Tekil Mesaj gösterimi
Eski 11 Kasım 2022, 16:04   #5
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Mitoloji, Kur’ân-ı Kerîm Kıssaları ve Kültürel Miras

III. Mitoloji Açısından Yazılı Dînî-Kültürel Miras
Bütün bu açıklamalardan sonra kültürümüzde bu durumun nasıllığını belirlemek gerekmektedir. Bunu tespit etmenin en güzel yolu ise kültürün oluşum ve beslenmesine katkıda bulunan eserlerin incelenmesiyle olacaktır. Bu amaçla Osmanlı-Türk halkının yaşadığı bölgelerde yüzyıllardır İslâm’ın geniş kitlelere yayılması ve yaşanmasında etkin olmuş eserlere baktığımızda onlarda bir çok mitolojiye ve mitolojik kıssalara rastlamak mümkündür.

Öncelikle bunların ne türden mitoloji olduğunun incelenip belirlenmesi gereklidir.

Mitolojilerin en önemli nitelikleri arasında yer alan âlemin başlangıcı ve sonu hakkında kaynaklarımızda oldukça geniş bir malzeme zenginliği bulunmaktadır.

Başlangıç deyince âlemin, dünyanın ve evrendeki canlı ve cansızların yaratılması hatıra gelmektedir. Vahdet-i vücûd merkezli tasavvufî anlayışa göre yaratılış, bu alanın kaynaklarının özgün ifadeleri ile söylemek gerekirse “nûr-i Muhammedî”den olmuştur, Allah Teâlâ, önce kendi nûrundan Hz. Peygamber’in nûrunu yaratmış ve onu bir süre bekletmiş, ardından bu nûru dörde bölerek birincisinden kalemi, ikincisinden levh-i mahfûzu, üçüncüsünden arşı yaratmış, dördüncü bölümü tekrar dörde bölerek bunun birincisinden hamele-i arşı, ikincisinden kürsîyi, üçüncüsünden melekleri, dördüncüyü tekrar dörde bölerek bunun birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cenneti ve cehennemi yaratmış, dördüncüyü tekrar dörde bölerek bunun birincisinden müminlerin gözlerinin nûrunu, ikincisinden kalplerinin nûrunu, üçüncüsünden dillerinin nûrunu, dördüncüden de Hz. Peygamber’in pâk rûhunu yaratmıştır.

Metafizik âlem olarak nitelendirebileceğimiz bu âlemdeki kalem, levh-i mahfûz, arş ve kürsî gibi kavramlar sahih kaynaklarda verilen bilgilerin ötesinde değişik mitolojik anlatımlarla ifade edilmektedir. Ancak bunların içine zaman zaman dünyada insanın saadetini temin edecek bazı ahlâkî boyutların veya ibadetlerin katıldığı dikkati çekmektedir.

Bu yapılırken de konu başta dört büyük melek olmak üzere mitolojik nitelikli melekler (tabiatüstü varlıklar) eşliğinde ortaya konulmaktadır.

Fizik âlem diye nitelendireceğimiz kâinatın yaratılışında da metafizik âlemde olduğu gibi tamamen değişik mitolojilerden faydalanıldığı dikkati çekmektedir.

Özetleyecek olursak latîf cevhere Allah’ın bakması sonucunda, onun ikiye ayrılması, bunun yarısından su, diğer yarısından da rüzgârın oluşması neticesinde kâinat meydana gelir. Su, ateş üzerine akınca ondan duman ve buhar çıkmaya başlar, bundan gökler, suyun köpüğünden de yerler yaratılır. Bu oluşum sırasında Allah, göğe bitişik olan Kaf dağını, Kaf dağının ardında kâfûr, amber, altın ve gümüşten bir çok dağ ve içlerinde yarı tanrısal meleklerin bulunduğu âlemleri yaratır. Bütün dağlar da damarlarla Kaf dağına bağlanır. Burada görevli (müvekkel) bir melek vardır. Allah bir kavmi helâk etmek isteyince, ona talimat verir, melek damarlardan birini çeker, deprem ve helâk gibi tabiatüstü olaylar meydana gelir. Yedi kat yer ve gök birbirinin üstünde bulunur, hepsinin değişik isimleri vardır ve içlerinde olağanüstü nitelikleri hâiz kavimler veya melek diye nitelendirilebilecek yarı tanrısal varlıkların yaşadığı tahayyül edilir.

Göklerin de zeberced, yakut gibi değerli taşlardan oluştuğu ve bunlarla göğe renk verildiği düşünülmektedir.

Yerler ile gök arasında da “su denizi” diye nitelendirilen ve içinde gök cisimlerinin balık gibi yüzdüğü su kütlesi bulunmaktadır. Burada bulunan ayın yüzüne Cebrâil kanadını dokundurup gezdirdiğinden ışığı yok olmuştur, bugün siyah nokta olarak bilinen şeyler, ayın yüzünden nurunun gitmesidir. Ay ve güneşin hareketleri de her birine tahsis edilen araba ve bu arabaları taşıyan bir grup melek sayesinde olmaktadır. Yerlerin yaratılması sırasında dünya, kızıl el taşı kadardır ve Kâ-be’nin bulunduğu yerde sallanmaktadır. Arştan bir melek inip bir eliyle Doğu’dan diğeriyle Batı’dan tutarak dünyayı getirir, ancak meleğin ayakları yerinde duramaz, bunun üzerine Allah kalınlığı beş yüz yıllık mesafede yakuttan bir taş yaratıp meleğin altına koyar, fakat bu defa taş sabit duramaz, Allah da Firdevs cennetinden “Leyusan” isminde bir öküz çıkarır ve taşın altına girmesini emreder, taş sabitlenip öküz karar kılamayınca, Allah bu defa da yedi kat yer ve gök büyüklüğünde başka bir taş yaratıp öküzün altına koyar, taşın altına “Yemhud” isminde kırk bin ayaklı devasâ büyüklükte bir balık, bu balığın altına deniz, denizin altına da havayı yaratıp koyar ve dünyanın dengesini sağlar.

İnsanın yaratılması da şöyledir: Allah bir kısmı cennetlik bir kısmı cehennemlik olacak insanın toprağını almak üzere Cebrâil’i yeryüzüne gönderir. İblîs ondan önce inip toprağını vermemesi için yeri ikna eder.

Bu nedenle Cebrâil toprak alamaz, ardından giden Mikâil de başarısız olur, sonunda Azrâil gider, yer ona da toprağından vermek istemez, ancak Azrâil yere kulak asmayıp toprağı alıp gelir, bundan dolayı Azrâil’e getirdiği topraktan yaratılan insanın canını alma görevi verilir.

Bu sırada Âdem’den ayrı Hz. Peygamber’in yaratılışı da gündeme gelir. Cebrâil bir grup melekle birlikte yeryüzüne inerek Peygamber’in kabrinden bir avuç toprak alıp cennete gelir, orada toprağı tesnîm, rahîk, selsebîl suyuyla karıştırır, daha sonra ak inciye dönüşen bu balçığı bütün cennet ırmaklarına daldırıp çıkartır. Azrâil, Âdem’in toprağını alırken alın toprağını Kâbe’den, göğsü Beytülmakdis’ten, butları Yemen’den, inciği Mısır’dan, ayakları Hicaz’dan, sağ eli Doğu’dan, sol eli Batı’dan alır. Cebrâil de Hz. Peygamber’in güzellik ve nûrundan Âdem’in balçığına katar. Bu toprak kırk sabah yoğrulduktan sonra güneşe karşı konur, kırk yıl sonra kurur ve güzel bir endamla yaratılır. Mekke ile Tâif arasında bir yere konan Âdem’e, İblîs eliyle dokunur ve içinin boş olduğunu anlayınca ağzından girip aşağısından çıkar. Âdem’e rûh üfleme zamanı gelince, rûha cesede girme emri verilir, ancak rûh, cesedin dar ve karanlık olmasından ötürü oraya giremez, nitekim kendisine verilen üçüncü emirden sonra cesede girmeyi başarır. Önce beyne gider, orada iki yüz yıl hiçbir yere değmeden dolaşır, sonra gözlere, oradan da genze iner. Âdem aksırarak “elhamdülillah” der, Allah da “yerhamükallah” şeklindeki ilk sözü ona öğretir. Havvâ’nın yaratılışı da Âdem’in sol eğe kemiğinden olur. Melekler eşliğinde düğünleri yapılır, ikisi birlikte cennette yaşarlar, ancak şeytan yılan suretine girerek Havvâ’ya yasak ağaçtan yedirir, Havvâ da aynı ağaçtan Âdem’e yedirir, bunun üzerine Havvâ, Âdem, yılan, tavus ve Âdem’in üzerini örttüğü incir ağacı ve bunların tüm nesli cezalandırılır.

Kaynak açısından araştırıldığında yaratılışla ilgili İslâmî yorum olarak anlatılan bu rivâyetlerin hemen hemen hiç birinin muteber hadis kitaplarında yer almadığı, hattâ bunların mevzu hadis kitaplarında bile bulunmayıp ancak isrâiliyâttan olduğu tespit edilmektedir.54 Nitekim ilk insanın yaratılması sırasındaki yerin değişik bölgelerinden toprak alınması, Havvâ’nın Âdem’in sol eğe kemiğinden yaratılması, onun yasak meyveden yemesi ve Âdem’e de yedirmesi, yılan ve şeytan motifleri, Eski Ahid bilgileriyle tamamen örtüşmektedir. Kitâb-ı Mukaddes’te mitolojik unsurların bulunması konusunu hatırladığımızda, birbirine paralel muhtevadaki bilgilere Kitâb-ı Mukaddes dışında da rastlanması gayet tabiîdir. Nitekim dünyanın balık veya öküz üzerinde bulunması, balığın hareketlerine binaen çeşitli tabiat olaylarının vuku bulması, Kaf dağı ve onun ardındaki âlemler gibi motiflere eski Türk inanışlarında da tesadüf edilmektedir.

Konuyu daha fazla uzatmamak için yalnızca yaratılışla ilgili mitolojik kıssa örnekleriyle yetinmenin uygun olacağı kanaatindeyiz. Ancak mitolojik niteliklere sahip kıssaların sadece bu kadar olmadığını da belirtmemiz gerekmektedir. Geleneksel kültür kaynaklarımızda hemen her konuda akla gelebilecek her türlü kıssa ve yoruma rastlamak mümkündür. Ancak ilk bakışta bunların bazısının mitoloji veya isrâiliyâttan olduğunun anlaşılmasını zorlaştıran etmenler bulunmaktadır.

Bunlar şöyle sıralanabilir:
1- Hemen hepsinin başında İbn Abbâs gibi bir râvi veya “Hz. Peygamber buyurdu ki” gibi ibarelerin bulunması. Bu da bizim kültürümüzde mitolojinin kullanıldığını, ancak bunun ısrarla dînî olmasına azamî gayret gösterildiğini ortaya koymaktadır. Ancak bu tür haberler nakil yoluyla giriş imkânı bulmuştur. Bu tarz rivâyetlerde Kitâb-ı Mukaddes’teki bilgiler aynen, satırı satırına nakledilmekle birlikte, rivâyetin başında bunun Resûl-i Ekrem’e âidiyetini ifade eden bir ibarenin bulunması, okuyucuyu yanıltabilmektedir.

2- Bazen de mitolojinin bizzat kendisinde değişikliğe gidilmiştir. Bu da iki farklı şekilde tezâhür eder. Birincisi yarı tanrısal nitelikleri hâiz kırk bin ayaklı, kırk bin gözlü gibi abartılı vasıflara sahip bulunan melek veya şeytan motifi şeklinde ortaya konmuştur. Bunlar genellikle çok tanrılı döneme âit iyilik ve kötülük tanrılarını yahut Ehl-i kitabın kutsal metinlerinde geçen tanrısal niteliklere bürünmüş melek, şeytan veya krallarını andıracak tarzda sunulmuştur. Dolayısıyla sahih haberlerde yer alan kısıtlı muhtevadaki melek ve şeytan anlayışı, ya yarıtanrısal veya tabiatüstü kahraman mitosları ya da eskatoloji mitosları haline dönüşmüştür. Söz konusu değişikliklerin ikincisi ve en dikkat çekici olanı ise, Hz. Peygamber’in nübüvvet vasıflarından soyutlanarak, onun olağanüstü bir kahraman mitosu halini almasıdır. Vahdet-i vücûd eksenli tasavvufî anlayışın vulgarize edilmesi neticesinde, Hz. Peygamber yaratılışın özünü oluşturmuş ve baştan başa tüm varlık (nûr-ı Muhammedî veya hakikat-i Muhammediyye) ondan hâsıl olmuştur. Tabiî bu nitelikler, onun vefatını da mümkün görmediğinden, tasarrufunun her an devam etmesi sağlanmış, o, kıyametten sonraki âhiret hayatında da olağanüstü niteliklerini devam ettirebilme şansı bulmuştur. Böylece onun etrafını saran mitoloji, âlemin başlangıcında, sonunda ve hâl-i hâzırda ona etki ederek Peygamber’e; nübüvvet boyutunun dışında, kendisinde bulunmayan bazı gözkamaştırıcı ve büyüleyici vasıflar atfedilmesini sağlamıştır.

3- Mitolojilerin tanınmasını zorlaştıran bir başka faktör de mitolojik muhtevalı kıssaların anlatılması sırasında ahlâkî vasıfların veya bazı ibadetlerin teşvikinin sıkça yer almasıdır. Meselâ arşın büyüklüğünün anlatımı sırasında üç yüz altmış ayak, her ayakta üç yüz altmış bin âlem, her âlemde üç yüz altmış bin meydan, her meydanda da üç yüz altmış bin şehir ve bu şehirlerde de miktarını Allah’tan başkasının bilemeyeceği sayıda mahluktan bahsedilmiştir.

Allah onlara istiğfâr etmelerini, sevabını da Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi sevenlere bağışlamalarını istemiştir. Arşın ayakları arasındaki üç yüz altmış âlem ve bu şekilde devam eden teselsül içindeki mahluklardan da Allah, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’yi sevmeyenlere lânet etmelerini istemiştir. Özellikle bu vasıf, mitolojik kıssaların genellikle kabul görmesini sağlamış ve onların rivâyetinin cevâzına yol açmıştır. Bu ise yukarıda değindiğimiz üzere kıssa ve menkıbenin fonksiyonel olmasından hareketle, daha çok dînî-kültürel türdeki eser ve yorumlarda revaç bulmasına sebep olmuştur.

Bütün bu sonuçlardan hareketle geleneksel kaynaklarımızın çoğunda ve dinin yorumlanması sırasında mitolojiden faydalanıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak bunların büyük çoğunluğu, dînî motifler taşıyan mitolojik kıssa ve yorumlar şeklindedir. Hattâ bir çoğunda mitolojik muhtevanın hakimiyeti gözlenmekte, bunlarda dinin ya da dînî muhtevanın etkisinin sadece sınırlı motifler şeklinde olduğu görülmektedir.