Tekil Mesaj gösterimi
Eski 06 Temmuz 2022, 20:25   #1
Çevrimdışı
Leydihan
Avatarsız Forumel Üyesi
Üyelerin profil bilgilerini yalnızca kayıtlı üyeler görüntüleyebilir. Lütfen kaydol bağlantısından üye olunuz.
Padişahın İşi Ne?

Padişahın İşi Ne?

Etiketler; Padişahın işi ne, anlamlı dini hikayeler, ders veren dini hikayeler

“Bir insanda kendini yüksek görme, hırs ve şehvet, söz söylerken soğan gibi kokar.” Mevlana

Sultan ||. Murat Han o gün bir hoştur; telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil…

Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

“Hayrola hünkârım? Canınızı sıkan bir şey mi var?”

“Akşam garip bir rüya gördüm.”

“Hayırdır inşallah.”

“Hayır mı şer mi öğreneceğiz.”

“Nasıl yani?”

“Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.”

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar: “Kimdir bu?”

Ahali, “Aman hocam hiç bulaşma,” der. “Ayyaşın, günahkârın biri işte!”

“Nereden biliyorsunuz?”

“Müsade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.”

Bir başkası konuşmaya girer: “Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarşısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem de nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.”

Hele yaşlının biri çok öfkelidir. “İsterseniz komşulara sorun,” der. “Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?”

Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu, “Nereye?” diye sorar.

“Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım. Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem.”

“Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlamak gerek. “

İyi Ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden,”

“Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.”

“Peki, ne yapmamı emir buyurursunuz?”

“Mollalığa devam…Naaşı kaldırmalıyız en azından.”

“Aman efendim, nasıl kaldırırız?”

“Basbayağı kaldırırız işte.”

“Yapmayın, etmeyin sultanım… Bunun yıkanması, paklanması var… Tekfini, telkini…”

Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.”

“Şurada bir mahalle mescidi var ama…”

“Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?”

“Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden…”

“Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkânı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim…”

Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü gereğince bir güzel yıkarlar ki naaş, ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sakilere benzemez. Hem manalı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza. Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

“Sultanım,” der. “Yanlış yapıyoruz galiba”

“Nasıl yani?”

“Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kimbilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?”

“Doğru! Öyle ya, neyse… Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.”

Vezir cüzüne, tespihine döner; padişah da garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

“Hakkını helal et evladım,” der. “Belli ki çok yorulmuşsun.”

Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından.

“Biliyor musun oğlum?” diye dertli dertli söylenir. “Bizim efendi bir alemdi, vesselam… Akşamlara kadar nalın yapardı ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!”

“Niye?”

“Ümmet-i Muhammet içmesin diye.”

“Hayret!”

“Sonra, malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. “Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım!” Derdi. ‘Öyleyse şimdi dinlenmeniz gerek.’ O çeker gider, ben menkıbeler anlatırdım onlara.”

“Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki!”

“Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescitlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, ‘ derdi. ‘Tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.”

“Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?”

“İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ya… Hatta bir gün, ‘Bak efendi,’ dedim. ‘Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada,’ dedim.”

“Doğru, öyle Ya!

“Kimseye zahmetim olmasın.” deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. “Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu,’ dedim. ‘Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? dedim.”

“Peki, o ne dedi?”

“Önce uzun uzun güldü, sonra da ‘Allah büyüktür hatun, ‘ dedi. ‘Hem padişahın işi ne?”


Benzer Konular: