|
Çevrimdışı
Leydihan
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: İmam Mâturidi'nin Kötülük Problemine Yaklaşımı
2.2.2. İnsanın Yaratılış Amacı ve Hikmeti
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevḥîd adlı eserinde “Allah, kâinatı niçin yaratmıştır?” başlığı altındaki bölümde konumuzla ilgili ipuçları bulmaktayız: Allah’ın sonsuz ilmi ve hiç bir şeye muhtaç olmayan zenginliğiyle O’nun fiillerinin hikmetsiz olması düşünülemez. Allah, kâinatı niçin yaratmıştır?
Şeklindeki bir soru Allah için abes ve hikmetsizliği nispet etmek olur ki, bu da Allah için söz konusu olamaz. “Biz gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık... Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” ( el- Enbiyâ 21/16-23 ). Bu ayetlerde açıklandığı üzere Allah’ın zatı gereği hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı ve hikmetsizlik isnad edenlerin ise yergi ve azaba çarptırılacakları belirtilir.
Mâtürîdî, konuyla ilgili görüşlerine farklı bölümlerde devam eder: Allah, eğitime müsait, zarar ve yararını bilen, algıladığı deliller doğrultusunda duyu ötesiyle ilgili çıkarımlarda bulunabilen bir mükellefler (özellikle insan) grubu yaratmıştır.
Buna rağmen bilgiye aldırış etmeyen, yergi nitelikli her türlü fiili normal kabul eden bir mükellef düşünülemez. Aynı zamanda Allah birçok nimet verdiği için buna teşekkür de gerekir. Bu açıdan Allah, emir ve yasaklara uyularak teşekkürün yerine getirilmesini ister. Allah, özendirerek kendisinin yüceltilmesine teşvik ve hafife alınmasını engellemek içinde sakındırması, olayın hikmetidir. Sorumlu olan insanın yaptığı her davranıştan dolayı yüceltilerek ödül olarak ebediyen kalacağı cennet hayatı verilir. Küfürde de isyanın zirvesine ulaşmasından dolayı ebediyen ceza yeri olan cehennem hayatını yaşar. Aynı şekilde iman tükenmez bir tasdik, küfür de tükenmez bir yalanlama olup ona göre de ödül ve cezaları vardır.
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda Mâtürîdî’nin evrenin yaratılış hikmetiyle insanın yaratılış hikmeti ve amacı arasında bir paralellik olduğu anlaşılmaktadır. “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan” ( el- Bakara 2/29) diye devam eden ayetin yorumunda Mâturîdî, bu verilen nimetlere karşı şükür edilmesi gerektiği ya da dünyada sizi imtihan etmek için bir vesile olsun diye verildiği şeklinde yorumlamıştır. “Hanginizin davranışça daha iyi olduğunu deneyerek göstermek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.
O, güçlüdür, çok bağışlayıcıdır” ( el-Mülk 67/2) ayetini de yorumunu desteklemek için kullanmıştır. Aynı zamanda ahirette ceza ve mükâfat kazanmak için şeklinde de yorumlar. Mâtürîdî, bu düşüncesini temellendirmek adına konuyu farklı açılardan değerlendirir.
Mâtürîdî’nin sıkça belirttiği ve insanın sadece yok olmak için yaratılmasının boş olacağını ve bu yüzden de onun yaratılmasının bir amacının olduğunu belirtir.
“Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” ( el- Mü'minûn 23/115 ). Bu ayetin yorumunda ahirette tekrar dirilip sonrasında mahşerde dirilmenin olmaması abestir, boştur.
Yok olmak için yaratılmak anlamsızdır. Tıpkı bir bina yapıp tekrar yıkmak ne kadar saçma ve boşsa, bir amacın olmadan insanın boşuna yaratıldığını düşünmek de mantıksızdır. Mâturîdî, bu ayetle ilgili yaptığı ikinci yorumda ise, insan dışındaki tüm evreni insan için yaratarak onun hizmetine vermiştir. “ Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lutuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır.”
( el- Câsiye 45/13 ). Bu ayetle de ikinci yorumunu destekleyen Mâtürîdî, her şeyin emrine verildiği insanın şükürle denenmesi emirlere uyması ve yasaklardan kaçınması karşılığında bunların verildiğini belirtir. Aynı zamanda yapılan iyiliklerin karşılığı ve yapılan kötülüklerin karşılığı da ahirette verileceğini belirtir.
Sonuç olarak, insanın yaratılış hikmeti imtihandır. Bu amaç doğrultusunda insan dışındaki bütün âlem insanın emrine verilmiştir. Bunun karşılığında dünyada Allah’ın emirleri ve yasakları doğrultusunda yaşam süren insan ahirette cennetle ödüllendirilirken, gerekeni yapmayan insan da karşılık olarak cehennem azabına çarptırılacaktır. İnsan seçimleri doğrultusunda sorumluluğu gereği elbette karşılığını alacaktır. Bu söylemlerimiz doğrultusunda insanın amaçsız ve boş yere yaratılması ve ölümle yok olması akla ve mantığa uygun değildir.
2.3. Metafizik Kötülük
Yaratılmışların doğuştan getirdikleri bir kusur olarak ifade edilen, doğal ve ahlakî kötülüğün de kaynağı olarak belirtilen metafizik kötülük, Mâtürîdî’nin kötülük algısıyla uyuşmasa da yaratılmış varlıkların kemâl ve yetkinlik eksikliği açısından benzerlik göstermektedir. Mâtürîdî, aynı zamanda bu kötülük çeşidini Allah’ın hikmeti, adaleti, zulüm ve imtihan kavramları üzerinden değerlendirmektedir.
Allah hiçbir şeyi kötü yaratmamıştır. Bu açıdan da mutlak iyi ya da mutlak kötünün olmayışı, kötülüğün göreceli oluşu gibi durumlar kötülüğün net bir tanımını yapmayı zorlaştırmaktadır. Bu açıdan da düşünürler kendi bakış açılarına göre farklı tanımlar yapmaktadırlar. Bu durum, haliyle bizimde net bir çizgiyle özellikle de metafizik kötülüğü tanımlamamızı zorlaştırmaktadır. Ama bilindiği üzere yapılan bir tanım, o kavramın çerçevesini belirler. Bu sayede de belirlenen çerçeve doğrultusunda yön tayin edilerek o kavramın içeriği doldurulur.
Biz de bu bağlamda Mâtürîdî’nin metafizik kötülüğe yaklaşımını âlemdeki ve bu anlamdaki nesnelerdeki eksiklik, sonluluk, sınırlık, ilahi hikmet, zulüm ve kötülüğün izafîliği bağlamında ele almaya çalışacağız.
Mâtürîdî, kazânın tanımını yaparken nesne ve olayların(eşyanın) yaratılması olarak tanımlar. Bu çerçevede eşyanın oluşması, her şeyin kendine uygun durumda bulunması hikmet ve ilim sahibi bir yaratıcı vasıtasıyla olur. Hikmet ise, her şeyin gerçekleşeceği duruma uygun bir şekilde yaparak tastamam yerleştirmek anlamına gelir. Bu duruma göre, eşya kendilerine en uyacak bir uyumlulukla meydana geldiklerini gösterir. Bu açıdan da yaratma fiili, şeylerin oldukları şekliyle yaratılması demektir. Buradan da anlaşılacağı üzere, eşya ile Allah’ın ezelî bilgisi arasında bir bağlantının olduğu anlaşılmaktadır.
Mâtürîdî’ye göre, kaderle ilgili iki farklı tanım yapılabilir. Birincisi, bir şeyin oluşumunda sahip olduğu değerdir. Bu anlamda iyilik-kötülük, hikmet-akılsızlık, güzellik-çirkinlik açısından yaratmayı ifade eder. Bu bağlamda şöyle bir tanım oluşur: Her şeyi kendine uygun bir şekilde meydana getirmesi ve buna uygun olarak isabet ettirmesidir.
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (el-Kamer
54/49). Ayeti bu anlamı desteklemektedir. İkinci tanım ise, her şeyin olacağı yer ve zamanı, hak ya da batıl özelliğini, ödül ya da ceza durumunu belirlemek anlamındadır. Bu anlamda da “Cibril hadisi” olarak bilinen Hz. Muhammed’in iman ile ilgili verdiği cevap da kaderin bu iki tanımından biriyle uyumludur.
Mâtürîdî, “Teʾvîlâtü’l-Ḳurʾân” adlı tefsirinde ise, kader ve metafiziksel kötülükle ilgili olarak yeryüzünde olmuş ve olacak her şeyi Allah’ın bilgisi dâhilinde yarattığını belirtir.
Allah, hikmeti gereği yarattığı her şeye belli bir ölçü ve sınır koymuş olup bu ölçü ve sınırın mahiyetini tam anlamıyla kavrayabilecek bir yaratık yoktur. Allah’ın eşyada meydana getirdiği ölçü ve düzen farklı olsaydı, her şey fesada uğrar, bozulurdu. Bu açıdan da yeryüzündeki her şeyi “hikmetli düzen” açısından ele almaktadır.
Tabiatın oluşumuna bakıldığında, bu düzenin kendiliğinden oluşması mümkün olmayıp kendilerine özgü bir fayda ve zararın oluşturulduğu, bu düzenin dışında ilim ve hikmet sahibi bir varlığı gösterdiği açıktır. Diğer canlılardaki işitme, görme duyularıyla insanlardaki özellikler bir olmayıp onlardaki duyular sabit kalmakta ve değişmemektedir. Hâlbuki insandaki konuşma, iyiy kötüden ayırma, nesne ve olaylar karşısındaki durumu bebeklikten başlayarak büyüdükçe gelişmektedir. Fakat diğer varlıklarda bu özellikler yoktur. Aynı zamanda âlemdeki tüm varlıkların bir sınırı olup o sınıra ulaştıklarında yeme içme ve gelişme çabaları sonuç vermez.
Örneğin uzunluk, genişlik, işitme ya da aklın artması artık söz konusu değildir. Sonuçta, bedenen ve ruhen gelişmek sayılan unsurlardan dolayı olmayıp hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şeye gücü yeten bir varlığın yaratmasıyla olduğu anlaşılmaktadır.
Her cisim aynı zamanda bozulmaya ve düzeltilmeye de müsaittir. Fakat kendi öz yapıları gereği böyle bir şey yapamazlar. Her varlık var oluşunun ilk döneminden habersiz olduğu, en iyi konum ve duruma gelse bile yaşlanmaya ve bozulmaya meyilli olup kendini düzeltmekten bile acizdir. Tabii ki, bu canlılar için geçerlidir. Canlı, cansız her şeyin varlığı kendi dışında olup kendi dışındakine bağımlılığı gerektirir ve bu da yaratılmış olmayı zorunlu kılar. Yine âlemdeki her şey parçalardan oluşmaktadır. Bu âlemdeki parçalar, yokluktan varlığa çıkmıştır.
Bunların büyümesi, gelişmesi ve hacim kazanması da gözlemlenebilir. Bu sistem, âlemin tamamında olup sonlu ve sınırlı parçaların sonsuz olması gibi bir ihtimal yoktur.
Aynı zamanda, tabiattaki her şeyde iyi-kötü, güzel-çirkin, aydınlık-karanlık gibi zıt özellikleri bulunup bunlarda değişiklik ve yok olma özelliği vardır. Bu özelliklerden dolayı Allah, âleme benzemeyip ezelî ve ebedîdir.
Allah Teâlâ, yaptığı fiilleri kendisi yararlanmak için yapmaz. Bir şeyi yarattığında da yok olması için yaratmaz. Bu duruma göre, kâinatın yaratılması belli bir amaç içindir.
Aynı zamanda, iyiyi kötüden ayıramayan varlıkları da kendi dışlarında bir amaç için yaratmıştır. Yine, tamamen faydalı olan ve bunun bilincinde olamayan varlıklar da yaratmıştır.
Bu da gösteriyor ki, kâinattaki her şey yaratılmış olduğundan herkes Allah’a muhtaçtır ve fiillerinde hikmet sahibidir (hakîmdir). Bu açıdan da bilinçli varlıklar, Allah’a sevgi beslemeli ki verilen bilinç ve akıl boşa gitmesin.
Olayın bir başka boyutuna gelirsek, Allah’ın fiillerini takdir eden birisi anlayacaktır ki, O’nun fiilleri hikmetsiz olmaz. Zâtı gereği hakîm, alîm ve ganîdir.
Kişinin bilgisizliği ve ihtiyaçları Allah’ın âlemde yaptığı her şeyin hikmet dairesinde olduğunu ve bir anlamda da eksik yaratılan bu âlemin hiçbir şeye muhtaç olmayan, kudrete ve hikmete göre yaratan bir yaratıcıyı gösterdiği anlaşılmaktadır. Fakat bazı düşünürler bunu anlayamaz ve insani hikmetle bunu çözemezler.
Mâtürîdî’ye göre daha önce de belirttiğimiz gibi Allah, her şeyi bir hikmet üzerine yaratmış olup yaratılmışlardaki gibi hareket ve duraksama özelliği bulunmaz.
Genel olarak, bir şeyde zulüm ve akılsızlığın olması çirkinlik; adl ve hikmetin olması da güzelliktir. Fakat aynı şeyin konumunda hikmet-sefeh ve zulüm-adl bulunabilir.
Örneğin, ilacın acı olması ve kötü gözükmesi, sonraki aşamada içilmesiyle oluşan hastalığın iyileşmesi ise güzeldir. Mâtürîdî’ye göre, yılan ve zararlı nesnelerin ya da varlıkların bizim için zararlı gözükse de bizim bilmediğimiz bir yaratılış hikmetinin olduğunu düşünmek, ibret almak ve imtihan vesilesi olduğunu bilmek gerekir. Ayrıca zehirli ve acı nesnelerde uzun süreli (müzmin) devam eden hastalıkların ilacının ve bu anlamda da tedavisinin bulunduğunu belirtir. Bu zararlı varlıkların yaratılışlarındaki hikmet ve faydadan dolayı
Mâtürîdî’nin bu kötülük çeşidini “mutlak kötülük” olarak kabul etmediğini gösterir. Bu durum da kötülüğün göreceli (izafî) olduğu anlamına gelir. Şunu da belirtmek gerekir ki, Allah’ın fiillerinde hikmetli ve adaletli ya da lütuf ve ihsan sahibi olmakla nitelendirilmelidir. Fakat varlıkların bilgisizlikleri ve ihtiyaçlarından dolayı Allah’ı zulüm ve sefehle (gereksizlik, yersizlik) nitelenmesi yanlıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bir şeyde iki zıttın olması mümkün olup bu durum bilgisizlikten anlaşılmayabilir.
Örneğin, eziyet veren nesnelerin, çirkin olayların ve hastalıkların olmasının hikmeti, insandaki zıtlıklar sayesinde iyi ile kötüyü ayırtetmesini sağlamaktır. Aynı zamanda da duyu âlemindekiler sayesinde, duyular ötesi âlem arasında karşılaştırma imkânı sağlanmış olur.388
“Allah asla kulları için zulmü istemez.” ( el-Mü'min 40/31 ). “Senin rabbin kullarına asla haksızlık etmez(zulmetmez).” ( Fussilet 41/46 ). Bu ayetlerdeki ifadelerden hareketle Allah, özellikle zulüm, sonrasında ise akılsızlık ve yalan gibi sıfatlarla nitelenemez. Bunu iki açıdan ele almak mümkündür:
Birincisi, akıl bu durumu açık bir şekilde ve çıkarımlarla çirkin bir şey olduğunu ve araştırıldıkça da anlamsızlığını fark eder. Örneğin, yırtıcı hayvanlar ve kuşlar fıtraten ürkek olup kendilerinden istenilen işleri yapmazlar. Fakat eğitim sonucu artık ürkmez ve istenilen işleri yapar. Bu sayede yaptığı davranışlar artık onun için fıtrî hale gelmiş olur. Fakat aklen çirkin olan bir şeyin üzerine ne kadar çok gidilirse çirkinlik de o nispette artar. Kaldı ki zatıyla alîm, hakîm ve ganî olan yaratıcı için zulüm ve yalancılık gibi kötü vasıflarla nitelendirilemez. Tam tersine Allah, cömertlik, iyilik, affedici ve lütufkâr gibi sıfatlarla nitelenir.
İkincisi, “sözü edilen zulüm, sefeh ve yalan fiillerin âmili olup” bunların yapılma nedeni ise ihtiyaç ve bilgisizliktir. Fakat Allah, bunlardan uzaktır. Çünkü bu durumlar, Allah’ın tabiatı geliştirip yaratma sıfatı olan rubûbiyyeti ve kâinattaki tasarrufu ortadan kaldırır. Aynı zamanda ihtiyaç ve bilgisizlikle de Allah nitelenemez. Çünkü Allah bunlardan uzaktır.
Konuyu toparlayacak olursak, yaratılış gereği her şey iyi olduğundan Allah, kötü bir şey yaratmaz. Fakat insanların cahillikleri ya da ihtiyaçlarından kaynaklanan bir eksiklikten dolayı olayı (nesneyi) kötü olarak algılarlar.
Aynı zamanda olayın hikmetini de kavrayamayacak durumda olmaları da olayı kötü olarak yorumlamalarına neden olur ki, genel anlamda ilahi hikmeti anlama ve kavrama yeteneği insanda bulunmaz.
Yaratılıştaki eksiklikler, Allah dışındaki her varlık için geçerli olup bu eksikliği kötülük olarak kabul etmek kişinin bakış açısına bağlıdır. İnsanın yaratılışındaki acziyeti ve her şeye muhtaç olmayı bir sıkıntı ve psikolojik bunalma şeklinde gören için bu durum kötülüktür. Ama bu eksiklikleri dünyada her anlamda kendini geliştirerek kemale ulaşmak ve ahirette de tam karşılığını alma açısından bakılırsa iyi bir şey olarak görülür. Görünüşte yılan kötüdür ve zehirlidir. Ancak yılan zehrinden yine aynı yılanın panzehri yapılarak yılan zehirlenmesinde kullanılır.
Yine aynı şekil, yakın bir tanıdığımda gözlemlediğim gibi gelişmemiş kaslara iğne şeklinde zerk edilerek kasların gelişmesi ve tedavisinde kullanılır. Buradan da anlaşılacağı üzere kötülük görecelidir. Bu anlamda da mutlak kötülük yoktur. Bu bağlamda Mâtürîdî ise, deprem, sel, kuraklık, gibi doğal âfetler ve sakatlık, delilik, hastalık, gibi bedensel kusurların sonucu olarak ortaya çıkan doğal ve metafizik kötülük açısından zararlı nesnelerle ilgili düşünmeye, ibret almaya ve imtihana vesile olması yönünde hikmetlerinin olabileceğini ve bu paralelde mutlak kötülük olmadığını belirtir.
Allah her şeyi bir amaç için yaratmıştır. Amaçsız, hikmetsiz ve boş yaratılan da hiçbir şey yoktur. Allah hiç kimseye de zulmetmez. Bu açıdan da diğer kötülük çeşitlerinde de bahsettiğimiz gibi insan imtihan için dünyaya gelmiştir. Bu bağlamda imtihanı bir kötülük ve zulüm olarak görmemelidir.
Şimdi ise, Mâtürîdî’de metafizik kötülüğü, ilahi rahmet ve adalet ve imtihan açısından incelemeye devam edeceğiz:
2.3.1. İlahi Rahmet ve Adalet Açısından
Mâtürîdî’ye göre, temelde zulüm ve sefeh (hikmetsizlik) çirkin; adl ve hikmet ise güzeldir. Bir şey konumu gereği iki zıt durumu da kendinde barındırabilir.
Örneğin, hikmet ve sefeh ya da zulüm ve adalet konum gereği ikisi de aynı şey de bulunabilir. Bu duruma göre, kişinin bir şeyin hangi konumda olduğunu kavraması her zaman mümkün değildir.
Mâtûrîdî, Allah’a zulüm, sefeh ve yalanın nispet edilemeyeceğini iki delille ispatlar: Birincisi, aklen ve çıkarımsal olarak bu mümkün değildir. Çünkü Allah, varlıklar âleminin tek ve mutlak hâkimidir. Bu açıdan insanın bazı konularda serbest bırakılması sonucu kötülüklerin meydana gelmesi şeklindeki Muʻtezile’nin görüşü, kötülüğün kontrolden çıkmasına neden olur. Bu durum, Allah’ın her şeyi iradesi ve kontrolü altında yapmadığını gösterir ki, kontrol edemediği şeye de gücünün yetmediği anlamına gelir. Bu durum da kullar arasında güvensiz bir ortam oluşturur.
Bu açıklamalar doğrultusunda Muʻtezile’nin görüşünün yanlış olduğu ve her anlamda yegâne güç ve kudret sahibinin Allah olduğu anlaşılmaktadır. Aynı zamanda Allah, ancak cömertlik, iyilik, affedicilik ve lütufkârlıkla nitelenebilir.
Fakat bu sıfatların fiillerinin kendisine nispet edilmesi, bu sıfatların ortadan kalkmasına sebep olur. Allah ise böyle şeylerden uzaktır.
İkinci ise, zulüm, sefeh ve yalan bu fiilleri yapan kişiye ait olup bunu yapanlar da ihtiyaç ve bilgisizlikten yaparlar. Allah, bunlardan uzaktır. O’nun her hangi bir fiilinde ihtiyaç ve bilgisizlikle nitelendirilmesi mantıksızlık ve tutarsızlıktır.
Mâtûrîdî’ye göre, bir şeyin takdir edilmesi ve bunun yaratılmasının birbirinden farklı olduğunu belirtir.395 Mâsiyet(itaatsizlik) ve kötülük, Allah tarafından takdir edilir ve yaratılır. Her şeyin yaratıcısı Allah olduğundan fiilin yapılması kulun kendi gücü, iradesi ve istemesiyle oluşur. Burada Allah'ın bir etkisi ya da müdahalesi yoktur.
Mâtürîdî’nin kötülüğün izafiliğiyle ilgili olarak, küfrü ve kötülüğü Allah’ın yaratığını söylemesi, ilk bakışta çelişkili bir söylem olarak gözükse de, buradaki yaratmaktan kasıt fiilin zâtını yaratmaktır. Yoksa niteliklerini yaratma şeklinde düşünülmemelidir.
Bu duruma göre, Mâtürîdî, olay ve olguların bizzat kendilerinden değil, sonuçları yönünden iyi ya da kötü olarak nitelendirmiştir. Faydalı olan iyi, zararlı olan ise kötüdür. Ancak zararlı gözüken unsurlar abes ve boş yaratılmamış olup Allah’ın yüceliğini, sonsuzluğunu ve kudretini kavramada yardımcı olur. Teolojik açıdan bakıldığında, kötülük sorumlu olmanın bir bedeli olarak karşımıza çıkar.
Fakat sonuçları tamamen bilinememesinden ya da kavranamamasından dolayı hikmet kavramı ön plana çıkar. İnsan ibadetler dışında, bazı belalarla sınanarak terbiye edilir. Bu sayede de farklı aşamalardan geçerek kemâle ulaşmaya çalışır.
Terbiyede önemi olan bu durumların zorluk derecesi doğrultusunda sabırla aşılmaya çalışılır.
Mâtûrîdî, kötülüğü Allah’tan uzak tutmak adına, Muʻtezile’nin yaptığı gibi
“Tanrısal adalet” yani “el-adl” başlığı altında değil de “Tanrısal birlik” yani “et- tevhid” başlığı altında kötülük sorununu değerlendirmiştir.399 Bu açıdan da Mâtürîdî, hikmet ve adalet kelimelerinin tanımını aynı kullanarak bağlantı kurmuştur. Bu sayede de Muʻtezile’nin tanımı doğrultusunda adalet sorunundan ayrılarak, Tanrı’yı sınava çekme ihtimali ortadan kalkmıştır. Artık kötülük, hikmetin bir işlevi haline gelerek, kötülükten doğacak kişisel sorunlar ve adaletsizlik probleminden ziyade, kavrayışın yoksunluğu problemine dönüştürülmüştür. Aynı zamanda bu yaklaşımla Mâtürîdî, kelâm ve felsefede kendini gösteren düalist yaklaşıma da kötülüğe getirdiği çözüm sayesinde önünü kesmiştir. Mâtürîdî’nin kötülüğe getirdiği çözümle yaratanla yaratılan arasındaki bağlantı, tamamen Allah ile ilişkilendirilmiştir. Bu açıdan, Mâtürîdî, metafizik ve tabi kötülük problemini çözerken Muʻtezile ve Eşʻarilerden daha başarılıdır denilebilir. Hiç olmazsa ilahi sistemde varlıklara ait bağımsız bir bölümü fark ettiği fark edilmektedir.
2.3.2. İmtihan Açısından
Kulluk vazifesini yerine getirmiş olan insan, ölüm sonrasında ebedi olarak yaşayacağı ve mükâfatlarla dolu olan yeni bir yaşamla karşılaşacaktır. Ahiret hayatı sonsuz olduğundan dünyadaki hayat ahirete nispeten çok kısadır Allah, kullarını akıllarını kullanmaları ve gösterdikleri çabalar doğrultusunda sonucu iyi olacak şekilde farklı zorluklarla deneyip imtihan etmektedir. Başa gelen belalara sabredilmesi sonucunda ahirette alınacak sevaba vesile olan bu durumlar aslında bizim için rahmet ve nimete kavuşma vesilesi olarak bakmak gerekir. Cennet, imtihanı başaranlar için mükâfat, cehennem ise kulluğun gereğini yerine getirmeyen ve inkâr yolunu tutanlar için azap yeri olacaktır.
Gerekli gayreti göstermeden imtihanı başarmayı beklemek safdillik olur. Allah’ın dünyada yarattığı yararlı ve zararlı şeylerin örneklerine bakarak kulluktaki itaatin ya da isyanın ne gibi sonuçlar doğuracağını düşünerek ahiret hayatını zihninde canlandırma fırsatı tanır. Yanlış davranışlara meyleden insanın karşılaşacağı sorgu, sual ve yaptığı kötülüklerden dolayı cezalandırılacağını öğrenmesi onun kötülüklerden kaçmasını teşvik edecektir.
Dünyada yaşanılan sıkıntı, eziyet ve felaketlerle sınanmanın sebebi, ahiretteki ebedi mutluluğu kazanmak adına yapılan imtihanda gizlidir. Bu açıdan Mâtürîdî,’ye göre, âlem bir hikmet üzere yaratılmış olup onun var oluş hikmeti ise imtihandır.
Aynı zamanda Allah’ın insanların gizli düşünce ve duygularını açığa çıkarmak adına farklı yollarla da sınava tabi tutar.408 Bu görüş tarzıyla da imtihan, evrenin varoluş hikmetinin adı olup varoluşun amacıyla ilgili farklı bir anlam kazandırmaktadır.
3. Mâtürîdî’ye Göre Kötülüğün Varlığıyla İlişkili Alanlar
Mâtürîdî, bütün çeşitleriyle beraber kötülüğün varlığının anlamını ortaya koyabilmek için allahın varlığını ispatta kullanmaktadır. Ona göre, kötülüğün varlığı bize, yüce yaratıcının varlığını ispata götürür. Varlığın var oluş gayesini ve hikmetini ortaya koyar, var oluşu anlamlı hale getirir.
3.1. Allah’ın Varlığının İspatı
Vâcibü’l-vücûd, varlığı kendinden olan ve başka bir varlık ya da nesneye ya da güce ihtiyaç duymayan anlamında, Allah için kullanılan bir kavramdır. Vâcibü’l- vücûd olan Allah’ın yetkin olan bu varlığını açıklamak adına gösterilen gayrete isbât- ı vâcib denilir. Kısacası, Allah’ın varlığını kanıtlamak manasında kullanılan kelâmî ve felsefî bir terimdir. Bu konu geçmişten günümüze birçok âlim ve filozofu meşguleden bir konudur. İspat, “bir gerçeği ortaya koyma sürecindeki son hüküm” anlamına gelip belli delillendirmelerle gerçekleşir. Burada varlık çeşitlerinin en üst aşamasındakini ilgilendiren, olmayanı keşfetmekten çok, var olanı tespit edip doğrulama hedefi vardır. Sokrat öncesindeki düşünürlerin tabiatın aslı ve ilk çıkış noktasını bulma gayretleri, Eflâtun’un hareketin son kaynağının ruh olduğunu söylemesi ve Aristo’nun ilk sebep ya da ilk hareket ettirici düşüncesini ortaya koymasıyla Tanrı’nın var olduğunu ispatlama çabaları Eski Yunan felsefesinde de yer almıştır. İlkçağ felsefesindeki kozmolojik deliller, sonraki aşamada Kitâb-ı Mukaddes’deki ulûhiyyet tasavvuru ile Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinde de bu konu bulunmaktadır.
Tanrı’nın yaratıcı gücünü inkâr etmek zor olduğu için şirk vasıtasıyla O’nun otoritesini paylaşma çabası gösterildiğinden Kur’an’da Allah’ın varlığını ispattan ziyade, tek olması ve her anlamda eşsiz olması, yani sıfatlarıyla ilgili vurgu yapıldığı görülmektedir. Bunun yanında tabii ki, Allah’ın varlığını gösteren birçok ayet vardır. Örneğin, bazı ayetlerde insanın yaratılışı gereği Allah’a yönelmesi gerektiğine vurgu yapılırken , fıtraten inanmaya olan meyil kendini gösterir. Aynı zamanda inkârcılar da bir tehlike anında Allah’a sığınma ihtiyacı duymaları bu duygunun yaratılışta olduğunu gösterir. Ancak tehlike geçtikten sonra da eski hallerine dönerler. Bu durum da gösteriyor ki, ilk insandan son insana kadar her insanda bir inanç duygusu vardır ve bu bağlamda asırlardır toplumlar belli bir inanca bağlanarak Allah’ın adını kendi dillerinde anarak tâzim etmişlerdir. Kur’an’ın ifadesiyle inançsızlık hastalığı da zulüm ve kibir, gurur ve büyüklenme kültürel çevre, şımarma, taassup ve taklit416 gibi duygularla hareket etmelerinden kaynaklanır
Kur’an-ı Kerim’de nüzul sırasına göre ilk olarak muhatap alınan putperest Araplardır. Fakat çok tanrılı bir inanca sahip olsalar da bütün tanrıların üstünde ve onlara hâkim olan bir Allah inancı da bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de putperestlerin putlarla ilgili olarak “sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz” ( ez-Zümer 39/3) şeklindeki söylemleri, kafalarında tasarladıkları bir Allah inancının olduğunu göstermektedir. Arapların İslam öncesi yaşamlarıyla ilgili bilgi veren kaynaklarda bir tanrı inançlarının olduğunu belirtmektedir. Tevhid inancını, hiçbir şekilde yanlışlığa düşmeden açık bir şekilde ortaya koyan İslam’a karşı çıkanlar, gerçek anlamda karşı çıkışlarının haklı bir sebebini ortaya koyma ihtimallerinin olmadığı açıktır.418 Kur’an-ı Kerim’de açıkladığımız bu durum şu ayetlerle belirtilmektedir:
“Onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, mutlaka "Allah" diyeceklerdir. De ki: "Bütün övgüler Allah’a mahsustur"; ama onların çoğu bilmez.”
( Lokmân 31/25 ). Kendilerine "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan tereddüt etmeden, "Onları sonsuz güç ve ilim sahibi yarattı" diyeceklerdir.” ( ez-Zuhruf 43/9).
Buna benzer başka ayetler de vardır.419 Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere, Allah’a inanıyorlar. Ancak inanışlarındaki eksiklikten, yanlışlıktan ve inatlarından dolayı kabullenemedikleri bir inkâr yolunu seçiyorlar.
Mâtürîdî’nin Allah’ın varlığıyla ilgili delilleri temellendirirken âlemin yaratılmış olduğu fikrinden hareket eder. Bunu yaparken de âlemi oluşturan tüm
unsurların yaratılmış olduğunu kanıtlama çabasındadır. Âlemin ya da evrenin tamamına bakıldığında kendi kendini var edecek bir bilgi ya da kudrete sahip olmadığı görülmektedir. Bu durumda âlemin tüm parçalarıyla beraber var eden sonsuz bir bilgi, irade ve kudret sahibi bir varlığa işaret etmektedir. Varlık olmanın gereği olarak da iyi ve kötü olan her şeyde hikmet gereği anlamlı ve önemlidir. Bu durum da hikmet kavramını ön plana çıkarır.
Konuya böyle bir giriş yaptıktan ve kısaca da olsa Mâtürîdî’nin konuyla ilgili görüşlerine yer verdikten sonra, bu konuda kelâmcıların kullandıkları bazı delillerdoğrultusunda kötülükle bağlantısı açısından konumuzu ayrıntılı olarak incelemeye çalışalım:
3.1.1. Hudûsla İlgili Delil
Hudûs, “sonradan meydana gelme, yok iken sonradan var olma” anlamına gelir. Bu şekilde var olan varlıklara da hâdis denilir. Kadîm kelimesi de hâdisin zıttıdır. Kadîm ise başlangıcı olmayan, devamlı var olan ve varlığı zamanla sınırlı olmayan anlamlarına gelir. Hûdus delilinde “eserden müessire” yani âlemdeki varlıktan yaratıcıya doğru bir yol çizerek âlemin hâdis oluşundan, Allah’ın varlığını ispatlama şeklindeki bir delildir. Başka bir deyişle, âlemdeki gördüğümüz varlıkların durum ve özelliklerinden yola çıkarak Allah’ın varlığını ispatlamaktır. Bu delil yaratılmış varlıklar için geçerli olan illiyet prensibinden yararlanır ve âlemin hudûsu temeline dayanır.
Bu delilde hayatı ve kâinatı anlama ve anlamlandırma çabasına yönelik Kur'ân-ı Kerim'de; hiçbir şeyin kendiliğinden olmayacağı, her fiilin bir fâilinin olduğu, bu âlemin failinin, yaratıcısının da Allah olduğu bildirilmektedir. Yaratılmış, âciz ve fâni olan bu âlem ile her anlamda her şeyin kendisine muhtaç olduğu ve her anlamdaki özellikleriyle sınırsız olan Yüce Allah arasında, devamlı bir bağlantının olduğunu vurgulayan bir delildir. Bu anlamda Kur'ân-ı Kerim, âlemdeki olgulara bakarak insanın düşünmesini sağlayarak hem hudûs delilindeki ilkelere yönelmemizi hem de Allah ve âlem ile doğrudan bağlantı kurmamızı sağlayacak örneklerle kılavuzluk eder. Mâtürîdî, Kur'ân’daki hudûsla ilgili olan âyetlerin yorumunu yaparak varlığı iki temel esasa ayırmış ve Allah ile âlem arasındaki farklılığı ortaya koymuştur. Ayrıca insanın da içinde bulunduğu Allah ve âlem arasında bulunan bağlantıya dikkat çekici açıkmalarda bulunmuştur.Bununla ilgili bir kaç ayetin yorumlarına şimdi bakalım:
“ Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanlara fayda veren yüklerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökten indirerek onunla ölü haldeki toprağa can verdiği ve orada her çeşit canlının yetişmesini sağladığı yağmurda, rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirip yönlendirmesinde aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır.” (el-Bakara 2/164).423
Mâtürîdî’ye göre, bu ayette öncelikle yerin ve göğün birbiriyle uyumlu ve bağlantılı bir şekilde yaratılarak içinde bulunan canlılara uygun bir yaşam ortamı sağladıklarından bahsediyor. Örneğin, yıldızlarla yön tayini yapılır, meyve ve sebzelerin olgunlaşması güneş ve aya bağlıdır, kuru toprağın canlanarak üzerindeki bitkilerin de canlanması yağmurla sağlanır. Bu duruma göre, yer ve göğün birbiriyle uyumlu bir şekilde bağlantılı olmaları, ikisinin de yaratıcısının bir olduğu anlamına geldiğini belirtir. Eğer bunlar, iki farklı tanrı tarafından yönetilseydi kendi aralarındaki uyuşmazlıktan dolayı yer ve göğün dengesi bozulacaktı. Bu da gösteriyor ki, bunların yaratıcısı tekdir, şeklinde Mâtürîdî yorumlar.
Yorumun devamında ise, gece ve gündüzün yaratılmasında da yine farklı tanrılar olsaydı başta insanlar olmak üzere canlıların canlıklarını devam ettiremeyeceklerini belirtiyor.
Aynı zamanda gece gündüzün değişimi kötü gözüken ölümün yeniden dirilmeye bir işaret olduğunu gösterir. Biri tamamen yok olup ölürken diğeri tekrar dirilir ve mükemmel şekliyle yeniden meydana gelir. Demek kiölüm gibi kötü gözüken bir olayda aslında kötü olmayıp yeniden dirilme gibi güzel bir olaya dönüşmektedir. Bu durum aynı zamanda Allah’ın öldürüp yok ettiği bir şeyi tekrar yaratmaya kâdir olduğunu gösterir. Ayetin son kısmındaki “aklını işleten bir topluluk için elbette nice deliller vardır” ifadeleri de nesnelerin ve olayların meydana gelişindeki hikmeti ve amacı anlamak istemeyenler için eşyanın yaratılmasıyla yaratılmaması arasında bir fark yoktur.426 Olayın bir başka yönü ise “ Allah, rahmetinden dolayı size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lutfundan rızkınızı arayasınız ve bütün bunlara şükredesiniz ” ( el-Kasas 28/73 ) ayetinde belirttiği gibi gündüzü çalışmak ve geceyi de dinlenmek için yarattığı belirtiliyor. Sonuçta bu anlatılanlar da yine Allah’ın tek olduğunu gösteriyor.
Kötülük gibi gözüken âlemdeki her şeyin değişmesi ve bozulup yok olması, aynı zamanda gece ve gündüzün peş peşe gelmesi de âlemin sonradan olduğuna (hudûsluğuna) işarettir ki, bu da âlemin bir yaratıcısı olduğuna delildir. Yine, bu varlıkların başlangıçlarıyla ilgili bilgilerinin olmaması ve bir şey yaratmaya kudretlerinin de bulunmaması, yani âciz olmaları da bir yaratıcının olduğunu (muhdis) gösterir. Olayın bir başka yönü ise, gece ve gündüzün sanki birbirlerini sırayla yenilgiye uğratır gibi kaybolup gitmeleridir. Eğer bu âlemdeki düzene dışarıdan müdehale eden bir güç olmasaydı gece ve gündüzün birbirine galip gelmek için kaybolması olmaz ve biri sabit kalarak galip gelirdi. Bu durum da yine bir yaratıcının olduğuna ve tek olduğuna delil olduğu Mâtürîdî tarafından belirtilir.
Bu yorumlardan da anlaşılacağı üzere Mâtürîdî, kâinatta her varlığın bir gelişim, değişim ve yok oluş özelliklerine sahip olup sonradan meydana geldiği(hudûs) açıkça ortaya konulmaktadır. Aynı zamanda varlıkların kendi başlangıçlarını bilmemeleri ve acziyetlerinden bir şey meydana getirememeleri de tek bir yaratıcının olduğunu gösterir. Bu durumda hem hûdûs hem de gâye ve nizâm delilinin öncüllerini oluşturur. Demek ki kötülük olarak değerlendirdiğimiz eksilme, değişme, bozulma ve yok olma gibi olaylar aslında yeniden dirilme gibi güzel bir olayın müjdecisidir.
3.1.2. Gâye ve Nîzamla İlgili Delil
Gâye ve Nîzam delilinin “inâyet, hikmet, nizâm-ı âlem, illet-i ğaiyye, ibda’ ve ihtira delili” gibi farklı isimleri de vardır. Hudûs ve imkân deliline göre daha net ve anlaşılır bir delildir. Kur’an’da da en çok kullanılan delillerden biri olup herkes tarafından kolayca anlaşılabilen bir delildir. Bu delilin malzemesi duyular âlem olup bütün kâinattaki yaratıkların görüp fark edebilecekleri hikmetlerin olduğunu ve her kesime hitap edip doyurduğu anlaşılmaktadır. Pozitif bilimlerdeki gelişmeler ve evrendeki çözülmeye devam eden sırlar gâye ve nîzam delilinin her geçen gün öneminin artmasına neden olmuştur.
Evrendeki birçok varlığın sebepler ve gayeler sisteminde olduğu his ve gözlemle gerçekliği tespit edilmiştir. Hiçbir şey amaçsız ve boşuna yaratılmamışolup bir amaç için yaratılmıştır. Kısacası bu delili, deney ve gözlem ile anlamak mümkündür.
Mâtürîdî, kâinattaki hikmetle uyumlu, devam eden düzenli bir sistemden yola çıkarak mantıklı açıklamalar getirip zıt şeyler arasındaki uyumdan bahseder. Aynı zamanda, kusurlu olan âlemi her anlamda kusursuz olan bir yüce yaratıcıya götürdüğünü belirtir. Kâinattaki kusur ve noksanlıklara rağmen işleyişinde bir problemin olmadığını, düzen ve gayeye de zarar vermeden hizmetine devam ettiğini belirtir. Aynı zamanda insanın fiilleri sonucu ortaya çıkan kötülüklerin insandaki özgür iradenin kötüye kullanılmasından kaynaklandığını belirterek insandaki sorumluluğun önemini belirtmektedir. İnsan yaptığı fiillerle en elverişli ve en uygun bir düzenin olduğu dünyayı, özgür iradesiyle kötülüğün meydana gelmesine sebep olur.
Evrendeki kusurlar ve eksikler veya kötü olarak kabul edilen durumlar, iradeyi güçlendirme sayesinde iyiyi kötüden ayırır, eksikliklerden dolayı kemâli arama çabası başlar. Aynı zamanda kulları eğiterek iyinin kıymetini bilmeyi, yalnız yüce olan yaratıcıdan yardım istemeyi ve kulluk bilinciyle özgür irade arsında bir denge kurmayı sağlar.
Şimdi konuyla ilgili bir ayet üzerinde değerlendirme yapalım:
“Allah, geceyi gündüze, gündüzü de geceye katıyor. O güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır; her biri belirlenmiş bir vadeye kadar kendi yolunu izler. İşte rabbiniz Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka yalvarıp durduklarınız ise bir çekirdek zarına bile hâkim olamazlar.” ( Fâtır 35/13 ).
Yukarıdaki ayetin yorumunda Mâtürîdî, gece ve gündüz, ay ve güneşin düzenli bir şekilde evrenin başlangıcından belli olan ve herhangi bir fazlalık ya da eksiklik olmadan belli yasalar ölçüsünde devam etmesi, Allah’ın varlığına delil olarak göstermektedir. Yaratılan bu varlıklar kendiliklerinden oluşsalardı düzensiz, dengesiz ve kargaşa ortamı oluşurdu. Aynı zamanda birden fazla yaratıcı olsaydı biri ileri giderken diğeri geri gider, biri değişirken diğeri engel olurdu ve kendi başına devam ederdi. Aynı durum hükümdarlar ve günümüzdeki devlet başkanlarında da
kendini göstermekte olup birinin yaptığını diğeri engellemeye çalışır. Devletiyöneten bürokratlarda da benzeri durumlar söz konusudur. İşte buradaki durum, âlemi yaratan ve yönetenin tek olduğunu göstermektedir.
Allah’ın geceyi ve gündüzü sırasıyla değiştirmesi ve birbirine katmasıyla ilgili de Mâtürîdî, iki inceliğin olduğundan söz eder. Birincisi, hiçbir eseri kalmayacak şekilde biri yok olup diğeri ortaya çıkıyor. İkincisi ise, biri eksilirken diğerinin saatine ekleniyor. Bu durum Seneviyyecilerin iyiliği de kötülüğü de yaratan farklıdır, iddiasını çürütür. Ayrıca aydınlığı iyilik, karanlığı da kötülük Tanrı’sıyaratıyor olsaydı, biri galipken diğeri de mağlup konumuna düşmüş olurdu ki, bu durumda galip olan hep sabit şekilde kalırdı. Aynı şekilde, birbiriyle savaşan iki düşman guruptan biri yenilip diğeri yenince, yenilenin helâk olması gerekirdi fakat böyle bir durum söz konusu değildir. İşte gece ve gündüzde de biri gitmeye hazırlanır ve hiç eseri kalmazken, diğeri gelir ve bu sürekli devam eder. Mâtürîdî, bu durumun tek bir yaratıcı ve idarecinin olduğuna delil olarak gösterileceğini belirtir.
Mâtûrîdî’nin bu ifadelerinden de anlaşılacağı üzere âlemdeki düzene bakarak zıtların birbiriyle uyum halinde devam eden bir düzende gittiği, farklı tanrılar olsaydı bu düzenin devam etmeyeceği ortadadır. Akılla ve gözlem doğrultusunda olaya bakıldığında bu düzenin bir amaç ve hikmet doğrultusunda ortaya konulduğu anlaşılmaktadır.
3.1.3. Fıtratla İlgili Delil
Fıtrat, kelime olarak “ yarmak, ikiye ayırmak; icat etmek, yaratmak” anlamındaki “fatr” kökünde türeyen isim olup “yaratılış, belli yetenek ve yatkınlıklara sahip oluş”manasındadır. İlk yaratılışı ve herhangi bir dış etki olmadan doğal hali ifade eden fıtrat kelimesi Kur’an’da isim ve sıfat olarak bulunmaktadır. Birçok İslam âlimi fıtratullahın İslam olduğunu, Allah’ın ilk yaratışta belirlemiş olduğu ve değişmeyen farklı inanç olduğu, bunun sonucu olarak ortayaçıkan iyi ve kötü hayat, bazıları için ise ruhlar âlemindeyken Hz. Âdem’'in neslinin Allah’a verdiği söz (misak) anlamına geldiği belirtilir.
Yaratılış ya da fıtratla ilgili olarak Mâtürîdî, genellikle insanın yapısı, doğuştan gelen gizli gücü, doğruyu ve yanlışı ayırma kabiliyeti üzerine durmuştur.
Aynı zamanda akıl, irade ve vicdan sahibi olarak yaratılan insanın Allah’ın varlığına ve tek olduğu bilgisine ulaşabileceğini, bu özelliklerini kullanmazsa köreleceği ve özünden uzaklaşarak doğru bilgiye ulaşamayacağını belirtmektedir.
Şimdi ise Mâtûrîdî’nin bakış açısını bir ayet üzerinde inceleyelim: “ O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” ( er-Rûm 30/30 ).
Buradaki hanîf kelimesi Mâtürîdî’ye göre, iki farklı anlamda düşünülebilir.
Biri, bütün varlığını ortaya koyarak çabanla yönelmeye devam et. Diğeri ise, hanîf kelimesini ayağın kıvrılması ve meyletmesi şeklinde tanımladığımızda her durum ve şartta ne olursa olsun Allah’ın dinine yönelmek gerekir. Bir başka anlam ise dine samimiyet ve teslimiyetle yönelme anlamını ifade eder.440 Hanîf, kelimesi sözlükte “yanlış yoldan çıkıp doğru yola, dalâletten ayrılıp istikamete yönelmek” manasından gelmiş ve “hanef” kökünden türeyen bir sıfat olup “diğer inançlardan uzaklaşıp hak dine meyleden kimse” anlamına gelir. Aynı zamanda Hz. İbrahim’in inancına da bu isim verilir ve insanın doğasıyla uyumlu ve tevhid inancına sahip olan din manasına gelir. Bu açıdan da Hz. Muhammed’den Allah’a hanîf olarak kulluk etmesi istenmektedir. Kısacası buradaki hanîf ise tek Allah inancına sahip olan Hz. İbrahim’in dini olup ilahi kökenli olan fakat sonrasında bozulmuş olan Hıristiyanlıktaki teslis inancı gibi ya da putperestlerin çok tanrılı inançları gibi olmayan bir din üzerine kendini sabit kıl, yönel anlamı da çıkabileceği kanaatindeyim Allah’ın insanları yarattığı fıtrat konusuna gelince, bu konuyla ilgili olarak Mâtûrîdî, şunları belirtmektedir:
Bunu üç farklı anlamda ele almak mümkündür: Birincisi, Allah’ın fıtratı olup insanları yaratırken varlığıyla ilgili koyduğu bir bilgiyi, yaratılışına eklenmiş bir çipi ifade eder. Bu anlamda Allah, her çocuğa Rubûbiyyet’ini ve bir olduğunu bilecek bir bilgiyle yaratmıştır. Örneğin, bebekler anne sütünü emerek gıda ve beslenmeleriyle ilgili bilgiyi yaratılışlarına eklemesi gibi, Allah’ın varlığını ve birliğini de kabul edecek kabiliyette yaratmıştır. “Her doğan çocuğun fıtrat üzere doğduğu” ile ilgili hadis de burada zikredilmiştir. Benzer durum şu ayetle de desteklenmektedir:
“Süleyman’ın dava konusunu iyi anlamasını sağladık. Her birine de hükmetme yeteneği ve ilim verdik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvûd’un buyruğu altına soktuk.
Bunları yapan bizdik.” ( el- Enbiyâ 21/79 ). Muhtemelen Mâtürîdî, bu ayet üzerinden şöyle bir yorum yapar: Allah’ın dağların yaratılışına kendilerini yaratan Rab’lerine teşbih ve övgüde bulundukları gibi bu yaratılış insana da verilmiştir.
Ancak çocukların anne ve babaları bu fıtrata ters görüşler ve şüpheler ortaya koyarak fıtratlarından uzaklaştırıldıkları ve bu anlamda da çocukları kötüye yönelttikleri belirtilir.
İkinci anlamı, insan akılıyla baş başa kalabilse zaten fıtratı gereği Allah’ın varlığını ve birliğini kavrayabilecek bir yaratılışta olduğu belirtilmektedir. “Her doğan fıtrat üzere doğar” anlamındaki hadis de her doğanın Allah’ın varlığını ve rubûbiyyetine şahit olan ve işaret eden bir yaratılıştadır. Yeter ki, akıllarıyla baş başa kalsınlar. Bu durum, Allah’ı akıllarıyla bulunabileceği anlamına gelir. Mâtûrîdî, son anlam olarak ise, Allah’ın insanlara imtihan olma mükellefiyetini yaratılışa vermesi şeklinde yorumlar.
Allah’ın yaratmasında değişiklik olmamasıyla ilgili olarak ise Mâtûrîdî, öncelikle Mu’tezîlenin görüşlerine yer vererek onlara cevap verir:
Mu’tezîleye göre Allah’ın dininde değişim olup kullara ait olan fiillerin yaratılmadığı görüşündedirler. Fakat dine yapılan davette bir değişim olduğunu iddia ederler.
Mu’yezîle’ye şöyle cevap vermek gerekir: Din, insanın belirlediği inanç ve davranışlar olup bu durumda insanın fiilleridir. Bu durum Allah’ın yaratmasıyla olur.
Allah’ın yaratmasında değişme olmayacağını şu şekilde anlaşılabilir: Allah’ın bir olduğuna delil olan ve Rabb’liğine şahitlik edecek nesnelerde değişiklik olmaz.
“Yedi göğü birbiriyle tam bir uygunluk içinde yaratan O’dur. Rahmânın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” ( el-Mülk 67/3 ). Bu ayetin de Mâtürîdî’yi destekler mahiyette olduğunu görmekteyiz.
Doğru dinin bu olması konusu ise, Allah’ın kesin delillerle desteklediği bu din, olduğunu belirtmekte ve inkârcıların istek ve arzuları doğrultusunda uydurdukları dinle bir alakasının olmadığını kelâmcımız belirtmektedir.
“Ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene!” (eş-Şems 91/8). Mâtürîdî, bu ayeti yorumlarken lezzetli ve faydalı şeyleri sevmenin, kötülüklerden ve elemlerden de uzaklaşmanın nefsin tabiatında olduğunu belirtir. Ancak nefis, her faydalı ve zararlıyı bilmez. Ancak bu, algılamak suretiyle bilinir. Göz renkleri farketse de iyi ya da kötü olduğunu bilemez. Bu ayırımı akıl yapar. Akıl, genel olarak iyiyi kötüden ayırabilecek bir yapıda yaratılmıştır. Fakat akılda her şeyin iyi ya da kötü olduğunu tamamen bilemez. İşte bu durumda da yukarıdaki ayetle Allah’ın iyiyi kötüden, temizi pisten ayıracak ve fücurun kötü, takvanın iyi olduğunu anlayıp ayırabilecek nefisleri yarattığı anlamı çıkar. Bu durum da imtihanı ve sorumluluğu gerektirir.
Kısacası akıl, ayırt etme yetisinden dolayı sorumluluğu gerekli kılar. Fıtratla ilgili yazılanları toparlayacak olursak, yaratılış gereği insan, Allah’ın varlığını ve birliğini aklıyla bilip kavrayacak bir yetenekte yaratılmıştır. Fakat başta ailenin de etkisiyle bu fıtrattan yani yaratılış kodundan insan uzaklaşarak aslını unutup Allah’ı inkâra yeltenir.
Zaten insan kendini aklıselim bir haldeyken dinlese Allah’ı her türlü bulacaktır. Çünkü insanın koduna yüklemiş bir özelliktir. İnsan rahat bırakılsa her şey zaten kendi aslına dönecektir. Aynı zamanda insan aklı gereği iyiyi kötüden ayıracak kabiliyette olması nedeniyle sorumluluk sahibi olur. Zaten aklın olması ve peşine gelen sorumluluk insanın imtihan olmasının ön şartlarından biridir.
Buraya kadar, Mâtürîdî’nin Allah’ın varlığını ispatlamakta kullandığı hudûs, gâye-nîzam ve fıtrat delillerini, kötülük bağlamında ele aldığımız yorumları çerçevesinde belirtmeye çalıştık. Genel olarak sonradan yaratılmış varlıkların sonlu ve geçici olduğunu, âlemde yaratılmış varlıkların bir düzen içinde ve tek yaratıcıyı gösteren bir uyum içinde devam etmelerinin bir amaç için olduğunu, daha da ötesi Allah’ı bulmak isteyenin zaten yaratılışı gereği aklını da doğru kullanması doğrultusunda bulabileceğini ve iyiyi kötüden ayırabileceğini bu deliller doğrultusunda açıklamaya çalıştık.
|