Tekil Mesaj gösterimi
Eski 22 Haziran 2020, 04:31   #8
Çevrimiçi
Dea Dia
Dea Dia - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Varsayılan Cevap: Atatürk'ün karlsbad günlüğü

7 Temmuz 1918 Pazar

Bugün öğlen yemeğini restoran pup'ta Cemal ve Hüsnü Beylerle beraber yedikten sonra, alaturka birer kahve içmek için benim apartmanıma geldik. Kahveler içilirken, ben kendilerine bu hatırat defterimi okudum.

6 Temmuz hatıratının sonundaki kadın meselesine dair olan satırlardan sonra, Cemal Bey

- Sonra, dedi! Onlar bir şey söylediler mi?

- Şayan-ı kayıt başka bir fikir mevzuubahis olmadı, dedim. Mahaza, benim bu yazılarımdan istihrac olunan fikir de, belki, biraz elastikidir. Meseleyi radical bir surette halletmiyor ve ben bunun başka türlü ifadesini araştırmak istemiyorum.

Cemal Bey, icraat hususunda efkâr-ı avama riayetin her vakit caiz ve lazım olmadığını teyid için Adana'da polis müdüriyeti esnasındaki bazı icraatını söyledi. Ben de aynı noktaya temas eden bazı işlerden, Diyarbakır'dan bahsettim.

...............

Şimdiye kadar akşam taamları için Imperial'e gittikçe ya asker elbisesi ile bulunuyor veya ceket atay yahut siyah renkli bir sivil elbise giyiyordum. Halbuki mezkûr sakinlerinin büyük tuvaletleri, erkeklerinin smokinli bulunmaları bana da sivil gittiğim zaman smokinimi giymeyi tercih ettirdi.

Bu gece taamdan sonra salonda Emin Bey ve refikası Hanım, Cemal Paşa'nın biraderi Kemal Bey ve Seyfi Bey'in refikası Mebruke Hanım ile bir müddet görüşüldü. Son zamanda Madam Cemal Paşa da bizim masaya gelmişti. Hüseyin Cahit Bey, Madam Cemal Paşa'nın bulunduğu diğer salonda onunla beraber bulunuyorlardı. Hüseyin Cahit Bey'le her tesadüfümde selamlaşıyor ve birkaç kelime görüşüyoruz. Fakat herhalde aramızda eski ve sıkı bir muarrefenin mevcud olmadığını Emin Bey fark etmiş ve bana daha dineden (yemekten) evvel Hüseyin Cahit Bey'le tanışmıyorsunuz galiba demişti. Ben de o kadar değil, mamafih kendisiyle tanışmak benim için faidelidir. Kendisi herhalde memleketimizin güzide şahıslarından biridir. Mukabelesinde bulunmuştum.

Hüseyin Cahit Bey'in Altın Kalemi

İlan-ı hürriyeti müteakibdi. Bir gece, askeri kulüpte fevkalade bir ictima vuku bulacağını akşam üzeri işitmiştim. Halbuki, ben askeri kulübün heyet-i idaresi azasından bulunduğum için benimle beraber heyet-i idareyi teşkil eden Kerim Bey (Elyevm Kolordu Kumandanı Kerim Paşa) ve Cemil Bey (Erkân-ı harp, Birinci Kolordu Erkân-ı Harbiye Reisi) ve Ali Şevket Bey'in (Elyevm Arnavutluk zabiti, binbaşı, kendisini Viyana'da gördüm. Avusturya ordusuna merbut ve mezkûr ordunun üniformasını taşıyor). Malumatımız olmadan böyle bir ictimaın vuku bulmaması lazım gelirdi. Kulübün nizamnamesi icabatı böyle idi. Şundan, bundan istizah-ı keyfiyet ettim, buna karar ve emir verenin doğrudan doğruya ordu kumandanı Hadi Paşa olduğunu ve Erkân-ı Harbiye Reisi Ali Paşa'nın bizzat iştigal eylediğini anladım.

Akşam zamanı-ı muayyeninde, ben de, içtima salonuna girdim. Salon büyük, küçük rütbeli zabitan ve kumandanlarla tamamen dolu idi.

Bazı zabitler, yekdiğerini müteakip nutuk veriyorlar, herkes alkışlıyor. Söylenen sözlere dikkat ettim, Ali Paşa'ya sordum, içtimaı ve alkışlanan sözlerin medlulünü anladım. Muharrir meşhur Hüseyin Cahit Bey'in altın kalemi...

O günlerde Yunan gazetelerinden biri yazdığı bir makalede Osmanlı ordusu hakkında hakaretamiz kelimeler kullanmış... Hiç kimse buna karşı ses çıkarmamış, yalnız Hüseyin Cahit Bey Osmanlı ordusuna tevcih edilen bu hakareti kalemiyle reddetmiş, bu hareket zabitanın takdirine mazhar olmuş, kumandan nezdinde teşebbüste bulunmuşlar, Cahit Bey'e Selanik'teki zabitan namına bir hediye takdimi düşünülmüş, bunu kararlaştırmak ve tedariki için zabitandan icap edecek parayı toplamak için işbu içtima vukubulmuştu...

Şimdi Tahsin Efendi'nin, gayet hararetli ve mutantan bir nutku alkışlanıyordu. Tahsin Efendi benim sınıf arkadaşım idi. Yüzbaşı iken istifa etmiş veya tekaüd edilmiş ve Selanik'te Silah gazetesini çıkarıyordu. Bu gazete okuyanlarca malum olduğu üzere mahalle kahvehaneleri müdavimlerini galeyana getiren mahiyette manalı manasız sözler, fikirlerle mali idi... Tahsin Efendi, (Silahcı Tahsin) lakabını almıştı. Bu suret talakkub, iki muhtelif nevi talakkubdan neşet etmişti. Bazıları Silah gazetesinin adeta atıp tutmalar naşiri olmasından istihza makamında ve diğer bazıları... Avam, bu gazeteyi mahalle kahvesinde biri yüksek sesle okuyup diğerleri dinlediği zaman adeta ateşlendikleri ve Tahsin'in palikaryalara veya Moskoflara savurduğu ağırca küfürlerin düşmanların ciğergâhına bir tüfek, bir silah mermisi gibi tesir etmekte olduğundan asla şüphe etmedikleri için makamı takdir ve teşcide bu (babayiğit)'e (silahcı) demişlerdi. Bunun şahsını, ahlakını, kuvvet-i ruhunu tanımayanlar yazılarını okudukları zaman kendisini hakikaten sevdayı milliye ve aşkı vatanla kalbi yanan ve ateşin sevkiyle millet ve vatanı için ölümler arayan bir kahraman zannedebilirlerdi. Erbab-ı izan için cehalet ve şarlatanlığı takdir etmek bittabi müşkül değildi... Fakat köylerde, kasabalarda, hatta büyük şehirlerde avam için Tahsin, milliyet ve vatanperverliğin bir sembolü idi. Bence de zavallı garip bir tip (type) idi.

Biçarenin akıbeti pek feci olmuştur. 1913'te Sofya'da ataşemiliter bulunduğum sırada, bir gün Silahcı Tahsin'in, sırtında alelacaip bir sivil elbise, ayaklarında ihtimal zabitlik zamanından kalmış bir çizme olduğu halde sefarethanenin önünde gördüm.

- Hayır ola, Tahsin Bey, dedim. Burada ne arıyorsunuz, ne vakit geldin?

- Dün geldim, dedi. Sizi arıyordum. Görüşmek istiyorum.

- Buyurun, dedim. Ben sefarethaneye girmek üzere gelmiş iken sarf-ı nazar ettim. Tahsin Bey'le beraber kendi ikametgâhıma gittik. Ben Sofya'da Boulouvard Ferdinand'da bütün Sofya arabalarınca Numiero Trissisedim denmekle tanınan güzel bir evde ikamet ediyordum...

Enver Paşa, teşkilat-ı mahsusa namı altında bir teşkilat vücuda getirmiştir. Bunun gayesi Memalik-i Osmaniye haricinde Makedonya'da, Kafkasya'da, Mısır'da, Afrika'da, Acemistan'da, Türkistan'da, hülasa Osmanlı Amal-i Milliyesinin küşayiş bulabileceği her yerde mekasıd-ı hususiye takip etmek...

Bağdad'da, İngilizlerle muharebede mağlup olduğu için müteessir olup, intihar eden Süleyman Askeri Bey bu hususta Enver Paşa'nın en ileri muavinlerinden bulunuyordu. Bu teşkilat-ı mahsusanın en faal şubesi Makedonya ile iştigal edeni idi. Bir aralık İstanbul'da, Bulgar komite rüesasından bazıları ile yapılan müzakerat neticesinde bir (Makedonya) Komitesi teşkiline ve müştereken çalışmaya karar vermişler... Süleyman Askeri, bu maksat için Sofya'da, adeta bir murahhas olarak sık sık isbat-ı vücut ediyordu. Süleyman Askeri Beyin Basra Valiliği ve kumandanlığına tayininden sonra, benim arkadaşım olan ve Solak İbrahim denmekle arkadaşları arasında maruf olan bir zat hemen aynı vazifenin ifası için Sofya'ya gelmişti.

İstanbul'da, her kahramanım diyeni komiteye ithal ve Makedonya'ya geçmek üzere Sofya'ya izam ediyorlardı. Silahcı Tahsin Bey de bu meyanda gelmişti. Bu zavallı her işi Silah gazetesinde avama aşk ve galeyana ve fakat hareketsiz bir takdire sevkeden makaleleri yazmak gibi bir vazife ifa edeceğini tahayyül ederek Sofya'ya kadar gelmiş. Burada Makedonya'ya geçmek, dağlarda eşkıyalık etmek, silahı gazetesinin serlevhasından eline almak ve kullanmak lazım geleceğini anlayınca, Tahsin yapamayacağı bir işe sevkedilmiş ve İstanbul'da sefalet ve ıstırabını şurada, burada söylemekten mütevellid mahzurun refi ve defi maksadıyla İstanbul'dan biliğfal çıkarılmış olduğunu anlar... Şimdi ne yapayım, dedi.

- Arkadaşlarınla beraber gideceksin, ayağına çarığı geçirecek ve eline mavzeri alacak siyasi maksadınız ne ise onu istihsal edinceye kadar çalışacaksın, dedim.

- Ben, evvela siyasi maksadın ne olduğunu anlamadım. Kimse bana bir şey anlatmadı. Ben böyle körü körüne dağlarda dolaşamam, İstanbul'a döneceğim, dedi.

- İstanbul'a dönemezsin, dedim.

- Niçin! Dedi.

O zaman intisap ettiği komitenin bir nizamnamesi olup olmadığını ve bunu okuyup okumadığını sordum. Hemen cebinden bir nüsha çıkardı.

- Bu mu? dedi.

- Evet! dedim, bunu okuyunuz, ben de bu vesile ile ıttıla etmiş oldum.

Tahsin Bey birinci maddeden başlayarak yüksek sesle okumaya başladı. Bilmem kaçıncı madde idi, biraz daha dikkatli ve bir defa daha okumasını söyledim. Öyle yaptı, fakat benim istihrac ettiğim manaya o intikal edemedi. Tekrar okuması ve anlaması için anlayamadım. Bir daha! dedim...

Bu madde komiteye dahil olanlar, sözlerinden hulf ederlerse hakkında tatbik olunacak cezaya ait idi ve Tahsin Bey'in bu meseleye nazarı dikkatini celbettim.

- Ne demek dedi. Bunun bana ne nispeti olabilir. Bana yemin de ettirmediler. Ben İstanbul'a gitmekle yeminimden hulf etmiş olmayacağım ki.

Tahsin vaziyeti benim ihata ettiğim derecede kavrayamıyordu. Halbuki Tahsin İstanbul'a giderse, komite tarafından idam edileceğine hüküm veriyordum. Çünkü yeni teşekkül etmiş olan bu komite teşkilatında ciddiyet ve nizamnamenin meriyetinde şiddet iltizam etmek isteyecektir.

Bunu bilakis irae için Tahsin'den hafif bir av olamazdı. Fakat ben daha fazla izahat vermek, mütalaat ve tenviratta bulunmaktan ictinab ettim. Çünkü Tahsin'in yaygaracı olduğunu biliyordum. Bu maddeye bir defa daha ve ciddi olarak nazarı dikkatini celbettikten sonra ihtiyar-ı sükût ettim.

- Ben, dedi, behemehal İstanbul'a gidip bu zevat ile anlaşacağım. Fakat hiç param yoktur. Rica ederim, bana yalnız yol parası veriniz.

Eski mektep arkadaşıma bu kadar cüzi bir para iare etmek benim için pek tabii ve ehemmiyetsiz idi. Fakat evvela seyahatini teshil etmemek ve saniyen benim muavenetimle İstanbul'a avdet ettiğinin şüyuuna mahal vermemek için

- Peki istediğiniz kadar para vereyim, fakat İstanbul'a gitmek için değil... Ve zaten yanımda para yoktur. Sefaretteki kasada muhafaza ediyorum dedim.

- Merak etmeyiniz, ben İstanbul'a yalnız vaziyeti daha iyi anlamak ve yine avdet etmek üzere gideceğim dedi.

O esnada Sobranya'da mebus arkadaşım İsmail Hakkı Bey geldi. Tahsin'in de arkadaşı idi.

İsmail Bey'den istiare edebilirsin dedim. Ve o suretle para meselesi halledildi. Zannediyorum bir gün sonra idi, Talat Paşa (o zaman bey) Sofya'ya gelmişti. Tahsin sefarette herkesin muvacehesinde müşarünileyhin yanına geldi ve yüksek sesle kendinden ve vaziyetten ve mantıksızlıktan bahsetti. Talat Paşa mumaileyhi daha fazla söyletmemek için salona aldı, yalnız görüştüler... Kendisine İstanbul'a dönmeyip, kendisi oraya gittikten ve icap edenlerle görüştükten sonra, Fethi Bey vasıtasıyla vereceği telgrafın mefadına göre hareket eylemesini söyler.

Talat Paşa'nın avdetinden sonra da Tahsin birkaç gün daha bekler. Nihayet hiçbir işar vuku bulmamış olduğundan İstanbul'a hareket eder.

Beş on gün sonra İstanbul gazetelerinde bir vaka-i müessife okuyorum.

Silahcı Tahsin Bey'in biruh olarak cesedi bir çuval içinde mezarlıkta bulunmuştur. Merhumun Allah taksiratını affetsin...!

Gelelim Cahit Bey'in altın kalemine: Bu zavallı Tahsin alkışlanan jestlerinin, bazılarına pek müessir gelen tarz-ı beyanının bütün kuvvet ve belagatiyle diyordu ki:

Ordu, bütün bu koca kahraman Osmanlı ordusu, bütün bu Viyana surlarına kırmızı sancaklar diken celadetli ecdadımızın hayr-ül halefleri Yunan palikaryalarının kahkaha-i istihzası karşısında muhakkar olmuştu. Bir adi Atina paçavrası dün, bizi, arslan Osmanlı zabitlerini tezyif eden, tahkir eden sütunlarıyla Atina sokaklarında, Pire Rıhtımı'nda ta Girid'imizin, Venizelos hempalarının pençe-i kahrında kalan Hanya'sında, burada bu menba-ı hürriyet olan mukaddes Türk memleketi Selanik'imizin Hürriyet Meydanı'nda kucak kucak tevzi olunuyordu. Kimse, evet kimse, ordunun nasıye-i haysiyetine atılan bu çamur, bu gılzet parçasını görmek bile istemedi. İşte Hüseyin Cahit Bey, o muhterem muharririmiz, o büyük vatanperverimiz bunu derhal gördü mütehassis, mütessir oldu, kalemine sarıldı ve alçak palikaryalara cevap verdi. Ordunun şan ve haysiyetini müdafaa etti. Ona elbette altından bir kalem lazımdır! Bunu da ordu takdim edecektir.''

Bilaistisna hazirûn bu hareretli sözleri dinliyordu.

Ben, ordu kumandanı, Erkân-ı Harbiye Reisi vesair ordu ricalinin huzurunda, Yüzbaşı Tahsin Efendi'nin veyahut Silahcı Tahsin Bey'in askeri kulübünün harb oyununa, sanata ait konferans azasına tahsis olan salonda bu hatipliğinden memnun olmadım. Bunu inzibat-ı askeriye, terbiye-i askeriyeye münafi buluyordum ve bir taraftan böyle bir ictimaa ve bu tarz-ı harekete müsaade etmek aczinde kalan ordu kumandanına kızıyordum.

Tahsin Bey'e cevap vermek üzere ayağa kalktım: ''Tahsin Efendi, dedim! Yunan gazetelerinde ordumuza tevcih edilmek istenilen hakaretin ne olduğunu henüz bilmediğimi itiraf ederim. Hazirûn meyanında, benim gibi bu hususta henüz gafil kalmış zevatın bulunduğu muhtemel olmamakla beraber, evvela bir defa bu cihetin tenvirini sizden rica ederim!'' Halbuki Tahsin Bey'in bu hususta esaslı bir malumatı yokmuş, başka kimse de sesini çıkarmadı.

Ben devam ettim: ''Eğer bir Yunan gazetesi filhakika Osmanlı ordusunu tahkir etmiş ise, bunu, Hüseyin Cahit Bey'in bir makaleyle cevap vermesi kapatamaz. Meseleyi daha ciddi halletmek lazım gelir. İhtimal ki, hükümetimizin bu hususta usul-i dairesinde teşebbüs etmesi lazımdır. Bundan fazla olarak tamamen ordunun teessür ve galeyanını göstermek için ise, bence Cahit Bey'in makalesinini hiçbir hükm-i tesiri yoktur. Fevkaladelik şöyle olur, mesela zat-ı aliniz gibi kahraman bir ordu mensubu, kalkar, Atina'ya gider ve kendi nam ve hesabına ve fakat Osmanlı ordusunun hakaret kabul etmez bir cüzü sıfatıyla o tahkiramiz makaleyi yazan muharriri ve neşreden gazete müdürünü, hülasa bu hakareti tevcihde amil olanı veya olanları ya düelloya davet eder veyahut bunu kabul ettiremeyeceğini anlarsa, doğrudan doğruya tepeler ve kendisini teslim ederek, Osmanlı ordusunun şeref ve haysiyeti uğrunda her türlü avakibe razı olur. Bence Hüseyin Cahit Bey'e en çok üçüncü ordu namına teşekkürü mutazammın bir telgrafname keşide etmek ve hareket-i vakıasının mucib olduğu bu hararetli ictima vasfında ordu zabitanının hissiyat-ı takdirkâranesini bildirmek kâfidir.'' Mamafih altın kalem için para toplamaktan sarf-ı nazar etmediler. Ancak netice olarak fi'ilen tatbik edilen bir telgrafname keşidesi oldu zannederim.

Mebruke Hanım'ın İctihadı

Seyfi Beyin refikası Mebruke Hanım diyor ki, -Bütün genç kızlarımız biraz fazla tahsil ve terbiye gördükten sonra validelerini beğenmiyorlar. Onları adi görüyorlar. Ben buna çok kızarım. Bence valideler, kızlarını kendi seviyelerinden fazlaya çıkacak mertebede tahsile devam ettirmemelidirler. Varsınlar cahil kalsınlar...

- Dedim ki, Hanımefendi! Bu pek tabiidir. Yüksek seviyede olan, kendi seviyesinden irfanen dûn olanı beğenmez. Fakat bu hal haddizatında şayan-ı takdir ve teşvik görülmek lazım gelmez mi? Her yeni yetişen kendinden eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse, o zaman, ancak o zaman ensal-i atiye yekdiğerinden kademe kademe yüksek seviyede bir silsile-i aliye vücuda getirebilir ki, terakki-i beşerin gayesi de budur. Onun için genç kızlarımızı ve genç erkeklerimizi fikren, ilmen maziye bağlı bırakmak, muayyen bir geri hududunun ilerisine geçmesine mümanaat fikrini tercih etmeyelim ve nazar-ı dikkat ve infialinizi mucip olan bunlar yalnız bizde değil, her millette böyledir. Marcel Prévaurt'un bir kitabından hatırımda kaldı. Muharririn acemi rolü oynadığı bir genç kadına yazdığı ilk mektupta diyor ki, teehhül etmeden evvel, henüz bir genç kız iken, gördüğün tahsil ve terbiye ve iktisap ettiğin seviye-i fikriyeye nazaran artık ebeveyninin sana nasihat ve irae-i tarik edecek seviye-i irfandan dûn olduklarını nazar-ı dikkate alarak benden, bu maksadı temin edecek mektuplar taleb etmiştin. Bu noktayı zikrettikten sonra muharrir mektubuna devam ederek diyor ki, evlendikten sonra artık refik-i hayatının, sana her nokta-i nazardan bir meşale olabileceği mülahazasiyle amcanın mektuplarından istigna ettin. Fakat bu yeni hayatın ilk safhasını yaşadıktan sonra amcana müracaat etmiş olursun. Marcel Prévaurt'nun bu tarzdaki mütalaasından zevcinin de, bu kadını tatmin edemediği anlaşılıyor.

Zemini latifeye çevirmiş olmak için tebdil-i kelam ettim, dedim ki, benim de en çok müteessir olduğum memleketimizde tahsil görmez, yetişen hanım kızlarımız, bizi beğenmiyorlar. Hatta işittiğime göre son zamanlarda, zahiren tebdil-i din eden Alman zabitlerine varanlar da varmış. Vakıa bu da tabii görülmek lazım. Ben de genç iken mutlaka, Avrupalı bir kızla izdivac edeceğim diyordum. Bizim kızlarımız hatırıma bile gelmiyordu. Onları, tahsil ve terbiyeleri ve itiyad-i ictimaiyeleri itibariyle gayr-ı kabil-i refakat bulurdum. Fakat izdivacta hüsn-i imtizacın kabil-i teessüs ve devam olabilmesi için mevcut olması lazım gelen şartlar tetkik ve tefehhüm edildikten sonra, dini, milliyeti, hüsn-i muhiti terbiyesi, ahlakı, adatı muhtelif iki insanın ittihadlarındaki garabet kadar nazar-ı calib bir şey olmadığı suhuletle anlaşılıyor.

Bu münasabetle, arkadaşım doktor Rasim Ferit Bey mevzuubahis oldu. Doktorun refikası bir Fransızdır. Muharebe münasebetiyle, vaz-ı haml etmek üzere gittiği Paris'te bulunuyor. Vakıa madam Rasim Bey, pek halûk, gayet kıymetli bir kadındır. Fevkalade de güzeldir. Kocasını da çok sever, Rasim Ferit de onun için ağlar... Mebruke Hanım da doktoru tanıyor ve refikası için ağladığını biliyormuş. Birçok sitayişte bulunduk. Hayat-ı izdivaciyeden ve bilhassa Mebruke Hanım'ın amcası ve benim de Sofya arkadaşım olan Cevdet Bey'den, onun sosyete âlemindeki maharetlerinden bahsettiğimiz sırada Madam Cemal Paşa da bizim yanımıza gelmişlerdi. Söze iştirak ile dedi ki:

- Cevdet Bey, Sofya'yı altüst etmiş fakat zavallı refikası ne kadar üzüntü çekiyordu.

- Fakat, dedim, Cevdet Bey'in refikasına pek ziyade muhabbeti var.

- Madam Cemal Paşa muhabbeti yok dedi, hürmet ediyor.

- Hayır dedim, hürmet de ediyor, muhabbeti de var.

- Hayır, hayır dedi.

O zaman yine M. Prévaurt'un yazılarından bir cümle hatırıma geldi, söyledim.

- Le mariage est une chose, I'amour est une autre chose, (Evlenme bir şeydir, aşk başka bir şeydir). Bununla demek istiyordum ki, aşk ve garam yoktur demek istiyorsunuz. Halbuki izdivaçta bunun vücudu mutlak değildir.

Bunun üzerine, Madam Cemal Paşa dedi ki;

- Paşa, ben seni evlendirmeyeceğim.

- Ben de zaten bu husustaki tereddütlerimi halletmeden evlenmek niyetinde değilim. Zaten daha şimdi hanımefendi -Mebruke Hanım- 31 yaşında bir ihtiyardan bahsediyordu. Ben de 36, 37 olduğumdan evlenecek zamanım geçmiş demektir.

Yatağımda uyku daveti

Yatağa girdikten sonra uyku getirsin diye tabl de nui üzerinde küçük elektrik lambasının hafif ziyasının yardımıyla kitap okuyorum...

Yüksek tahsil görmüş, cihanı kendine dar gören genç bir kız, bir mektepte felsefe muallimi olan amcasından ''socialisme'' hakkında istizahatta bulunuyor. Muallim, genç kızı kütüphanesine götürür, İngilizce ve Almanca bilip bilmediğini soruyor, müspet cevap aldıktan sonra, ona buna dair 10, 15, 20 ve hatta daha ziyade cilt kitap verebilecekti. Fakat, kitap intihabı hususunda müşkilata düçar oluyor. En nihayet profesörün parmakları bir kitabın üzerinde duruyor -İşte diyor, bütün budalalıkların meb'dei budur.

İhtiyar bu ifadesini şöyle tashih ediyor:

- Bu müteaddit budalalıkların başlangıcıdır. Çünkü sivil hamakat bir men'badan cereyan etmez. Genç yaklaşıyor ve şunu okuyor: Karl Marx. ''Le capital'' ve amcasına

- Bunu bana ariyeten verir misiniz? diyor.

- Hayır, hayır... Biraz sonra ihtiyar şöyle diyor: Socialisme en budalaca bir fikirdir.

Individüalisme de böyledir. Çünkü evvela socialisme optimiste'dir. İşte onun (87) safvet-i asliyesi burada! Socialisme zannediyor ki, bir gün dünyada her şeyi en iyi bir surette tanzim edecektir. Ben, ziyade öğrenmek isterdim, socialisme bu ümidi nereden alıyor. Eğer bu dünyada herhangi bir hususun ıslahına işaret gibi, fakat nazar-ı dikkate alınacak bir şey tefrik etsem, bunun herhangi bir devamlı kanun veyahut initiati ve tabi bulunduğunu da ispat etmek icap eder.

Kız bunun üzerine amcasına -O halde siz conservateur'sünüz.

İhtiyar bağırarak - Conservateur mü? Asla! Mütemadi tebeddülata mahkûm olan bu kainatta, bir şeyi muhafaza etmek nasıl mümkün olur? Conservateur'ler o adamlardır ki, nehrin suyunu elleri içinde muhafaza etmek isterler, onların parmaklarında bir parça çamurdan başka bir şey kalmaz.

Genç kız - O halde conservateur değilseniz révolutionnair'siniz dedi.

Profesör

- Hayır, canım!...

- O halde socialiste.

Profesör şu suretle cevap veriyor:

- Conservateur değilim, çünkü eskimiş ve kırılmış bir âlemi muhafaza edemem.

Revolutionnaire değilim. Çünkü hoşuma gitmeyen ve zaten yalnız başına tebeddül eden bu âlemde hiçbir şeyi tebdile muktedir değilim. Socialist değilim tebeddülatı vukuundan evvel görmeye muktedir değilim ve socialisme'in ikinci safdilliği de şudur: Bu cüretkâr kendini müessir zanneder. Üçüncü budalalığı socialisme projelerini intizamsızlığa takdim eder ve tesadüfe intizam vereceğini iddia eder. Hiçbir adam olamaz ki, bir tesire malik olsun. Ve bazı kimselerin tesirleri daima tasavvur ettiklerinden başka türlü şekil alır.

Maziye bağlı kimseler vardır. (néant-nan) hava muhafazakârları. İstikbale merbut kimseler vardır: Hava peygamberleri, zaman-ı halde yaşayan tebdil-i şekil etmiş maduniyet kalıyor (Hiç) (89).

Bunun üzerine genç kız diyor ki -Siz hiçbir şeye inanmıyorsunuz! Ha evet, inanıyorsunuz, hiçe! Lakin, hiçe inanmak, katiyen hiçbir şeye inanmamanın aynı değil midir?

İhtiyar, sakinane başını sallıyor ve ''Hayır, hayır'' diye mırıldanıyordu. Kız

- Niçin ''hayır, hayır...'' diyorsunuz?

İhtiyar, puf! dedi, adem-i emniyet ve kat'iyet içinde!.. Kız

- Bana öyle geliyor ki siz bu adem-i kat'iyet içinde pekâlâ ''evet evet..." dahi diyebileceksiniz...

......

Bugün, ilk Almanca dersi alınmıştır. Birinci Almanca muallimesiyle anlaşamadıktan sonra, ikincisi bulundu. Bu sahib-i vukuf gibi görünüyor.


İmzalardaki bağlantıları veya görselleri görüntülemek için gönderi sayınızın 10 veya daha fazla olması gerekir. Şu anda 0 mesajınız var.



İmzalardaki bağlantıları veya görselleri görüntülemek için gönderi sayınızın 10 veya daha fazla olması gerekir. Şu anda 0 mesajınız var.