fakih) yapmasının uygun olduğunu belirtir.

Tefsirde ağırlıklı bir anlamın olduğunu, te’vilin ise ihtimali ifade eden yorumların olduğunu belirtmesi ilmi anlamda objektif davranmadaki hassasiyetini göstermektedir.

Mâtürîdî, döneminin ve yaşadığı bölgenin âlimlerinden özellikle fıkıh ve kelâm dersleri aldığı ve bu âlimlerin İmam Ebû Hanife’ye ulaşan bir zincir oluşturdukları anlaşılmaktadır. Aynı zamanda kendi dönemindeki hoca ve eserlerle yetinmeyerek, dönemindeki farklı din, mezhep ve felsefik metinlere de ulaşarak onları eserlerinde değinmesi, birçok yönden bakış açısını geliştirdiğinin göstergesidir.

Mâtürîdî, hocalarına ait olan sözlü ve yazılı bilgileri kendi bilgi birikimini de ekleyerek akideden ilme dönüştürmüş ve ortaya konan yöntem doğrultusunda kesin delillerle destekleyerek şüpheden uzaklaştırmış ve sistemleştirmeye gitmiştir. Bu yöntemle de yeni bir itikadî mezhep olan Mâtürîdîlik ortaya çıkmıştır. Aynı yöntemi öğrencileri de uygulayarak Mâtürîdîlik mezhebinin gelişmesine ve daha da sistemli hale gelmesine katkıda bulunmuşlardır.

Mâtürîdî, ilmî birikimiyle kelâm, tefsir, fıkıh ve fıkıh usulü gibi birçok alanda eserler vermiştir. Ancak bu eserlerinden günümüze sadece Kitâbü’t-Tevḥîd ve Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân adlı eseri ulaşmıştır.

119III/IX. asrın sonlarında Sâmânî Devleti sınırlarındaki Buhara, Belh ve Semerkant gibi şehirler Mâtürîdî zamanında medeniyetinin en parlak dönemlerini

yaşamıştır. Sâmânî hükümdarlarının yönetimindeyken bu yerler, ilme ve araştırmayaverdikleri destekle İslam kültür ve medeniyetinin merkezi konumuna gelmiştir. Bu şehirlerde birçok âlim yetişmiş ve farklı dallarda pek çok ilimin eğitimi verilmiştir. Bu ortamda, özellikle Semerkant’da Ebû Hanîfe’nin itikadî ve fıkhî fikirlerinin tartışıldığı bir eğitim merkez haline gelmiştir. İleriki aşamada da Hanefîliğin itikadî görüşleri, Mâtürîdî gibi âlimler tarafından sistemleştirilmiştir.

Mâtürîdî, fakih ve müfessir olarak bilinse de mütekellim kimliği daha çok ön plana çıkmıştır. Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevḥîd ve Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân’ı incelendiğinde, kendinden önceki mütekellimlerin tartışmadığı önemli problemleri tartışmış ve daha önce kullanılmayan aklî, naklî ve semantik temellendirmelerle kelâma gerçek anlamda bilimsel bir kimlik kazandırmıştır.

Ehl-i Sünnetin itikadî anlamda iki mezhebinden biri olan Eşʻarîlik, dini bir konuda görüş bildirirken referans olarak nakil önce, akıl ise onu destekler durumdadır. Mâtürîdîlikte de aynı paralelde olmakla beraber Eşʻarîliğe nisbeten akıl daha fazla aktif olarak kullanılmaktadır.

Mâtürîdî’nin kim olduğunu öğrendikten sonra kötülüğün mahiyeti, farklı yaklaşımlar ve çeşitleri bilinmelidir. Dilcilere göre, kötü istenilmeyen, fena olan, iyinin karşıtı gibi anlamları vardır. Kötülük ise, kötü olma durumu, fenalık gibi anlamlara gelir. Filozoflar kötülükle ilgili farklı tanımlar yapmışlardır. Kimi ahlaki açıdan zekâyı azaltan şey olarak tanımlarken, kimi de bilgisizliğin kötü olduğunu belirtmiştir. Bu da gösteriyor ki, yer, zaman ve kültürel farklılıklar, filozofların kötülükle ilgili farklı tanımlar yaptıklarını ve kötülüğün göreceli olduğunu gösterir.

Mutasavvıflar, kötülüğün göreceli olduğunu ve kötülüğün Allah’a ulaştıran bir vasıta olduğu düşüncesindedirler. Kelâmcılara göre kötülük, dünyada kötülemeyle, ahirette ise azapla ilgili şeydir ya da aklın kötü kabul ettiği kötü, iyi kabul ettiği de iyidir gibi tanımlar mevcuttur. Kelâmcılar da kötülüğün tanımından ço kötülüğün nasıl bilineceği, mahiyeti ve Allah’a nispet edilip edilemeyeceği gibi konular farklı görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Örneğin, Muʻtezile kötülük akılla bilinebilir derken, Eşʻarîler şeriatla bilinebileceğini söylerler. Matürîdîler ise iki ekolden de faydalanarak seçmeci bir yaklaşım sergilemiş ve orta yolu bulmuştur. Onlara göre, iyilik ve kötülük akılla bilinse de iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün de yasaklanması, sadece din yani şeriat yoluyla bilinebileceği görüşündedirler.

Kötülük problemine baktığımızda aslında ilk insan olan Hz. Âdem’in cennetten kovulmasıyla ve Kabil’in Habil’i öldürmesiyle devam eden bir süreçte ortaya çıktığı söylenebilir. Ayrıca bulaşıcı hastalıkların ve doğal felaketlerin de bizlere verdiği zararlar sonucu ortaya çıkan kötülük olgusu insan zihnini meşgul etmiştir.

Kötülük problemini çözmeye yönelik farklı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. İyimser yaklaşım sergileyenler, bu dünyanın dünyalar içindeki en iyi dünya olduğu görüşündedirler. Buna karşın kötümser tutum sergileyenler dünyanın tamamen kötülükle kaplı olduğunu, her şeyin kötü, saçma ve anlamsız olduğu görüşünü öne sürerler.

Olaya başka bir açıdan bakan Cebriyeci/Determinist yaklaşım da nedenlerin sonuçları doğurduğu ve bu anlamda bir zorunluluğun olduğunu iddia ederken buna karşın özgürlükçü yaklaşım ise neden sonuçla ilgili bi zorunluluğun olmadığını ve her olayın birbirinden bağımsız olduğunu iddia ederken tamamen özgür ve sınırsız bir ortamdan bahsederler. Seneviyyeci ya da Düalist yaklaşım ise ikili bir sistem ortaya koyarak iyilik ve kötülük tanrısının olduğunu iddia ederler. Bu açıdan da en çok eleştiri Düalistlere yapılmıştır. Hatta birçok kelâmcı Düalist görüşlere karşı eserlerinde görüşler belirtmişlerdir.

Olayın bir başka yönü de kötülük çeşitleridir. Bunlar Doğal(Fiziksel), Ahlaki ve Metafizik kötülük olarak üçe ayrılır: Doğal kötülük, doğadan ve doğal nedenlerle insanın başına gelen kötülükleri ifade eder. Örneğin; deprem, sel ve kuraklık gibi. Ahlakî (moral) kötülük, insan iradesini kötüye kullanması sonucu ortaya çıkan hata ya da günahtır ve insan kaynaklıdır. Örneğin; kıskançlık, zulüm ve öldürmek gibi. Metafizik kötülük ise varlıkların sonlu, sınırlı ve eksik olmasıdır. Bu kötülük çeşidine diğerleri gibi somut örnekler vermek zordur.

Mâtürîdî’ye göre kötülüğe gelince, aklen her güzel olanın güzel, her çirkin olanın ise çirkin olduğunu belirtir. Aynı zamanda fiilen çirkin olan kötü, fiilen meşru olanın ise iyi olduğunu ifade eder. Mâtürîdî’de kötülük çeşitlerine gelince, onun sistematik bir tasnifinin olmadığını görmekteyiz. Fakat eserlerindeki kullandığı kavramlar ve görüşleri doğrultusunda böyle bir tasnifi yapma imkânımızın olduğu görülmektedir.

Mâtürîdî’de doğal kötülüklere âlemin ontolojik yapısı açısından baktığımızda, yerde ve gökte olan her şeyin iyilik ve kötülük yoluyla bir imtihan olarak karşımıza çıktığı görülmektedir. İnsanın ontolojik yapısı açısından bakıldığında ise, insanın ahlaki eğitimini tamamlayarak iyilik ve kötülüklerle dolu bu dünyada ve bu formatıyla Allah tarafından yaratılmış ve insan da imtihan için gönderilmiştir. Mâtürîdî’ de ahlaki kötülüğe baktığımızda, iradeyi kötüye kullanarak haksızlık ve zulüm işleyen kişilerin genelde inkârcılar olduğunu ve bu tarz kötü fiillerin imanlı kişilere yakışmadığını belirtir. Bu kötülüğe insanın özgürlüğü açısından bakıldığında, insanın özgür iradesi ve hür seçimi olduğunda imanın bir anlamı olacağı belirtilmektedir. İnsanın yaratılış amacı ve hikmeti açısından olaya bakıldığında ise, insanın yaratılış hikmeti imtihan olup bu amaç doğrultusunda da insan dışındaki bütün âlem onun emrine verilmiştir. Mâtürîdî’de metafizik kötülük algısıyla uyuşmasa da yaratılmış varlıkların kemâl ve yetkinlik eksikliği açısından benzerlik göstermektedir.

Aynı zamanda bu kötülük çeşidini Allah’ın hikmeti, ilahi rahmeti ve adaleti, zulüm ve imtihan kavramlarıyla değerlendirmekte ve kötülüğün mutlak olmadığı ve göreceli olduğu anlaşılmaktadır.

Mâtürîdî’ye göre kötülüğün varlığıyla ilişkili alanlarda Allah’ın varlığının ispatı temellendirirken âlemin yaratılmış olduğu fikri üzerinden hareket edilir. Varlık olmanın gereği olarak da iyi ve kötü olan her şeyde hikmet gereği anlamlı ve önemli olduğu görülmektedir. Varoluşun hikmetinin bir imtihan olduğu, ontolojik düzendeki her şeyin Allah’ın ilmine ve kudretine delalet ettiği, evrendeki kötülüğün yeri ve anlamının da insanın imtihanı bağlamında kendini geliştirmesi açısından önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda da evrendeki kötülüğün göreceli bir kavram olduğu görülmektedir. Allah her şeyi hikmet üzerine belirlediğine ve yarattığına göre iyilik ve kötülükte de bir hikmet vardır. Mâtürîdî’nin kötülükle ilişkilendirdiği diğer konular olarak ecel, rızık, dalâlet, kalplerin mühürlenmesi, insanlardan ve cinlerden çoğunun cehennem için yaratılması gibi durumların insanın iradesini kötüye kullanması sonucu, bu kavramları yanlış değerlendirerek Allah’a nispet ettiği görülmektedir.

Sonuç olarak, Mâtürîdî’nin görüşleri bağlamında âlemde kötülüğün olduğu bir gerçektir. Bu âlemde bulunan her şey bir hikmet üzere belirlenir ve yaratılır. Her şeyi yerli yerine koymak ve oturtmak olarak ifade edilen hikmet gereği iyilik ve kötülüğün de bu âlemde bir yeri ve önemi vardır. O da dünyaya imtihan için gönderilen insanın emrine her şey verilmiş ve bu doğrultuda iyilik ve kötülüğü seçebileceği iradesi doğrultusunda, doğrudan yana tercihini kullanarak imtihanı başarmasıdır. Bu tercihte akıl ve irade imtihan edilmede ön şart olup iman da bu yolla gerçekleşir. Aynı zamanda mutlak kötülük diye bir kavram olmadığından kötülük olarak gördüğümüz şeyler insanın kemale ermesi ve imtihan hikmeti gereği olarak kendini gösterdiği açıktır. Bu durum da kötülüğün göreceli bir kavrama dönüşmesine neden olur. Aynı zamanda hikmetin kötülüğün açıklanmasında ön plana çıktığı ve kötülük problemine sunulan bakış açılarına nispeten daha anlamlı ve geniş bir bakış açısı kazandırdığı görülmektedir. Mâtürîdî’nin kötülük ile ilgili ortaya koyduğu düşünce tarzı hem ilmî hem de günlük hayat açısından bizi aydınlatacak niteliktedir. Aynı zamanda çağımızdaki insanları ve toplumları çıkmaza sokan kötülüklerin, dünyadaki hayatımızı anlamlandırma ve bize rehberlik etme niteliği taşımaktadır.