Tekil Mesaj gösterimi
Eski 11 Kasım 2022, 15:58   #3
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Mitoloji, Kur’ân-ı Kerîm Kıssaları ve Kültürel Miras

1b) Üstûre
Buraya kadar verilen bilgilerden mit kavramının, İslâm’ın dışında bir anlam alanı olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak benzer kelime ve kullanımlara İslâm düşünce ve kültüründe de rastlamak mümkündür. Meselâ Türkçe’deki “efsâne” kelimesinin Arapça’daki karşılığı olan “üstûre” (veya çoğulu “esâtîr”) kelimesinin mite benzer kullanım alanı vardır.

Dolayısıyla söz konusu kelimenin kullanımı üzerinde durmak gerekmektedir. Üstûre kelimesi, Arapça “s-t-r” kökünden gelmektedir. Sözlükte bu kelime “yazı yazmak, bir şeyi satırı satırına yazmak” anlamına gelmektedir.

“Esâtîrü’l-evvelîn” de düzensiz, intizamsız olaylar mânâsındadır.10 Kur’ân-ı Kerîm’de bir çok defa geçen “esâtîrü’l-evvelîn”11 ifadesi aslında öncekilerin yazdıkları şeyler, yani geçmişin tarihi (tarîh-i kadîm) olarak yorumlandığı gibi, “bâtıl ve hurâfe” olarak da yorumlanmıştır.

Ancak esâtîr, “bâtıl” anlamına geldiğinden değil, öncekilerin esâtîri Rüstem ve İsfendiyâr hikâyeleri
gibi faydasız kelâmlar kabul edildiğinden dolayı esâtîrü’l-evvelîn de hurâfe ve bâtıl olarak tefsir edilmiştir. Ancak Elmalılı Hamdi Yazır “üstûre” kelimesinin “historia” kelimesiyle yakından alâkalı olduğunu ve tarih anlamına geldiğini, ancak geçmişteki muayyen bir zaman değil de genel anlamıyla “geçmiş ve ilk zaman” anlamında olduğunu söylemektedir.

Dolayısıyla tarîh-i kadîm, genellikle faydasız, asılsız, düzensiz ve bir çok efsâneyle birlikte bize intikal ettiğinden, hattâ efsâneden ibaret olduğundan “hurâfe ve asılsız olmak” esâtîrü’l-evvelîn kavramının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Hattâ Araplar arasında hurâfeden kinaye olarak kullanılmıştır. Bu açıklamalar da, mitoloji ile İslâm kültüründeki efsâne veya üstûrenin birbirine paralel anlam alanına sahip bulunduklarını ve aşağı yukarı benzer bir geçmişi paylaştıklarını ortaya koymaktadır.


Ancak bu konuda eser veren bazı çağdaş müellifler arasında farklıyorum ve yaklaşımlar da söz konusudur. Meselâ, Halefullah bunlardan en kayda değeridir.

O“esâtîrü’l-evvelîn” ifadesinden hareketle Kur’ân-ı Kerîm’in muhtevasında mitoloji olabileceğini düşünmekte ve bunun Kur’ân-ı Kerîm’in vahiy unsuru bir kitap olmasına zarar vermeyeceği kanaatini taşımaktadır. Ona göre, müşriklerin “esâtîrü’l-evvelîn”şeklindeki değerlendirmesi; onların kıssaları dinledikten sonra, bu hususların vahiy olmayıp Hz. Muhammed’in kendi sözü olduğunu düşünmelerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerîm de, söz konusu âyetlerde gündeme gelen kıssalardan hareketle, bunların Hz. Peygamber’in sözü değil de bizzat vahiy olduğunu belirtmiştir.

Bu husus zamanından itibaren birçok tartışmayı beraberinde getirmiştir. Ancak söz konusu meselenin ele alınıp bir çok yönlerden incelenmesi mümkün olmakla birlikte bu makalenin muhtevasını aşmamak amacıyla şu kadarıyla iktifa edelim: Konuyla ilgili âyetler incelendiğinde, ilâhî mesaja inanmak istemeyen müşriklerin “esâtîrü’l-evvelîn”şeklindeki itirazları dokuz yerde geçmektedir. “Esâtîrü’l-evvelîn”’ ifadesinin ise yukarıda işaret edildiği üzere, mitolojiye yakın bir anlamı vardır. Yani müşriklerin kendilerine anlatılıp nakledilen ve tebliğ edilen hususları böyle görüp değerlendirme çabaları olmakla birlikte Kur’ân-ı Kerîm onların bu nitelemesine şiddetle karşı çıkmıştır. Yani Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssaların “mit” boyutuna indirgenmesi veya bunların mitik bir muhtevaya sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan kıssalardaki muhteva ile mitolojik unsurların zaman zaman paralellik arz etmesi mümkündür.

Bu da mitolojilere ilâhî dinlerden bazı kalıntıların intikalini göstermektedir.

Nitekim insanlığın binlerce yıllık kültürel birikimi olan mitolojilerin, bu süreçte ilâhî dinlerden bir takım unsurlar taşımaları da pek tabiîdir. İlâhî dinlerin aynı kaynaktan gelmeleri de aralarında kaçınılmaz olarak bir takım paralellikleri doğurmuştur. Bundan başka oryantalistlerin de Kur’ân-ı Kerîm’deki bazı kıssaların Kitâb-ı Mukaddes kaynaklı olduğu yolunda birtakım iddia ve itirazları olmuştur.

Ancak mukayeseli dinler tarihi çalışmaları, benzer kıssaların konu edinildiğini doğrulamakla birlikte, muhteva ve üslup açısından benzerlikten veya ayniyetten bahsetmenin mümkün olmadığını ortaya koymaktadır.

Dinlerin veya ilâhî kitapların kıssalarında bazı benzerlik veya paralellikler olması olaya ilâhî dinlerin yaşadıkları süreç açısından bakmayı gerektirmektedir.

Yahudilik-Hıristiyanlık ile İslâm’ın gelişimi ve mevcut durumu birbirlerinden oldukça farklıdır. Eski Ahit ve Yeni Ahit’te mitoloji bulunduğu genel kabul gören bir husustur.

Bununla birlikte bu metinlerin mitoloji ihtiva etmeleri, onların özüyle alâkalı bir durum olmayıp, yaşadıkları tarihî süreçten kaynaklanmaktadır.


Bundan ötürü Eski ve Yeni Ahid’de yer alan mitoloji konusuyla ilgili olarak birbirinden farklı teoriler üretilmiştir. Meselâ İncil tahlillerinde yeni bir tarz geliştirmiş olan Bultmann, İncillerde mitolojik anlatım ve fikirlerin olduğunu söyledikten sonra, söz konusu mitlerin ayıklanıp atılması yerine, onların sınırlı çerçeveleri içinde değil de, ilettikleri mesajların gerisindeki gizli derin mânaların yeniden keşfedilmesi ve yorumlanmasını önerir.

Yani, bunların modern dünya ile uyumlu hale getirilmesi gerektiğini ileri sürer. Tillich ise, mitolojik unsurların arındırılması teklifini, Eski Ahid ve Yeni Ahid’in hikâye ve sembollerindeki mitolojik öğelerin dikkatle araştırılmasıyla alâkalı bulmaktadır.


Ona göre, içerisinde ilâhî-beşerî ilişkilerin anlatıldığı bütün hikâyeler mitolojik bir yapı taşırlar. Bu hikâyelerin mitolojilerden arındırılması, bir sembolü sembol, bir miti de mit olarak ortaya çıkarmaktır. Böylece o, kutsal metinlerdeki mitolojik unsurların tamamen atılmasını değil de, onların mitolojik olarak tanınmalarını sembolik formlarının korunurken bulunacak bilimsel karşılıklarla yer değiştirilmesini teklif eder. Nitekim Tillich, kendi konumlarından çıkarılarak başka niteliklere bürünen mitlerin tamamen atılmalarını değil de mit özelliğine geri döndürülmelerini istemektedir.

Çünkü ona göre mitler, insan zihninin daima var olan formlarıdır. Bir kimse bir miti diğeriyle değiştirebilirse de, onu (miti) insanın tinsel (rûhî) hayatından asla söküp atamaz.

Kur’ân-ı Kerîm ve İslâm’a gelince, bilindiği gibi Kur’an daha vahyolunduğu andan itibaren günümüze kadar kesintisiz ve eksiksiz bir biçimde intikal etmiştir. Bu açıdan Kur'an’ın Kitâb-ı Mukaddes’in geçirdiği evrelerden oldukça uzak ve farklı bir tarihî seyri vardır. Bizzat Hz. Peygamber döneminde peyderpey nâzil olan âyetler, bir taraftan vahiy kâtipleri tarafından yazıya geçirilirken, diğer yandan da ezberlenmiş, Peygamber’in vefatının akabinde de Zeyd b. Sâbit’in başkanlığında kurulan bir heyet tarafından cem edilmiştir.

Daha sonra da bu nüsha esas alınarak Hz. Osman zamanında çoğaltılmıştır. Yani söz konusu kutsal kitapta, çeşitli şekillerde tenkit edilmiş Kitâb-ı Mukaddes’tekine benzer mit veya gayr-i ilâhî olarak nitelendirilebilecek herhangi bir unsura rastlamak mümkün değildir. Vahiy kaynaklı olduğundan bizzat hakikatin kendisi olma vasfını hâizdir. Bu hususta müslümanlar ve İslâm mezhepleri arasında fikir birliği vardır.