|
Çevrimiçi
Dea Dia
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
|
Cevap: Atatürk'ün karlsbad günlüğü
6 Temmuz 1918 Cumartesi
Sabah saat 7'de birinci ve saat 7.20'de ikinci kadehi yatakta içtim. Sabah kahvaltısını saat 8'de aldıktan sonra saat 10'a kadar kitap okudum. Bugün hamam günü idi. Banyo aldıktan sonra saat 12.30'a kadar evde bulundum. Kitap okumakla meşgul iken, harp kahramanlarının resimlerini havi Almanya, Avusturya, Türkiye, Bulgaristan'a ait dört cilt bir eserin, Avusturya Harbiye Nezareti tarafından çıkarıldığını ve benim alacağımı tahmin eden, pupda sâkin Ahmet Paşa tarafından gönderildiğini ifade eden bir madam geldi. Bu sırada Emin Bey de gelmişti. Kadınla anlaşamadık. Saat yarıma doğru Emin Bey'le beraber çıktık, o banyoya, ben lokantaya gittim. Yemeğe oturduğum sırada doktor Vermer geldi. Beraber yemek yedik.
......
Yemekten sonra eve geldim soyundum. Biraz kitap okuyayım dedim. Uzanmış olduğum şezlongun üzerinde uyumuşum.
Uyandığım zaman Selanikli, rüştiyede sınıf arkadaşlığı ettiğim Mahmud Efendi geldi. Yarın Viyana'ya avdet edecekti. Benim hayatımla alakadar göründü. Rüştiye hayatından beri görmediğim bu çocukluk arkadaşıma hayatımı ve sergüzeştimi hikâye ettim. Nişanlarımı görmek istedi. Gösterdim. O gittikten sonra tıraş oldum. Asker elbisesi giydim. Hoşuma giden bir Bulgar nişanımı, Avusturya nişanımın üstüne boynuma taktım. Bu gece Emin Bey ve refikası hanımefendi tarafından Imperial'de dine'ye davetli idim. Saat 7'de evden çıktık, yarım saat kadar Posthof istikametinde yürüyüş yaptım. Saat 8'e yakın otele geldim, yemek yedik. Badehû iç salonda saat 10.30'a kadar konuştuk. Ondan sonra eve geldim. Saat 12'ye kadar kitap okudum. Sonra yattım, uykum kaçtı. Tekrar yatağın içinde doğruldum. Bir sigara içtim. Tekrar yattım. Yine uyuyamadım. Tekrar bir sigara içtim. Saate bililtizam bakmıyordum. En nihayet uyumuşum.
Akşam taamı esnasında hep askerlikten bahsettik; ben biraz Arıburnu ve Anafartalar'dan, biraz da Bitlis, Muş cephelerinden bahsettim.
Hanımefendi, asker kızı, asker refikası, asker hemşiresi olduğundan, bu hikâyattan zevk alıyordu. Kumandanların en büyük cesareti, mesuliyetten korkmamalarıdır, dedim, filhakika mesuliyetin ağırlığını ben kendi nefsimde tecrübe ettim. Namuslu ve izzet-i nefis sahibi bir kumandan için ölüm hiçbir vakit varid-i hatır olmaz, onu düşündüren icraatının isabet ve adem-i isabetidir. Bilakis, ricat manevrası için kumanda da pek büyük isabet-i karar, nüfuiz-i nazar olmak lazımdır. Bizim ordumuzu felaketlere sevkeden ekseriya ricat manevrası için sahib-i azim ve karar kumandanlarımızın mefkudiyeti olmuştur. Faik düşman taarruzu karşısında ekseriya kumandanlar, askerin kendi kendine terk-i mevkii ettikleri zamana kadar karar vermekten tehaşi ederler ve sonra da ricati bir kabahat ve askeri kabahatli görürler.
Hanımefendi, bir muharebeden sonra muzaffer bir kumandanın dolaşması kim bilir ne kadar zevkli olacak dedi?
Bunu tasdik etmekle beraber, -Bendenize, dedim, hayat-ı askeriyemde en çok zevk duyduran, Muş cephesinde Sekizinci Fırka ile yaptığım ricat manevrasındaki muvaffakiyet olmuştur. Bu hareketin kıymetini evvala hiç kimse takdir edememiştir. İstanbul'dan ve benden evvel ordu kumandanı olan İzzet Paşa hazretlerinden vürud eden telgraflarda bir inhizam ve felaket mi olduğundan ve bu hali meşumdan sonra düşmanın nerelere kadar gelebileceğinden, daha ne kadar kuvvet istediğimden bahsediliyordu. Bu telaşta müşarünileyhin hakkı da yok değildi. Çünkü ben tatbik ettiğim manevranın benim içinde bulunarak, görüp takdir ettiğim esbab-ı mucibesini izaha vakit bulamıyordum ve daha doğrusu hareketimin esbab-ı muhaffefe ve ilmiye ve fenniyeye müstenid oludğu kanaat-i kâmilesi beni ''Şunun için veya bunun için fırkayı çekiyorum...'' demeye tenezzül ettirmiyordu. Sadece vaziyet şu kararı icap ettirdi diyor ve aynı zamanda tatbik ediyordum. Düşmanın beş misli faik kuvveti karşısında arkadaşım Mehmet Nuri Bey'in fırkası katiyyen mağlup olmadan ve bilakis pek şanlı muharebat yaparak, adeta bir manevra meydanında talim ettiriyor gibi, 3 gün birinci ilk bulunduğu mevzide muharebe ettirdikten sonra, Tarkos hattına ve oradan da bir gece manevrasıyla daha geriye ikinci bir hatta çektim.
Düşman bizi mağlup ettiğine kani oldu, daha ziyade takip etmedi. Karşımda dağınık üç grup halinde tertibat aldı. On gün sonra Bitlis cephesinde de beraber olmak üzere burada icra ettiğim taarruzla düşmanı mağlup ve perişan ederek Muş'u zaptettim. Aynı günde Bitlis'i de zaptetmiştim.
Benim için böyle bir misal göstermek lazımdı. Çünkü aksi takdirde yaptığım ricatın iddia ettiğim derece-i ehemmiyeti anlaşılamayacaktı.
Cesaret hakkında daha görüşülüyordu. Dedim -Malum-i âlileridir, kitaplarda, bir yerde gayet cesur olan asker, diğer bir yerde ürkek ve bilakis bir yerde ürkeklik göstermiş bir kıta-i askeriyenin diğer bir yerde cesur olabileceğini okudum. Ben daima tabiat-ı askeriye, ahval-i ruhiye ve maneviyeye çok dikkat ederim. Hakikaten bu hali birçok defalar ben de gördüm. Bunun muhtelif avamil ve vesaiki olabiliyor. Kumandanların hal ve şanı ve kuvvet-i kalp ve itimad-ı nefse derece-i malikileri pek büyük ehemmiyeti haizdir.
Arıburnu'nda, Mahmut efendi namında Şamlı veya Halepli bir tabur kumandanı vardı. Bu benim kumanda etmiş olduğum 19'ncu fırkanın bir alayında bulunduğu için zaif'ül-kalp olduğunu hissetmiştim. Bu zat, bir gün, ilk Arıburnu'nun kanlı muharebatı hengâmda, doğrudan doğruya bana gösterdiği bir raporunda taburu yerinde tutmak mümkün değildir. Bunun yerine şayan-ı itimat diğer bir tabur göndermezseniz felaket muhakkaktır. Derhal mümaileyhi karargâhıma celbettim. -''Mahmut Efendi! dedim. Senin taburunu tanırım gayet kıymetli ve kahraman bir taburdur. Korkan sensin ve bütün maiyetinin senin gibi korkuyor, tevehhüm ederek kaçacaklarını kabul ediyorsunuz. Binaenaleyh düşmanın taarruzunda iddia ettiğin felaket olursa taburunun cesaretsizliğinden değil, senin cebanetinden vuku bulabileceğini şimdiden kabul ediyorum. ...Taburunuz bulunduğu mevkiden kıpırdamayacaktır!..''
O günün gecesi düşman filhakika faik kuvvetlerle 3 defa bu tabura taarruz etti. Siperlere kadar geldi. Kısmen siperlere girdi. Her defasında ateşle ve süngü ile Mahmud Efendi düşmanı attı. Ve sonra bana muvaffakiyetini büyük memnuniyetle mali bir raporuyla yazmıştı. Raporunda Mahmud Efendi'nin adeta mağrur cesaretli bir kumandan olduğu hissediliyor. Bu zat sonra iyi kumandanlık etti. Alay kumandanı oldu...
Anafartalar Grubu Kumandanlığı'nın nasıl ve ne vaziyette uhdeme tevdi olunduğunu hikâye ettim. Liman Paşa, Esat Paşa, Enver Paşa ile bazı vaziyetlerimizi söyledim.
Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde idi. Gayet zarif, latif birkaç genç kadın simokinli erkeklerle dans ediyorlardı. İki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz fotöylerden bu tekerrür ve temadi eden Vonstep'leri seyre pek müsaitti.
- Ne güzel dedim. Dansı çok sevdiğimden ve ataşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden addedildiğimden bahsettim.
Hanımefendi de kızlık hayatında çok dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti...
- Bu hayatın bizde teessüsü ne kadar müşkül...
Dedim ki, ben her vakit söylerim, burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selahiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı ictimaiyemizde arzu edilen inkılabı bir anda bir ''Coup'' ile tatbik edeceğimi zannederim. Zira, ben, bazıları gibi efkâr-ı avamı, efkâr-ı ulemayı yavaş yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeye alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar senelik tahsil-i âli gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimaiyeyi tetkik ve hürriyeti tezevvuk için sarf-ı hayat ve evkat ettikten sonra, avam mertebesine ineyim. Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar. Mamafih bu meselede şayan-ı tetkik bazı noktalar var. Bunları iyice takarrür ettirmeden işe başlamak hata olur.
Ben henüz mücerret bulunan bir adamım. Benimle, bir müteehhilin bu babtaki tarz-ı muhakematı arasında fark olabilir. Fakat bu hususta tamamen bitaraf olmak ve hissiyat-ı basiteden tecerrüd etmek lazımdır. Şimdi, şunu, demek istiyorum. Ahlak, her zümre-i ictimaiyenin telakkisine göre başka mana, başka renk, başka maksat gösteriyor gibidir. Mesela bizde, iffet ve ismet pek büyük ve sıkı kuyudata tabidir. Bir Avrupalı bu kuyudu tanımıyor... Onlar bizim nazarımızda tamamen ahlaksız, onlar nazarında biz tamamen vahşi...
Binaenaleyh iki felsefeden birini tercih etmek lazım geliyor. Hal-i asli-i tabiiye avdet fakat daha süslü, daha insani erkek ve kadın tamamen hür ve müstakil ve madam -ül- hayat hiçbir muayyen rabıtaya tabi olmayacak... Fakat idame-i beşeriyet, temin-i refah-ı cemiyet, muhafaza-i intizam-ı umumiyet için kanunlar, kaideler olacak, bunlara riayet edilecek.
Veyahut kemale gelen her erkek ve her kadın kendine her nokta-i nazardan küfüv olan bir eş buluncaya kadar, muhafaza-i nezahet edecek ve bulduktan sonra teşekkül edecek çift bir ocak vücuda getirecek... Tarafeynden biri ölünceye kadar, veyahut şimdiye kadar mer'i kavaid ve kavanin-i şeriyenin mesağ gördüğü esbab tahtında ittifak edinceye kadar erkek karısına, kadın yalnız kocasına manen, fikren, maddeten hasr-ı mevcudiyet edecek...
Zevceynde, harice taşmak istidadında olan hissiyat ve temayülatı boğmak için tedbir alalım:
İslamiyette tatbik edilmekte olan tesettür, kadınların kocalarından başka erkekle katiyen temasa gelmemeleri ve hayat-ı hariciyeye malik olmamaları bir dereceye kadar kadınları tevkif eder, fakat erkekler için, bugünkü, zemin-i medeniyette bir mania icat etmek müşkül... Vakıa onları ciddi ve sürekli mesai içinde bulundurmak suretiyle meşgul etmek varid-i hatır olur. Pek güzel, o kadar ciddi ve yorucu meşagilden sonra, son asır terakki ve medeniyetin şuaatiyle ve dimağı tenevvür etmiş bir erkek, işinden doğru evine gelip, kapanmak suretiyle yarın için icab eden zevk ve kuvvet-i mesayii iktisab edebilir mi? ...Biraz hava, biraz musiki, biraz tiyatro, hülasa bir hayat arzu etmez mi?.. Bu icabat-ı tabiiye ve medeniyeyi tatbik ederken yanında karısı bulunmazsa, bu noksanı telafi etmek lazım gelmeyecek mi? Çünkü bir erkek için kadın huzurundan, kadın sözünden, kadın refakatinden mahrum bulunmak bir noksandır, bu behemehal tatmin olunur. Fakat evde erkeksiz kalacak kadın için erkek ihtiyacı aynıdır. ... Ruh ihtiyacıdır ve mühim olan budur. Sonra, bu derece sıkı şeraite tabi yaşayacak kadınlarımızın hayat hakkında, medeniyet hakkında, hürriyet hakkındaki fikirleri, ihtisasları ne olabilecektir?
Hatıra gelir ki, biz kadınlarımıza çocukluklarından itibaren evleninceye kadar mekatib-i âliyede tahsil-i ulum ve fünun elsine ettiriz. Evlendikten sonra bütün bu servet-i malumatiyle kocasını, ocağını tezyin ve tesrir edeceğini de öğretiriz. Fakat evleneceği seneye kadar, bu tahmil edilen mükemmel tahsili nerede vereceksiniz. ... Mekteplerde mi? Bir defa terbiye ve tahsil valde kucağında başlar, saniyen, erkekler de böyledir, mektepten insan mükemmel bir model olarak çıkmaz, hayata, medeniyete ve her şeye ait hakiki ve mütemerkiz terbiye ve kanaat ve ictihatlar mektepten ve hayat-ı umumiyeye bizzat ve bilfiil iştirakten sonra ve insanları, memleketleri işleri bittemas tetkik ve tetebbü ederek iktisap olunur ve mektep tahsil-i terbiyesi, görgüsü erkek olsun, kadın olsun insana hayat-ı umumiye-i müşterekede ilk adımı atmak için bile ekseriya gayr-ı kâfidir. Erkek gibi kadın da, kadınlığını, kadınlığın mevkiini, ehemmiyet-i hayat-ı hakikiye ve müştereke içinde birçok hatalardan, sevaplardan sonra takdir edecek ve muvazenesini bulabilecektir. Mesele bu nokta-i nazardan tetkik edilirse ve sonra bir erkek ilk sinn-i şebab ve devre-i hararetinden bil'itibar, hayatının her devresinde, ömrünün her anında irtikab ettiği ve etmek istidadında bulunduğu -mer'i kavait-i ahlakiyyeye menafi- harekâtın, mantıkın haricine çıkmamak şartıyla, onu sahib-i fazilet ve ciddiyet bir adam olmaktan menetmediği ve bilakis bu harekâtın hayatta tecrübe telakki edildiği ve ancak böyle bir adam, kadını tanımak, bir kadını mesut etmek, bir kadınla mesut olmak yollarını en iyi bilebileceği nazar-ı dikkate alınırsa, aynı tecarübü geçirmemiş bir kadının kocasına edeceği muameleyi, onun bütün ruhi, hissi, maddi ihtiyacını bihakkın tatmin edeceği nasıl mümkün ve kabul görülür.
Ecdadımızın, Osmanlı dilaverlerinin izdivac usulü mağrur erkeklerin tercih edeceği bir tarzdır. Bir Osmanlı için, o da her emir ve işaretine amade yalnız kendine hasr-ı vücut etmiş veya etmeye mecbur kalmış bir veya daha ziyade kadın vardır. Koca yiğit, bunlarla ancak zamanında meşgul olur. Sonra atı vardır, silahları vardır. At ve silah ile icra ettiği askerlik sanat ve muzafferiyet ve ganaimi kendince eğlendirmeye kâfidir.
................
Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları büyük babalarımızın müthiş nazarları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.
................
Velhasıl netice: Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım... Açılsınlar onların dimağlarını ciddi ulûm ve fünûn ile tezyin edelim. İffeti, fenni sıhhi surette izah edelim. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede ehemmiyet verelim. Sonra şahsi irtibata gelince, tabiat ve ahlakımıza muvafık karı arayalım ve onunla şurût-i izdivaciyemizi açık ve kati kararlaştıralım. Ona, riayette kusur edince, onun icabatını yapalım. Kadın da böyle hareket etsin!..

İmzalardaki bağlantıları veya görselleri görüntülemek için gönderi sayınızın 10 veya daha fazla olması gerekir. Şu anda 0 mesajınız var.
İmzalardaki bağlantıları veya görselleri görüntülemek için gönderi sayınızın 10 veya daha fazla olması gerekir. Şu anda 0 mesajınız var.
|